Kitaplar ve yazarlar

Edebiyat

Yazarların hayatları, eserleri ve edebiyattan akılda kalan sözler.

Bu konudaki kartlarSayfa 3Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
DinginlikEdebiyat

Bana o kadar çok bıçak saplandı ki biri elime bir çiçek verdiğinde ne olduğunu tam kestiremiyorum. Zaman alıyor.

Söz, Bukowski’nin bir mektubunda geçer. Mektup, 1960–1970 yılları arasındaki mektuplarını toplayan Screams from the Balcony (1993) adlı kitapta yer alır. Bukowski o yıllarda Los Angeles postanesinde dosya memuru olarak çalışıyor, küçük dergiler için şiir yazıyordu. 1969’da yayıncı John Martin, yalnızca yazıyla uğraşabilmesi için ona maddi destek önerdi; ardından Post Office (1971) ve Factotum (1975) gibi romanlar geldi. Bu mektupta her zamanki dobralığıyla, onca yara aldıktan sonra iyiliği bile hemen tanıyamadığını itiraf eder.

DinginlikEdebiyat

Bebeğim, ben bir dâhiyim ama bunu benden başka kimse bilmiyor.

Factotum (1975), Bukowski’nin ikinci romanıdır ve yazarın kendisini canlandırdığı Henry Chinaski’nin 1940’lardaki hayatını anlatır. İkinci Dünya Savaşı’nda askerliğe alınmayan Chinaski, Amerika’nın dört bir yanında düşük ücretli bir işten ötekine savrulur; içer, kovulur, saygı duyduğu tek yayınevine öyküler gönderir, yayınevi de hepsini geri çevirir. “Factotum” Latincede “her şeyi yap” demektir; her türlü ayak işine koşan kişiye denir. Bunca başarısızlığın ortasında bu sözler hem kendisiyle dalga geçmek hem de yazdıklarına gerçekten inanmak demektir.

DinginlikEdebiyat

Senden benden önce de gece vardı, gündüz vardı; dönen felek de işini görüyordu. Yeryüzünde nereye ayak basarsan bas, orası bir zamanlar bir güzelin göz bebeğiydi.

Ömer Hayyam (1048–1131) bugünkü İran’ın kuzeydoğusundaki Nişabur’da doğdu. Yaşarken daha çok matematikçi ve gökbilimci olarak ünlüydü: Üçüncü dereceden denklemleri geometriyle çözdü, Celali takviminin hazırlanmasında görev aldı. Sonraki yüzyıllarda ona yüzlerce rubai, yani dört dizelik şiir mal edildi; bunların birçoğu muhtemelen başka şairlerindir. Modern bir eleştirel basım bu rubainin bir biçimini “büyük olasılıkla Hayyam’ın” olanlar arasında sayar. Düşüncesi bütün rubailerde yankılanır: Üzerinde yürüdüğümüz toprak bir zamanlar yaşayan insanlardı, felek de bizden önce dönüyordu. Rubaiyi Farsça aslından biz çevirdik.

DinginlikEdebiyat

Amerika’da 1969’da olup bitenlerin o çürümüş, faşist havasında ucube olmak onurlu bir tercihti.

Thompson bu sözü, Playboy dergisinin Kasım 1974 sayısında yayımlanan uzun bir söyleşide söyledi; söyleşi sonradan Ancient Gonzo Wisdom (2009) adlı derlemeye girdi. Söyleşinin bu bölümünde, 1970’te kayak kasabası Aspen’in bulunduğu Pitkin ilçesinde (Colorado) şerifliğe adaylığını anlatıyordu. O yıllarda ana akım Amerika’ya sırt çeviren uzun saçlı gençler kendilerine gururla “freak”, yani ucube diyordu. Thompson da “Freak Power” (Ucube Gücü) listesinden aday oldu; sokakları çimenli yaya yollarına çevirmeyi, yatırımcıları kaçırmak için de kasabanın adını “Fat City” (Şişko Şehir) yapmayı vaat etti. Aspen’de önde çıktı, ama ilçe genelinde oyların yüzde 44’ünü alarak kaybetti.

DinginlikEdebiyat

Kimi insan gittiği her yere mutluluk getirir, kimi de oradan gittiğinde.

Espri ilk kez Mayıs 1908’de, Wilde’ın ölümünden sekiz yıl sonra, Success Magazine adlı dergide imzasız olarak yayımlandı; birkaç hafta içinde gazeteler de aktardı. 1934’te mizah yazarı Olin Miller köşesinde kullandı. Wilde’la bağı büyük olasılıkla 1947 tarihli A Little Book of Aphorisms adlı derlemeden doğdu: Söz orada “Anon.” (anonim) notuyla, Wilde’ın gerçek bir sözünün hemen altına basılmıştı; aceleci bir okur ikisini de onun sanabilirdi. 1955’te bir nükte derlemesi sözü doğrudan Wilde’a mal ediyordu. Bu geçmişi 2019’da, alıntıların kaynağını araştıran Quote Investigator sitesi ortaya koydu.

DinginlikEdebiyat

Yalnızlığımı çalıp karşılığında bana gerçek bir dostluk sunmayanlardan nefret ederim.

Bu söz, çoğu zaman “Yalnızlığım insanların varlığına ya da yokluğuna bağlı değildir” diye başlayan daha uzun bir biçimiyle Nietzsche’nin adıyla yaygın olarak paylaşılır; ama kitaplarında, notlarında ya da mektuplarında bugüne dek bulunamadı. Yine de yalnızlık Nietzsche’nin hayatında gerçekti. Sağlığı bozulunca 1879’da Basel Üniversitesindeki profesörlüğünü bıraktı ve sonraki on yıl emekli maaşıyla tek başına yaşadı; yazları İsviçre Alpleri’nde, kışları Cenova, Nice ve Torino’da geçirdi. Böyle Buyurdu Zerdüşt’te (1883) okurlarına yalnızlığa sığınmalarını öğütler.

DinginlikEdebiyat

Başkalarında sinirimize dokunan her şey, kendimizi anlamamızın yolunu açabilir.

İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung (1875–1961) bu anı kitabını çalışma arkadaşı Aniela Jaffé ile birlikte hazırladı; kitap, ölümünden bir yıl sonra, 1962’de yayımlandı. Söz, yolculuklarını anlattığı bölümde geçer ve önce uluslarla ilgilidir: Jung, İngiltere’yi ancak bir İsviçreli olarak oraya uymadığı yerleri görünce anladığını söyler; Avrupa’yı da ancak ona dışarıdan, Sahra’dan ya da New Mexico’dan bakınca. Söz, Jung’un yansıtma kavramını da hatırlatır: İnsan, kendinde görmek istemediği şeyleri çoğu zaman başkalarında görür.

DinginlikEdebiyat

Size yemin ederim baylar, fazla bilinçli olmak bir hastalıktır; gerçek, tam anlamıyla bir hastalık.

Yeraltından Notlar 1864’te, Dostoyevski’nin ağabeyi Mihail’le birlikte çıkardığı Epoha dergisinde yayımlandı. Adı hiç verilmeyen anlatıcı, St. Petersburg’un köhne bir köşesinde tek başına yaşayan, kırk yaşında emekli bir memurdur. Bu itiraf kitabın başlarında, birinci bölümün 2. kısmında gelir: Anlatıcı her güdüsünü öylesine didik didik etmiştir ki artık hiçbirine göre davranamaz. Kitap kısmen Nikolay Çernişevski’nin Ne Yapmalı? (1863) romanına bir cevaptı. Çernişevski, akla ve kendi çıkarını doğru hesaplayan insanlara dayanan bir gelecek düşlüyordu.

DinginlikEdebiyat

Doğru ya da yanlış, zaman zaman bir şeyler kırmak insana pek hoş gelir.

Söz, birinci bölümün 9. kısmında geçer. Anlatıcı burada, insanın her zaman kendi çıkarına göre davrandığı düşüncesine saldırır. 1860’ların reformcuları kusursuz biçimde akılcı bir toplum düşlüyordu; anlatıcı da bu düşü, 1851 Londra Büyük Sergisi’nin dev cam binasına benzeterek “billur saray” diye alaya alır. Ona göre insan yol yapmayı sever, ama yıkımı ve kargaşayı da sever; iki kere iki dört eder, ama iki kere ikinin beş etmesi de bazen pek hoştur. Asıl savı şudur: İnsan, aptalca da olsa seçme özgürlüğünü rahatından üstün tutar.

DinginlikEdebiyat

Bu dünyada doğruyu söylemekten daha zor bir şey yoktur; dalkavukluktan daha kolay bir şey de yoktur.

Bu sözleri Suç ve Ceza’nın (1866) altıncı bölümünün 4. kısmında Svidrigaylov söyler. Svidrigaylov, Raskolnikov’un kız kardeşi Dunya’nın bir zamanlar mürebbiye olarak çalıştığı evin zengin ve vicdansız sahibidir. Bir meyhanede Raskolnikov’a, Dunya’nın gönlünü nasıl kazanmaya çalıştığını anlatır ve kullandığı silahın adını koyar: dalkavukluk. Sonra şöyle sürdürür: Doğrunun içinde yüzde bir sahte nota bile olsa ahenk bozulur; dalkavukluk ise baştan sona sahte olsa da yine hoşa gider. Dostoyevski bu keskin gözlemi romanın en tekinsiz adamlarından birine söyletir.

DinginlikEdebiyat

İnsan yalnızca dertlerini saymayı sever; mutluluğunu ise hesaba katmaz.

Söz, Yeraltından Notlar’ın ikinci bölümünün 6. kısmında geçer; bu bölüm anlatıcının yirmili yaşlarına döner. Anlatıcı, eski okul arkadaşlarıyla yediği bir akşam yemeğinde küçük düşer. Ardından St. Petersburg’daki bir genelevde çalışan genç Liza’yla tanışır ve boşa giden hayatını gözlerinin önüne sererek onu sarsmaya çalışır: İnsanlar dertlerini sayar ama sevinçlerini saymaz, oysa her hayatta yeterince mutluluk vardır. Ne var ki bir yanı rol yapmakta, Liza üzerindeki gücünün tadını çıkarmaktadır; bu yüzden öğüdü hem içten hem de hesaplıdır.

DinginlikEdebiyat

Kendi yolunda yanılmak, başkasının yolunda doğru gitmekten iyidir.

Razumihin, Raskolnikov’un sadık arkadaşı, yoksul ama neşeli bir eski öğrencidir. Üçüncü bölümün 1. kısmında biraz fazla içmiştir; Raskolnikov’un annesiyle kız kardeşini kaldıkları yere götürürken, başkalarının fikirlerini tekrarlamakla yetinenlere karşı coşkulu bir konuşma yapar. Ona göre saçmalamak, insanın bütün yaratılmışlar karşısındaki tek ayrıcalığıdır: İnsan yanıla yanıla doğruya varır; kimse on dört, belki de yüz on dört yanlış yapmadan oraya ulaşamaz. Ardından bu cümle gelir ve şöyle sürer: “Birincisinde insansın, ikincisinde bir kuştan farkın yok.”

DinginlikEdebiyat

İnsan nasıl olur da yaşayıp anlatacak bir hikâyesi olmaz?

Dostoyevski bu öyküyü 1848’de yayımladı; bir yıl sonra tutuklanacak, ardından Sibirya’da dört yıl kürek cezası çekecekti. Olaylar, St. Petersburg yazında güneşin neredeyse hiç batmadığı dört gece boyunca geçer. Kendini hayalperest diye tanımlayan yalnız bir genç, bir kanalın korkuluğu başında ağlayan Nastenka’yla tanışır. İkinci gece Nastenka ondan hikâyesini anlatmasını ister; genç adam anlatacak bir hikâyesi olmadığını söyleyince Nastenka güler ve bu soruyu sorar. Genç adam hayatını yapayalnız, çoğu zaman hayallerin içinde geçirdiğini itiraf eder ve Nastenka’ya âşık olur.

DinginlikEdebiyat

Hiçbir hayvan insan kadar zalim olamaz; bu kadar ustaca, bu kadar sanatkârca zalim olamaz.

Bu sözler Ivan Karamazov’a aittir ve Karamazov Kardeşler’in “İsyan” bölümünde geçer. Dostoyevski’nin son romanı olan kitap 1879–1880’de tefrika edildi. Kuşkucu ortanca kardeş Ivan, manastırda rahip adayı olan küçük kardeşi Alyoşa’yla bir meyhanede buluşur ve dünyaya karşı davasını ortaya koyar. İnsanlar “hayvanca zalimlik”ten söz eder, der, ama bu hayvanlara haksızlıktır: Kaplan yalnızca parçalar, kemirir. Çocuklara yapılmış gerçek zulüm örneklerini sayar ve onların acısıyla satın alınmış bir uyumu kabul etmez. Hemen sonraki bölüm, Ivan’ın ünlü “Büyük Engizisyoncu” anlatısıdır.

DinginlikEdebiyat

Sana yanlış soruları sordurabilirlerse cevapları dert etmelerine gerek kalmaz.

Söz, Thomas Pynchon’ın Gravity’s Rainbow (Yerçekiminin Gökkuşağı, 1973) romanına serpiştirilmiş beş “Paranoyaklar İçin Atasözü”nün üçüncüsüdür. Amerikalı yazar, kamuoyundan uzak durmasıyla ünlüdür. Roman, İkinci Dünya Savaşı’nın son aylarında, çoğunlukla Avrupa’da geçer ve Almanların V-2 roketleri etrafında döner. Kahramanı Amerikalı teğmen Tyrone Slothrop, güçlü kurumların onu bebekliğinden beri incelediğinden ve yönlendirdiğinden şüphelenmeye başlar; atasözleri bu şüpheyle yaşamanın kurallarıdır. 1974’te Pulitzer jürisi romanı ödüle değer buldu, ama ödül kurulu bu kararı reddetti ve o yıl kurmaca dalında ödül verilmedi.

DinginlikEdebiyat

Bu sıkıntılı dünyada hiçbir zaman tam olarak memnun olmayız.

Abraham Lincoln bu satırları 16 Nisan 1848’de, başkan seçilmesinden on iki yıl önce Washington’dan yazdı. ABD Kongresindeki tek dönemini geçiriyordu; eşi Mary ise iki küçük oğullarını alıp başkentten ayrılmış, Kentucky’deki ailesinin yanına gitmişti. Mektubun devamı sözü açıklar: Mary yanındayken Lincoln onun işlerini aksattığını düşünmüştür; şimdi elinde işten başka bir şey kalmayınca iş de ona “son derece tatsız” gelmektedir. Cümle çoğu zaman insanın huzursuz doğası üzerine genel bir söz gibi alıntılanır; oysa mektupta ailesini özleyen bir kocanın itirafıdır.

DinginlikEdebiyat

Hayal edebileceğim en hüzünlü şey, lükse alışmaktır.

Chaplin, My Autobiography’yi (Otobiyografim) 1964’te, 75 yaşında yayımladı. Bu cümle, zengin biri olarak Londra’ya döndüğü günleri anlattığı bölümde geçer: Lüks Carlton Oteline her girişi ona “altın bir cennete” girmek gibi gelir. Madalyonun öbür yüzünü de iyi tanıyordu: 1889’da doğmuş, yedi yaşında yoksullar için açılmış Lambeth düşkünler evine gönderilmiş, annesi akıl hastanesine yatırılmıştı. 1918’e gelindiğinde, ilk filminden yalnızca dört yıl sonra, Şarlo tiplemesi onu dünyanın en çok kazanan insanlarından biri yapmıştı.

DinginlikEdebiyat

Zaman büyük bir yazardır. Her zaman kusursuz bir son yazar.

Chaplin, Sahne Işıkları’nı yazdı, yönetti, müziğini besteledi ve filmde bir zamanların ünlü müzikhol palyaçosu Calvero’yu oynadı. Müzikhol, şarkı ve komedi numaralarından oluşan İngiliz varyete tiyatrosudur. Film 1914 Londra’sında geçer ve seyirci Calvero’yu çoktan unutmuştur. Calvero, genç dansçı Terry’yi (Claire Bloom) iyileştirip yeniden sahneye kavuşturur, sonra genç besteci Neville’le mutlu olabilsin diye kenara çekilir. Bu sözü, ikisinin birbirine yakınlaştığını öğrendiğinde söyler. Son gösteride Buster Keaton da ona eşlik eder; sessiz sinemanın bu iki büyük komedyeni perdede yalnızca bu filmde birlikte oynadı.

DinginlikEdebiyat

Bir cinayet insanı cani yapar, milyonlarcası kahraman. Sayı, suçu kutsallaştırır.

Charlie Chaplin’in yazıp yönettiği ve başrolünü oynadığı Mösyö Verdoux’da (1947), işten çıkarılan bir banka memuru zengin dul kadınlarla evlenir, sonra paraları için onları öldürür. Filmin sonunda giyotine götürülmeyi bekleyen Verdoux, hücresine gelen bir gazeteciye savaşın da bir ticaret olduğunu anlatırken bu sözü söyler. Bu cümle, sonradan Londra piskoposu olan Beilby Porteus’un 1759’da ödül kazanan Death (Ölüm) adlı şiirini hatırlatır: Porteus da tek cinayetin insanı cani, milyonlarcasının kahraman yaptığını yazmıştı. Chaplin’in komünist olmakla suçlandığı günlerde vizyona giren film ABD’de tutmadı, ama senaryosu Oscar’a aday gösterildi.

DinginlikEdebiyat

Derin düşünen insanlar gündelik sohbetlerde az konuşur.

Charlie Chaplin’in resmî internet sitesi, bu sözün kaynağı olarak Chaplin’in el yazısıyla tuttuğu notları gösterir, ama bir tarih vermez. Söz, sinemada tek kelime etmeden dünyaca ünlü olmuş bir adama yakışır. Chaplin (1889-1977) Londra’da yoksulluk içinde büyüdü; melon şapkalı, bastonlu, bol pantolonlu küçük serseri Şarlo’yla bütün dünyanın gönlünü kazandı. Sesli film çağı başladıktan sonra bile Şehir Işıkları’nı (1931) ve Modern Zamanlar’ı (1936) diyalogsuz çekti. Şarlo’nun sesi beyazperdede yalnızca bir kez, Modern Zamanlar’da uydurma sözcüklerle söylediği bir şarkıda duyulur.

DinginlikEdebiyat

Yoksulluğu özleyen bir yoksula henüz rastlamadım.

Romancı W. Somerset Maugham, 1949’da yayımlanan not defterlerinde (A Writer’s Notebook), zengin ve ünlü Chaplin’in içten içe Londra’daki çocukluğunun yoksul sokaklarını özlediğini ileri sürmüştü: Bir gece Los Angeles’ın en yoksul semtinde birlikte yürürken Chaplin’in yüzünün aydınlandığını görmüştü. Chaplin, 1964’te yayımlanan otobiyografisinde (My Autobiography) Maugham’a bu cümleyle cevap verdi ve yoksulluğun hiçbir çekiciliği olmadığını, ona çarpık bir değer anlayışından başka bir şey öğretmediğini yazdı. Chaplin bunu yaşayarak biliyordu. Yedi yaşında, yoksulların çalışma karşılığında barındırıldığı Lambeth düşkünler evine gönderilmişti.

DinginlikEdebiyat

Bu dünya acımasız; onunla baş etmek için insanın da acımasız olması gerekir.

Charlie Chaplin’in kara komedisi Mösyö Verdoux’nun (1947) kahramanı Henri Verdoux, işini kaybetmiş bir banka memurudur; artık zengin dul kadınlarla evlenip paraları için onları öldürmektedir. Yağmurlu bir gece, hapisten yeni çıkmış genç bir kadını evine alır; onu zehirlemeye niyetlidir, ama sonunda kıyamaz. Kadın giderken Verdoux hayat görüşünü bu cümleyle özetler. Kadın ona katılmaz: Dünya hatalarla dolu, hüzünlü bir yerdir, ama iyilik onu güzelleştirebilir. Yıllar sonra yeniden karşılaştıklarında kadın zengin olmuştur, Verdoux ise ailesini kaybetmiştir.

DinginlikEdebiyat

Anlarımızın gerçek değerini ancak hatıranın sınavından geçtiklerinde anlarız.

Georges Duhamel (1884-1966), Birinci Dünya Savaşı’nda dört yıl ordu cerrahı olarak görev yapmış Fransız bir hekimdi; 1918’de Fransa’nın en tanınmış edebiyat ödülü olan Goncourt Ödülü’nü kazandı. La Possession du monde adlı kitabını savaş sürerken yazdı. Bu cümleden biraz önce, savaş yüzünden kendi çocuğunu yalnızca yedi kez görebildiğini ve her seferinde onu zor tanıdığını anlatır; artık içinde çocuğunun yedi güzel görüntüsünü taşımaktadır. Ona göre duygularımız da, fotoğrafçının altın banyosuna daldırdığı baskılar gibi, gerçek rengini ancak sonradan alır.

DinginlikEdebiyat

Hafızana güvenme; delik deşik bir ağdır, en güzel avlar içinden kayıp gider.

Söz, Fransız yazar Georges Duhamel’in Birinci Dünya Savaşı’nda ordu cerrahıyken yazdığı La Possession du monde (1919) kitabında geçer. İnsanın bulduklarını başkalarıyla paylaşmasını konu alan bölümde Duhamel, neredeyse her gün, sabah aklına güzel bir düşünce geldiğini ama onu unuttuğunu söyleyen bir arkadaşından söz eder. Öğüdü, cepte küçük bir defter taşımaktır: İnsanın ruhu çamur, ot, çiçek ve altın sürükleyen coşkun bir ırmaktır; altın tanelerini akıntı alıp götürmeden ayıklamak gerekir.