Zihnimizi tanımak

Zihin

Dikkat, hafıza, duygular ve alışkanlıklar. Düşünme biçimimiz üzerine bilgiler ve bakış açıları.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimFelsefe

Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.

Söz, Romalı şair Juvenalis’in MS 2. yüzyılın başlarında yazdığı Onuncu Yergi’den gelir. Şiir zenginlik, güç, ün, güzellik ya da uzun ömür için dua edenlerle alay eder; çünkü bu dilekler çoğu zaman insanın başına felaket getirir. Juvenalis’e göre dua edilecekse “mens sana in corpore sano”, yani sağlam bir bedende sağlam bir akıl ve ölümden korkmayan cesur bir yürek istenmelidir. Yüzyıllar sonra söz sporun sloganı oldu. Türkiye’de ise “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” biçimiyle çoğu zaman Atatürk’e mal edilir.

AzimFelsefe

Su gibi ol, dostum.

Bruce Lee bu sözü 1971’de Amerikan dizisi Longstreet’te, dövüş sanatları öğretmeni Li Tsung rolünde söyledi. Replik, suyun içine konduğu kabın biçimini almasını anlatan kısa bir konuşmanın sonunda gelir. Lee aynı yıl Kanadalı gazeteci Pierre Berton’la yaptığı bir televizyon söyleşisinde bu düşünceyi yineledi. Benzetme, suyun yumuşak olduğu hâlde sert olanı aşındırdığını anlatan Tao Te Ching gibi Taocu metinleri akla getirir. Lee’nin geliştirdiği Jeet Kune Do adlı dövüş sanatı da aynı fikre dayanır: Kalıplara bağlı kalmak yerine rakibe göre uyum sağlamak.

DinginlikZihin

Görüşün ancak kendi kalbine bakabildiğinde netleşir. Dışarıda her şey birbirini tutmaz gibi görünür; yalnızca içeride birleşip bir bütün olur. Dışarıya bakan düş görür; içine bakan uyanır.

Jung bu satırları 22 Ekim 1916’da, Bostonlu doktor James Jackson Putnam’ın tedavi için kendisine gönderdiği Fanny Bowditch’e yazdı. Mektup aynı düşünceyle açılır: Bowditch başkalarına bakıp kendi iç dünyasını onlara yansıttıkça kendisiyle asla uyum içinde olamayacaktır. Jung, askerlik görevine gideceğini, aralık başında dönünce onunla çalışmaya başlayacağını da ekler. Yaygın aktarımlar metni kısaltır ve tekil “vision” (görüş) sözcüğünü çoğul yapar. Mektup, Jung’un mektuplarını toplayan C. G. Jung: Letters derlemesinin birinci cildinde yer alır.

MerakBilim

Bilerek gülümsemek insanı biraz daha mutlu hissettirebilir. 2022’de 19 ülkede 4.000’e yakın kişiyle yapılan bir araştırmada, gülümser gibi yapan ya da gülümseyen bir yüzü taklit eden katılımcılar kendilerini biraz daha mutlu hissettiklerini söyledi. Dişlerin arasında kalem tutmak gibi dolaylı bir yöntemin sonucu ise net değildi.

Yüz ifadesinin duyguları etkileyebileceği fikrine “yüz geri bildirimi hipotezi” denir; kökleri Charles Darwin’e ve William James’e uzanır. 1988’deki ünlü bir deneyde Fritz Strack ve arkadaşları, katılımcılara kalemi ya dişlerinin ya da dudaklarının arasında tutturdu. Kalemi dişlerle tutmak yüzü gülümsemeye zorlar, dudaklarla tutmak ise gülümsemeyi engeller. Kalemi dişleriyle tutanlar karikatürleri daha komik buldu. 2016’da on yedi laboratuvar bu deneyi birebir tekrarladı ve hiçbir etki bulamadı. 138 çalışmayı bir araya getiren 2019 tarihli bir inceleme ise etkinin gerçek ama küçük olduğu ve çalışmadan çalışmaya değiştiği sonucuna vardı. 2022’deki Many Smiles çalışmasını Nicholas Coles yürüttü; çalışmayı hipotezi savunanlarla ona kuşkuyla bakanlar birlikte tasarladı. Sonuçlara göre bilerek gülümsemek mutluluk duygusunu hem artırabiliyor hem de başlatabiliyordu; kalem yönteminin sonucu ise yine belirsiz kaldı.

MerakBilim

Bağırsaklarınızla beyniniz sinirler, hormonlar, bağışıklık sistemi ve bağırsaktaki mikroplar aracılığıyla haberleşir. Stresle sindirimin birbirini etkileyebilmesinin nedeni budur.

Bilim insanları bu bağlantıya bağırsak-beyin ekseni der. Bağırsağın, enterik sinir sistemi denen ve yaklaşık 500 milyon sinir hücresinden oluşan kendi ağı vardır. “İkinci beyin” diye de anılan bu ağ, sindirimi büyük ölçüde kendi başına yönetebilir. Bağırsak beyne asıl olarak vagus siniriyle bağlanır. Beyin sapından karın boşluğuna kadar uzanan bu uzun sinirin liflerinin çoğu, mesajları aşağıdan yukarıya, bağırsaktan beyne taşır. Serotonin denen haberci maddenin vücuttaki toplam miktarının yüzde 90’ından fazlası bağırsakta bulunur. Bağırsak bakterilerinin de payı vardır: 2004’te Japonya’da yapılan bir çalışmada, tamamen mikropsuz ortamda büyütülen fareler strese aşırı tepki verdi. Stres bağırsak hareketlerini hızlandırabilir ya da yavaşlatabilir; yaygın bir bağırsak rahatsızlığı olan huzursuz bağırsak sendromunu sık sık kötüleştirmesinin bir nedeni budur. Mikropların rolüne dair araştırmaların çoğu hayvanlarda yapıldı; insanlardaki kanıtlar henüz sınırlı.

MerakBilim

Plasebo, şeker hapı gibi, içinde hiçbir etkin madde bulunmayan göstermelik bir tedavidir. Ağrı araştırmalarında plasebolar, kişilerin hissettiği ağrıyı azaltabiliyor, hatta beyinde ağrıyı işleyen bölgelerin etkinliğini düşürebiliyor.

Plasebo sözcüğü Latincede “memnun edeceğim” demektir. Etkinin bedende gerçek bir karşılığı olduğuna dair ilk ipuçlarından biri 1978’de ortaya çıktı. Jon Levine ve arkadaşları, yirmilik dişi çekilmiş hastalara plasebo ve nalokson verdi. Nalokson, vücudun kendi ürettiği ağrı kesici maddeler olan endorfinlerin etkisini engelleyen bir ilaçtır. Plaseboya yanıt veren hastalarda nalokson ağrıyı artırdı; bu da plasebonun sağladığı rahatlamanın endorfinlerden kaynaklandığını düşündürdü. 2004’te Tor Wager ve arkadaşları beyin taramalarıyla şunu gösterdi: Ağrı kesici diye plasebo verilen kişilerde, canlarını yakan bir uyarı sırasında beynin ağrıyı işleyen bölgeleri daha az etkinleşiyordu. Beklenti ters yönde de işler: Latincede “zarar vereceğim” anlamına gelen nosebo etkisinde, zarar görmeyi beklemek belirtileri ağırlaştırır. Bütün bunlar ağrının hayal ürünü olduğu ya da plasebonun etkili bir tedavinin yerini tutabileceği anlamına gelmez.

MerakBilim

Bellek bir kayıt cihazı gibi çalışmaz. Bir olayı her hatırlayışımızda beyin onu depoladığı parçalardan yeniden kurar; boşlukları bildiklerimizle ve sonradan duyduklarımızla doldurur. Bu yüzden bir anı, biz fark etmeden değişebilir.

Psikologlar buna yeniden yapılandırılan bellek der. İngiliz psikolog Frederic Bartlett’in 1932 tarihli Remembering (Hatırlamak) kitabında anlattığı deneylerde, katılımcılar “Hayaletlerin Savaşı” adlı bir Kuzey Amerika yerli masalını tekrar tekrar anlattı. Masal onlara hiç tanıdık değildi; her anlatımda hikâye, anlatanların kendi kültürüne daha yakın bir biçime kaydı. 1974’te Elizabeth Loftus ve John Palmer, katılımcılara trafik kazası filmleri izletip arabaların ne hızla gittiğini sordu. Soruyu daha sert bir ifadeyle, “çarptığında” yerine “birbirine girdiğinde” diye duyanlar daha yüksek hız tahmin etti; bir hafta sonra da gerçekte hiç olmayan kırık camları gördüklerini söylemeye daha yatkındılar. Buna yanlış bilgi etkisi denir. Bu etkinin mahkemelerde de önemi büyüktür: ABD’deki Masumiyet Projesi’ne (Innocence Project) göre, sonradan DNA kanıtıyla bozulan mahkûmiyetlerin çoğunda görgü tanıklarının yanlış teşhisi rol oynamıştı.

MerakBilim

Nörobilimde etkili bir kuram olan öngörüsel işleme, beynin duyulardan gelecek bilgiyi öylece beklemediğini söyler. Beyin dışarıda ne olduğunu sürekli tahmin eder; duyulardan gelen sinyalleri de çoğunlukla bu tahminleri sınamak ve düzeltmek için kullanır.

Öngörüsel işleme (İngilizcesiyle predictive processing) fikrinin kökü, Alman fizikçi Hermann von Helmholtz’a uzanır. Helmholtz 1860’larda, görmenin bir tür “bilinçdışı çıkarım” olduğunu savundu: Gözün tam olarak söyleyemediğini beyin kendisi tamamlar. 1999’da Rajesh Rao ve Dana Ballard bu fikirden yola çıkarak görmenin bir bilgisayar modelini geliştirdi. Bu modelde üst düzey beyin bölgeleri, alt düzeydeki bölgelere tahmin gönderir; alttakiler de yalnızca tahminle gerçekte gelen bilgi arasındaki farkı geri yollar. Bu farka “tahmin hatası” denir. Daha sonra filozof Andy Clark ile nörobilimci Karl Friston’ın çalışmalarıyla fikir, zihnin genel bir kuramına dönüştü. Kuramı anlatmak için sık kullanılan bir örnek oyuk maske yanılsamasıdır: Bir maskenin iç yüzüne bakıldığında bile yüz, dışa doğru kabarıkmış gibi görünür; çünkü beynin olağan bir yüz görme beklentisi, gözden gelen kanıta baskın çıkar. Kuram yaygın biçimde kullanılsa da tartışmalıdır; eleştirmenler bazı iddialarının nasıl sınanabileceğini soruyor.

MerakBilim

Bir sorunu kafada evirip çevirmek, onu çözmeye uğraşmak gibi gelebilir. Psikologlar buna ruminasyon, yani zihinsel geviş getirme der: İnsan bir şeyin neden kötü gittiğini ve ne anlama geldiğini, bir karara ya da adıma varmadan düşünüp durur. Araştırmalar bunu moral bozukluğuyla ve sorunları daha zor çözmekle ilişkilendiriyor.

Amerikalı psikolog Susan Nolen-Hoeksema, 1991’den itibaren ruminasyonu önemli bir araştırma konusu hâline getirdi. Onun tanımıyla ruminasyon, insanın sıkıntısını, bu sıkıntının olası nedenlerini ve sonuçlarını, hiçbir adım atmadan tekrar tekrar düşünmesidir. Nolen-Hoeksema’nın Sonja Lyubomirsky ile 1995’te yaptığı bir çalışmada, morali bozuk katılımcıların bir kısmından duyguları üzerine düşünmeleri, bir kısmından da dikkatlerini başka şeylere vermeleri istendi. Duyguları üzerine düşünenler, başkalarıyla yaşanan sorunlara daha az işe yarar çözümler buldu. Exeter Üniversitesi’nden psikolog Edward Watkins ise düşünme biçiminin önemli olduğunu gösterdi. “Bu neden hep benim başıma geliyor?” gibi soyut “neden” soruları insanı olduğu yerde saydırır. “Bu nasıl oldu, şimdi ne yapabilirim?” gibi somut “nasıl” soruları ise depresyondaki hastaların sorunlarını daha iyi çözmesine yardım etti. Bazı terapiler bugün insanlara “neden” diye sorduklarını fark edip “nasıl” sorusuna geçmeyi öğretiyor.

MerakBilim

Duygular yalnızca kafada yaşanmaz. Korku kalp atışını ve nefesi hızlandırır, yas iştahı ve uykuyu kaçırabilir, sevinç ise duruşu ve yüz ifadesini değiştirir. Bu bedensel değişimler duygunun yan etkisi değil, bir parçasıdır; hatta bir duyguyu kısmen bu değişimleri fark ettiğimiz için hissediyor olabiliriz.

Amerikalı filozof ve psikolog William James, 1884’te yayımladığı “What Is an Emotion?” (Duygu Nedir?) başlıklı denemesinde alışılmış sırayı tersine çevirdi. Ona göre korktuğumuz için titremeyiz; titrediğimiz için korkarız. Fizyolog Walter Cannon 1927’de bu görüşe karşı çıktı ve tartışma onlarca yıl sürdü; ama bugünkü araştırmalar da bedeni duygunun merkezine koyuyor. 2014’te Finlandiya’da Lauri Nummenmaa ve ekibi, 701 kişiden farklı duyguları yaşarken bedenlerinin neresinde bir hareketlenme ya da durgunluk hissettiklerini bir insan silueti üzerinde boyamalarını istedi. Duyguların çoğu, nefesin ve kalp atışının değiştiği göğüste toplandı. Öfke ve mutluluk kollarda da belirdi; üzüntü kol ve bacaklarda bir güçsüzlük olarak görüldü; tiksinti ise boğaz ve mide çevresinde yoğunlaştı. Finlandiyalı, İsveçli ve Tayvanlı katılımcıların haritaları birbirine benziyordu.

MerakBilim

Kendi hayatımıza dair anılar, kim olduğumuzu anlamamıza yardım eder; ama bu anılar sabit kayıtlar değildir. Bir olayı her hatırlayışımızda beyin onu yeniden kurar; sonradan öğrendiklerimiz ve hissettiklerimiz de biz fark etmeden hikâyeyi değiştirebilir.

Psikolojide insanın kendi hayatındaki olaylara dair anılarına otobiyografik bellek denir. İngiliz psikolog Frederic Bartlett, 1932’de yayımlanan Remembering (Hatırlama) adlı kitabında hatırlamanın bir kaydı geri sarıp oynatmak değil, geçmişi yeniden kurmak olduğunu gösterdi: Katılımcılar, bilmedikleri bir Kuzey Amerika yerli masalını, “Hayaletlerin Savaşı”nı yeniden anlattıkça onu kendi beklentilerine uyduruyordu. Çarpıcı bir örnek, 1986’daki Challenger uzay mekiği faciasıyla ilgili bir araştırmadır. Facianın ertesi sabahı Ulric Neisser ve Nicole Harsch, öğrencilerden haberi nasıl aldıklarını yazmalarını istedi; iki buçuk yıl sonra aynı soruyu yeniden sordular. Pek çok anlatı büyük ölçüde değişmişti, ama öğrenciler yeni anlatılarının doğruluğundan emindi. Anılar kimliğimizle de iç içedir. Hayatlarına dönüp bakan yaşlı insanlar, 10 ile 30 yaş arasından beklenenden çok daha fazla olay hatırlar. Benlik duygusunun biçimlendiği bu yıllardaki yoğunlaşmaya “anımsama tümseği” denir.

MerakBilim

Uyku yalnızca dinlenmek değildir: Gece boyunca beyin, gün içinde öğrendiklerini pekiştirip düzene sokar ve duyguların dengede kalmasına yardım eder; beden de büyüme hormonu salgılar ve kendini onarır.

Bir gecelik uyku, yaklaşık 90 dakikalık döngülerden oluşur. Her döngüde hafif uykudan derin uykuya, oradan da REM uykusuna geçilir. REM adı, bu evreye eşlik eden hızlı göz hareketlerinden (İngilizce rapid eye movement) gelir; en canlı rüyalar da bu evrede görülür. Psikologlar John Jenkins ile Karl Dallenbach daha 1924’te iki gönüllüyle bir deney yaptı: Gönüllüler anlamsız heceler ezberledikten sonra uyuduklarında, aynı süreyi uyanık geçirdikleri zamana göre daha çok hece hatırladı. Amigdala, beynin duygusal tepkilerde rol oynayan bir bölgesidir; 2007’deki beyin taramaları, uykusuz geçen bir gecenin ardından amigdalanın üzücü görüntülere çok daha güçlü tepki verdiğini gösterdi. 2013’te farelerle yapılan bir çalışma, uyku sırasında beyin hücreleri arasındaki boşlukların yaklaşık yüzde 60 genişlediğini, bunun da sıvının atıkları temizlemesini kolaylaştırdığını ortaya koydu. Düzenli olarak az uyumak dikkati, öğrenmeyi ve ruh hâlini olumsuz etkiler.

MerakBilim

Neden rüya gördüğümüz sorusuna bilim hâlâ herkesin kabul ettiği tek bir cevap veremiyor. Rüyalar en canlı hâlini REM (hızlı göz hareketi) uykusunda alır, ama öteki uyku evrelerinde de görülür. Araştırmalar rüyaları hafızayla, duygularla ve beynin gece boyunca süren kendi etkinliğiyle ilişkilendiriyor.

Chicago Üniversitesi’nden Eugene Aserinsky ile Nathaniel Kleitman 1953’te uykuda gözlerin hızla hareket ettiği dönemleri (REM) fark etti ve bunları rüyayla ilişkilendirdi; REM uykusunda yapılan uyandırmaların yaklaşık yüzde 80’inde kişi bir rüya anlatır. Sonraki çalışmalar, başka evrelerde uyandırılanların da rüya anlattığını gösterdi; ama bu rüyalar genellikle daha kısadır ve pek bir hikâyeye benzemez. Rüyanın ne işe yaradığı konusundaki açıklamalar ise birbirinden farklı. Sigmund Freud, 1899’da yayımlanan Düşlerin Yorumu’nda rüyaları kılık değiştirmiş arzular olarak yorumladı. Allan Hobson ile Robert McCarley 1977’de başka bir açıklama önerdi: Onlara göre rüya, uykuda beyin sapından gelen rastgele sinyalleri beynin bir hikâyeye dönüştürme çabasıdır. Beyin sapı, beynin omurilikle birleştiği bölümdür. Başka araştırmacılar ise rüyaların tehlikelere hazırlanmaya, anıları düzenlemeye ya da duygusal deneyimleri yumuşatmaya yaradığını savunuyor. Her kuram bazı rüyaları açıklıyor, ama hiçbiri hepsini açıklamıyor.

MerakBilim

Ağrı, vücuttaki hasarın birebir ölçümü değildir: Onu sinir sistemi üretir ve vücuttan gelen sinyalleri tehlikeyle, dikkatle, hafızayla ve içinde bulunulan durumla birlikte tartar. Bu yüzden aynı yara farklı kişilerde, hatta aynı kişide farklı anlarda çok farklı acıtabilir.

Nosiseptör denen sinir uçları, dokuya zarar verebilecek sıcaklığı, basıncı ya da kimyasalları algılar ve omuriliğe, oradan da beyne uyarı gönderir; ama acının olup olmayacağına ve ne kadar olacağına beyin karar verir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalı anestezi uzmanı Henry Beecher, tedavi ettiği ağır yaralı askerlerin çoğunun morfin istemediğini gördü; belki de hayatta kalıp cepheden uzaklaşmanın rahatlığı yaradan ağır basıyordu. Ronald Melzack ile Patrick Wall 1965’te kapı kontrol kuramını öne sürdü: Ağrı sinyalleri omurilikte güçlenip zayıflayabilir; darbe alan yeri ovuşturmanın acıyı hafifletmesinin bir nedeni de budur. Kesilip alınmış bir kolda ya da bacakta hissedilen hayalet uzuv ağrısı, ortada doku olmadan da ağrı olabileceğini gösterir. Uluslararası Ağrı Araştırmaları Derneği 2020’de ağrı tanımını güncelledi ve ağrının, nosiseptörlerin etkinliğiyle aynı şey olmadığını vurguladı.

DinginlikEdebiyat

Anlarımızın gerçek değerini ancak hatıranın sınavından geçtiklerinde anlarız.

Georges Duhamel (1884-1966), Birinci Dünya Savaşı’nda dört yıl ordu cerrahı olarak görev yapmış Fransız bir hekimdi; 1918’de Fransa’nın en tanınmış edebiyat ödülü olan Goncourt Ödülü’nü kazandı. La Possession du monde adlı kitabını savaş sürerken yazdı. Bu cümleden biraz önce, savaş yüzünden kendi çocuğunu yalnızca yedi kez görebildiğini ve her seferinde onu zor tanıdığını anlatır; artık içinde çocuğunun yedi güzel görüntüsünü taşımaktadır. Ona göre duygularımız da, fotoğrafçının altın banyosuna daldırdığı baskılar gibi, gerçek rengini ancak sonradan alır.

DinginlikEdebiyat

Hafızana güvenme; delik deşik bir ağdır, en güzel avlar içinden kayıp gider.

Söz, Fransız yazar Georges Duhamel’in Birinci Dünya Savaşı’nda ordu cerrahıyken yazdığı La Possession du monde (1919) kitabında geçer. İnsanın bulduklarını başkalarıyla paylaşmasını konu alan bölümde Duhamel, neredeyse her gün, sabah aklına güzel bir düşünce geldiğini ama onu unuttuğunu söyleyen bir arkadaşından söz eder. Öğüdü, cepte küçük bir defter taşımaktır: İnsanın ruhu çamur, ot, çiçek ve altın sürükleyen coşkun bir ırmaktır; altın tanelerini akıntı alıp götürmeden ayıklamak gerekir.

AzimTeknoloji

CERN’de çalışan İngiliz bilgisayar bilimci Tim Berners-Lee, Mart 1989’da laboratuvardaki dağınık belgeleri birbirine bağlayan bir sistem önerdi: Herkes bir belgeden ötekine geçebilecekti. Amiri Mike Sendall önerinin kapağına “Belirsiz ama heyecan verici...” yazdı ve işe koyulmasına izin verdi. World Wide Web bu fikirden doğdu.

“Information Management: A Proposal” (Bilgi Yönetimi: Bir Öneri) başlıklı metin gerçek bir sorunu anlatıyordu. CERN’e gelen bilim insanlarının çoğu iki yıl kadar kalıp ayrılıyor, bilgi de sürekli kayboluyordu. Yazıya geçirilmiş bir şey bile, laboratuvarın birbiriyle uyumsuz pek çok bilgisayarı arasında bulunamıyordu. Berners-Lee’nin çözümü hipermetindi: Belgeler bir ağa dağılmış olacak, ama içlerindeki bağlantılar okuru doğrudan başka belgelere götürecekti. Benzer bir fikri 1980’de kendisi için yazdığı ENQUIRE adlı küçük bir programla denemişti. Öneri başta pek ilgi görmedi. Berners-Lee metni Mayıs 1990’da yeniden dağıttı ve aynı yılın kasım ayında Belçikalı mühendis Robert Cailliau ile birlikte resmî bir proje planına dönüştürdü. Sendall, sistemi laboratuvara yeni alınan bir NeXT bilgisayarda kurmasına izin verdi. Berners-Lee, “Information Mesh” (Bilgi Ağı) gibi adları da düşündükten sonra World Wide Web’de karar kıldı.

DinginlikSağlık

Siz uyurken beyniniz gün içinde öğrendiklerinizi pekiştirir. Bu sürece bellek pekiştirme denir ve hem isim, tarih gibi bilgileri hem de bir müzik parçasını çalmak gibi becerileri kapsar. Kısa ya da sık bölünen bir uykudan sonra beyin yeni öğrendiklerini daha zor tutar.

Bellek pekiştirme, taze ve kırılgan bir anının kalıcı hâle gelmesini sağlayan yavaş bir süreçtir ve büyük bölümü uykuda gerçekleşir. 1997’de Alman araştırmacılar Werner Plihal ve Jan Born, gecenin farklı bölümlerinin farklı türde belleğe yardım ettiğini gösterdi. Yirmi sağlıklı erkek, kelime çiftlerinden oluşan listeler öğrendi ve ayna çizimi alıştırması yaptı, yani bir şekli yalnızca aynadaki yansımasına bakarak çizdi. Kelime çiftlerini hatırlama en çok, derin uykunun ağır bastığı gecenin ilk yarısında gelişti. Çizim becerisi ise en çok gecenin ikinci yarısında ilerledi; bu bölümde, canlı rüyaların görüldüğü REM uykusu daha uzun sürer. Araştırmacılar şöyle düşünüyor: Beyin uykuda günün deneyimlerini yeniden canlandırır ve yeni anıları, derinlerdeki hipokampusta tutulan geçici kayıtlardan dış katmandaki korteksin daha kalıcı ağlarına aktarır.

AzimSağlık

CDC’nin de yaygınlaştırdığı ABD rehberine göre egzersizin bazı faydaları, egzersizi yaptığınız gün başlar. Tempolu bir yürüyüş gibi orta ya da yüksek şiddette tek bir egzersizden sonra tansiyon düşebilir, kaygı hafifleyebilir; o geceki uyku ve bazı zihinsel beceriler de iyileşebilir.

CDC (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri), ABD’nin 1946’da Atlanta’da kurulan ulusal halk sağlığı kurumudur. Egzersizle ilgili önerileri, ABD’nin Fiziksel Aktivite Rehberi’ne dayanır. Rehberin 2018’de yayımlanan ikinci baskısı, önceki on yılın araştırmaları gözden geçirilerek hazırlandı. Eski öneriler daha çok yıllar içinde hastalıkları önlemeye odaklanıyordu; yeni baskı hemen hissedilen faydaları da sıraladı. Tek bir egzersiz, kaygıyı hafifletip tansiyonu düşürmenin yanı sıra vücudun insüline, yani kandaki şekeri hücrelere taşıyan hormona daha iyi yanıt vermesini de sağlar. Bu etkilerin çoğu düzenli hareketle büyür; kondisyon, güç ve tansiyonda kalıcı bir düşüş gibi kazanımlar ise haftalar ya da aylar alır. Rehber, haftada en az 150 dakika orta şiddette hareket önerir.

AzimSağlık

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre düzenli fiziksel aktivite kalbi korur, ruh hâlini iyileştirir, kaygıyı azaltır ve uykuyu düzeltir. Bu faydalar kilo vermeye bağlı değildir: Tartıda ya da aynada hiçbir değişiklik görünmese de her yapıdan ve kilodan insan bu faydaları görür.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), enerji harcatan her hareketi fiziksel aktivite sayar: yürüyüş, bisiklet, spor, hareketli oyunlar, ev işleri ve bedensel iş. DSÖ’nün 2020 rehberi yetişkinlere haftada 150–300 dakika tempolu yürüyüş gibi orta şiddette ya da 75–150 dakika koşu gibi yüksek şiddette hareket etmeyi, buna ek olarak haftada en az iki gün kas güçlendirici egzersiz yapmayı önerir. 2022’de dünyadaki yetişkinlerin yaklaşık %31’i, yani 1,8 milyar kişi bu düzeyin altında kalıyordu. Bu faydaları kiloya bakarak ölçmek yanıltıcıdır. ABD’nin Fiziksel Aktivite Rehberi, faydaların genel olarak vücut ağırlığından bağımsız olduğunu belirtir. 2014’te on araştırmanın sonuçlarını birleştiren bir analize göre kondisyonu iyi olan fazla kilolu ya da obez kişilerin ölüm oranı, kondisyonu iyi olan normal kilolu kişilerinkine yakındı; kondisyonu zayıf olanlarda ise risk, kiloları ne olursa olsun yaklaşık iki katıydı.

AzimZihin

Nöroplastisite, beynin yaşadıklarına göre bağlantılarını, hatta yapısını değiştirebilme yeteneğidir. Bu yetenek çocuklukta en güçlüdür, ama yetişkinlikte de sürer. Yetişkinlerin yeni bir dil, bir çalgı ya da başka bir beceri öğrenebilmesi bu sayededir; yalnızca çoğu zaman daha uzun sürer.

20. yüzyılın büyük bölümünde bilim insanları yetişkin beyninin aşağı yukarı sabit olduğuna inanıyordu. Beyin taramaları bu görüşü değiştirdi. 2004’te Almanya’da araştırmacılar yetişkinlere üç ay boyunca üç topla jonglörlük yapmayı öğretti. Taramalar, hareket eden nesneleri izleyen bölgelerde gri maddenin, yani sinir hücreleriyle dolu dokunun arttığını, alıştırma bırakılınca yeniden azaldığını gösterdi. 2008’deki bir devam çalışması aynı türden değişimi 60 yaş civarındaki gönüllülerde de buldu; ama onlar jonglörlüğü 20 yaşındakiler kadar iyi öğrenemedi. En bilinen örnek Londra’dan: Katherine Woollett ve Eleanor Maguire, kentin 25.000 sokağını ezberleyen taksici adaylarını dört yıl boyunca izledi. Sınavı geçenlerde, yön bulmada rol oynayan hipokampusun arka bölümünde gri madde arttı; sınavı geçemeyenlerde ve bu eğitimi hiç almayanlarda böyle bir değişim görülmedi.

AzimZihin

Bir beceriyi çalıştığınızda aynı sinir hücresi grupları tekrar tekrar birlikte etkinleşir ve aralarındaki bağlantılar güçlenir. Bilim insanları beynin bu tür değişimlerine nöroplastisite der. Pratik, başta zorlanarak yaptığınız bir işi zamanla beceriye bu yolla dönüştürür.

Bu fikri Kanadalı psikolog Donald Hebb, 1949’da yayımlanan The Organization of Behavior (Davranışın Örgütlenmesi) adlı kitabında ortaya attı: Bir sinir hücresi başka bir hücreyi tekrar tekrar uyarırsa aralarındaki bağlantı güçlenir. Bu düşünce çoğu zaman “birlikte ateşlenen hücreler birbirine bağlanır” diye özetlenir. 1973’te Timothy Bliss ve Terje Lømo, Oslo’da tavşanların beyninde böyle bir güçlenmeyi gözlemledi: Kısa elektrik uyarılarından sonra, bellek için hayati önemdeki hipokampus bölgesinde bağlantılar saatlerce güçlü kaldı. Bu olaya uzun süreli potansiyasyon, yani uzun süreli güçlenme denir. Pratik, beyni birkaç gün içinde bile değiştirebilir. 1995’te Alvaro Pascual-Leone ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’ndeki ekibi, gönüllülere her gün iki saat, tek elle çalınan beş parmaklı bir piyano alıştırması yaptırdı. Beş gün sonra beyin kabuğunda parmak kaslarını yöneten alan genişlemişti.

DinginlikZihin

Yeni bir şey öğrendikten kısa süre sonra uyumak, onu hatırlamanıza yardım eder. 2012’deki bir çalışmada kelime çiftlerini akşam öğrenip kısa süre sonra uyuyanlar, 24 saat sonra, sabah öğrenip önce bütün günü uyanık geçirenlerden daha fazlasını hatırladı.

Çalışmayı Notre Dame Üniversitesi’nden Jessica Payne yönetti; ekipte Harvard Tıp Fakültesi’nden Robert Stickgold da vardı. Gönüllüler kelime çiftlerini ya sabah 9’da ya da akşam 9’da öğrendi. On iki saat sonra, arada uyumuş olanlar daha fazlasını hatırlıyordu. Bunun başlıca nedeni, uyanık geçen bir günün, birbiriyle ilgisiz ve bu yüzden akılda tutulması zor kelime çiftlerini unutturmasıydı. Yirmi dört saat sonra herkes bir gece uyumuş ve bir gün uyanık kalmıştı, yalnızca sıra farklıydı; öğrendikten kısa süre sonra uyuyanlar yine daha fazlasını hatırladı. Önce bir gece uyku geldiğinde, ardından gelen uyanık gün boyunca unutma da daha yavaş oldu. Bu, uykunun yeni anıları uyanıkken yaşadıklarımızın karışıklığına karşı sağlamlaştırdığını düşündürüyor. Uyku araştırmacılarının sınav öncesinde uykudan kısıp sabaha kadar çalışmayı önermemesinin bir nedeni de budur.