Arşivde arayın

Aklınızda bir söz, yazar ya da konu varsa arama kutusuna yazın. Sonuçları ilgi alanınıza veya kart türüne göre daraltabilirsiniz.

Bir kart bulun

Filtrelerle aramanızı daraltabilirsiniz.

Sonuçlar

Arşivde arayın

Sayfa 1
MerakBilim

Venüs sinekkapanı sayar: Tuzağının içindeki minik tetik tüylerine yaklaşık 20 saniye içinde iki kez dokunulmadıkça kapanmaz. Tuzak saniyenin onda biri kadar kısa bir sürede kapanır; sindirim ise ancak ardından gelen dokunuşlar içeride canlı bir avın çırpındığını gösterince başlar.

Bitkinin doğal yurdu yalnızca ABD’deki Kuzey ve Güney Carolina’nın kıyı sulak alanlarıdır. Buranın toprağı besince fakir olduğundan, bitki eksik kalan azotu böceklerden ve örümceklerden sağlar. Tetik tüylerine yapılan her dokunuş, sinir uyarısına benzeyen elektriksel bir sinyal üretir. Almanya’daki Würzburg Üniversitesi’nden Rainer Hedrich’in ekibi 2016’da bitkinin nasıl saydığını gösterdi: İki sinyal tuzağı kapatır, sonraki sinyaller ise sindirim enzimlerinin genlerini devreye sokar; av ne kadar çırpınırsa bitki o kadar çok enzim üretir. Bu kural, bitkinin enerjisini yağmur damlalarına ya da rüzgârın getirdiği çerçöpe harcamasını önler. Sindirim yaklaşık on gün sürer, ardından tuzak yeniden açılır. Charles Darwin, 1875’te yayımlanan Insectivorous Plants (Böcekçil Bitkiler) adlı kitabı için sinekkapanını yakından incelemiş ve onu dünyanın en harika bitkilerinden biri olarak nitelemişti.

DinginlikZihin

Yeni bir beceri öğrenirken, neyi yanlış yaptığını onu nasıl düzelteceğini bilmeden önce görmeye başlarsın. Bu can sıkıcı bir dönemdir: Ne yapmak istediğini görürsün, ama henüz yapamazsın.

Eğitimciler bu dönemi “yetkinliğin dört aşaması” denen bir modelle anlatır: bilinçsiz yetersizlik (bilmediğini bilmemek), bilinçli yetersizlik (eksiğini görmek), bilinçli yetkinlik (doğru yapmak, ama ancak çabayla) ve bilinçsiz yetkinlik (düşünmeden yapmak). Bu kartta anlatılan can sıkıcı dönem ikinci aşamadır. Modeli 1970’lerde Gordon Training International’da Noel Burch kullandı; sık sık yanlışlıkla psikolog Abraham Maslow’a mal edilir.

MerakSağlık

Florence Nightingale 1858’de Kırım Savaşı’ndaki ölümleri gösteren dairesel bir grafik yayımladı. Mavi alanlar önlenebilir hastalıklardan, kırmızılar yaralardan, siyahlar başka nedenlerden ölenleri gösteriyordu. Mavi alanlar açık ara büyüktü: Britanyalı askerlerin çok daha fazlası yaralardan değil, hastalıklardan ölüyordu.

Grafik, Nisan 1854’ten Mart 1856’ya kadar her ayı ayrı gösteriyordu; hijyen koşulları düzeldikten sonra hastalıktan ölümlerin hızla düştüğü de görülüyordu. Nightingale savaş sırasında, İstanbul’da bugünkü Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda kurulan İngiliz ordu hastanesinde hemşirelerin başındaydı. Düz tabloların anlatamadığını göstermek için bugün “Nightingale gülü” ya da kutupsal alan grafiği denen bu grafik türünü kullandı: Askerleri en çok öldüren düşman değil, hastalıktı. Savaştan sonra ordunun sağlık ve hijyen düzeninin yenilenmesi için mücadele etti; 1858’de de bugünkü Royal Statistical Society’nin öncülü Statistical Society of London’ın ilk kadın üyesi oldu.

AzimTeknoloji

Kaldırımın yola indiği yerdeki küçük rampalar, tekerlekli sandalye kullananlar için engellilerin verdiği mücadeleyle yapıldı. Bugün bebek arabası iten, valiz çeken, alışveriş arabası süren herkesin işine yarıyor.

Kaldırım rampalarının ilk örneklerinden biri 1940’larda ABD’nin Michigan eyaletindeki Kalamazoo kentinde yapıldı. Fikir, engelli gazilerin işe gidebilmesini isteyen avukat ve savaş gazisi Jack H. Fischer’dan çıkmıştı. 1970’lerde Kaliforniya’nın Berkeley kentinde, engellilerin kendi yönettiği ve Ed Roberts’ın kurucuları arasında olduğu Bağımsız Yaşam Merkezi, Telegraph ve Shattuck caddeleri boyunca rampa yapılmasını sağladı. Böylece bir Amerikan kentinde tekerlekli sandalyeyle basamağa takılmadan baştan sona gidilebilen ilk yollardan biri açıldı. 1990’da çıkan Engelli Amerikalılar Yasası, yeni yapılan ve yenilenen sokaklarda rampayı ülke genelinde zorunlu kıldı. Politika uzmanı Angela Glover Blackwell 2017’de bu örüntüye “kaldırım rampası etkisi” adını verdi: Bir grup için yapılan düzenleme çoğu zaman neredeyse herkesin işine yarar.

MerakOkyanus

Fıçı gözlü balık Macropinna microstoma’nın tüp biçimli gözleri, başındaki saydam ve sıvı dolu bir kalkanın altındadır. Balık bu gözleri yukarı bakar konumdan ileri bakar konuma çevirebilir.

Fıçı gözlü balık Kuzey Pasifik’te 600-800 metre derinlikte yaşar ve 15 santimetre kadar büyür. 1939’da tanımlandı, ama onlarca yıl yalnızca ağlarla yukarı çekilen örneklerden tanındı. Ağlar yumuşak kalkanı parçaladığı için gözlerin kıpırdamadan hep yukarı baktığı sanılıyordu. Monterey Körfezi Akvaryumu Araştırma Enstitüsü’nden Bruce Robison ile Kim Reisenbichler, Kaliforniya açıklarında uzaktan kumandalı bir denizaltıyla canlı fıçı gözlü balıkları görüntüledi ve 2008’de yayımladıkları makalede yeşil gözlerin sağlam kubbenin içinde döndüğünü gösterdi. Ağzın üstünde göz gibi duran iki koyu nokta aslında koku organlarıdır. Robison, balığın denizanalarının sokan akrabaları olan sifonoforların yiyeceğini çalıyor olabileceğini, kalkanın da gözlerini onların dokunaçlarından koruduğunu düşünüyor.

MerakTarih

Claudette Colvin, 2 Mart 1955’te, henüz on beş yaşındayken, Alabama’nın Montgomery kentinde otobüsteki yerini beyaz bir yolcuya vermeyi reddetti. Polis onu otobüsten indirip tutukladı. Colvin, Rosa Parks’tan dokuz ay önce aynı ırk ayrımcılığı düzenine karşı çıkmıştı.

Montgomery’deki sivil haklar önderleri, Colvin’in davasını bir kamuoyu kampanyasına dönüştürmemeye karar verdi. Colvin henüz bir gençti, aynı yıl evlenmeden hamile kaldı; kendisi, koyu tenli olmasının da aleyhine işlediğini söylemiştir. Önderler, beyaz basının onun hikâyesini davaya karşı kullanmasından çekindi ve aylar sonra Rosa Parks’ın arkasında birleşti. Yine de Colvin’in direnişi boşa gitmedi: 1956’da, Montgomery otobüslerindeki ayrımcılığa son veren federal dava Browder v. Gayle’ın dört davacısından biri oldu. Daha sonra New York’a taşındı, Manhattan’daki bir huzurevinde 35 yıl hasta bakıcı olarak çalıştı ve 2004’te emekli oldu. Gençlik yıllarındaki sabıka kaydı 2021’de silindi. Colvin, Ocak 2026’da 86 yaşında öldü.

MerakBilim

Pasifik Okyanusu’nun batısındaki Mariana Çukuru öyle derindir ki Everest Dağı içine yerleştirilse, zirvesinin üstünde yine de iki kilometreden fazla su kalırdı.

Çukurun en derin noktası olan Challenger Derinliği, 2019–2021 arasındaki dalışlarda yapılan ölçümlere göre yüzeyin yaklaşık 10.935 metre altındadır. Everest’in yüksekliği 8.849 metre olduğuna göre zirvesi yine de 2.000 metre kadar suyun altında kalırdı. Çukur, Pasifik levhasının daha küçük Mariana levhasının altına daldığı yerde oluşur. Dibe inen ilk insanlar, 1960’ta Trieste adlı derin deniz aracıyla dalan Jacques Piccard ile Don Walsh’tır; film yönetmeni James Cameron 2012’de tek başına indi, kâşif Victor Vescovo da 2019’dan bu yana oraya birçok kez daldı. Dipteki su basıncı, deniz seviyesindekinin bin katından fazladır.

MerakTeknoloji

İsviçreli mühendis George de Mestral, 1941’de Alpler’de yürüyüşten döndüğünde köpeğinin tüylerine yapışan dikenleri merak etti. Mikroskopla bakınca dikenlerdeki minik kancaların tüylerdeki ilmeklere takıldığını gördü. Sonraki on yılını bu fikri cırt cırta dönüştürmekle geçirdi.

Dikenler, yol kenarlarında sık görülen dulavratotundandı. Bu bitkinin tohum başları, geçen hayvanlara tutunan minicik kancalarla kaplıdır. De Mestral, kancaları ve ilmekleri kumaşta taklit etmek için Lyon’daki dokumacılarla yıllarca çalıştı; sonunda kızılötesi ışık altında dikilen naylonla sonuç aldı. Sistemin patentini 1950’lerde aldı ve adını Fransızca velours (kadife) ile crochet (kanca) sözcüklerinden türeterek Velcro koydu. Tekstil uzmanları fikre önce güldü; cırt cırt ancak NASA’nın Apollo görevlerinde ağırlıksız ortamda eşyaları yerinde tutmak için onu kullanmasıyla yaygınlaştı. Doğadaki tasarımları taklit etme yaklaşımı olan biyomimetiğin erken örneklerinden biri olarak sık sık anılır.

MerakDil

Rongorongo, Rapa Nui’de (Paskalya Adası) ahşaba kazınmış işaretlerden oluşan bir yazıdır. Günümüze yirmiyi aşkın yazılı nesne ulaştı; ama önerilen çözümlerin hiçbiri bilim dünyasında kabul görmedi ve metinler hâlâ okunamıyor.

İşaretler insan, hayvan, bitki ve geometrik biçimleri andırır. Yazı “ters bustrofedon” düzenindedir: bir satır soldan sağa okunur, sonraki satırı okumak için tablet baş aşağı çevrilir. Dışarıdan gelenler tabletlerden ilk kez 1864’te söz etti. Bu, Perulu köle avcılarının baskınları ve bir çiçek salgını adanın nüfusunun büyük bölümünü yok ettikten kısa süre sonraydı; görünüşe göre yazıyı okuyabilenler de ölenler arasındaydı. Anahtar işlevi görecek iki dilli bir metin bulunamadı. Günümüze kalan parçalar, Şili’nin başkentindeki Santiago Asası’ndan Roma ve Washington’daki tabletlere kadar adanın dışındaki müze ve koleksiyonlarda saklanıyor. Çözüldüğü yönündeki iddialar şimdiye dek uzmanları ikna edemedi.

MerakBilim

Kenyalı biyolog Wangari Maathai, 1977’de Yeşil Kuşak Hareketi’ni kurdu; kırsaldaki kadınlara erozyonu durdurmak, su kaynaklarını korumak ve yakacak sağlamak için ağaç dikmeyi öğretti. Hareket kamu ormanlarının ve parklarının yağmalanmasına karşı çıkınca hükümet onu defalarca tutuklattı; bir keresinde polis onu dövüp bayılttı.

Maathai 1971’de veteriner anatomisi alanında doktorasını tamamladı; Doğu Afrika’da doktora yapan ilk kadındı. 1989’da, Nairobi’deki Uhuru Parkı’na yapılması planlanan, Devlet Başkanı Daniel arap Moi’nin büyük bir heykelini de içeren 60 katlı bir kuleye karşı kampanya başlattı. Milletvekilleri onunla alay etti, hükümet de onu ofisinden çıkardı; ama yabancı yatırımcılar Ocak 1990’da çekilince proje suya düştü. Mart 1992’de siyasi tutukluların serbest bırakılması için aynı parkta açlık grevi yaparken polis onu dövüp bayılttı ve hastaneye kaldırıldı. Maathai 2004’te Nobel Barış Ödülü’nü kazanan ilk Afrikalı kadın olduğunda, Yeşil Kuşak Hareketi 30 milyondan fazla ağaç dikmişti. Maathai 2011’de öldü.

MerakTeknoloji

Robert Metcalfe, 22 Mayıs 1973’te Xerox’un Kaliforniya’daki araştırma merkezi Xerox PARC’ta, laboratuvardaki bilgisayarları kabloyla bağlamanın yolunu anlatan bir not yazdı. David Boggs’la birlikte bu fikri Ethernet’e dönüştürdü; ağ aynı yılın kasımında ilk kez çalıştı. Kablolu ağların çoğu bugün de Ethernet kullanıyor.

Ethernet adı “esir”den (İngilizcesi ether) gelir: 19. yüzyıl fizikçileri ışığın bu görünmez ortamda yayıldığını düşünüyordu, sonradan böyle bir ortamın olmadığı anlaşıldı. Metcalfe’ın kablosu da veri için ortak bir ortam olacaktı. Fikir, Hawaii Üniversitesi’ndeki ALOHAnet adlı telsiz ağından doğdu: Orada bütün bilgisayarlar tek bir kanalı paylaşıyor, iki mesaj çarpışırsa gönderen bilgisayarlar rastgele bir süre bekleyip yeniden deniyordu. Ethernet buna, göndermeden önce hattı dinleme kuralını ekledi. 11 Kasım 1973’te ilk kez çalışan Ethernet, Xerox Alto bilgisayarlarını saniyede yaklaşık 3 milyon bitlik bir hızla birbirine bağlıyordu; bugünkü sürümler saniyede yüz milyarlarca bite ulaşıyor. Metcalfe 1979’da 3Com şirketini kurdu. Xerox, Intel ve Digital Equipment 1980’de Ethernet’i her üreticinin kullanabileceği açık bir standart olarak yayımladı; 1983’te de mühendislik kuruluşu IEEE onu resmî standart olarak kabul etti. Metcalfe 2023’te bilgisayar biliminin en büyük ödülü sayılan Turing Ödülü’nü aldı.

DinginlikZihin

Bazen elin, sen daha karar vermeden telefona gider. Ne bir bildirim gelmiştir ne de beklediğin bir mesaj vardır. Bir dahaki sefere telefonu almadan önce bir an dur: Neye bakmak istiyordun?

Alışkanlık araştırmacılarına göre bir davranış aynı ortamda yeterince tekrarlanınca, bilinçli bir karardan önce ortamın kendisi onu başlatabilir: boş bir an, bir kuyruk ya da işe verilen kısa bir ara. Psikolog Wendy Wood ve ekibinin 2002’deki günlük tutma çalışmasında, insanların gündelik davranışlarının yaklaşık yüzde 43’ünün hemen her gün aynı ortamda tekrarlandığı, çoğu zaman da bu sırada akıllarının başka bir yerde olduğu görüldü.

MerakTarih

Rosa Parks 1955’te Alabama’nın Montgomery kentinde otobüsteki koltuğunu vermeyi reddettiğinde, ABD’nin önde gelen sivil haklar örgütü NAACP’de on iki yıldır çalışıyordu. Irkçı şiddet vakalarını araştırmış, seçmen kaydı için çalışmış, ırk ayrımına karşı bir eğitime katılmıştı. Koltuğunu, riskleri bilen deneyimli bir örgütçü olarak vermedi.

Parks, Aralık 1943’te NAACP’nin Montgomery şubesine katıldı ve şubenin sekreteri oldu. 1944’te bir grup beyaz adamın saldırısına uğrayan siyahi kadın Recy Taylor’ın davasını araştırdı; sonra şubenin gençlik kolunda danışmanlık yaptı. 1955 yazında Tennessee’deki aktivist eğitim merkezi Highlander Folk School’da ırk ayrımının kaldırılması üzerine bir çalışmaya katıldı. O yılın aralık ayındaki tutuklanması, 381 gün süren Montgomery Otobüs Boykotu’nun başlamasında etkili oldu; boykot, Yüksek Mahkeme’nin Browder v. Gayle davasında otobüslerdeki ayrımı anayasaya aykırı bulmasıyla bitti. Parks mağazadaki işini kaybetti, 1957’de Detroit’e taşındı ve 1965’ten 1988’e kadar Kongre üyesi John Conyers’ın yanında çalıştı. 2005’te öldüğünde naaşı ABD Kongre binasında halkın saygısına sunuldu; bu onuru gören ilk kadın oldu.

MerakBilim

Ahtapotun vantuzları dokunarak tat alabilir. Vantuzlardaki özel algılayıcılar yüzeydeki kimyasalları yakalar; böylece kol, bir şeye değdiği anda onun yiyecek mi yoksa kaya mı olduğunu anlar. Bu, dilimizin tadı ve dokunuşu aynı anda algılamasına benzer.

Bu “dokunarak tatma”nın ardındaki molekülleri 2020’de Harvard’da Nicholas Bellono’nun yönettiği bir ekip buldu. Ekip, yalnızca kafadanbacaklılarda bulunan bir algılayıcı ailesi tanımladı; ahtapot, kalamar ve mürekkep balığı bu gruptandır. Kemotaktil reseptör denen bu algılayıcılar kimyasallara ancak temas edince tepki verir ve özellikle suda kolay çözünmeyen maddeleri tanır. Bu tür maddeler suya karışıp dağılmak yerine yüzeylerde kaldığı için uzaktan koku olarak alınmaları zordur. Vantuzdaki hücrelerin bir kısmı dokunmaya, bir kısmı tada uzmanlaşmıştır; bilginin büyük bölümü de beyinde değil, kolun kendi sinir kordonunda işlenir. Aynı ekip 2025’te, bu algılayıcıların yüzeylerde yaşayan bakterilerin ürettiği molekülleri de yakaladığını bildirdi. Avın ve yumurtaların üzerindeki mikroplardan gelen bu sinyaller, ahtapotun avlanmasına ve yumurtalarına bakmasına yön veriyordu.

MerakBilim

Kuzey sumrusu her yıl Kuzey Kutbu’ndaki kuluçka alanlarından Antarktika kıyılarına uçup geri döner; yazın peşinden gittiği bu yolculuk 70.000 kilometreyi aşabilir.

Kuzey sumruları kuzeyde yaz aylarında Kuzey Kutbu çevresinde kuluçkaya yatar, sonra güneye uçup güney yarımkürenin yazını Antarktika’nın buz kütlelerinin yakınında geçirir. Yılda iki yaz yaşadıkları için başka hiçbir hayvan bu kadar çok gün ışığı görmez. Güneşin doğuş ve batış saatlerinden kuşun yerini hesaplayan, ışığa duyarlı küçük cihazlarla (geolocator) 2010’da yapılan bir çalışma, Grönland ve İzlanda’daki sumruların yılda ortalama 70.900 kilometre uçtuğunu gösterdi. İngiltere’nin kuzeydoğusundaki Farne Adaları’nda cihaz takılan bir sumru ise on ayda yaklaşık 96.000 kilometre yol aldı; çünkü sumrular rüzgârı ve yiyeceği izleyerek dolambaçlı yollardan uçar. Birçoğu 15 ile 30 yıl yaşar; bir sumru ömrü boyunca yaklaşık 2,4 milyon kilometre, yani Ay’a üç kereden fazla gidip dönmeye yetecek kadar yol uçabilir.

MerakMimarlık

Yemen’deki surlarla çevrili Şibam kasabasında 500 kadar kerpiç kule ev yükselir; bazıları on bir katlı ve 30 metreden yüksektir. Büyük bölümü 16. yüzyılda yapılan kent, yukarıya doğru büyümek üzere planlanmış yerleşimlerin en eski örneklerinden biridir.

Hadramut Vadisi’ndeki Şibam’da yaklaşık 1.700 yıldır insanlar yaşıyor. 1532–33’teki büyük bir sel eski kentin çoğunu yıktı ve kent, vadi tabanının üzerindeki kayalık bir tepede yeniden kuruldu. Tek bir savunma suruyla çevrili olduğu için yayılacak yeri yoktu; evler de bu yüzden yukarı doğru büyüdü, her katta bir ya da iki oda bulunur. Güneşte kurutulmuş kerpiçten kalın duvarlar çöl sıcağında içeriyi serin tutar, ama sürekli bakım ister: 2008’de bir tropik fırtınanın getirdiği sel birkaç binayı yıktı. Kente sık sık “Çölün Manhattan’ı” denir; UNESCO Şibam’ı 1982’de Dünya Mirası listesine aldı.

AzimTeknoloji

Standart yük konteyneri sayesinde eşya gemiden trene, trenden kamyona hiç boşaltılmadan geçer. Malcolm McLean’in 1956’da yaygınlaştırmaya başladığı bu sistem dünya ticaretini çok ucuzlattı.

Konteynerden önce yükler tek tek taşınırdı: Çuvalları, sandıkları ve fıçıları liman işçileri gemiye taşır, gemiler de limanda çoğu zaman günlerce beklerdi. Amerikalı kamyon taşımacısı Malcolm McLean, Nisan 1956’da tankerden dönüştürülen Ideal X gemisiyle 58 konteyneri Newark’tan Houston’a gönderdi. Kendi hesabına göre parça yükü gemiye yüklemenin tonu 5,86 dolara, konteynerle ise yaklaşık 16 sente mal oluyordu. 1960’ların sonunda uluslararası standartlar kutuların ölçülerini ve onları vinçlere, kamyonlara ve birbirine kilitleyen köşe bağlantılarını belirledi; böylece her liman her konteyneri taşıyabilir oldu. Limanlarda çok daha az işçiye ihtiyaç kaldı; birçok kent de eski limanlarından uzakta yeni konteyner terminalleri kurdu.

MerakTarih

Karl Heinrich Ulrichs, 29 Ağustos 1867’de Münih’te 500 kadar Alman hukukçunun önünde erkekler arasındaki ilişkiyi suç sayan yasaların kaldırılmasını istedi. Önergesi gündeme alınmamıştı; o yine de söz aldı ve yuhalandı. 1864’ten beri bu sevginin doğuştan geldiğini, cezalandırılmaması gerektiğini savunan broşürler yayımlıyordu.

Ulrichs hukuk okumuştu. 1854’te özel hayatıyla ilgili söylentiler üzerine hakkında soruşturma açılınca Hannover Krallığı’ndaki devlet görevinden istifa etti; 1859’da da bir mahkeme avukatlık yapmasını yasakladı. Erkekleri seven erkekler için “Urning” sözcüğünü o türetti; adı, Platon’un Şölen’inde geçen “göksel Afrodit”ten, Afrodit Urania’dan aldı. Broşürlerine önce Saksonya’da, ardından Prusya’da polis el koymuş ve hepsini yasaklamıştı. 1871’de yeni kurulan Alman İmparatorluğu’nun ceza yasası, 175. maddesiyle erkekler arasındaki ilişkiyi bütün ülkede suç saydı. Ulrichs 1880’de İtalya’ya gitti, L’Aquila’ya yerleşti ve 1895’teki ölümüne kadar Latince bir dergi çıkardı. Bugün genellikle eşcinsel haklarını herkesin önünde savunan ilk kişi olarak anılıyor; Münih, Berlin, Bremen ve Hannover’de adını taşıyan sokaklar var.

MerakBilim

Svalbard Küresel Tohum Deposu, Kuzey Kutup Bölgesi’ndeki bir Norveç adasında dağın içine oyulmuştur ve dünyadaki gen bankalarının tohumlarını yedek olarak saklar. Asıl koleksiyonlar kendi yerlerinde kullanılmaya devam eder; Svalbard’dakiler güvenlik kopyasıdır.

Gen bankası, ıslahçıların ve araştırmacıların kullanabilmesi için tarım bitkilerinin çeşitlerini ve yabani akrabalarını tohum hâlinde saklayan kurumdur. Svalbard’daki depo 26 Şubat 2008’de açıldı; Norveç hükûmeti, Crop Trust ve Kuzey Ülkeleri Genetik Kaynaklar Merkezi (NordGen) tarafından ortaklaşa yönetilir. Tohumlar yaklaşık -18°C’de tutulur ve “kara kutu” sistemi uygulanır: Tohumlar gönderen kurumun malı olarak kalır, kutuyu da yalnızca o kurum açabilir ya da geri alabilir. Bu yedeğe gerçekten ihtiyaç duyuldu. Suriye’deki savaş, uluslararası araştırma merkezi ICARDA’nın Halep yakınlarındaki ana gen bankasına erişimi kesince ICARDA 2015’te ve 2017’de Svalbard’dan tohum çekerek koleksiyonunu Lübnan’da ve Fas’ta yeniden kurdu. Bunlar bugüne kadarki tek geri çekmelerdir.

MerakTeknoloji

Kuvars gibi bazı kristaller sıkıştırılınca elektrik yükü üretir. Piezoelektrik etki denen bu olayı 1880’de Pierre ve Jacques Curie kardeşler keşfetti; Pierre’in Marie Curie ile radyoaktivite araştırmalarından yıllar önce. Bir gaz çakmağının düğmesine bastığınızda çıkan kıvılcım da bu etkiden gelir.

“Piezo” sözcüğü Yunanca “bastırmak” anlamındaki fiilden gelir. Etki tersine de işler: Fizikçi Gabriel Lippmann 1881’de bunu öngördü, Curie kardeşler de kısa süre sonra doğruladı. Kristale elektrik gerilimi uygulanınca kristalin biçimi çok az değişir. Bu ters etki kuvars saatlerde zamanı tutar; saatin içindeki minik kuvars kristali saniyede 32.768 kez titreşir. Sonarda ve tıpta kullanılan ultrasonda ses atımlarını üreten ve algılayan da aynı etkidir. Pierre 1895’te Marie Skłodowska ile evlendi; ikisi polonyum ve radyum elementlerini keşfetti ve 1903 Nobel Fizik Ödülü’nü Henri Becquerel ile paylaştı. Jacques ise Montpellier’de mineraloji profesörü oldu.

MerakSağlık

Stetoskopun hikâyesi 1816’da bir kâğıt rulosuyla başladı. Fransız hekim René Laennec genç bir kadını muayene ederken kulağını doğrudan göğsüne dayamayı uygun bulmadı; bir kâğıdı sıkıca sarıp boru yaptı ve kalp seslerinin bu borudan çok net geldiğini fark etti. Sonra tahtadan bir benzerini yaptı ve yöntemine “dolaylı dinleme” adını verdi.

Laennec yöntemine “dolaylı dinleme” adını verdi, çünkü kulağıyla hasta arasına bir alet giriyordu; o zamana kadar hekimler kulaklarını doğrudan göğse dayayarak dinlerdi. Kâğıt ruloyu kısa sürede yaklaşık 25 santimetre uzunluğunda, içi boş tahta bir silindirle değiştirdi; hekimler bu biçimi onlarca yıl kullandı. “Stetoskop” sözcüğü Yunanca “stethos” (göğüs) ve “skopein” (incelemek) sözcüklerinden gelir. Laennec yıllarca, hastalarında duyduğu sesleri sonradan yapılan otopsilerde bulunanlarla karşılaştırdı ve bugün hâlâ kullanılan bu tanı yönteminin temelini attı. 1826’da, 45 yaşında veremden öldü; hastalığını yeğeninin, Laennec’in kendi stetoskopuyla teşhis ettiği anlatılır.

MerakDil

Yakamoz, gece denizde balıklar, kürekler ya da dalgalar suyu kıpırdatınca beliren parıltının adıdır. Bu ışığı, dokunulunca parlayan minik deniz canlıları saçar.

Sözcük Türkçeye Rumcadan, yani Yunancadan geçmiştir. Türk Dil Kurumu sözlüğü ona iki anlam verir: denizde balıkların ya da küreklerin kıpırdanmasıyla oluşan parıltı ve akıntıyla sürüklenen, bir şeye dokununca ışık saçan deniz canlısı. Bu canlı çoğunlukla Noctiluca scintillans adlı tek hücreli bir planktondur. Tek başına göze görünmez, ama milyonlarcası bir araya gelince teknenin arkasında bıraktığı iz ışıl ışıl parlar. Canlıların kendi ışığını üretmesine biyolüminesans denir. Birçok kişi yakamozu ay ışığının suya vuran yansıması sanır; oysa gerçek yakamoz en iyi aysız, karanlık gecelerde görülür, çünkü ay ve şehir ışıkları onu bastırır.

MerakMühendislik

Taipei 101’in üst katlarında 660 tonluk çelik bir küre asılıdır. Sert rüzgârda kule bir yana yattığında küre ters yöne salınır ve içeridekiler sallantıyı çok daha az hisseder. Bu düzeneğin adı ayarlı kütle sönümleyicidir.

Taipei 101, Tayvan’ın başkentinde 2004’te açılan 508 metrelik bir gökdelendir. Altın rengine boyanmış küre 5,5 metre çapındadır; 92. kattan 88. kata kadar sarkar ve ziyaretçiler onu yakından görebilir. Küre, kulenin kendi doğal salınım hızına göre ayarlanmıştır ama onunla ters zamanda hareket eder; böylece rüzgârın her itişini kısmen dengeler. Hidrolik sönümleyiciler de bu hareketi ısıya çevirerek söndürür. Sistem binanın sallanmasını yüzde 40’a kadar azaltabilir. Ağustos 2015’teki Soudelor tayfununda küre 1 metre salınarak rekor kırdı. Daha küçük sönümleyiciler köprülerde, bacalarda ve elektrik hatlarında da kullanılır. Londra’daki Millennium Köprüsü, 2000’deki açılışında kalabalığın adımlarıyla sallanınca bu düzeneklerle donatıldı.

Nasıl bir şey okumak istersiniz?

Azim, Dinginlik ve Merak

Bugünün kartıBugünün kartını aç