Sanata yakından bakın

Sanat

Sanatçıların hayatlarından, eserlerinden ve kullandıkları tekniklerden kısa hikâyeler.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTarih

Magna Carta (Latince “Büyük Ferman”), İngiltere Kralı John’un isyancı baronlarla barışmak için 15 Haziran 1215’te Thames kıyısındaki Runnymede’de mühürlediği belgedir. Belge, hızlı işleyen bir adalet ve keyfî tutuklamaya karşı güvence vaat ediyor, kralın yetkilerine yazılı sınırlar koyuyordu.

Barış uzun sürmedi. İki taraf da sözünü tutmadı; Papa III. Innocentius Ağustos 1215’te fermanı geçersiz ilan etti ve Birinci Baronlar Savaşı başladı. John 1216’da ölünce, dokuz yaşındaki oğlu III. Henry adına ülkeyi yöneten danışmanlar belgenin kısaltılmış bir hâlini yeniden yayımladı. Ferman 1217’de ve 1225’te yeniden ilan edildi; 1297’de Kral I. Edward onu İngiliz yasalarının bir parçası yaptı. 1215 metnindeki en ünlü madde olan 39. maddeye göre hiçbir özgür insan, dengi olan kişilerin yasaya uygun kararı ya da ülkenin yasaları olmadan hapsedilemez, haklarından yoksun bırakılamazdı. 1215 fermanının dört nüshası bugüne ulaştı: ikisi British Library’de, biri Lincoln Kalesi’nde, biri de Salisbury Katedrali’nde. Üç maddesi, 1297’deki hâliyle İngiltere ve Galler’de hâlâ yürürlüktedir.

MerakTarih

Protestan Reformu’nun hızla yayılmasında matbaanın da büyük payı vardı. Martin Luther’in yazıları 1517’den itibaren kısa ve ucuz broşürler hâlinde basıldı; bunların pek çoğu Latince değil Almancaydı. 16. yüzyılın ilk üçte birinde Almanya’da basılan her beş eserden biri onundu.

Reform, 16. yüzyılda Batı Hristiyanlığını bölen ve Roma’ya bağlı olmayan Protestan kiliselerini doğuran harekettir. Başlangıcı genellikle 31 Ekim 1517 kabul edilir: Wittenberg’de keşiş ve üniversite hocası olan Luther o gün Doksan Beş Tez’ini yaydı. Tezler, Kilise’nin günahların cezasını hafifletmek için sattığı endüljans belgelerine karşı yazılmıştı. Bir yüzyıl önce Çek reformcu Jan Hus da benzer eleştiriler yapmış ve 1415’te idam edilmişti. Tarihçi Lyndal Roper’a göre Luther’in aynı sonu yaşamamasının başlıca nedeni matbaaydı. Johannes Gutenberg’in 15. yüzyılın ortasında geliştirdiği hareketli harfli baskı, kısa broşürleri ucuzlatmıştı. Matbaalar Almanya’nın pek çok kentine dağılmış olduğundan hiçbir otorite onları tek başına susturamıyordu; matbaası olan kentlerin Reform’u benimseme olasılığı da daha yüksekti. Halkın çoğu okuma yazma bilmediği için Luther’in yakın dostu ressam Yaşlı Lucas Cranach, onun görüşlerini resimlerle anlatan ağaç baskılar hazırladı.

MerakBilim

Kuzey Arjantin’in Jujuy bölgesindeki bir mağarada arkeologlar puma kemiğinden oyulmuş iki pipo buldu; yanlarında, algıyı değiştiren cebil ağacının tohumları da vardı. Pipoların içindeki kimyasal izler, 4.000 yılı aşkın süre önce psikoaktif bir bitkinin tüttürüldüğüne işaret ediyor. Bu, Güney Amerika’daki böyle bir kullanımın en eski kanıtları arasında.

Cebil (Anadenanthera colubrina), tohumlarında algıyı güçlü biçimde değiştiren triptamin bileşikleri bulunan bir Güney Amerika ağacıdır; And Dağları’nın daha kuzeyinde vilca diye anılır. Pipolar, And Dağları’ndaki yüksek platonun kenarında, Humahuaca vadisi yakınlarındaki küçük bir kaya sığınağı olan Inca Cueva 7’de bulundu; aynı katmanda cebil ve meskit ağacının tohumları da vardı. Bir zamanlar canlı olan maddelerdeki karbon-14’ün ne kadarının bozunduğunu ölçen radyokarbon yöntemi, yaklaşık 4.000 yıllık, yani MÖ 2100 dolaylarına ait yaşlar verdi. Kalıntılar triptamin içeren bir bitkinin tüttürüldüğünü gösteriyor, ama tam olarak hangi bitki olduğunu kanıtlayamıyor. Bölgede cebil kullanımı binlerce yıl sürdü: Kuzey Arjantin’deki Wichí halkının şifacıları, “hatáj” dedikleri bu tohumları 1990’larda hâlâ kullanıyordu.

MerakBilim

Bugüne kadar yaklaşık 155.000 mantar türü bilimsel olarak tanımlandı; oysa gerçek sayının 2,2 ile 3,8 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Yani mantar türlerinin onda dokuzundan fazlasının henüz bir adı bile yok.

Bu aralık, mantar uzmanları David Hawksworth ile Robert Lücking’in 2017’de yayımladığı bir değerlendirmeden geliyor. İkili farklı kanıtları bir araya getirdi: yeni türlerin hâlâ ne hızla tanımlandığını, tek bir tür sanılan mantarın DNA’sı incelenince kaç ayrı türe ayrıldığını ve iyi incelenmiş bölgelerde mantar türlerinin bitki türlerine oranını. 2023’te yayımlanan bir çalışma ise en olası toplamı 2,5 milyon dolayında buldu. Mantarların çoğu hiç şapka oluşturmaz. Toprakta, bitkilerin içinde, likenlerde ve suda, mikroskobik mayalar ya da hif denen ince ipliklerden oluşan ağlar hâlinde yaşarlar; pek çoğu yalnızca toprak ya da su örneklerinde bulunan DNA’dan biliniyor. Her yıl 2.500 kadar yeni tür adlandırılıyor. Londra’daki Kew Botanik Bahçeleri’nin bilim insanlarına göre bu hızla hepsine ad vermek 750 ila 1.000 yıl sürer.

MerakBilim

Çift yarık deneyinde ışık ya da elektron gibi parçacıklar iki dar yarıktan geçer ve ekranda art arda dizilen aydınlık ve karanlık şeritler bırakır; bu şeritler, üst üste binen dalgaların izidir. Her parçacığın hangi yarıktan geçtiği bir dedektörle kaydedilirse şeritler kaybolur.

Thomas Young 1800’lerin başında ışığı iki dar aralıktan geçirdi ve bunu, ışığın bir dalga olduğunun kanıtı olarak sundu. İki dalganın tepeleri üst üste geldiğinde dalgalar birbirini güçlendirir; bir dalganın tepesi ötekinin çukuruna denk geldiğinde ise birbirini söndürür. Fizikte buna girişim denir. Asıl şaşırtıcı sonuç maddeyle geldi. Claus Jönsson deneyi 1961’de elektronlarla tekrarladı. 1974’te İtalyan fizikçiler benzer bir düzenekte elektronları tek tek gönderdi: Her elektron ekrana tek bir nokta olarak düştü, ama binlerce nokta birikince yine şeritli desen ortaya çıktı. Benzer girişim sonradan 2.000 atoma varan moleküllerde, 2026’da da 7.000’den fazla sodyum atomundan oluşan kümelerde görüldü. Desenin kaybolmasının nedeni birinin bakması değildir: Parçacığın yolunu kaydeden her fiziksel etkileşim, bakan kimse olmasa bile, girişimi yaratan hassas kuantum durumunu bozar.

MerakBilim

Liken tek bir canlı değil, bir ortaklıktır. Gövdesini bir mantar oluşturur ve içinde bir yeşil alg ya da siyanobakteri, yani güneş ışığıyla besin üreten bir tür bakteri barındırır; bu ortak da karşılığında mantarı şekerle besler.

Likenler uzun süre tek bir canlı sanıldı. 1867’de İsviçreli botanikçi Simon Schwendener, her likenin aslında alglerle birlikte yaşayan bir mantar olduğunu ileri sürdü; döneminin pek çok uzmanı bu fikre karşı çıktı. Biyologlar, farklı canlıların iç içe yaşaması anlamına gelen “simbiyoz” sözcüğünü ilk kez likenler için kullandı. 2016’da Toby Spribille’in yönettiği bir ekip, birçok likende üçüncü bir ortak buldu: ikinci bir mantar olan bir maya. Bugün yaklaşık 20.000 liken türü biliniyor; ağaç kabuğunda, çıplak kayada, Arktik tundrada, hatta çölde yetişirler. İnsanlar likenlerden uzun zamandır yararlanıyor: Okullarda asitleri ayırt etmek için kullanılan turnusol kâğıdının boyası bir likenden elde edilir. Ren geyiklerinin kışın beslendiği “Ren geyiği yosunu” da aslında yosun değil, bir likendir.

MerakBilim

Mercan resiflerini, denizanalarının akrabası olan ve polip denen küçük hayvanlar kurar. Poliplerin dokularında yaşayan mikroskobik algler güneş ışığını onlar için besine çevirir; bu ortaklık sayesinde resifler yeryüzünün en zengin yaşam alanları arasına girer.

Her polip kendi altına kireçtaşından (kalsiyum karbonat) bir iskelet yapar; binlerce yıl içinde bu iskeletler üst üste birikerek resifleri oluşturur. Bugünkü resiflerin çoğu 10.000 yıldan gençtir. Poliplerin içinde yaşayan ve zooksantel denen algler, mercanın besininin yüzde 90’ına kadarını sağlar. Besinleri dışarı kaçırmadan yeniden kullanan bu tür ortaklıklar, Charles Darwin’in 1842’de dile getirdiği bir bilmeceyi de açıklamaya yardım eder: Besin bakımından yoksul tropik denizlerde resifler nasıl bu kadar zengin olabiliyor? Deniz uzun süre fazla ısınırsa mercanlar algleri dışarı atar ve bembeyaz kalır; buna mercan beyazlaması denir. Beyazlayan mercan henüz ölmemiştir, ama sıcaklık sürerse açlıktan ölebilir. 2023’te başlayan ve ABD’nin okyanus ve atmosfer kurumu NOAA’nın Nisan 2024’te doğruladığı dördüncü küresel mercan beyazlaması, en az 82 ülke ve bölgede resifleri etkiledi.

MerakBilim

Yerkürenin dış kabuğu dev levhalara bölünmüştür; levhalar yılda birkaç santimetre, yani tırnaklarımızın uzadığı hızla kayar. Ayrıldıkları yerde yeni okyanus tabanı oluşur; çarpıştıkları yerde eski taban mantoya gömülür, dağlar yükselir. Levha tektoniği denen bu yavaş hareket, depremlerin ve volkanların çoğunun da kaynağıdır.

Kıtaların hareket ettiği fikrini 1912’de Alfred Wegener ortaya attı; ama jeologlar bu fikri ancak 1960’larda benimsedi. O yıllarda okyanus tabanı araştırmaları, okyanus ortası sırtlarında sürekli yeni kabuk oluştuğunu ve bu kabuğun iki yana doğru açıldığını gösterdi. Eski okyanus tabanı ise bir levhanın ötekinin altına daldığı yitim zonlarında mantoya geri gömülür. Bu yüzden okyanus tabanının en yaşlı geniş bölümleri yalnızca 180-200 milyon yaşındadır; oysa bazı kıta kayaçları yaklaşık 4 milyar yaşındadır. Türkiye bu hareketin canlı bir örneğidir: Ülkenin büyük bölümü küçük Anadolu levhasının üzerindedir. Levhanın kuzey sınırını çizen Kuzey Anadolu Fayı’nda 1999 İzmit depremi, doğu sınırındaki Doğu Anadolu Fayı’nda da 2023 Kahramanmaraş depremleri yaşandı.

MerakBilim

Dünya’nın manyetik alanı, Güneş’ten gelen yüklü parçacık akınının, yani güneş rüzgârının çoğunu saptırır; ama bir kısmını kutup bölgelerine yönlendirir. Bu parçacıklar atmosferin seyrek üst katmanlarına çarptığında hava ışıldar ve kutup ışıkları oluşur.

Çoğu elektron ve protondan oluşan bu parçacıklar, manyetik kutupların çevresinde halka biçimli iki kuşağa yönelir; bunlara aurora ovali denir. Parçacıklar üst atmosferdeki oksijen ve azota çoğunlukla 100 km kadar yükseklikte çarpar; atomlar ve moleküller aldıkları enerjiyi ışık olarak geri verir. En sık görülen yeşil ışık oksijenden gelir; oksijen daha yükseklerde, daha seyrek görülen kırmızıyı da üretir. Azot ise alt kısımlara mavi ve mor tonlar katar. “Aurora borealis” adını 1619’da Galileo kullandı: Aurora, Romalıların şafak tanrıçası, Boreas da eski Yunanlıların kuzey rüzgârı tanrısıdır. Güney yarımküredeki kardeşine “aurora australis” denir. Güçlü güneş fırtınalarında bu kuşaklar genişler ve kutup ışıkları kutuplardan çok uzakta da görülür. Mayıs 2024’te, 20 yılı aşkın sürenin en güçlü jeomanyetik fırtınasında kutup ışıkları İspanya’dan, Türkiye’den ve Kıbrıs’tan, hatta Kanarya Adaları’ndan görüldü.

MerakBilim

Dünya yaklaşık 23,4° eğik bir eksen çevresinde döner; mevsimleri bu eğiklik yaratır. Eğiklik yaklaşık 41.000 yıllık bir döngüde yalnızca 22° ile 24,5° arasında gidip gelir. Bu dengeyi Ay’ın çekimine borçlu olduğumuz düşünülür; büyük bir uydumuz olmasaydı eğiklik çok daha fazla değişir, iklim de çok daha sert dalgalanırdı.

Bu küçük salınımın bile etkisi büyüktür, çünkü buzul çağlarının zamanlamasında rol oynayan ve Sırp bilim insanı Milutin Milanković’in hesapladığı yavaş yörünge döngülerinden biridir. Ay, Dünya’nın hafifçe şişkin ekvatorunu çekerek eksenin düzenli bir hızla yalpalamasını sağlar. Bu hız öteki gezegenlerin çekimiyle aynı ritme girmediği için onların etkisi birikip büyüyemez. Fransız astronom Jacques Laskar ve ekibi 1993’te, Ay olmasaydı eksen eğikliğinin düzensiz biçimde değişip zaman zaman 90 dereceye yaklaşabileceğini hesapladı. 2011’deki simülasyonlar ise daha küçük ama yine de büyük, 20-25 derece dolayında salınımlar buldu. Yalnızca iki minik uydusu olan Mars’ın eğikliği ise milyonlarca yıl içinde yaklaşık 0 ile 60 derece arasında değişmiştir.

MerakBilim

Güneş ışığı, Güneş ile Dünya arasındaki 150 milyon kilometrelik yolu yaklaşık 8 dakika 20 saniyede alır. Bu yüzden Güneş’i hep sekiz küsur dakika önceki hâliyle görürüz.

Işık saniyede yaklaşık 300.000 km yol alır. Güneş bizden ortalama 150 milyon km uzakta olduğundan ışığı bize yaklaşık 8 dakika 20 saniyede ulaşır. Dünya’nın Güneş’e en yakın olduğu ocak başında bu süre biraz kısalır, en uzak olduğu temmuz başında biraz uzar. Işığın bir yerden bir yere anında gitmediğini, yolculuğunun zaman aldığını 1676’da Danimarkalı astronom Ole Rømer gösterdi. Paris’te çalışan Rømer, Jüpiter’in uydusu İo’nun tutulmaları arasındaki sürenin, Dünya Jüpiter’den uzaklaşırken uzadığını, yaklaşırken kısaldığını fark etti; çünkü ışığın alması gereken yol uzuyor ya da kısalıyordu. Güneş ışığındaki enerji ise sekiz dakikadan çok daha yaşlıdır: Güneş’in çekirdeğinde üretilir ve yüzeye çıkmasının 10.000 ile 170.000 yıl arasında sürdüğü tahmin edilir.

MerakBilim

Dokunduğunuz bir şeyin sıcak ya da soğuk gelmesi yalnızca sıcaklığına değil, cildinizle ne kadar hızlı ısı alışverişi yaptığına da bağlıdır.

Cildinizin sıcaklığı genellikle 30 °C’nin biraz üstündedir, yani 20 °C’lik bir odadan daha sıcaktır. Bir şeye dokunduğunuzda cildinizden ona ısı akar; sıcağı ve soğuğu algılayan sinir uçları da en çok bu akışın hızına tepki verir. Metaller ısıyı son derece iyi iletir: Örneğin alüminyum ısıyı tahtadan bin kattan fazla iyi iletir. Bu yüzden metal bir kulp parmaklarınızdaki ısıyı hızla çeker ve soğuk gelir; tahta bir kulpta ise cildiniz sıcak kalır. Mühendisler burada belirleyici olan özelliği, bir malzemenin ısıyı ne kadar iyi ilettiğini ve ne kadar ısı emebildiğini birlikte hesaba katan bir değerle ölçer. Aynı kural sıcakta tersine işler: 80 °C’yi aşan bir saunada tahta bankta oturabilirsiniz, ama aynı sıcaklıktaki metal bir bank sizi yakardı. Fayans döşeli bir zeminin ayağınıza halıdan daha soğuk gelmesinin nedeni de budur.

MerakBilim

Yağmurdan sonra duyulan kokunun bir kısmı geosmin adlı bileşikten gelir. Bu maddeyi topraktaki bakteriler üretir; düşen yağmur damlaları da onu havaya karıştırır.

Yağmur kokusunun bir adı da var: petrikor. Sözcüğü 1964’te Avustralyalı araştırmacılar Isabel Joy Bear ile Richard Thomas türetti: Yunancada “taş” demek olan petra sözcüğüyle, mitolojide tanrıların damarlarında aktığına inanılan sıvının adı olan ikhor sözcüğünü birleştirdiler. Kokunun bir kısmı kurak günlerde toprakta ve kayalarda biriken bitki yağlarından, bir kısmı da Streptomyces gibi toprak bakterilerinin ürettiği geosminden gelir. Burnumuz geosmine son derece duyarlıdır: Çoğu insan onu suda trilyonda 6-10 oranında bile olsa fark eder. 2015’te MIT’deki araştırmacılar yağmur damlalarını yüksek hızlı kameralarla çekti. Kuru ve gözenekli toprağa düşen damlanın minik hava kabarcıkları hapsettiğini, bu kabarcıkların yükselip patlarken kokuyu havaya taşıyan ince bir sis oluşturduğunu gördüler. Pancarın topraksı tadı da geosminden gelir.

MerakTarih

Ağustos 1947’de İngilizlerin Hindistan’daki yönetimi sona erdi ve topraklar din esasına göre iki devlete ayrıldı: Hindu çoğunluklu Hindistan ve Müslüman çoğunluklu Pakistan. Yeni sınırın iki yakasında 12 ila 20 milyon insan evini barkını bırakmak zorunda kaldı; bu, tarihteki en büyük göçlerden biriydi.

Pakistan 14 Ağustos 1947’de, Hindistan ise ertesi gün bağımsızlığına kavuştu. Pakistan, aralarında Hindistan toprakları bulunan iki ayrı parçadan oluşuyordu; doğudaki parça 1971’de ayrılıp Bangladeş adıyla bağımsız bir devlet oldu. Nüfusu karışık iki büyük eyalet, batıda Pencap, doğuda Bengal, yeni devletler arasında paylaştırıldı. Sınırı, Hindistan’a daha önce hiç ayak basmamış İngiliz hukukçu Cyril Radcliffe çizdi; bu iş için ona beş hafta kadar süre verilmişti. Sınır ancak 17 Ağustos’ta, yani bağımsızlıktan iki gün sonra açıklandı. Bu yüzden sınır boyunda yaşayan pek çok insan, bağımsızlık günü hangi ülkede olduğunu bilmiyordu. Hindular ve Sihler Hindistan’a, Müslümanlar Pakistan’a doğru yola koyuldu; çoğu yürüyerek ya da tıklım tıklım dolu trenlerle gitti. İki tarafta da korkunç bir şiddet yaşandı. Ölü sayısına ilişkin tahminler 200 bin ile 2 milyon arasında değişiyor.

MerakSanat

Bach yaşadığı dönemde orgcu ve klavsenci olarak ünlüydü; kiliseler yeni orglarını denemesi ve açılışta çalması için onu davet ederdi. Klavye eserlerini org, klavsen ve klavikord için yazdı. Piyano henüz yeni bir icattı, bugünkü konser piyanosu ise daha ortada yoktu.

Bu üç çalgının sesi birbirinden çok farklıdır. Orgda ses, borulara gönderilen havayla çıkar. Klavsende tuşa basınca kuş tüyünden küçük bir mızrap teli çeker; bu yüzden çalan kişi dokunuşuyla bir notayı ötekinden daha güçlü çıkaramaz. Klavikordda ise pirinçten küçük bir dil tele vurur ve telin üzerinde kalır; bu, sesin gücünü incelikle ayarlamaya izin verir, ama ses bir salonu dolduramayacak kadar kısıktır. 1700 dolaylarında Floransa’da Bartolomeo Cristofori’nin icat ettiği piyano, hem yumuşak hem güçlü çalmayı mümkün kıldı; tam adı olan pianoforte, İtalyancada “yumuşak-güçlü” demektir. 1730’larda Alman çalgı yapımcısı Gottfried Silbermann ilk piyanolarından birini Bach’a gösterdi. Bach tiz seslerin fazla cılız olduğunu söyledi. 1747’de Potsdam’da, Büyük Friedrich’in sarayında geliştirilmiş bir model üzerinde doğaçlama yaptı; sonraları Silbermann piyanolarının satışına da aracılık etti.

MerakSanat

Johann Sebastian Bach’ın (1685–1750) günümüze ulaşan binden fazla eseri var: kilise kantatlarından klavye parçalarına, konçertolardan oda müziğine kadar. Bu eserler BWV kataloğunda numaralanır; örneğin 1 Numaralı Çello Süiti BWV 1007 olarak bilinir.

BWV, Almanca Bach-Werke-Verzeichnis’in, yani “Bach Eserleri Kataloğu”nun kısaltmasıdır. Müzikolog Wolfgang Schmieder kataloğu 1950’de yayımladı ve bilinen her esere bir numara verdi. Eserleri tarihe göre değil türe göre sıraladı: Kilise kantatları BWV 1–200 numaralarıyla başta gelir; org, klavye, oda müziği ve orkestra eserleri onları izler. Leipzig’deki Bach Arşivi’yle birlikte hazırlanan gözden geçirilmiş üçüncü baskı 2022’de çıktı. Onlarca kantatın kaybolduğu biliniyor. Bunun bir nedeni, Bach 1750’de ölünce el yazmalarının oğulları arasında paylaştırılması ve hepsinin kendi payına aynı özeni göstermemesidir. Ölümünden sonra müziğinin büyük bölümü, Mozart ve Beethoven gibi müzisyenlerin üzerinde çalıştığı klavye eserleri dışında unutuldu. 1829’da Felix Mendelssohn, İsa’nın çektiği acıları ve ölümünü anlatan büyük koro eseri Matta Pasyonu’nu Berlin’de uzun bir aradan sonra seslendirince Bach yeniden keşfedildi.

AzimSanat

Bach, Haziran 1724 ile Mart 1725 arasında Leipzig kiliseleri için art arda 40 kadar kantat yazdı; neredeyse her pazar ve yortu günü için bir tane. Kantat, koro, solistler ve orkestra için yazılıp ayinde seslendirilen bir eserdir. Bu kantatların her biri, tanınmış bir Lutherci ilahiyi sözleri ve ezgisiyle temel alıyordu.

Bach 1723’te Leipzig’in kilise müziği yöneticisi, yani Thomaskantor oldu; ilk yılında neredeyse her hafta bir kantat hazırladı, bunların bir kısmı eski eserlerinden uyarlamaydı. İkinci yılı için kendine bir plan koydu: Her kantat, koral denen tek bir Lutherci ilahiye dayanacaktı. Açılış korosu ilahinin ilk kıtasını, ezgisi sopranolarda duyulacak biçimde işler; aradaki kıtalar solo şarkıcılar için yeniden yazılır; eser, son kıtanın sade, dört sesli bir düzenlemesiyle kapanır. Bu fikre, ilk Lutherci ilahi kitaplarının 1524’te basılmasının 200. yıl dönümü ilham vermiş olabilir. Dizi 1725’te, Paskalya’dan bir önceki pazar olan Palmiye Pazarı’ndan sonra kesildi; bunun nedeni, ilahileri onun için yeniden yazan kişinin, büyük olasılıkla Andreas Stübel’in, o yılın ocak ayında ölmesi olabilir. Bach uzmanı Klaus Hofmann bu diziyi, Bach’ın giriştiği en büyük müzik projesi olarak niteler.

AzimSanat

Artemisia Gentileschi 1593’te Roma’da doğdu ve Batı Avrupa’da ressamlıkla başarılı bir kariyer kuran ilk kadınlardan biri oldu. Kutsal Kitap’tan ve antik tarihten aldığı Yudit, Suzanna gibi kadın kahramanları, bakılıp geçilecek süs figürleri olarak değil, harekete geçen güçlü kadınlar olarak resmetti.

Artemisia resmi, Caravaggio’nun dramatik ışık kullanımından etkilenen ressam babası Orazio Gentileschi’nin atölyesinde öğrendi. Bilinen ilk tablosu “Suzanna ve İhtiyarlar”ı 17 yaşında bitirdi. 1612’de Roma’da, kendisine saldıran ressam Agostino Tassi’nin yargılandığı davada ifade verdi; Tassi suçlu bulundu. Ardından Floransa’ya yerleşti ve 1616’da kentin Çizim Sanatları Akademisi’ne (Accademia delle Arti del Disegno) kabul edilen ilk kadın oldu. Daha sonra Roma, Venedik ve Napoli’de, 1638’den itibaren de Londra’da Kral I. Charles’ın sarayında çalıştı. “Holofernes’in Başını Kesen Yudit” tablosu bugün Floransa’daki Uffizi Galerisi’ndedir. Büyük olasılıkla 1650’lerin ortasında Napoli’de öldükten sonra uzun süre unutuldu. İtalyan sanat eleştirmeni Roberto Longhi 1916’da onun üzerine yazınca adı yeniden anılmaya başladı. Londra’daki National Gallery 2020’de ona büyük bir sergi ayırdı.

MerakSanat

Leonardo da Vinci (1452–1519) hayatı boyunca binlerce defter sayfası doldurdu. Aynı kâğıtta kas çizimlerinin hemen yanında uçan bir makine, bir silah, akan su üzerine notlar ya da bir tablo için eskizler görülebilir. Onun için çizmek, dünyayı yalnızca kaydetmenin değil, anlamanın da yoluydu.

Leonardo notlarının çoğunu sağdan sola, ayna yazısıyla yazdı; solaktı. 1519’da Fransa’da öldüğünde kâğıtlarını öğrencisi Francesco Melzi’ye bıraktı. Melzi’nin ölümünden sonra bu kâğıtlar dağıldı. 16. yüzyılın sonlarında heykeltıraş Pompeo Leoni bazı defterleri keserek sayfaları büyük albümlere yapıştırdı. Bunların en büyüğü olan Codex Atlanticus (kodeks, ciltli el yazması kitap demektir), adını sayfaların yapıştırıldığı atlas boyutundaki kâğıtlardan alır. 1478 ile 1519 arasına tarihlenen 1.119 yaprak içerir ve Milano’daki Biblioteca Ambrosiana’da saklanır. Öteki defterler Paris, Londra ve Madrid’dedir; anatomi çizimlerinin önemli bir bölümü de Windsor’daki İngiliz Kraliyet Koleksiyonu’nda bulunur. Su, kayalar ve ışık üzerine notlarını içeren Codex Leicester’ı ise 1994’te Bill Gates satın aldı. Bu, Leonardo’nun bugün özel bir koleksiyonda bulunan tek büyük bilimsel defteridir.

AzimSanat

Van Gogh’un hayattayken yalnızca bir tablo sattığı, onun da “Kırmızı Üzüm Bağı” olduğu sık sık söylenir. Oysa bu, satışlarının sadece en iyi belgelenenidir. Van Gogh Müzesi başka satışlar da sayar; ressam ayrıca pek çok eserini başka sanatçılarla takas etti.

“Kırmızı Üzüm Bağı” Kasım 1888’de Arles’da yapıldı ve 1890’ın başında Brüksel’de, öncü sanatçılar topluluğu Les XX’in (Yirmiler) sergisinde gösterildi. Tabloyu, Van Gogh’un arkadaşı Eugène Boch’un kız kardeşi olan Belçikalı ressam Anna Boch 400 franka satın aldı; eser bugün Moskova’daki Puşkin Müzesi’ndedir. Van Gogh Müzesi başka satışlardan da söz eder. Ressamın ilk siparişi, sanat taciri olan amcası Cor’dan geldi: Yeğenine destek olmak isteyen Cor, ondan 19 Lahey manzarası istedi. Parisli boya ve sanat taciri Julien Tanguy bir tablosunu satın aldı, kardeşi Theo da bir eserini Londra’daki bir galeriye sattı. Van Gogh başka ressamlarla sık sık eser takas etti; gençlik yıllarında resimlerini çoğu zaman yiyecek ya da boya malzemesi karşılığında verdi. Kaç eser sattığı tam olarak bilinmiyor. Van Gogh, Brüksel’deki satıştan birkaç ay sonra, Temmuz 1890’da öldü.

MerakSanat

Johann Sebastian Bach (1685–1750), kontrpuanın, yani aynı anda çalan birkaç bağımsız ezgiyi birbirine uydurarak yazma sanatının ustasıydı. Füg denen biçimde kısa bir tema, katı kurallara göre sırayla farklı seslerde yeniden duyulur. Müziği bu kesinlik yüzünden kulağa matematiksel gelir, ama dinleyeni yine de derinden etkiler.

Bach kendine kimi zaman çok katı kurallar koyardı. 1741’de yayımlanan Goldberg Varyasyonları’nda bir açılış aryasının ardından 30 varyasyon gelir ve her üçüncüsü bir kanondur: İkinci ses, birincinin çaldığını biraz geriden aynen tekrarlar. İki ses arasındaki aralık her kanonda bir basamak büyür; 3. varyasyonda aynı notadan başlayan sesler, 27. varyasyonda dokuzlu aralıkla birbirini izler. Ölümünde yarım kalan Füg Sanatı’nın son fügünde, Almanca nota adlarıyla kendi adını yazan bir tema duyulur: B, A, C, H, yani si bemol, la, do ve si. Bach öldükten sonra tarzı eski moda sayıldı, ama besteciler onu incelemeyi sürdürdü; Mozart da Beethoven da İyi Düzenlenmiş Klavye’den çok şey öğrendi. 1829’da genç Felix Mendelssohn’un Berlin’de yönettiği Matta Pasyonu, Bach’a yeniden ilgi uyanmasının başlangıcı oldu.

DinginlikSanat

Bach 1723’te Leipzig’in başlıca kiliselerinin müzik yöneticisi oldu. Bu görev, yılda 60’a yakın pazar ve yortu günü için birer kantat demekti; kantat, koro, solistler ve orkestra için yazılan bir eserdir. İlk yılında, önceki eserlerinden uyarladığı birkaçı dışında, bunların çoğunu hafta hafta yeni baştan besteledi.

Bach’ın resmî unvanı “Thomaskantor”du, yani Aziz Thomas Okulu’nun müzik hocasıydı; bu görevi 1723’ten 1750’deki ölümüne kadar sürdürdü. Her kantatın o pazar okunacak Kutsal Kitap bölümlerine uyması gerekiyordu ve eser, Aziz Thomas ya da Aziz Nikolaus Kilisesi’ndeki ayin sırasında seslendiriliyordu. İlk yıllık döngüsü 30 Mayıs 1723’te başladı; yeni eserlerin yanı sıra Weimar’daki önceki görevinden kalma bazı kantatları da uyarlayıp yeniden seslendirdi. Advent ile Büyük Perhiz’de, yani Noel ve Paskalya öncesindeki sessiz dönemlerin büyük bölümünde kiliselerde kantat seslendirilmezdi. Okulun büyük öğrencileri koroda şarkı söyler, provalara ve partisyonların elle kopyalanmasına yardım ederdi. Oğlu Carl Philipp Emanuel ile eski bir öğrencisinin kaleme aldığı anma yazısı, beş tam yıllık kantat döngüsünden söz eder. Kantatlarından 200’den fazlası günümüze ulaştı; pek çoğu ise kayboldu.

MerakTarih

Gutenberg İncili, Avrupa’da hareketli metal harflerle basılmış ilk büyük kitaptır; Johannes Gutenberg onu 1450’lerde Mainz’da bastı. Yine de pahalı bir el yazmasına benzesin istendi: Harfleri kâtip yazısını taklit eder, renkleri elle eklenmiştir ve nüshaların dörtte birine yakını buzağı derisinden parşömene basılmıştır.

Araştırmacılara göre Gutenberg 160 ile 185 arasında nüsha bastı; bunların yaklaşık dörtte üçü kâğıda, geri kalanı parşömene basıldı. Her sayfada 42 satır bulunduğu için kitap “42 satırlı Kutsal Kitap” diye de anılır. Atölye el yazısını taklit edebilmek için, kâtiplerin bitişik yazdığı harf çiftleri de dâhil 290 ayrı harf kalıbı kullandı. Kırmızı bölüm başlıkları önce basıldı, ama kısa süre sonra bir kâtibin elle yazması için boş bırakılmaya başlandı. Alıcılar süslü baş harfleri ve kenar bezemelerini sanatçılara yaptırdı; bu yüzden iki nüsha birbirinin aynı değildir. Mart 1455’te, sonradan Papa II. Pius olacak Enea Silvio Piccolomini, Frankfurt’ta sergilenen sayfaları gördüğünü yazdı. Tamamı ya da büyük kısmı günümüze ulaşmış 49 nüsha var; parşömen nüshalardan biri Washington’daki Kongre Kütüphanesi’nde sergileniyor.