Kitaplar ve yazarlar

Edebiyat

Yazarların hayatları, eserleri ve edebiyattan akılda kalan sözler.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
DinginlikEdebiyat

Gülü seven dikenine katlanır.

Türk Dil Kurumu sözlüğü bu atasözünü şöyle açıklar: İnsan, sevdiği kimse ya da sevdiği iş yüzünden gelecek sıkıntılara katlanır. Gül ile diken, Türk ve Fars şiirinin eski bir ikilisidir. Divan şiirinde bülbül güle âşıktır; diken ise çoğu zaman aşkın acısını simgeler. İngilizcedeki “No rose without a thorn” sözünün Türkçesi de vardır: “Dikensiz gül olmaz.” Ama o söz yalnızca her güzel şeyin sıkıntılı bir yanı olduğunu söyler; “Gülü seven dikenine katlanır” ise seven insanın bu sıkıntıyı göze aldığını anlatır.

DinginlikEdebiyat

Âşık oldum ya da öyle sanıyorum. Bir davette aklım başımdan gitti. Hiç ihtiyacım olmayan bir at aldım.

Lev Tolstoy bu satırları 25 Ocak 1851’de Moskova’da, 22 yaşındayken günlüğüne yazdı; Savaş ve Barış’a daha yıllar vardı. Sekiz gün önce, 17 Ocak’ta, aynı günlüğe para sıkıntısını dökmüştü: vadesi geçmiş borç senetleri, cebinde tek kuruş olmaması, bir atı satma, hatta saatini rehin bırakma planları. 25 Ocak tarihli kaydında, gereksiz alışverişinden söz ettikten sonra kendine iki kural koydu: ihtiyacı olmayan bir şeye fiyat vermemek ve bir baloya varınca hemen birini dansa kaldırmak. Tolstoy 18 yaşında günlük tutmaya başladı ve arada kesintiler olsa da 1910’daki ölümüne kadar sürdürdü. Günlüğü kendini gözlemek ve çoğu zaman uyamadığı kurallar koymak için kullandı. 1862’deki düğününden önce günlüklerini nişanlısı Sofya Behrs’e okuması için verdi.

DinginlikEdebiyat

Her dinde aşk vardır ama aşkın dini yoktur.

Bu cümle Mevlânâ’nın eserlerinde bulunamamıştır, ama Mesnevi’deki ünlü “Musa ile Çoban” hikâyesini akla getirir. Mesnevi, Mevlânâ’nın Konya’da yazdırdığı uzun Farsça şiirdir. Hikâyede Musa, bir çobanın Allah’a kendi sade diliyle yakardığını duyar: Çoban, Allah’ın çarığını dikmek, saçını taramak, ona süt getirmek ister. Musa çobanı azarlar; Allah ise Musa’ya sitem eder: Sen kullarımı bana yaklaştırmaya mı geldin, benden uzaklaştırmaya mı? Allah’ın sözleri arasında şu dize de geçer: “Aşk dini bütün dinlerden ayrıdır.” Mevlânâ 1273’te öldüğünde, Konya’da onu uğurlayanların arasında Hristiyanlar ve Yahudiler de vardı.

DinginlikEdebiyat

İnsan bazen hayatı için öyle çok savaşmak zorunda kalır ki onu yaşamaya vakit bulamaz.

Söz Bukowski’nin adıyla çok paylaşılır, ama şiirlerinde, romanlarında ya da mektuplarında izine rastlanmamıştır. Bukowski 1920’de Almanya’da doğmuş, Los Angeles’ta büyümüştü. On yılı aşkın bir süre kentin postanesinde mektupları sınıflandıran bir memur olarak çalıştı. 1969’da yayıncısı John Martin, işi bırakıp bütün zamanını yazmaya verebilsin diye ona maddi destek önerdi. Bukowski o günlerde bir mektubunda, postanede kalıp aklını kaçırmakla ayrılıp aç kalmak arasında seçim yapması gerektiğini yazdı ve ekledi: “Aç kalmaya karar verdim.” Bir ay dolmadan ilk romanı Postane’yi bitirmişti.

DinginlikEdebiyat

Ruhunu yitiriyorsan ve bunun farkındaysan, demek ki hâlâ yitirecek bir ruhun var.

Söz Bukowski’nin adıyla yaygın biçimde dolaşır, ama içinde geçtiği bir şiir, öykü ya da mektup bulunamamıştır. Sözün mantığı bir paradoksa dayanır: İnsanın kaybı fark eden yanı, hâlâ sağlam kalan yanıdır. Charles Bukowski (1920-1994), sıkıcı işlerin, içkinin ve yoksulluğun yıprattığı insanları yazdı; Time dergisi onu “Amerika’nın dibe vurmuşlarının şairi” diye anmıştı. Mezar taşında “Don’t Try” (Zorlama) yazar. 1963’te bir mektubunda bunu açıklamıştı: Yazar ne Cadillac’ların ne büyük eserlerin ne de ölümsüzlüğün peşinde kendini zorlamalı, yazının kendiliğinden gelmesini beklemelidir.

DinginlikEdebiyat

Göğün sırrını çözeceğim diye ömrünü harcama. Gidip de cevabı getiren olmadı. Otur, soluklan, bu anın tadını çıkar.

Bu dizeler, Ömer Hayyam’ın rubailerinden esinlenerek yazılmış çağdaş bir şiirdir; Hayyam’dan çeviri değildir. Hayyam (1048-1131), Nişabur’da yaşamış İranlı bir matematikçi ve gökbilimciydi. Celali takvimini hazırlayan ekibin başındaydı; bugün İran’da kullanılan takvim bu takvime dayanır. Rubai denen dört dizelik şiirler ona ölümünden sonra mal edildi; bunların ne kadarının gerçekten Hayyam’a ait olduğu hâlâ tartışılıyor. Bu şiir, Edward FitzGerald’ın ünlü İngilizce çevirisindeki bir dörtlüğü çağrıştırır: Karanlığın kapısından geçip giden onca insandan biri bile dönüp de bize o yolu anlatmadı.

DinginlikDin ve İnanç

Bilgeler cenneti, cehennemi tartışıp duruyor. Elindeki kadehin sorusu ise daha basit: Bu anın farkında mısın?

Bu dizeler, İranlı şair Ömer Hayyam’a (1048-1131) mal edilen dört dizelik şiirlerin, yani rubailerin havasında yazılmış çağdaş bir şiirdir; çeviri değildir. Bilginlerin tartışmasıyla eldeki kadeh arasındaki karşıtlık, Edward FitzGerald’ın İngilizce çevirisinde sık sık karşımıza çıkar. Bir dörtlükte genç şair, bilginlerin ve ermişlerin tartışmalarını hevesle dinler, ama her seferinde girdiği kapıdan girdiği gibi çıkar. Bir başkasında ruhunu öbür dünyadan haber getirsin diye gönderir; ruhu dönüp cennetin de cehennemin de kendisi olduğunu söyler.

DinginlikEdebiyat

Bu toprak kadeh bir zamanlar canlı bir eldi, gülen bir ağızdı, bir sevgilinin yüzüydü. Onu usulca tut. Her şey toprağa döner.

Bu dizeler, İranlı şair Ömer Hayyam’a (1048-1131) mal edilen dört dizelik şiirlerin, yani rubailerin havasında yazılmış çağdaş bir şiirdir; çeviri değildir. İmgesi de o şiirlerin en bilinenlerindendir: Çömlekçinin kili, bir zamanlar yaşamış insanların toprağıdır. Farsça bir rubaiye göre testi bir zamanlar bir âşıkmış, kulpu da bir sevgilinin boynuna dolanan bir kolmuş. Edward FitzGerald’ın 1859 tarihli İngilizce çevirisinde “Testiler Kitabı” adlı koca bir bölüm vardır; bir dörtlükte de ıslak kil, onu yoğuran çömlekçiye “Yavaş, kardeşim, yavaş, ne olursun!” diye mırıldanır.

DinginlikEdebiyat

Bugününü yarına kaptırma. Vaat edilen bir cennet bile önündeki hayatı kaçırmana bahane olabilir.

Bu dizeler, İranlı şair Ömer Hayyam’a (1048-1131) mal edilen dört dizelik şiirlerin, yani rubailerin havasında yazılmış çağdaş bir şiirdir; çeviri değildir. Edward FitzGerald’ın 1859 tarihli İngilizce çevirisi, bugün tatlıysa henüz doğmamış yarın ve ölmüş dün için neden dertlenelim diye sorar. Sonraki bir baskı da cenneti özleyenlere şöyle seslenir: “Peşin olanı al, veresiyeyi boş ver.” Yani vaat edileni değil, eldekini seç. FitzGerald’ın bir dörtlüğünde Hayyam, takvimi düzelttiği için övülen hesaplarıyla bile dalga geçer: Tek yaptığı, takvimden doğmamış yarını ve ölmüş dünü silmek olmuştur.

DinginlikEdebiyat

Evren bir bilmeceyse, buraya yalnızca cevabının derdine düşmeye gelmedin. Şarkı söylemeye de geldin.

Bu dizeler, İranlı şair Ömer Hayyam’a (1048-1131) mal edilen dört dizelik şiirlerin, yani rubailerin havasında yazılmış çağdaş bir şiirdir; çeviri değildir. Sondaki şarkı, Edward FitzGerald’ın İngilizce çevirisindeki en ünlü dörtlüğe gönderme yapar: Dal altında bir şiir kitabı, bir testi şarap, bir somun ekmek ve ıssız kırda yanında şarkı söyleyen sevgili. 1859’daki ilk baskı neredeyse hiç satmadı; yayıncı sonradan kitapları bir peniye elden çıkardığını övünerek anlatırdı. Kitap 1890’lara gelindiğinde iki milyondan fazla satmıştı.

DinginlikEdebiyat

İki sessizlik arasında birer yolcuyuz. Asıl mucize hayatın bitmesi değil, bize verilmiş olmasıdır.

Bu dizeler, İranlı şair Ömer Hayyam’a (1048-1131) mal edilen dört dizelik şiirlerin, yani rubailerin havasında yazılmış çağdaş bir şiirdir; çeviri değildir. Şiirin hayatı iki bilinmez arasında kısa bir yolculuk gibi görmesi, Edward FitzGerald’ın İngilizce çevirisindeki bir dörtlüğe çok yakındır: Bu dünyaya neden ve nereden geldiğimizi bilmeden, ister istemez akan bir su gibi geliriz; çölde esen bir rüzgâr gibi de gideriz. Bunun ne kadarının Hayyam’a ait olduğu belli değildir. FitzGerald da çevirisinin “hiç de harfi harfine olmadığını”, pek çok dörtlüğü birbirine kattığını kabul etmiştir.

DinginlikEdebiyat

Ve sırf sen bir rüyasın diye çok uyuyorum.

Bu satır internette Mahmud Derviş’in sözü olarak çok paylaşılır, ama içinde geçtiği bir şiir ya da kitap bulunamamıştır. Derviş (1941-2008), Filistinlilerin ulusal şairi sayılır. Celile’deki el-Birve köyünde doğdu; ailesi 1948’de Lübnan’a kaçtığında yedi yaşındaydı. Bir yıl sonra döndüklerinde köyleri yıkılmıştı. Aşk şiirlerindeki “Rita”, Hayfa’da yaşadığı yıllarda sevdiği Yahudi bir kadındı; Marcel Khalife’nin “Rita ve Tüfek” şarkısı bu şiiri bütün Arap dünyasına yaydı.

DinginlikEdebiyat

Biz ruhu olanlar / Daha sık ölürüz, ama o kadar ölesiye değil.

Bu dizeler, Emily Dickinson’ın (1830-1886) 1862 dolaylarında Massachusetts’teki Amherst’te yazdığı sekiz dizelik bir şiirin sonudur. Şiir, doğanın kimi zaman bir fidanı kavurduğunu, kimi zaman bir ağacı yolup çıplak bıraktığını anlatarak açılır; hayatta kalan bitkiler bunu unutmaz, cılızlaşan yaprakları olanlara sessizce tanıklık eder. Sonra söz insana döner: Ruhu olan bizler acılarla, hayal kırıklıklarıyla daha sık ölürüz, ama “o kadar ölesiye değil”; yaşamaya devam ederiz. Bu dizeler çoğu zaman o son sözler atlanarak aktarılır. Dickinson’ın yaklaşık 1.800 şiirinden yalnızca on kadarı sağlığında basıldı; bu şiir ilk kez 1945’te yayımlandı.

DinginlikEdebiyat

Hiçbir şey bizi ölümden kurtarmıyorsa, bari aşk bizi hayattan kurtarsın.

Söz İspanyolcada da İngilizcede de Pablo Neruda’nın adıyla dolaşır, ama içinde geçtiği bir şiir, mektup ya da söyleşi bulunamamıştır. Pablo Neruda, 1971’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Şilili şair Ricardo Neftalí Reyes’in (1904-1973) takma adıdır. 1924’te yayımlanan Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı, bugün hâlâ İspanyolcada en çok satan şiir kitabıdır. Neruda sonraki yıllarda Yüz Aşk Sonesi’ni Matilde Urrutia için yazdı. Şarkıcı Urrutia, Neruda Meksika’da hastalandığında ona bakmış, sonra da onunla evlenmişti.

DinginlikEdebiyat

Bilinç dışını bilince çıkarmadıkça hayatını o yönetir, sen de buna kader dersin.

Jung bu cümleyi hiçbir yerde yazmadı; cümle, onun bir düşüncesinin yaygınlaşmış serbest bir aktarımıdır. En yakın ifade Aion’da (1951) geçer. Jung orada psikolojik bir kural koyar: Bilince çıkarılmayan bir iç durum, dışarıda kader kılığında karşımıza çıkar. İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung (1875-1961), analitik psikolojinin kurucusudur. Bilinç dışı derken zihnin farkında olmadığımız bölümünü kastediyordu: unutulmuş anılar, bastırdığımız duygular. Ona göre insanın kendinde görmek istemediği şey kaybolmaz; tekrarlayan çatışmalarla, sanki kendiliğinden başımıza geliyormuş gibi görünen olaylarla geri döner.

DinginlikEdebiyat

Kendine yalan söyleyen ve kendi yalanlarına inanan insan, gerçeği ayırt edemez olur. Sonunda hem kendine hem başkalarına saygısını yitirir. Kimseye saygısı kalmayınca artık sevemez de. Dürtülerine teslim olur, en bayağı zevklere dalar ve en sonunda bir hayvan gibi davranır. Bütün bunlar da başkalarına ve kendine yalan söylemekten gelir.

Dostoyevski’nin son romanı Karamazov Kardeşler’in (1879-1880) ikinci kitabında bu sözleri Peder Zosima söyler. Zosima, Rusların “starets” dediği türden yaşlı bir keşiştir; Ortodoks manastırında insanlara yol gösterir. Karamazovlar, aralarındaki miras kavgasında hakemlik etsin diye onun hücresine gelmiştir; baba ise durmadan soytarılık eder. Sonra diz çöküp sonsuz hayata kavuşmak için ne yapması gerektiğini sorar. Zosima ona içkiye ve boş lafa kapılmamasını, her şeyden önce de kendine yalan söylememesini öğütler. Karttaki metin, bu cevabın kısaltılmış bir aktarımıdır.

DinginlikEdebiyat

İnsan bazen acıya olağanüstü bir tutkuyla âşıktır.

Yeraltından Notlar’ın (1864) adı hiç geçmeyen anlatıcısı, genellikle “Yeraltı Adamı” diye anılır: St. Petersburg’da yaşayan, hayata küsmüş, emekli bir memur. Karşı çıktığı düşünce, dönemin Rus radikalleri arasında yaygındı ve Nikolay Çernişevski’nin Ne Yapmalı? (1863) romanında dile getirilmişti: İnsan her zaman aklının gösterdiği çıkara göre davranır, bu yüzden akla dayanan bir toplum herkesi mutlu eder. Yeraltı Adamı’nın cevabı şudur: İnsan rahattan çok özgürlük ister, bunu kanıtlamak için acıyı bile seçebilir. Ona göre “iki kere ikinin beş etmesi de bazen pek hoş bir şeydir”.

DinginlikEdebiyat

Büyük bir zekâ ve derin bir kalp için acı ve ıstırap her zaman kaçınılmazdır.

Raskolnikov bu sözü Suç ve Ceza’nın (1866) üçüncü kısmında söyler. St. Petersburg’da yaşayan yoksul bir eski hukuk öğrencisidir ve yaşlı bir tefeci kadını öldürmüştür. Şimdi de sorgu yargıcı Porfiri Petroviç’in karşısındadır. Porfiri, Raskolnikov’un bir makalesini okumuştur; makalede “olağanüstü” insanların büyük bir düşünce uğruna ahlak yasasını çiğneme hakkı olduğu savunulur. Arkadaşı Razumihin, böyle insanların döktükleri kan için hiç değilse acı çekmeleri gerekmez mi diye sorar. Raskolnikov vicdanı olan birinin zaten acı çekeceğini söyler, ardından dalgın dalgın bu cümleyi ekler.

DinginlikEdebiyat

Hayat yakından bakıldığında bir trajedi, uzaktan bakıldığında bir komedidir.

Chaplin’in bu sözü söylemiş olması kuvvetle muhtemeldir, ama kanıtlar dolaylıdır. Söz ilk kez 1972’de yazıya geçti: Eleştirmen Richard Roud, New York’ta Chaplin onuruna düzenlenen gecenin program notlarına bu cümleyi koydu. Chaplin o sırada yirmi yıl aradan sonra ilk kez ABD’ye gelmişti. 1916’da onun adıyla yayımlanan bir kitapta da aynı düşünce vardır: Bir şeyin trajedi mi komedi mi olduğu, nereden bakıldığına bağlıdır. Yakın planda ekranı tek bir yüz ve o yüzdeki acı doldurur; genel planda ise insan geniş bir sahnede küçük bir figürdür ve düşüşü komik görünebilir.

DinginlikEdebiyat

Hayat, bir denizanası için bile güzel ve muhteşem bir şeydir.

Calvero bu sözü, Chaplin’in yazıp yönettiği, müziğini yapıp başrolünü oynadığı Sahne Işıkları’nda (1952) söyler. Bir zamanlar müzikhollerin ünlü palyaçosu olan Calvero, 1914 Londra’sında artık unutulmuş, kendini içkiye vermiş bir adamdır. Hayatına son vermeye kalkışan genç balerin Terry’yi (Claire Bloom) kurtarır. Terry artık yürüyemediğine inanır ve uğruna savaşacak ne kaldığını sorar. Calvero’nun cevabı kısadır: her şey, hayatın kendisi. Chaplin filmde, gençliğinde Londra sahnelerinde geçirdiği yıllardan beslenir; Calvero’nun sahne ortağını da Buster Keaton oynar.

DinginlikEdebiyat

Anlamı ne yapacaksın? Hayat bir anlam değil, bir arzudur.

Bu sözü Sahne Işıkları’nda (1952) Calvero söyler. Chaplin’in canlandırdığı Calvero, ünü sönmekte olan bir palyaçodur; kurtardığı genç dansçı Terry’yi umutsuzluktan çekip çıkarmaya çalışmaktadır. Ardından arzunun bütün hayatın ana teması olduğunu anlatır: Gülü gül olmaya iten de arzudur. Chaplin 1952’de filmin galası için gemiyle Londra’ya giderken, komünizme yakın olduğu iddiasıyla ABD’ye geri dönmesine izin verilmeyeceğini öğrendi. Film Los Angeles’ta ancak 1972’de gösterildi; 1973’te müziği, Chaplin’e yarışmalı bir dalda kazandığı tek Oscar’ı getirdi.

DinginlikEdebiyat

Sevgiyle yapılan her şey daima iyinin ve kötünün ötesinde olur.

Bu söz, Nietzsche’nin İyinin ve Kötünün Ötesinde (1886) kitabındaki 153. aforizmadır. Kitabın dördüncü bölümü, La Rochefoucauld gibi Fransız yazarları örnek alan kısa ve özlü sözlerden, yani aforizmalardan oluşur. Almancası şöyledir: “Was aus Liebe gethan wird, geschieht immer jenseits von Gut und Böse.” Kitabı İngilizceye ilk çeviren Helen Zimmern, Nietzsche’yi şahsen tanıyordu. Nietzsche (1844-1900), iyiyle kötünün değişmez karşıtlar olmadığını savunuyordu. Aforizma, sevginin her şeyi mazur gösterdiğini söylemez. Söylediği şudur: Sevgiyle yapılan bir iş, kurallar tartılarak yapılmaz; bu yüzden alışılmış ahlak hesabıyla tam olarak yargılanamaz.

DinginlikEdebiyat

Mutsuz evliliklere yol açan şey sevgi eksikliği değil, dostluk eksikliğidir.

Bu söz genellikle Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin kısa ve özlü düşüncelerden, yani aforizmalardan oluşan ilk kitabı İnsanca, Pek İnsanca’ya (1878) dayandırılır; oysa ne bu kitapta ne de öteki eserlerinde geçer. Kitapta ona çok yakın iki düşünce vardır. 378. aforizmaya göre en iyi dost büyük olasılıkla en iyi eşi de bulur, çünkü iyi bir evlilik dostluk yeteneğine dayanır. 406. aforizma ise evlenecek kişiye kendine şunu sormasını öğütler: Bu insanla yaşlandığımda da sohbet etmekten keyif alacak mıyım?