Bedenimizi tanımak

Sağlık

Uyku, hareket ve tıp tarihinden bilgiler. Bedenimizin işleyişini anlamaya yardımcı olan kartlar.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimSağlık

Baş akılsız olunca çileyi beden çeker.

Karttaki söz, bir Ukrayna atasözünün serbest çevirisidir: “Za durnoyu holovoyu rukam i noham nemaye spokoyu”, yani akılsız baş yüzünden ne ellere rahat var ne ayaklara. İmge gündelik hayattan tanıdıktır: Anahtarını unutan, onu almak için yolu bir kez daha yürür. Almancada da benzer bir söz vardır: Kafada olmayanın açığını bacaklar kapatır. Söz topluluklar için de kullanılır: Tepede düşünmeden alınan bir kararın bedelini alttaki herkes öder. Türkçede neredeyse aynısı vardır: “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.”

AzimFelsefe

Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.

Söz, Romalı şair Juvenalis’in MS 2. yüzyılın başlarında yazdığı Onuncu Yergi’den gelir. Şiir zenginlik, güç, ün, güzellik ya da uzun ömür için dua edenlerle alay eder; çünkü bu dilekler çoğu zaman insanın başına felaket getirir. Juvenalis’e göre dua edilecekse “mens sana in corpore sano”, yani sağlam bir bedende sağlam bir akıl ve ölümden korkmayan cesur bir yürek istenmelidir. Yüzyıllar sonra söz sporun sloganı oldu. Türkiye’de ise “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” biçimiyle çoğu zaman Atatürk’e mal edilir.

AzimFelsefe

Sağlığı olanın umudu vardır; umudu olanın her şeyi vardır.

İngilizce özlü söz derlemeleri bu sözü en az 1860’lardan beri “Arap atasözü” diye verir; Tryon Edwards’ın A Dictionary of Thoughts (Düşünceler Sözlüğü, 1891) kitabı bunlardan biridir. Ama bu kitaplarda Arapça bir asıl gösterilmez, bu yüzden nitelemeye temkinle bakmak gerekir. Fikir pek çok kültürde ortaktır: Sağlıklı insan plan yapabilir, aksiliklerden sonra toparlanabilir. Türkçede de “Her şeyin başı sağlık” denir; bir bardak kırıldığında söylenen “Sağlık olsun” da herkes iyi olduğu sürece gerisinin önemli olmadığını anlatır.

MerakTarih

Britanya’nın Ulusal Sağlık Servisi (NHS) 5 Temmuz 1948’de hizmete girdi. Hastaneleri, aile hekimlerini ve öteki sağlık hizmetlerini, parası büyük ölçüde vergilerden karşılanan tek bir sistemde topladı. Böylece herkes, doktora ya da hastaneye gittiğinde cebinden para çıkmadan tedavi görebildi.

Planın kökleri 1942 tarihli Beveridge Raporu’na uzanır. İktisatçı William Beveridge bu raporda, savaş sonrası Britanya için kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi ve onun parçası olarak herkese açık bir sağlık hizmeti önermişti. Planı hayata geçiren, Clement Attlee’nin İşçi Partisi hükümetinde sağlık bakanı olan Aneurin Bevan’dı. Galler’de maden işçiliğinden gelen Bevan, pek çok doktorun karşı çıkmasına rağmen geri adım atmadı. NHS ilk gün İngiltere ve Galler’de 2.700 kadar hastaneyi devraldı. 1948’den önce de hayır kurumlarının ve belediyelerin hastaneleri, sigorta düzenleri vardı; ama bunlar herkesi kapsamıyordu, birçok kadın ve çocuk dışarıda kalıyordu. Hizmet tamamen ücretsiz de kalmadı: 1951’de gözlük ve takma diş için ücret alınmaya başlandı, Bevan buna tepki olarak istifa etti; 1952’de de ilaç reçetelerine ücret getirildi.

MerakBilim

Bilerek gülümsemek insanı biraz daha mutlu hissettirebilir. 2022’de 19 ülkede 4.000’e yakın kişiyle yapılan bir araştırmada, gülümser gibi yapan ya da gülümseyen bir yüzü taklit eden katılımcılar kendilerini biraz daha mutlu hissettiklerini söyledi. Dişlerin arasında kalem tutmak gibi dolaylı bir yöntemin sonucu ise net değildi.

Yüz ifadesinin duyguları etkileyebileceği fikrine “yüz geri bildirimi hipotezi” denir; kökleri Charles Darwin’e ve William James’e uzanır. 1988’deki ünlü bir deneyde Fritz Strack ve arkadaşları, katılımcılara kalemi ya dişlerinin ya da dudaklarının arasında tutturdu. Kalemi dişlerle tutmak yüzü gülümsemeye zorlar, dudaklarla tutmak ise gülümsemeyi engeller. Kalemi dişleriyle tutanlar karikatürleri daha komik buldu. 2016’da on yedi laboratuvar bu deneyi birebir tekrarladı ve hiçbir etki bulamadı. 138 çalışmayı bir araya getiren 2019 tarihli bir inceleme ise etkinin gerçek ama küçük olduğu ve çalışmadan çalışmaya değiştiği sonucuna vardı. 2022’deki Many Smiles çalışmasını Nicholas Coles yürüttü; çalışmayı hipotezi savunanlarla ona kuşkuyla bakanlar birlikte tasarladı. Sonuçlara göre bilerek gülümsemek mutluluk duygusunu hem artırabiliyor hem de başlatabiliyordu; kalem yönteminin sonucu ise yine belirsiz kaldı.

MerakBilim

2016’da yapılan bir hesaplamaya göre 70 kilogramlık ortalama bir yetişkin erkeğin vücudunda yaklaşık 30 trilyon insan hücresi ve 38 trilyon bakteri bulunur. Bu sonuç, bakterilerin kendi hücrelerimizden on kat fazla olduğu yönündeki eski iddiayı çürüttü: İki sayı aşağı yukarı birbirine eşit.

Hesaplama, İsrail’deki Weizmann Bilim Enstitüsü’nden Ron Sender, Shai Fuchs ve Ron Milo’ya ait. Esas aldıkları “referans insan”, 20 ile 30 yaş arasında, 170 cm boyunda ve 70 kg ağırlığında bir erkektir. Araştırmacılar, on kat iddiasının 1972’de yapılmış kaba bir tahmine dayandığını ve onlarca yıl boyunca sorgulanmadan tekrarlandığını gösterdi. Bakterilerin neredeyse tamamı bağırsağın son bölümü olan kalın bağırsakta yaşar ve hepsinin toplam ağırlığı yalnızca 0,2 kg kadardır. İnsan hücrelerinin sayıca yaklaşık yüzde 84’ü alyuvardır, yani kırmızı kan hücresidir; sayıca çok daha az ama çok daha iri olan yağ ve kas hücreleri ise vücuttaki hücre kütlesinin büyük kısmını oluşturur. Denge gün içinde de değişir: Tuvalete her gidiş, kalın bağırsaktaki içeriğin dörtte biri ile üçte biri arasında bir kısmını boşaltır.

MerakBilim

Yetişkin bir insan vücudu her gün yaklaşık 330 milyar hücreyi yeniler; bu, 80 gram kadar hücre demektir. Bu rakamlar, Weizmann Bilim Enstitüsü’nden bilim insanlarının 2021’de yayımladığı bir çalışmadan geliyor. Yenilenen hücrelerin onda dokuza yakını kan hücresidir.

Ron Sender ve Ron Milo bu hesabı, vücuttaki başlıca hücre türlerinin sayısını, kütlesini ve ömrünü bir araya getirerek yaptı. Sayıca en çok yenilenenler kısa ömürlü hücrelerdir. Alyuvarlar yaklaşık dört ay yaşar; en yaygın akyuvar türü olan nötrofillerin ömrü ise yalnızca birkaç gündür. Bu yüzden kemik iliği her gün bu hücrelerden muazzam sayıda üretmek zorundadır. Kütle bakımından en büyük payı kan hücreleri ile birkaç gün içinde dökülüp yenilenen bağırsak iç yüzeyi hücreleri alır. Bu hızla, vücuttaki yaklaşık 30 trilyon insan hücresinin toplamı kadar hücre üç ay kadar içinde yenilenmiş olur. Ama bu, bedenin baştan sona yenilendiği anlamına gelmez: Beyindeki sinir hücrelerinin çoğu ömür boyu yaşar, kalp kası hücreleri de çok yavaş yenilenir.

MerakBilim

Bağırsaklarınızla beyniniz sinirler, hormonlar, bağışıklık sistemi ve bağırsaktaki mikroplar aracılığıyla haberleşir. Stresle sindirimin birbirini etkileyebilmesinin nedeni budur.

Bilim insanları bu bağlantıya bağırsak-beyin ekseni der. Bağırsağın, enterik sinir sistemi denen ve yaklaşık 500 milyon sinir hücresinden oluşan kendi ağı vardır. “İkinci beyin” diye de anılan bu ağ, sindirimi büyük ölçüde kendi başına yönetebilir. Bağırsak beyne asıl olarak vagus siniriyle bağlanır. Beyin sapından karın boşluğuna kadar uzanan bu uzun sinirin liflerinin çoğu, mesajları aşağıdan yukarıya, bağırsaktan beyne taşır. Serotonin denen haberci maddenin vücuttaki toplam miktarının yüzde 90’ından fazlası bağırsakta bulunur. Bağırsak bakterilerinin de payı vardır: 2004’te Japonya’da yapılan bir çalışmada, tamamen mikropsuz ortamda büyütülen fareler strese aşırı tepki verdi. Stres bağırsak hareketlerini hızlandırabilir ya da yavaşlatabilir; yaygın bir bağırsak rahatsızlığı olan huzursuz bağırsak sendromunu sık sık kötüleştirmesinin bir nedeni budur. Mikropların rolüne dair araştırmaların çoğu hayvanlarda yapıldı; insanlardaki kanıtlar henüz sınırlı.

MerakBilim

Plasebo, şeker hapı gibi, içinde hiçbir etkin madde bulunmayan göstermelik bir tedavidir. Ağrı araştırmalarında plasebolar, kişilerin hissettiği ağrıyı azaltabiliyor, hatta beyinde ağrıyı işleyen bölgelerin etkinliğini düşürebiliyor.

Plasebo sözcüğü Latincede “memnun edeceğim” demektir. Etkinin bedende gerçek bir karşılığı olduğuna dair ilk ipuçlarından biri 1978’de ortaya çıktı. Jon Levine ve arkadaşları, yirmilik dişi çekilmiş hastalara plasebo ve nalokson verdi. Nalokson, vücudun kendi ürettiği ağrı kesici maddeler olan endorfinlerin etkisini engelleyen bir ilaçtır. Plaseboya yanıt veren hastalarda nalokson ağrıyı artırdı; bu da plasebonun sağladığı rahatlamanın endorfinlerden kaynaklandığını düşündürdü. 2004’te Tor Wager ve arkadaşları beyin taramalarıyla şunu gösterdi: Ağrı kesici diye plasebo verilen kişilerde, canlarını yakan bir uyarı sırasında beynin ağrıyı işleyen bölgeleri daha az etkinleşiyordu. Beklenti ters yönde de işler: Latincede “zarar vereceğim” anlamına gelen nosebo etkisinde, zarar görmeyi beklemek belirtileri ağırlaştırır. Bütün bunlar ağrının hayal ürünü olduğu ya da plasebonun etkili bir tedavinin yerini tutabileceği anlamına gelmez.

MerakBilim

Duygular yalnızca kafada yaşanmaz. Korku kalp atışını ve nefesi hızlandırır, yas iştahı ve uykuyu kaçırabilir, sevinç ise duruşu ve yüz ifadesini değiştirir. Bu bedensel değişimler duygunun yan etkisi değil, bir parçasıdır; hatta bir duyguyu kısmen bu değişimleri fark ettiğimiz için hissediyor olabiliriz.

Amerikalı filozof ve psikolog William James, 1884’te yayımladığı “What Is an Emotion?” (Duygu Nedir?) başlıklı denemesinde alışılmış sırayı tersine çevirdi. Ona göre korktuğumuz için titremeyiz; titrediğimiz için korkarız. Fizyolog Walter Cannon 1927’de bu görüşe karşı çıktı ve tartışma onlarca yıl sürdü; ama bugünkü araştırmalar da bedeni duygunun merkezine koyuyor. 2014’te Finlandiya’da Lauri Nummenmaa ve ekibi, 701 kişiden farklı duyguları yaşarken bedenlerinin neresinde bir hareketlenme ya da durgunluk hissettiklerini bir insan silueti üzerinde boyamalarını istedi. Duyguların çoğu, nefesin ve kalp atışının değiştiği göğüste toplandı. Öfke ve mutluluk kollarda da belirdi; üzüntü kol ve bacaklarda bir güçsüzlük olarak görüldü; tiksinti ise boğaz ve mide çevresinde yoğunlaştı. Finlandiyalı, İsveçli ve Tayvanlı katılımcıların haritaları birbirine benziyordu.

MerakBilim

Kalpteki sinoatriyal düğüm (sinüs düğümü) denen küçük, özelleşmiş bir hücre kümesi, kendiliğinden elektrik sinyali üreterek her kalp atımını başlatır. Sinirler atımı yaratmaz; yalnızca hızlandırır ya da yavaşlatır.

Sinoatriyal (SA) düğüm yaklaşık 15 milimetre uzunluğunda bir doku şerididir ve kalbin sağ üst odacığının, yani sağ kulakçığın duvarında yer alır. Hücrelerinin elektrik yükü kendiliğinden, yavaş yavaş yükselir; bir eşiğe ulaşınca hücreler bir uyarı çıkarır ve döngü baştan başlar. Bu yüzden düğümün dışarıdan emir almasına gerek yoktur. Sinyal önce iki kulakçığa yayılır. Ardından atriyoventriküler düğüm denen ikinci bir hücre kümesinde kısa bir süre bekler; bu bekleme, kulakçıklara kanlarını boşaltacak zaman tanır. Sonra alt odacıklara, yani karıncıklara hızla yayılır ve onların birlikte kasılmasını sağlar. Düğümü 1907’de Arthur Keith ile Martin Flack tanımladı. Dinlenme hâlinde kalp dakikada yaklaşık 60-100 kez atar; beyinden gelen vagus siniri, düğümü kendi doğal hızının altında tutar. Düğüm görevini yapamazsa kalbin iletim sisteminin başka bölümleri işi daha yavaş bir hızla devralabilir ya da hekimler yapay kalp pili takar.

MerakBilim

Birçok enfeksiyon ve aşının ardından vücutta, o mikrobu tanıyan bellek hücreleri kalır. Bu hücreler bir tür akyuvardır ve onlarca yıl yaşayabilir; aynı mikrop yeniden geldiğinde bağışıklık sistemi daha hızlı ve daha güçlü karşılık verir.

İki temel bellek hücresi türü vardır. Bellek B hücreleri hızla antikor üretebilir; antikorlar, belirli bir mikroba yapışan proteinlerdir. Bellek T hücreleri ise saldırıyı yönetir ya da enfekte olmuş hücreleri öldürür. Kalıcı bağışıklığın ilk dikkatli kayıtlarından birini Danimarkalı hekim Peter Panum tuttu. Panum 1846’da Faroe Adaları’ndaki bir kızamık salgınını inceledi. Kızamık 1781’den beri adalara uğramamıştı ve o yıl hastalığı geçirmiş yaşlı adalıların hiçbiri yeniden hastalanmadı. Günümüzdeki araştırmalar da bunu doğruluyor. 2003’te araştırmacılar, 50 yılı aşkın süre önce aşılanmış kişilerde çiçek hastalığını tanıyan bellek B hücreleri buldu; bu hücreler yeni bir aşı dozuna güçlü bir yanıt verdi. 2008’de ise 1918 grip salgınından sağ kurtulanların, aradan neredeyse 90 yıl geçmesine rağmen o virüse karşı antikor üreten B hücreleri taşıdığı görüldü.

MerakBilim

Ateş, vücudun kazara aşırı ısınması değildir: Bağışıklık sisteminden gelen sinyaller beyne, vücudun hedef sıcaklığını yükseltmesini söyler. Bu, bir termostatın ayarını yükseltmeye benzer. Artan ısı bağışıklık hücrelerinin işini kolaylaştırabilir ve bazı mikropları yavaşlatabilir.

Vücut ısısını, beynin tabanındaki küçük bir bölge olan hipotalamus ayarlar. Enfeksiyon sırasında pirojen denen maddeler, prostaglandin E2 adlı bir molekülün salınmasını tetikler; bu molekül hipotalamusun hedef sıcaklığını, yani ayar noktasını yükseltir. Vücut yeni hedefe ulaşana dek insan üşür; titreme ve ürperme bundandır. Ateş düşerken de vücut terleyerek fazla ısıyı atar. Parasetamol ve ibuprofen, prostaglandin üretimini engelleyerek ateşi düşürür. Ateş çok eski bir savunmadır: Kertenkele gibi soğukkanlı hayvanlar bile daha sıcak bir yere geçerek ateşlenir. Matthew Kluger ve ekibi 1975’te çöl iguanalarına bakteri bulaştırdı ve onları farklı sıcaklıklarda tuttu; ateşlenecek kadar sıcak bir ortamda kalan kertenkeleler daha sık hayatta kaldı. Yine de çok yüksek ya da uzun süren ateşte hekime başvurmak gerekir.

MerakBilim

Uyku yalnızca dinlenmek değildir: Gece boyunca beyin, gün içinde öğrendiklerini pekiştirip düzene sokar ve duyguların dengede kalmasına yardım eder; beden de büyüme hormonu salgılar ve kendini onarır.

Bir gecelik uyku, yaklaşık 90 dakikalık döngülerden oluşur. Her döngüde hafif uykudan derin uykuya, oradan da REM uykusuna geçilir. REM adı, bu evreye eşlik eden hızlı göz hareketlerinden (İngilizce rapid eye movement) gelir; en canlı rüyalar da bu evrede görülür. Psikologlar John Jenkins ile Karl Dallenbach daha 1924’te iki gönüllüyle bir deney yaptı: Gönüllüler anlamsız heceler ezberledikten sonra uyuduklarında, aynı süreyi uyanık geçirdikleri zamana göre daha çok hece hatırladı. Amigdala, beynin duygusal tepkilerde rol oynayan bir bölgesidir; 2007’deki beyin taramaları, uykusuz geçen bir gecenin ardından amigdalanın üzücü görüntülere çok daha güçlü tepki verdiğini gösterdi. 2013’te farelerle yapılan bir çalışma, uyku sırasında beyin hücreleri arasındaki boşlukların yaklaşık yüzde 60 genişlediğini, bunun da sıvının atıkları temizlemesini kolaylaştırdığını ortaya koydu. Düzenli olarak az uyumak dikkati, öğrenmeyi ve ruh hâlini olumsuz etkiler.

MerakBilim

Neden rüya gördüğümüz sorusuna bilim hâlâ herkesin kabul ettiği tek bir cevap veremiyor. Rüyalar en canlı hâlini REM (hızlı göz hareketi) uykusunda alır, ama öteki uyku evrelerinde de görülür. Araştırmalar rüyaları hafızayla, duygularla ve beynin gece boyunca süren kendi etkinliğiyle ilişkilendiriyor.

Chicago Üniversitesi’nden Eugene Aserinsky ile Nathaniel Kleitman 1953’te uykuda gözlerin hızla hareket ettiği dönemleri (REM) fark etti ve bunları rüyayla ilişkilendirdi; REM uykusunda yapılan uyandırmaların yaklaşık yüzde 80’inde kişi bir rüya anlatır. Sonraki çalışmalar, başka evrelerde uyandırılanların da rüya anlattığını gösterdi; ama bu rüyalar genellikle daha kısadır ve pek bir hikâyeye benzemez. Rüyanın ne işe yaradığı konusundaki açıklamalar ise birbirinden farklı. Sigmund Freud, 1899’da yayımlanan Düşlerin Yorumu’nda rüyaları kılık değiştirmiş arzular olarak yorumladı. Allan Hobson ile Robert McCarley 1977’de başka bir açıklama önerdi: Onlara göre rüya, uykuda beyin sapından gelen rastgele sinyalleri beynin bir hikâyeye dönüştürme çabasıdır. Beyin sapı, beynin omurilikle birleştiği bölümdür. Başka araştırmacılar ise rüyaların tehlikelere hazırlanmaya, anıları düzenlemeye ya da duygusal deneyimleri yumuşatmaya yaradığını savunuyor. Her kuram bazı rüyaları açıklıyor, ama hiçbiri hepsini açıklamıyor.

MerakBilim

Ağrı, vücuttaki hasarın birebir ölçümü değildir: Onu sinir sistemi üretir ve vücuttan gelen sinyalleri tehlikeyle, dikkatle, hafızayla ve içinde bulunulan durumla birlikte tartar. Bu yüzden aynı yara farklı kişilerde, hatta aynı kişide farklı anlarda çok farklı acıtabilir.

Nosiseptör denen sinir uçları, dokuya zarar verebilecek sıcaklığı, basıncı ya da kimyasalları algılar ve omuriliğe, oradan da beyne uyarı gönderir; ama acının olup olmayacağına ve ne kadar olacağına beyin karar verir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalı anestezi uzmanı Henry Beecher, tedavi ettiği ağır yaralı askerlerin çoğunun morfin istemediğini gördü; belki de hayatta kalıp cepheden uzaklaşmanın rahatlığı yaradan ağır basıyordu. Ronald Melzack ile Patrick Wall 1965’te kapı kontrol kuramını öne sürdü: Ağrı sinyalleri omurilikte güçlenip zayıflayabilir; darbe alan yeri ovuşturmanın acıyı hafifletmesinin bir nedeni de budur. Kesilip alınmış bir kolda ya da bacakta hissedilen hayalet uzuv ağrısı, ortada doku olmadan da ağrı olabileceğini gösterir. Uluslararası Ağrı Araştırmaları Derneği 2020’de ağrı tanımını güncelledi ve ağrının, nosiseptörlerin etkinliğiyle aynı şey olmadığını vurguladı.

MerakBilim

İlk aşıyı İngiliz hekim Edward Jenner 1796’da çiçek hastalığına karşı geliştirdi. Dünya Sağlık Örgütü 1980’de çiçeğin yeryüzünden silindiğini ilan etti; çiçek, kökü kazınan ilk ve hâlâ tek insan hastalığıdır.

Jenner’dan çok önce Çin’de, Hindistan’da ve Osmanlı topraklarında çocukları korumak için onlara bilerek hafif bir çiçek bulaştırılırdı; bu yönteme variolasyon ya da çiçek aşılaması denir. İngiliz büyükelçinin eşi Lady Mary Wortley Montagu bu uygulamayı İstanbul’da gördü ve 1718’de oğlunu orada aşılattı. Jenner, sığırlarda görülen hafif bir hastalık olan inek çiçeğini geçiren sağımcı kızların çiçeğe pek yakalanmadığını fark etmişti. 1796’da bu gözlemini sekiz yaşındaki James Phipps üzerinde denedi. İngilizcede aşı anlamına gelen vaccine sözcüğü, Latincede inek demek olan vacca’dan gelir. Aşıya rağmen çiçek, yalnızca 20. yüzyılda tahminen 300 milyon kişiyi öldürdü. Dünya Sağlık Örgütü 1967’de küresel kampanyayı hızlandırdı. Kampanyanın temeli vakaları tek tek bulmak ve her vakanın çevresindeki herkesi aşılamaktı; buna halka aşılama denir. Doğal yolla görülen son vaka, Ekim 1977’de Somali’de hastane aşçısı olarak çalışan Ali Maow Maalin’di.

MerakBilim

Alexander Fleming 1928’de Londra’daki St Mary’s Hastanesi’nde, bir kaba bulaşan küfün çevresinde bakterilerin üremediğini gördü; küfün salgıladığı maddeye sonradan penisilin adını verdi. 1939’dan itibaren Howard Florey ile Ernst Chain’in yönettiği Oxford ekibi penisilini saflaştırdı ve enfeksiyonları iyileştirdiğini kanıtladı.

Fleming Eylül 1928’de tatilden döndüğünde, stafilokok bakterisi ürettiği kaplardan birine Penicillium küfü bulaştığını gördü. Küfün çevresinde, bakterilerin öldüğü berrak bir halka vardı. Bulgularını 1929’da yayımladı, ama maddeyi ilaç olarak kullanılacak kadar saf ve dayanıklı hâle getiremedi. Oxford’da Florey, Chain, Norman Heatley ve arkadaşları küfü çoğaltmanın ve penisilini ondan ayırmanın yollarını buldu; Mayıs 1940’ta da penisilinin, bakteri bulaştırılmış fareleri ölümden koruduğunu gösterdiler. Şubat 1941’de ilaç ilk hastaya, Oxfordlu bir polise verildi; hastanın durumu düzeldi, ama penisilin tükenince hayatını kaybetti. Ardından ABD’deki fabrikalar üretimi büyüttü ve 1944’teki Normandiya çıkarmasına kadar 2,3 milyon doz hazırlandı. Fleming, Florey ve Chain 1945 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü paylaştı. Fleming Nobel konuşmasında bir de uyarıda bulundu: Penisilin yetersiz dozda alınırsa bakteriler ona karşı direnç kazanabilirdi.

MerakBilim

Wilhelm Röntgen, 8 Kasım 1895’te Almanya’daki Würzburg Üniversitesi’nde görünmez yeni bir ışın keşfetti: Bu ışınlar deriden ve etten geçiyor, kemikte ve metalde ise tutuluyordu. Ne olduklarını bilmediği için, matematikteki bilinmeyen gibi onlara “X ışınları” adını verdi. 1901’de ilk Nobel Fizik Ödülü’nü aldı.

Röntgen, siyah kartonla kapladığı bir cam tüpten elektrik geçirirken yakındaki bir masada duran, özel bir maddeyle kaplı ekranın parladığını fark etti. Sonraki haftalarda neredeyse laboratuvarında yaşayarak yeni ışınları inceledi. Buluşundan yaklaşık altı hafta sonra X ışınlarıyla eşi Anna Bertha’nın elinin görüntüsünü çekti; görüntüde elin kemikleri ve parmağındaki yüzük seçiliyordu. “Yeni Bir Işın Türü Üzerine” başlıklı makalesi 28 Aralık 1895’te yayımlandı. Haber birkaç gün içinde yayıldı ve hekimler kısa sürede kırık kemikleri görmek için X ışınlarını kullanmaya başladı. Röntgen, herkes yararlanabilsin diye buluşunun patentini almadı. Almanca ve Türkçe dâhil pek çok dil bu ışınlara hâlâ onun adını verir; Türkçede “röntgen çektirmek” denmesinin nedeni de budur.

AzimSağlık

Protein, yemekten sonraki tokluk hissinin uzun sürmesine yardım eder. Fasulye ve mercimek gibi baklagiller, yumurta, balık, süt ürünleri ya da başka protein kaynakları içeren öğünler insanı daha uzun süre tok tutabilir; ama iştah ve sindirim kişiden kişiye değişir.

Aynı miktarda kalori içeren öğünleri karşılaştıran araştırmalarda, proteini yüksek olan öğün insanı genellikle daha uzun süre tok tutuyor; ama etki sınırlı. Bunun bir nedeni, proteinin bağırsakta PYY hormonunun salgılanmasını artırmasıdır; bu hormon beyne yemeğin geldiğini haber verir. University College London’dan Rachel Batterham’ın yönettiği 2006 tarihli bir araştırma, en güçlü PYY tepkisinin proteinli öğünlerden sonra görüldüğünü buldu. Bir başka neden, vücudun proteini işlerken daha çok çalışmasıdır. Maastricht Üniversitesi’nden fizyolog Klaas Westerterp’in 2004 tarihli derlemesine göre protein sindirilip kullanılırken içerdiği kalorinin %20 ile %30’u harcanır; bu oran karbonhidratta %5 ile %10, yağda ise en fazla %3’tür. Birleşik Krallık’ta yetişkinlere günde vücut ağırlığının her kilogramı için yaklaşık 0,75 gram protein önerilir; bu, kadınlar için 45, erkekler için 56 gram kadardır. Ülkede ortalama tüketim ise bunun epey üzerindedir.

DinginlikSağlık

Yediğimiz lif bitkisel besinlerden gelir: meyve, sebze, tam tahıllar, fasulye ve mercimek gibi baklagiller, kuruyemişler ve tohumlar. Et, balık, yumurta ve süt ürünlerinde ise doğal olarak hiç lif yoktur.

Lif, bitkisel besinlerde bulunan ve sindirim enzimlerimizin parçalayamadığı kısımdır. Büyük bölümü bitki hücrelerinin duvarlarından gelir; sapa, kabuğa ve tohuma sağlamlığını veren de bu duvarlardır. Hayvanlar bu maddeleri üretmez, bu yüzden et, balık, yumurta ve sütte lif yoktur. Mantarlar ise bitki değil, ayrı bir canlı grubudur; ama onların hücre duvarları da biraz lif içerir. Beslenme uzmanları lifi ikiye ayırır. Suda çözünen lif yulafta, arpada, elmada ve fasulye gibi baklagillerde bulunur; bağırsakta suyla birleşip jel kıvamı alabilir ve kolesterolü düşürmeye yardım eder. Suda çözünmeyen lif ise tam tahıllarda, esmer pirinçte, kuruyemişlerde, meyve ve sebze kabuklarında bulunur; dışkıya hacim kazandırır ve besinlerin bağırsaktan geçişini kolaylaştırır. Kalın bağırsağa ulaşan lifin bir kısmını bağırsak bakterileri fermente ederek kısa zincirli yağ asitlerine dönüştürür. Bu bileşikler, bağırsağın iç yüzeyini kaplayan hücreleri besler.

DinginlikSağlık

Meyvenin kendisi lifini ve hücre yapısını korur, daha yavaş yenir ve suyundan daha çok doyurur. Sıkılınca hücreleri parçalanır, serbest kalan şeker de dişlere daha çok zarar verir. Birleşik Krallık’ın sağlık hizmeti NHS bu yüzden meyve suyunu, günde beş porsiyon meyve-sebzenin en fazla biri sayar ve günde 150 ml ile sınırlar.

Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nden Julie Flood-Obbagy ve Barbara Rolls’un 2009’da yayımlanan çalışmasında 58 yetişkine öğle yemeğinden 15 dakika önce elma, elma püresi ya da elma suyu verildi; hepsinin ağırlığı ve kalorisi aynıydı. Katılımcılar elmayı yedikleri günlerde kendilerini daha tok hissetti; elmayla öğle yemeğinden aldıkları toplam kalori de önceden hiçbir şey yemedikleri günlere göre yaklaşık %15 daha azdı. Meyve suyu, elmanın lifi geri eklense bile bu etkiyi göstermedi. Harvard araştırmacıları da yaklaşık 187.000 ABD’li sağlık çalışanını yıllarca izledi ve sonuçları 2013’te BMJ dergisinde yayımladı. Meyveyi, özellikle yaban mersinini, üzümü ve elmayı daha çok yiyenlerde tip 2 diyabet riski daha düşüktü; meyve suyunu daha çok içenlerde ise biraz daha yüksekti. Bu tür uzun süreli gözlem çalışmaları neden-sonuç ilişkisini kanıtlamaz, yalnızca bir bağlantı gösterir; ama iki tür kanıt da aynı yönü işaret ediyor.

DinginlikSağlık

Yetişkin bir insanın vücut ağırlığının yaklaşık %60’ı sudur. Vücudun ısısını dengelemek, kan dolaşımını sürdürmek, besinleri sindirmek ve organlarını çalıştırmak için suya ihtiyacı vardır. Kaybedilen sıvı yerine konmazsa susamanın yanı sıra yorgunluk, baş ağrısı, baş dönmesi ve dikkat dağınıklığı da görülebilir.

Her gün idrarla, terle, hatta nefesle su kaybederiz; sıcak havada ya da egzersiz sırasında bu kayıp artar. Aldığımız suyun yaklaşık beşte biri besinlerden, özellikle meyve ve sebzeden, geri kalanı içeceklerden gelir. Birleşik Krallık’ın ulusal sağlık hizmeti NHS günde 6–8 bardak sıvı içmeyi önerir; su, yağı azaltılmış süt, çay ve kahve de buna dâhildir. Susamak, vücudun alarm zilidir: Kan biraz fazla yoğunlaştığında, beynin tabanındaki küçük bir bölge olan hipotalamustaki algılayıcılar su içme isteğini tetikler. Susama hissi yaşla birlikte zayıflar; yaşlıların daha kolay susuz kalmasının bir nedeni de budur. Basit bir ölçü idrarın rengidir: NHS, idrarın berrak ve açık sarı kalmasına yetecek kadar sıvı içmeyi önerir; renk koyulaşıyorsa daha fazla içmek gerekir.