Kelimelerin peşinde

Dil

Kelimelerin kökenleri, yazının tarihi ve farklı dillerin şaşırtıcı özellikleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTarih

Bizanslı Yunan bilginler, Osmanlılar 1453’te İstanbul’u fethetmeden çok önce İtalya’da ders veriyordu. Fetih, elli yılı aşkın süredir devam eden bir akışı hızlandırdı: Hocalar, el yazmaları ve fikirler Bizans’tan İtalya’ya taşınıyordu.

1396’da Floransa’nın şansölyesi Coluccio Salutati, Bizanslı diplomat ve bilgin Manuel Hrisoloras’ı kentte Yunanca öğretmeye davet etti. Hrisoloras 1397’de geldi ve 1400’e kadar ders verdi. Öğrencilerinden tarihçi Leonardo Bruni bu gelişi kaçırılmayacak bir fırsat olarak anlatır: Ona göre kuzey İtalya’da yedi yüz yıldır Yunanca öğrenen olmamıştı. Hrisoloras’ın Erotemata (Sorular) adlı kitabı, Batı Avrupa’da yaygın olarak kullanılan ilk Yunanca dilbilgisi kitabı oldu. 1438–1439’da Katolik ve Ortodoks kiliselerini yeniden birleştirmek için toplanan Floransa Konsili, Batı’ya yeni Bizanslı düşünürler getirdi. Filozof Gemistos Plethon Platon üzerine dersler verdi; Trabzonlu Bessarion ise kardinal olup İtalya’da kaldı. Bessarion 1468’de, 482 Yunanca el yazması içeren kütüphanesini Venedik’e bağışladı; bu koleksiyon Venedik’teki Marciana Kütüphanesi’nin çekirdeğini oluşturdu.

MerakTarih

Latince, Batı Roma İmparatorluğu’nun MS 476’da yıkılmasıyla ölmedi. Avrupa’nın dört bir yanındaki bilginler bin yılı aşkın bir süre bu dilde yazmayı sürdürdü. Halkın konuştuğu gündelik Latince ise zamanla İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve Rumenceye dönüştü.

Dilbilimciler halkın konuştuğu bu gündelik dile “Halk Latincesi” der; Cicero da ondan “kalabalıkların dili” diye söz etmişti. Bu dil 6. ile 9. yüzyıllar arasında bölgeden bölgeye farklılaşarak “Roman dilleri” denen dil ailesine dönüştü; bugün yüz milyonlarca insan bu dilleri konuşuyor. Yazıda ise Latince 19. yüzyılın başlarına kadar Avrupa’da bilimin ve eğitimin ortak dili olmayı sürdürdü. Okullarda 1700 dolaylarına kadar dersler büyük ölçüde Latince yapılıyordu. Isaac Newton da hareket ve kütle çekimi yasalarını ortaya koyduğu Principia’yı 1687’de Latince yayımladı. Canlıların bilimsel adları bugün hâlâ Carl Linnaeus’un Latince sistemine göre verilir: Her türün Homo sapiens (“bilge insan”) gibi iki sözcüklü bir adı vardır. Latince, Katolik Kilisesi’nin merkezî yönetimi olan Papalığın da resmî dilidir. Hukukta ve tıpta da “habeas corpus” (tutuklanan kişinin yargıç önüne çıkarılma hakkı) ya da “vertebra” (omur) gibi Latince terimler bolca kullanılır.

DinginlikEdebiyat

Görüşlere fazla önem vermemelisin. Yazılı olan değişmez; görüşler ise çoğu zaman yalnızca umutsuzluğu dile getirir.

Dava’nın kahramanı Josef K., ne olduğunu kimsenin söylemediği bir suçla tutuklanmış bir banka memurudur. Romanın sonlarına doğru bir katedralde cezaevi papazı ona “Yasanın Önünde” meselini anlatır: Taşradan gelen bir adam, Yasa’nın açık duran kapısının önünde bütün ömrünü bekleyerek geçirir, ama kapı bekçisi onu hiç içeri almaz. İkisi meselin anlamını tartışırken papaz bu sözleri söyler ve tek bir yoruma fazla bel bağlamamasını öğütler. Kafka romanı yarım bıraktı; yakın dostu Max Brod kitabı, Kafka’nın ölümünden sonra 1925’te yayımladı.

DinginlikEdebiyat

Sözcükler elbette insanoğlunun kullandığı en güçlü ilaçtır.

Kipling bu sözü Şubat 1923’te, Londra’da Kraliyet Cerrahlar Koleji’nin yıllık yemeğinde yaptığı konuşmada söyledi; konuşma sonradan “Surgeons and the Soul” (Cerrahlar ve Ruh) başlığıyla yayımlandı. Hekimlere seslenen Kipling, ilaç benzetmesini sonuna kadar götürür: Sözcükler insana mikrop gibi bulaşabilir, onu zehirleyebilir, uyuşturabilir, felç edebilir; hatta beynin en küçük hücrelerine kadar işleyip onlara kendi rengini verebilir. Bombay’da doğan Rudyard Kipling (1865-1936), Orman Kitabı’nın, Kim romanının ve “Eğer” şiirinin yazarıdır. 1907’de, İngilizce yazanlar arasında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk isim oldu.

DinginlikTarih

“Kalem kılıçtan güçlüdür” sözünü, İngiliz yazar Edward Bulwer-Lytton 1839’da yazdığı Richelieu oyunu için buldu; oyunda bu sözü Fransız kardinal söyler. Sözcüklerin silahtan güçlü olduğu düşüncesi çok daha eskidir, ama onu bu kalıba döken ilk kişi Bulwer-Lytton’dır ve söz birkaç yıl içinde dilden dile dolaşmaya başladı.

Bulwer-Lytton’ın Richelieu ya da Komplo adlı oyunu, 7 Mart 1839’da Londra’daki Covent Garden Tiyatrosu’nda sahnelendi. Fransa Kralı XIII. Louis’nin başbakanı Kardinal Richelieu’yü dönemin ünlü oyuncusu William Charles Macready canlandırıyordu. İkinci perdede kardinal, gerçekten büyük insanların yönetiminde kalemin kılıçtan güçlü olduğunu söyler: Usta bir elde kalem imparatorları bile durdurabilir, bir devlet kılıca hiç başvurmadan kurtarılabilir. Benzer düşünceyi çok daha önce dile getirenler de olmuştu. Asurlu bilge Ahikar’ın öğütleri de aynı şeyi söyler: Bu öğütlerin MÖ 500 dolaylarından kalma bir kopyasında “Söz kılıçtan güçlüdür” yazar. Shakespeare’in Hamlet’inde de kılıç kuşanan pek çok kişinin kaz tüyü kalemlerden korktuğu söylenir. Türkçede bu söz “Kalem kılıçtan keskindir” biçimiyle de bilinir. Bulwer-Lytton (1803-1873), halk yığınlarını küçümseyen “the great unwashed” (yıkanmamış kalabalık) deyimini ve “Karanlık ve fırtınalı bir geceydi” diye başlayan ünlü roman girişini de İngilizceye kazandırdı.

MerakTarih

Normandiyalı William 1066’da Hastings Muharebesi’ni kazanınca İngiltere’de krallar ve soylular yaklaşık üç yüzyıl Fransızca konuştu. İngilizceye binlerce Fransızca sözcük girdi; bu yüzden İngilizcede aynı şey için çoğu zaman iki sözcük vardır: “begin” ile “commence” (başlamak), “freedom” ile “liberty” (özgürlük) gibi.

Norman fethinden sonra İngiltere’de üç dil kullanılıyordu: Sarayda ve soylular arasında Fransızca, kilisede ve resmî kayıtlarda Latince, halk arasında İngilizce. Fetihten sonraki bütün kralların ana dili Fransızcaydı; 1399’da tahta çıkan IV. Henry, ana dili İngilizce olan ilk kral oldu. İngilizcenin Fransızcadan en çok sözcük aldığı dönem 1250-1400 yılları arasıdır. Bugün İngilizce sözcüklerin yaklaşık üçte birinin Fransızca kökenli olduğu tahmin ediliyor; crown (taç), justice (adalet), parliament (parlamento) ve marriage (evlilik) bunlardan yalnızca birkaçı. İngiliz köylülerinin “cow” (inek) ve “pig” (domuz) beslediği, Norman soylularının ise “beef” (sığır eti) ve “pork” (domuz eti) yediği yolundaki ünlü hikâye büyük ölçüde bir efsanedir; onu Walter Scott 1819’da yayımlanan Ivanhoe romanıyla yaygınlaştırdı. Oysa bu Fransızca sözcükler yüzyıllar boyunca hem canlı hayvan hem de et için kullanıldı.

MerakTarih

Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni 10 Aralık 1948’de kabul etti. Otuz maddelik bu metin, her insanın sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri sıralar. Bugüne dek 500’den fazla dile çevrilen beyanname, Guinness Rekorlar Kitabı’na dünyanın en çok çevrilen belgesi olarak girdi.

Beyanname, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, yeni kurulan Birleşmiş Milletler bütün halklar ve uluslar için ortak bir insan hakları ölçüsü belirlemek istediğinde yazıldı. Metni hazırlayan komisyona, 1945’te ölen ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in eşi Eleanor Roosevelt başkanlık etti. İlk taslağı Kanadalı hukukçu John Humphrey hazırladı; son metne Fransız hukukçu René Cassin, Çinli diplomat P. C. Chang ve Lübnanlı düşünür Charles Malik de biçim verdi. BM Genel Kurulu beyannameyi Paris’teki Palais de Chaillot’da kabul etti: Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 48 ülke lehte oy verdi, karşı oy çıkmadı, sekiz ülke çekimser kaldı. Beyanname bir antlaşma olmadığı için devletleri hukuken bağlamaz, ama sonraki pek çok uluslararası sözleşme ve ülke anayasası ona dayanır. BM’nin topladığı çeviriler 2016’da 500’ü aştı. 10 Aralık her yıl İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.

MerakDil

İngilizcedeki “disaster” (felaket) sözcüğü, Fransızca yoluyla İtalyanca disastro’dan gelir. Sözcük, “kötü” anlamındaki dis- ön eki ile “yıldız” demek olan astro’nun birleşimidir. Önceleri astrolojide uğursuzluk getirdiğine inanılan bir yıldız ya da gezegen konumunu anlatıyordu; kısa sürede her türlü ani felaketin adı oldu.

Sözcük İngilizceye 1590’larda, gezegenlerin insan hayatına yön verdiğine hâlâ yaygın biçimde inanılan bir dönemde girdi. Shakespeare de bu bağla oynar: 1606 dolaylarında yazdığı Kral Lear’de entrikacı Edmund, işler kötü gidince suçu kendi davranışlarında değil de güneşte, ayda ve yıldızlarda arayanlarla alay eder. Orta Çağ Latincesinde de benzer bir deyim vardı: astrum sinistrum, yani “uğursuz yıldız”. Türkçede de aynı inancın izleri yaşıyor. “Talih” de Arapçada “doğan, yükselen yıldız” anlamına gelen tâli’den gelir; şanssız kişiye “yıldızı düşük” denir, birden ün kazanana da “yıldızı parladı” denir. İngilizcedeki “influenza” (grip) da aynı inancı taşır: İtalyancada “etki” demektir ve eskiden yıldızlardan yeryüzüne inen etkiyi anlatırdı. İtalyanlar sözcüğü 1500’lerin başında salgınlar için kullanıyordu; İngilizce onu 1743’te, İtalya’da başlayan bir salgın sırasında aldı.

MerakDil

İngilizcedeki “clue” (ipucu), ip yumağı anlamına gelen eski “clew” sözcüğünden gelir. “Yol gösteren iz” anlamını ise bir Yunan mitinden almıştır: Ariadne, Theseus labirentten çıkış yolunu bulsun diye ona bir ip yumağı verir.

Mite göre Girit Kralı Minos, yarı insan yarı boğa bir canavar olan Minotor’u, usta zanaatkâr Daidalos’un yaptığı bir labirentte tutuyordu. Atina prensi Theseus canavarı öldürmeye geldi. Minos’un kızı Ariadne ona bir ip yumağı verdi. Theseus ipin ucunu girişe bağladı, ilerledikçe yumağı çözdü, dönüşte de ipi izleyerek dışarı çıktı. İngiliz yazarlar zamanla her türlü karmaşadan ya da bilmeceden çıkış yolunu gösteren şeye “clew” demeye başladı; 1620’lere gelindiğinde sözcük, yol gösteren her şeyi anlatıyordu. “Clue” yazımı 15. yüzyılda ortaya çıkmıştı. Denizcilik İngilizcesinde eski yazım hâlâ yaşar: Yelkenin alt köşesine “clew” denir. Türkçe de aynı hikâyeyi tek bir sözcükte saklar: İpucu, kelimesi kelimesine “ipin ucu” demektir.

MerakDil

İngilizcedeki “salary” (maaş), Latincede “tuz” demek olan sal’dan türemiş salarium sözcüğünden gelir. Roma askerlerine maaşlarının tuzla ödendiği hikâyesi çok yaygındır, ama bunu destekleyen sağlam bir kanıt yok: Askerler düzenli ücretlerini madenî parayla alırdı.

Bu iki sözcüğü birbirine bağlayan tek antik yazar Yaşlı Plinius’tur. MS 70’lerde yazdığı Doğa Tarihi’nde tuzun resmî görevlerde ve askerlikte de yeri olduğunu, salarium sözcüğünün de buradan geldiğini söyler; ama askerlere maaşın tuzla ödendiğinden hiç söz etmez. Roma askerleri stipendium denen düzenli ücreti madenî parayla alırdı; Yunan tarihçi Polybios, MÖ 2. yüzyılda bir piyadenin günlük ücretini kaydetmiştir. Tuz Roma için önemliydi, nitekim eski Via Salaria, yani “Tuz Yolu”, adını tuzdan alır; ama ucuzdu. “Tuzla maaş” hikâyesi 18. ve 19. yüzyıl Latince sözlüklerinden doğmuş görünüyor: Bu sözlükler, hiçbir antik metinde geçmeyen bir “tuz parası” ödeneği varsaymıştı. İngilizcedeki “worth one’s salt” (tuzunu hak eden, yani işinin ehli) deyimi de Roma’dan kalma değildir; ilk kez 1830’da kayda geçmiştir. Türkçedeki “maaş” ise Arapçada “geçim” anlamına gelen bir sözcükten gelir.

MerakDil

Karantina sözcüğü, Venedik dilinde “kırk gün” anlamına gelen quarantena’dan gelir. Orta Çağ’ın sonlarında Venedik, veba görülen limanlardan gelen gemileri kırk gün açıkta bekletirdi; gemide hastalık çıkıp çıkmadığı anlaşılana kadar kimse karaya ayak basamazdı.

Uygulama aslında biraz daha önce, daha kısa bir bekleme süresiyle başladı. 1377’de Ragusa Cumhuriyeti, yani bugün Hırvatistan’daki Dubrovnik, veba görülen yerlerden gelenlerin 30 gün ayrı bir yerde kalmasını şart koştu. Venedik 1423’te lagünündeki bir adada lazaret denen kalıcı bir tecrit hastanesi açtı ve kırk günlük bekleme orada kural hâline geldi; Venedik Senatosu’nun bu süreyi 1448’de belirlediği söylenir. Neden kırk gün seçildiği kesin olarak bilinmiyor. Bu süre, Yunan hekim Hipokrat’ın akut, yani ani başlayan hastalıklar üzerine görüşlerinden ya da İsa’nın çölde geçirdiği kırk günden gelmiş olabilir. Sözcük Osmanlı Türkçesine Venedik dilinden geçti; “karantina” 1721’de, Paris’e elçi olarak giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin sefaretnamesinde geçer. Kırk gün beklemek Türk geleneğine de yabancı değildir: Doğumdan ya da ölümden sonra kırk günün dolmasına “kırkı çıkmak” denir.

MerakDil

Latince scire “bilmek” demektir. İngilizcedeki science (bilim), conscience (vicdan), omniscient (her şeyi bilen) ve prescient (önceden sezen) bu fiilden gelir. En beklenmedik akraba ise “nice”: “Bilmeyen” anlamındaki nescius’tan türemiştir ve 13. yüzyılın sonunda İngilizceye girdiğinde “aptal, cahil” demekti.

Science, Latincede “bilgi” demek olan scientia’dan gelir ve önceleri her türlü bilgiyi anlatıyordu. Doğayı gözlem ve deneyle incelemek anlamı sonradan gelişti; “scientist” (bilim insanı) sözcüğünü İngiliz bilgin William Whewell ancak 1833’te türetti. Conscience (vicdan), “birlikte bilme” anlamındaki conscientia’dan gelir; bu sözcük hem başkalarıyla paylaşılan bilgiyi hem de insanın kendi içinde taşıdığı bilgiyi anlatabiliyordu. Omniscient’ta omnis (“her şey”), prescient’ta prae (“önce”) vardır. Nescius da aynı fiilin başına olumsuzluk bildiren ne- önekinin gelmesiyle oluşur; yani nice, doğuşunda science’ın tam karşıtıydı. Türkçede de benzer bir aile bil- fiilinden türer: Bilgi ve bilge eski sözcüklerdir; bilim ve bilinç ise 1930’lardaki Dil Devrimi sırasında türetildi.

DinginlikDil

İngilizcedeki “nice” sözcüğü, Latincede “bilmeyen” demek olan nescius’tan Fransızca yoluyla gelir. 1300 dolaylarında İngilizceye girdiğinde “aptal, cahil” anlamındaydı; sonra “çekingen”, “titiz” ve “kesin” gibi anlamlardan geçti, “hoş” anlamı ancak 18. yüzyılda yerleşti.

Sözlüklere göre değişim kabaca şöyle ilerledi: 1300 dolaylarında “aptal” ve “çekingen”, 14. yüzyılın sonunda “titiz, zor beğenen”, 1400 dolaylarında “narin”, 16. yüzyılda “kesin, özenli”. Bu son anlam, “a nice distinction” (ince bir ayrım) deyiminde hâlâ yaşar. “Hoş, keyifli” anlamı 1769’dan, “nazik, düşünceli” anlamı 1830 dolaylarından itibaren kayıtlara geçti. Eski anlamlar yenileriyle bir süre yan yana yaşadı; Oxford İngilizce Sözlüğü, 16. ve 17. yüzyıl metinlerinde sözcüğün hangi anlamda kullanıldığını kestirmenin çoğu zaman zor olduğunu belirtir. Dilbilimciler, olumsuz bir anlamın olumluya dönmesine anlam iyileşmesi der; tersine, yani anlam kötüleşmesine bir örnek “silly”dir: Eski İngilizcede “mutlu, kutsanmış” demekti. Jane Austen yeni anlamın yayılışını romanına taşıdı. 1817’de yayımlanan Northanger Manastırı’nda genç Catherine Morland okuduğu gotik romana “the nicest book in the world” (dünyanın en güzel kitabı) deyince Henry Tilney onunla tatlı tatlı alay eder ve bu sözcüğün artık “her şeye uyduğunu” söyler.

MerakBilim

İngilizcede “felaket” anlamına gelen disaster sözcüğü, “kötü yıldızlı” anlamındaki İtalyanca disastro’dan gelir; talihsizliğin yıldızlara yorulduğu çağlardan kalmıştır. Bizim de kullandığımız iki sözcük eski tarih taşır: Karantina İtalyancada “kırk gün”den, robot ise Çekçede angarya anlamına gelen robota’dan türedi.

Disaster, 1590’larda Fransızca désastre yoluyla İtalyanca disastro’dan İngilizceye geçti: dis- “kötü”, astro ise “yıldız” demektir. Astrolojiye göre yanlış konumdaki bir gezegen felaket getirirdi. Karantina, veba yıllarının liman kentlerinden kalmadır. 1377’de, bugün Hırvatistan’daki Dubrovnik olan Ragusa kenti, dışarıdan gelenleri 30 gün yalıtımda bekletmeye başladı; 1448’de Venedik bu süreyi 40 güne, İtalyancasıyla quaranta giorni’ye çıkardı. Robot sözcüğü ilk kez Karel Čapek’in yapay işçileri anlatan 1920 tarihli oyunu R.U.R.’da geçti. Čapek’e göre sözcüğü kardeşi Josef önermişti; kaynağı, serflerin efendilerinin topraklarında karşılıksız yapmak zorunda olduğu işi, yani angaryayı anlatan Çekçe robota’dır. Amerikalı yazar Ralph Waldo Emerson bu fikri 1844’te kısaca şöyle dile getirmişti: “Dil, fosilleşmiş şiirdir.”

MerakDil

İngilizcede arkadaş, yoldaş anlamına gelen “companion”, Geç Latincedeki companio’dan gelir. Sözcük “birlikte” anlamındaki com ile “ekmek” anlamındaki panis’ten oluşur; yani kelime anlamıyla “ekmeğini paylaşan” kişidir.

Latince companio’ya ilk kez, Frankların 6. yüzyılda yazıya geçirilen yasası Lex Salica’da rastlanır. Sözcük büyük olasılıkla bir Cermen sözcüğü örnek alınarak türetildi: Gotçadaki gahlaiba (“sofra arkadaşı”) da “ekmek” anlamına gelen hlaifs’ten yapılmıştı; İngilizcedeki loaf (somun) bu sözcüğün akrabasıdır. Companion, Eski Fransızcadaki compagnon üzerinden 1300 dolaylarında İngilizceye geçti; company (topluluk, şirket), accompany (eşlik etmek) ve Fransızcadaki copain (arkadaş) de aynı ailedendir. Ekmeği birlikte bölüşmek bugün de pek çok kültürde bir bağ sayılır. Slav ülkelerinde değerli konuklar ekmek ve tuzla karşılanır. Türkçedeki “tuz ekmek hakkı” da insanın, ekmeğini yedirip iyilik ettiği kişi üzerindeki manevi hakkıdır. Türkçe arkadaş sözcüğü ise arka ile ortaklık bildiren -daş ekinden gelir: birbirine arka çıkan, destek olan kişi.

MerakDil

İngilizcedeki “calculate” (hesaplamak) sözcüğü, Latincede “küçük çakıl taşı” anlamına gelen calculus’tan gelir. Romalılar hesap yaparken, birler, beşler ve onlar için çizgilerle bölünmüş bir sayı tahtasında çakıl taşlarını kaydırırdı. Hesap yapmayı anlatan Latince sözcükler de adını bu taşlardan aldı.

Calculus, Latincede “kireçtaşı” anlamına gelen calx sözcüğünün küçültme biçimidir. Türkçeye Fransızca üzerinden geçen kalsiyum ve kalker sözcükleri de aynı kökten gelir. Sayı tahtasındaki çakıllar zamanla hesabın kendisini anlatır oldu; Latincede hesap tutan ya da aritmetik öğreten kişiye calculator denirdi. 17. yüzyıldan itibaren calculus, matematiğin bazı dallarının da adı oldu. Bunların en ünlüsü, Türkçede kalkülüs ya da diferansiyel ve integral hesap diye bilinen daldır; Isaac Newton ile Gottfried Leibniz bu yöntemi değişim hızlarını ve alanları hesaplamak için geliştirdi. Tıp ise taş anlamını korudu: Vücutta oluşan sert birikintilere bugün de calculus denir; böbrek taşı ve diş taşı bunun örnekleridir.

MerakDil

İngilizcede kâbus anlamına gelen “nightmare” sözcüğündeki “mare”, bugün “kısrak” demek olsa da atla ilgili değildir. Eski İngilizcede mære, gece uyuyanların göğsüne oturduğuna inanılan bir varlıktı; kişi ezildiğini ve nefes alamadığını hissederdi.

“Nightmare” 1300 dolaylarından beri bu varlığın ve verdiği boğulma hissinin adı olarak kayıtlarda geçer. Her türlü kötü rüyanın adı olması ancak 1820’lerde oldu; kısa süre sonra çok sıkıntılı her türlü deneyim için de kullanılmaya başlandı. Aynı yaratık Cermen ve Slav halk inançlarının birçoğunda görülür: Almancada Mahr, İsveççede mara diye anılır. Fransızcada kâbus anlamına gelen cauchemar da Eski Fransızcadaki “çiğnemek, ezmek” fiiline aynı Cermen kökünün eklenmesiyle oluşmuştur. Bugün efsanenin ardındaki deneyim genellikle uyku felciyle açıklanır: Kişi kısa bir süre uyanır ama beden henüz rüya uykusunun hareketsizliğinden çıkmamıştır; bazen göğüste bir baskı ya da odada biri varmış hissi de eşlik eder. Türk halk kültüründe bu deneyimin adı karabasandır: uyuyanın üstüne çöken “kara basan”.

MerakDil

“Panik” sözcüğü, Yunancada “Pan’a ait” anlamına gelen panikos’tan gelir. Pan, çobanların, sürülerin ve ıssız kırların keçi bacaklı tanrısıydı. Yunanlılar bir sürüyü, bir kalabalığı ya da yalnız bir yolcuyu birden saran nedensiz korkunun ondan geldiğine inanırdı.

Pan’ın yurdu, Yunanistan’ın güneyindeki Mora Yarımadası’nın dağlık iç kesimi Arkadya’ydı. Anlatılara göre öğle uykusundan uyandırılmaktan nefret eder, öfkeyle attığı çığlık çevredeki herkesi dehşet içinde kaçırırdı. Savaşta da onun eli olduğuna inanılırdı: MÖ 490’daki Maraton Savaşı’ndan sonra Atinalılar, Pan’ın kendi yanlarında durup Pers ordusunu paniğe sürüklediğine inandı ve Akropolis’in yamacında ona bir kutsal alan ayırdı. Sözcük Fransızcadaki panique üzerinden yayıldı. İngilizceye 1600 dolaylarında önce “panic fear” (panik korku) gibi tamlamalarda sıfat olarak girdi; ani ve toplu dehşet anlamında bir ad olarak ancak 18. yüzyılda yerleşti. Türkçedeki panik de Fransızcadan gelir.

MerakDil

İngilizcedeki “lunatic” (deli), Geç Latincede “ay çarpmış” anlamına gelen lunaticus’tan, o da “ay” demek olan luna’dan gelir. Yüzyıllar boyunca Ay’ın evrelerinin delilik ya da sara nöbetleri getirdiğine inanıldı; sözcük bu inancı 13. yüzyılın sonunda İngilizceye taşıdı.

Romalı yazar Yaşlı Plinius, dolunayın beyni etkileyerek delilik ve sara nöbetlerini tetiklediğini savunuyordu. Bu düşünce yüzyıllarca yaşadı ve yasalara da girdi: İngiltere’de 1890–1922 tarihli Lunacy Acts (akıl hastalığı yasaları) hâlâ “lunatic” sözcüğünü kullanıyordu; terim ancak 1930’da çıkarılan Mental Treatment Act ile değiştirildi. ABD ise “lunatic” sözcüğünü federal yasalarından 2012’de çıkardı. Modern araştırmacılar dolunay etkisinin izini uzun süre sürdü. 37 çalışmayı değerlendiren 1985 tarihli bir analiz, Ay’ın evreleriyle insan davranışı arasında güvenilir bir bağ bulamadı; bağ bulduğunu öne süren çalışmaların neredeyse yarısında en az bir istatistik hatası vardı.

MerakDil

İngilizcedeki “goodbye”, “God be with ye” (Tanrı sizinle olsun) dileğinin kısalmış hâlidir. Bu dilek 14. yüzyılın sonlarından beri ayrılırken söyleniyordu; 1570’lerde “godbwye” gibi biçimlere inmişti. “Good day” (iyi günler) ve “good night” (iyi geceler) gibi selamların etkisiyle “God” da zamanla “good” oldu.

16. yüzyıl metinlerinde bu ifade “God be wy you”, “God b’uy”, “God buy” gibi pek çok aşınmış biçimde geçer; gündelik konuşma onu çabucak kısaltmıştı. Bugünkü “good-bye” yazımı 1590’larda ortaya çıkar. Pek çok dilde veda sözlerinin içinde bir dua ya da iyi dilek saklıdır. İspanyolcadaki adiós ve Fransızcadaki adieu “Tanrı’ya” demektir; “sizi Tanrı’ya emanet ediyorum” anlamında kullanılır. Türkçede giden kişinin söylediği “Allah’a ısmarladık” da “sizi Allah’a emanet ettik” demektir; kalan kişi “güle güle” diye karşılık verir ve gidenin yolunun gülerek, mutlu geçmesini diler. İngilizcedeki farewell da bir dilektir: “fare well”, yani “yolunuz açık olsun”.

MerakDil

Sandviç, adını 4. Sandwich Kontu John Montagu’dan (1718–1792) alır. Yaygın hikâyeye göre kont, kumar masasından kalkmadan yiyebilmek için iki dilim ekmek arasına et koydurmuştu; biyografisini yazan tarihçi ise onun bu yemeği büyük olasılıkla çalışma masasında yediğini düşünür.

Kumar masası hikâyesi, 1765’te Londra’yı ziyaret eden Fransız yazar Pierre-Jean Grosley’den gelir. Grosley, kumar masasından 24 saat kalkmayan ve bu sürede yalnızca iki dilim kızarmış ekmek arasındaki sığır etiyle idare eden bir bakandan söz eder. Kitabı 1770’te Fransızca, 1772’de İngilizce yayımlandı. Kontun biyografisini yazan tarihçi N. A. M. Rodger ise başka bir tablo çizer: Sandwich, Kraliyet Donanması’ndan sorumlu bakan olarak çok çalışan biriydi ve bu yemeği büyük olasılıkla çalışma masasında yiyordu. Yiyeceği ekmek arasına koymak yeni bir fikir değildi; kontun unvanı ona yalnızca adını verdi. Pasifik seferlerini desteklediği Kaptan James Cook da bugünkü Hawaii’ye onun onuruna Sandwich Adaları adını vermişti.

MerakDil

İngilizcedeki “berserk” (çılgına dönmüş) sözcüğü, Eski İskandinavcadaki berserkr’den gelir. İskandinav sagalarında ve şiirlerinde bu adla anılan savaşçılar, uluyarak ve kalkanlarını ısırarak gözü dönmüş bir öfkeyle savaşırdı. Adın anlamı büyük olasılıkla “ayı gömlekli”, yani savaşa ayı postuyla giren kişiydi.

En ayrıntılı tarifi, 1230 dolaylarında yazan İzlandalı tarihçi Snorri Sturluson verir: Odin’in savaşçıları zırhsız saldırır, köpekler ya da kurtlar gibi kudurur, kalkanlarını ısırır ve ayılar kadar güçlü olurdu. Snorri adı “çıplak gömlekli”, yani zırhsız diye yorumlamıştı; bugün araştırmacıların çoğu “ayı gömlekli” açıklamasını daha olası buluyor. Berserkerler sonunda yasaklandı: Norveç’te Jarl Eiríkr Hákonarson 1015’te onları kanun dışı ilan etti, İzlanda’nın ortaçağ yasaları da berserker öfkesini cezalandırdı. 12. yüzyılda oyulan Lewis satranç taşları 1831’de bir İskoç adasında bulundu; kale taşlarından dördü kalkanını ısıran berserkerlerdir. Sözcük İngilizceye Sir Walter Scott’ın 1822 tarihli The Pirate (Korsan) romanıyla girdi; sıfat olarak kullanımı 1840’larda başladı. Uyuşturucu kullandıklarına dair kuramlar ise kanıtlanmış değildir.

MerakDil

İngilizcede “tantalise”, birine çok istediği bir şeyi gösterip vermemek demektir. Sözcük, Yunan mitolojisindeki Tantalos’tan gelir. Tantalos sonsuza dek bir suyun içinde durmaya mahkûm edilmişti: İçmek için eğildikçe su çekiliyor, başının üstündeki meyvelere uzandıkça dallar uzaklaşıyordu.

Tantalos efsanevi bir kraldı; pek çok anlatıya göre Manisa yakınlarındaki Spil Dağı’nın, yani antik Sipylos’un çevresinde hüküm sürüyordu. Tanrıların gözdesiydi, sofralarına bile oturabiliyordu; ama onlara ihanet etti. Mitler suçunu farklı anlatır: Tanrıların nektarını ve ambrosiasını çaldığı, sırlarını ölümlülere açtığı ya da fark edip etmeyeceklerini sınamak için oğlu Pelops’u onlara yemek olarak sunduğu söylenir. Yeraltı dünyasındaki cezasının bilinen en eski tarifi Homeros’un Odysseia’sındadır. “Tantalise” sözcüğü İngilizcede 1590’lardan beri kullanılıyor. Kimyager Anders Ekeberg de 1802’de keşfettiği yeni metale Tantalos’un adını verdi: tantal. Bunun bir nedeni, metalin aside batırıldığında hiç asit emmemesiydi; tıpkı suyun içinde durup içemeyen Tantalos gibi.