Bir keşfin peşinde

Bilim

Deneyler, keşifler ve bilim insanlarının hikâyeleri. Bildiğimiz dünyayı daha iyi anlamaya yardımcı olan bilgiler.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTarih

İlk motorlu uçak uçuşu ile Ay’a ilk iniş arasında 66 yıl bile yoktur; bu süre tek bir insan ömrüne rahatça sığar. Orville Wright 17 Aralık 1903’te 12 saniye havada kalıp 37 metre yol aldı; Apollo 11 ise 20 Temmuz 1969’da Ay’a indi.

Ohio’nun Dayton kentinde bisiklet yapan Wright kardeşler Kuzey Karolina’da, Kitty Hawk yakınlarında uçtu; o ilk kısa uçuşta alınan yol, bir Boeing 747’nin kanat açıklığından bile kısaydı. Ardından gelişmeler hızla birbirini izledi. 1919’da John Alcock ile Arthur Brown Atlas Okyanusu’nu hiç inmeden geçti; 1927’de Charles Lindbergh aynı şeyi New York’tan Paris’e tek başına yaptı; 1947’de de Chuck Yeager ses hızını aştı. Orville Wright 1948’de, Sovyet uydusu Sputnik’in uzay çağını başlatmasından dokuz yıl önce öldü. Yuri Gagarin 1961’de Dünya’nın çevresini dolaştı; Temmuz 1969’da da Neil Armstrong, 1903 uçağının ahşabından ve kumaşından bir parçayı yanında Ay’a götürdü.

MerakTarih

ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş (1947–1991) boyunca iki ülke birbiriyle neredeyse hiç doğrudan savaşmadı. Onun yerine silahlanmada, bilimde, sporda, sinemada, propagandada ve uzayda rekabet ettiler.

“Soğuk savaş” sözünü George Orwell 1945’te kullanmıştı; Amerikalı gazeteci Walter Lippmann da 1947’de yaygınlaştırdı. Nükleer silahlar iki süper güç arasında açık bir savaşı fazla tehlikeli kıldığı için rekabet başka alanlara taştı. Sovyetler Birliği 1957’de Sputnik uydusunu fırlatınca ABD, 1958’de fen, matematik ve yabancı dil öğretimini destekleyen Ulusal Savunma Eğitimi Yasası’nı çıkardı. 1959’da Moskova’daki bir Amerikan sergisinde ABD Başkan Yardımcısı Richard Nixon ile Sovyet lideri Nikita Kruşçev, sergilenen örnek bir mutfakta kapitalizmi ve komünizmi tartıştı; bu karşılaşma “Mutfak Tartışması” olarak anılır. 1972’de Reykjavik’te Amerikalı Bobby Fischer, Sovyet dünya şampiyonu Boris Spasski’yi yenerek unvanı aldı. Olimpiyatlar da sırayla boykot edildi: ABD ve pek çok müttefiki 1980’de Moskova’ya gitmedi, Sovyet bloğunun çoğu da 1984’te Los Angeles’a.

MerakTarih

Apollo Yönlendirme Bilgisayarı, entegre devrelerle yapılan ilk bilgisayarlardan biriydi ve astronotların Ay’a giden yolu bulmasına yardım etti. Entegre devre, birkaç elektronik parçayı küçük bir silikon çipte bir araya getirir. Apollo, 1965’e kadar bu yeni çiplerin en büyük alıcısıydı.

Bilgisayar 1962’den itibaren MIT’nin Enstrümantasyon Laboratuvarı’nda tasarlandı, üretimini de Raytheon şirketi üstlendi; her Apollo komuta modülünde ve Ay modülünde bir tane vardı. Çip o sırada daha yeni bir icattı: İlk örneklerini 1958 ve 1959’da Jack Kilby ile Robert Noyce yapmıştı. MIT bilgisayarın neredeyse tamamında tek tür çip kullandı: Fairchild Semiconductor’ın tasarladığı basit bir mantık devresi binlerce kez tekrarlandı. Bilgisayar Tarihi Müzesi’ne göre Apollo programı bu çiplerden, tanesi 20–30 dolardan yaklaşık 200.000 adet satın aldı; 1965’e gelindiğinde ise en büyük alıcı Minuteman füze programı olmuştu. Bu tür siparişler, fiyatlar düşene kadar genç sektörü ayakta tuttu: Ortalama bir çipin fiyatı 1962’de 50 dolarken 1968’de 2,33 dolara indi. GPS’in de Uzay Yarışı’nın ürünü olduğu sık sık söylenir; oysa GPS, ABD Savunma Bakanlığı’nın 1973’te başlattığı ayrı bir projeydi.

MerakTarih

12 Nisan 1961’de 27 yaşındaki Sovyet kozmonotu Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan oldu. Vostok 1 adlı aracıyla Dünya’nın çevresinde bir tur attı; fırlatılıştan inişe kadar geçen süre 108 dakikaydı.

Hava kuvvetlerinde pilot olmadan önce dökümcülük eğitimi alan Gagarin, bugün Kazakistan sınırları içinde kalan Baykonur’dan fırlatıldı. Roket yerden kalkarken “Poyehali!”, yani “Haydi gidelim!” diye seslendi. Yörüngede 327 kilometre yüksekliğe kadar çıktı. Dönüşte, yerden yaklaşık 7 kilometre yüksekteyken fırlatma koltuğuyla kapsülden ayrıldı ve kendi paraşütüyle Saratov bölgesinde, Engels kenti yakınlarına indi. Onu ilk karşılayanlar, çiftlikte çalışan bir kadınla torunu oldu. Dönemin rekor kuralları pilotun aracıyla birlikte inmesini şart koştuğu için Sovyetler Birliği, Gagarin’in kapsülün içinde indiğini ileri sürdü; gerçeği ancak 1971’de kabul etti. Gagarin dünya çapında üne kavuştu. 1968’de, 34 yaşındayken bir eğitim uçuşunda geçirdiği kazada hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler 2011’den beri 12 Nisan’ı Uluslararası İnsanlı Uzay Uçuşu Günü olarak anıyor.

MerakTarih

Neil Armstrong 20 Temmuz 1969’da Ay’dan telsizle “Houston, burası Sükûnet Üssü. Kartal indi” dediğinde, sesi Dünya’ya yaklaşık 1,3 saniye sonra ulaştı. Radyo dalgaları ışık hızıyla yol alır, Ay ise Dünya’dan yaklaşık 384.000 km uzaktadır.

Kartal, Armstrong ile Buzz Aldrin’i Ay yüzeyine indiren Ay modülünün adıydı. Işık, dolayısıyla radyo dalgaları da saniyede 300.000 km’ye yakın yol alır. Ay’ın ortalama uzaklığı 384.400 km kadar olduğu için sinyalin bir yöne gitmesi yaklaşık 1,28 saniye sürer. Bu yüzden Houston’daki Görev Kontrol Merkezi’yle yapılan konuşmalarda her cevap, kaçınılmaz olarak 2,6 saniye kadar gecikmeyle geliyordu. Sinyalleri Kaliforniya’daki Goldstone ile Avustralya’daki Honeysuckle Creek ve Parkes istasyonlarının dev çanak antenleri aldı. İlk adımların en net televizyon görüntüleri Avustralya’dan geldi ve yayını tahminen 600 milyon kişi canlı izledi. Astronotlar Ay’dan ayrılmadan önce yüzeye, ışığı geldiği yöne geri yansıtan bir panel yerleştirdi. Bilim insanları bugün de bu panele lazer gönderip ışığın dönüş süresini ölçüyor; Ay’ın Dünya’dan her yıl yaklaşık 3,8 cm uzaklaştığını bu ölçümler sayesinde biliyoruz.

MerakTarih

8. yüzyılın sonlarından itibaren Abbasilerin başkenti Bağdat büyük bir çeviri merkezine dönüştü: Bilginler Yunan, Fars ve Hint bilim, tıp ve felsefe eserlerini Arapçaya çevirdi. Beytülhikme, yani Bilgelik Evi, bu geniş çabanın merkezlerinden yalnızca biriydi.

Bağdat’ı 762’de Abbasi halifesi Mansur, hanedanın başkenti olarak kurdu. Çevirilerin masrafını halifeler, saray çevresi ve varlıklı aileler karşılıyordu; çevirmenler çoğu zaman Yunanca bilen, Süryanice konuşan Hristiyan bilginlerdi. Bunların en tanınmışı Huneyn bin İshak’tır (809–873); Yunan hekim Galenos’un eserlerinin çoğu dâhil yüzü aşkın eseri çevirdiği anlatılır. Rivayete göre 751’de Çinli esirlerden öğrenilen kâğıt yapımı, kitap üretimini ucuzlattı. Bilgelik Evi, Mansur ya da Harun Reşid döneminde bir saray kütüphanesi olarak kuruldu ve Memun’un halifeliğinde (813–833) en parlak dönemini yaşadı. Matematikçi Harezmî de bu dönemde Bağdat’ta çalıştı; “algoritma” sözcüğü onun adından, “cebir” ise kitabının adından gelir. Bugün bazı tarihçiler, Bilgelik Evi’ni üniversite benzeri bir akademi gibi gösteren yaygın tablonun büyük ölçüde 19. ve 20. yüzyıl başı araştırmacılarının kurgusu olduğunu savunuyor. Bilgelik Evi, Moğollar 1258’de Bağdat’ı yağmaladığında yok oldu.

MerakTarih

Avrupa’da Avicenna adıyla tanınan İbn Sina, El-Kanun fi’t-Tıb (Tıbbın Kanunu) adlı eserini 1025’te tamamladı. Döneminin tıp bilgisini beş kitapta toplayan bu ansiklopedi 12. yüzyılda Latinceye çevrildi ve Avrupa üniversitelerinde yüzyıllar boyunca temel ders kitabı olarak okutuldu.

İbn Sina 980 dolaylarında, bugünkü Özbekistan’da Buhara yakınlarında, Fars bir ailede doğdu; İran’daki çeşitli saraylarda hekimlik yaptı ve 1037’de öldü. Kanun’un beş kitabı sırasıyla tıbbın temel ilkelerini ve anatomiyi, alfabetik olarak dizilmiş basit ilaçları, vücudun her bölümüne özgü hastalıkları, ateşli hastalıklar gibi bütün vücudu etkileyen durumları ve bileşik ilaçları ele alır. Eser, Hipokrat ile Galenos’un Yunan tıbbını Aristoteles’in felsefesiyle ve İran ile Hint tıbbının birikimiyle birleştirir. İbn Sina ilaçların deneyimle sınanması gerektiğini vurgular; karışımların, içlerindeki maddelerden tek tek beklenenden çok daha güçlü etki gösterebileceğini de hatırlatır. Canon medicinae adlı Latince çevirisi 14. yüzyıldan itibaren üniversite derslerine girdi, ilk kez 1472’de basıldı ve Padova’da 1715’te hâlâ okutuluyordu. Eser, Hindistan’da uygulanan ve adını “Yunan” sözcüğünden alan geleneksel Unani tıbbının da temel kitaplarındandır.

MerakTarih

1860’larla 1880’ler arasında Louis Pasteur ve Robert Koch, pek çok hastalığa gözle görülemeyecek kadar küçük canlıların, yani bakteri gibi mikropların yol açtığını gösterdi. Mikrop teorisi denen bu görüş sayesinde doktorlar ellerini yıkamayı ve aletlerini sterilize etmeyi, şehirler de içme sularını temiz tutmayı öğrendi.

Yüzyıllar boyunca pek çok hekim hastalıkları miazmaya, yani pislikten yükselen “kötü hava”ya bağladı. Ama bu görüşü sarsan ipuçları Pasteur ve Koch’tan önce de vardı. 1847’de Viyana’daki bir hastanede Ignaz Semmelweis, otopsiden doğrudan doğumhaneye gelen doktorlara ellerini ağartıcı bir dezenfektan olan kireç kaymağıyla yıkattı ve lohusa ölümlerini büyük ölçüde azalttı. 1854’te John Snow, Londra’daki bir kolera salgınının kaynağının tek bir su pompası olduğunu ortaya koydu. Pasteur, ağzı kuğu boynu gibi kıvrık şişelerle yaptığı deneylerde, havadaki mikroplar ulaşmadıkça et suyunun bozulmadığını gösterdi. Onun çalışmalarını okuyan cerrah Joseph Lister, 1865’te mikropları öldürmek için yaraları karbolik asitle temizlemeye başladı; antiseptik cerrahi böyle doğdu. Robert Koch da 1876’da şarbona, 1882’de de vereme yol açan bakteriyi buldu. Aşı ise daha eskidir: Edward Jenner’ın çiçek aşısı 1796’ya dayanır.

MerakBilim

Finlandiya’da yapılıp 2025’te yayımlanan bir araştırma, çocukken ağır istismar ya da ihmal yaşamış erkeklerin sperminde bazı farklar buldu: DNA’ya bağlı kimyasal işaretlerde ve spermin taşıdığı küçük RNA moleküllerinde. Farelerde bu tür değişikliklerin yavruları etkileyebildiği biliniyor; insanda ise bu henüz gösterilmedi.

Epigenetik, DNA dizisinin kendisini değiştirmeden genlerin açılıp kapanmasına yardım eden kimyasal işaretleri ve molekülleri inceler. Bu işaretlerden biri DNA metilasyonudur, yani DNA’ya küçük kimyasal grupların eklenmesi. Küçük RNA’lar ise hangi genin ne ölçüde kullanılacağını ayarlayan kısa moleküllerdir. Turku ve Kopenhag üniversitelerinden araştırmacılar, Finlandiya’daki FinnBrain araştırmasına katılan babaların spermlerini inceledi. FinnBrain, aileleri hamilelikten itibaren izleyen bir çalışmadır. Babaların bir kısmı çocuklukta ağır kötü muamele gördüğünü bildirmişti, öteki kısmı çok az. Çalışma küçüktü, 60’tan az erkeği kapsıyordu. Araştırmacılar DNA’nın üç bölgesinde ve 68 küçük RNA’da fark buldu; DNA’daki farkların bir kısmı beyin gelişimini yöneten genlerin yakınındaydı. Fikir hayvan deneylerinden gelir: 2014’te İsviçreli araştırmacılar, yavruyken strese maruz kalmış erkek farelerin spermindeki RNA’yı döllenmiş yumurtalara enjekte etti; doğan yavruların davranışında ve metabolizmasında değişiklikler görüldü.

MerakBilim

Bilerek gülümsemek insanı biraz daha mutlu hissettirebilir. 2022’de 19 ülkede 4.000’e yakın kişiyle yapılan bir araştırmada, gülümser gibi yapan ya da gülümseyen bir yüzü taklit eden katılımcılar kendilerini biraz daha mutlu hissettiklerini söyledi. Dişlerin arasında kalem tutmak gibi dolaylı bir yöntemin sonucu ise net değildi.

Yüz ifadesinin duyguları etkileyebileceği fikrine “yüz geri bildirimi hipotezi” denir; kökleri Charles Darwin’e ve William James’e uzanır. 1988’deki ünlü bir deneyde Fritz Strack ve arkadaşları, katılımcılara kalemi ya dişlerinin ya da dudaklarının arasında tutturdu. Kalemi dişlerle tutmak yüzü gülümsemeye zorlar, dudaklarla tutmak ise gülümsemeyi engeller. Kalemi dişleriyle tutanlar karikatürleri daha komik buldu. 2016’da on yedi laboratuvar bu deneyi birebir tekrarladı ve hiçbir etki bulamadı. 138 çalışmayı bir araya getiren 2019 tarihli bir inceleme ise etkinin gerçek ama küçük olduğu ve çalışmadan çalışmaya değiştiği sonucuna vardı. 2022’deki Many Smiles çalışmasını Nicholas Coles yürüttü; çalışmayı hipotezi savunanlarla ona kuşkuyla bakanlar birlikte tasarladı. Sonuçlara göre bilerek gülümsemek mutluluk duygusunu hem artırabiliyor hem de başlatabiliyordu; kalem yönteminin sonucu ise yine belirsiz kaldı.

MerakBilim

Kuzey Arjantin’in Jujuy bölgesindeki bir mağarada arkeologlar puma kemiğinden oyulmuş iki pipo buldu; yanlarında, algıyı değiştiren cebil ağacının tohumları da vardı. Pipoların içindeki kimyasal izler, 4.000 yılı aşkın süre önce psikoaktif bir bitkinin tüttürüldüğüne işaret ediyor. Bu, Güney Amerika’daki böyle bir kullanımın en eski kanıtları arasında.

Cebil (Anadenanthera colubrina), tohumlarında algıyı güçlü biçimde değiştiren triptamin bileşikleri bulunan bir Güney Amerika ağacıdır; And Dağları’nın daha kuzeyinde vilca diye anılır. Pipolar, And Dağları’ndaki yüksek platonun kenarında, Humahuaca vadisi yakınlarındaki küçük bir kaya sığınağı olan Inca Cueva 7’de bulundu; aynı katmanda cebil ve meskit ağacının tohumları da vardı. Bir zamanlar canlı olan maddelerdeki karbon-14’ün ne kadarının bozunduğunu ölçen radyokarbon yöntemi, yaklaşık 4.000 yıllık, yani MÖ 2100 dolaylarına ait yaşlar verdi. Kalıntılar triptamin içeren bir bitkinin tüttürüldüğünü gösteriyor, ama tam olarak hangi bitki olduğunu kanıtlayamıyor. Bölgede cebil kullanımı binlerce yıl sürdü: Kuzey Arjantin’deki Wichí halkının şifacıları, “hatáj” dedikleri bu tohumları 1990’larda hâlâ kullanıyordu.

MerakBilim

2016’da yapılan bir hesaplamaya göre 70 kilogramlık ortalama bir yetişkin erkeğin vücudunda yaklaşık 30 trilyon insan hücresi ve 38 trilyon bakteri bulunur. Bu sonuç, bakterilerin kendi hücrelerimizden on kat fazla olduğu yönündeki eski iddiayı çürüttü: İki sayı aşağı yukarı birbirine eşit.

Hesaplama, İsrail’deki Weizmann Bilim Enstitüsü’nden Ron Sender, Shai Fuchs ve Ron Milo’ya ait. Esas aldıkları “referans insan”, 20 ile 30 yaş arasında, 170 cm boyunda ve 70 kg ağırlığında bir erkektir. Araştırmacılar, on kat iddiasının 1972’de yapılmış kaba bir tahmine dayandığını ve onlarca yıl boyunca sorgulanmadan tekrarlandığını gösterdi. Bakterilerin neredeyse tamamı bağırsağın son bölümü olan kalın bağırsakta yaşar ve hepsinin toplam ağırlığı yalnızca 0,2 kg kadardır. İnsan hücrelerinin sayıca yaklaşık yüzde 84’ü alyuvardır, yani kırmızı kan hücresidir; sayıca çok daha az ama çok daha iri olan yağ ve kas hücreleri ise vücuttaki hücre kütlesinin büyük kısmını oluşturur. Denge gün içinde de değişir: Tuvalete her gidiş, kalın bağırsaktaki içeriğin dörtte biri ile üçte biri arasında bir kısmını boşaltır.

MerakBilim

Yetişkin bir insan vücudu her gün yaklaşık 330 milyar hücreyi yeniler; bu, 80 gram kadar hücre demektir. Bu rakamlar, Weizmann Bilim Enstitüsü’nden bilim insanlarının 2021’de yayımladığı bir çalışmadan geliyor. Yenilenen hücrelerin onda dokuza yakını kan hücresidir.

Ron Sender ve Ron Milo bu hesabı, vücuttaki başlıca hücre türlerinin sayısını, kütlesini ve ömrünü bir araya getirerek yaptı. Sayıca en çok yenilenenler kısa ömürlü hücrelerdir. Alyuvarlar yaklaşık dört ay yaşar; en yaygın akyuvar türü olan nötrofillerin ömrü ise yalnızca birkaç gündür. Bu yüzden kemik iliği her gün bu hücrelerden muazzam sayıda üretmek zorundadır. Kütle bakımından en büyük payı kan hücreleri ile birkaç gün içinde dökülüp yenilenen bağırsak iç yüzeyi hücreleri alır. Bu hızla, vücuttaki yaklaşık 30 trilyon insan hücresinin toplamı kadar hücre üç ay kadar içinde yenilenmiş olur. Ama bu, bedenin baştan sona yenilendiği anlamına gelmez: Beyindeki sinir hücrelerinin çoğu ömür boyu yaşar, kalp kası hücreleri de çok yavaş yenilenir.

MerakBilim

Kemik canlı bir dokudur. Yetişkinlerde iskeletin her yıl yaklaşık onda biri yıkılıp yeniden yapılır; böylece on yıl kadar içinde büyük kısmı yenilenir. Bebeğin ilk yılında ise iskeletin neredeyse tamamı yenilenir.

Bu işi iki tür hücre üstlenir. Osteoklastlar eski ya da hasarlı kemikten küçük parçaları eritir, osteoblastlar da açılan boşluğu yeni kemikle doldurur; yeni kemik, içine kalsiyum ve fosfat yerleştikçe sertleşir. Kemiğin yeniden yapılanması denen bu döngü, günlük hareketlerin açtığı küçük çatlakları onarır ve kemiğin taşıdığı yüke uyum sağlamasını mümkün kılar. Alman cerrah Julius Wolff 19. yüzyılda, kemiğin yük bindiği yerde güçlendiğini ortaya koymuştu. Kemik aynı zamanda vücudun kalsiyum deposudur: Vücuttaki kalsiyumun yaklaşık yüzde 99’u kemiklerde ve dişlerde bulunur. Yer çekiminin iskelete yük bindirmediği uzayda astronotlar her ay kemik kütlelerinin yüzde 1’inden fazlasını kaybeder. Orta yaştan itibaren yıkım, yapımı yavaş yavaş geride bırakır; kemik erimesinin (osteoporoz) yaşla sıklaşmasının nedeni budur.

MerakBilim

Mitokondriler, hücrelerinizde besinlerden kullanılabilir enerji üreten küçük yapılardır ve büyük olasılıkla bir zamanlar serbest yaşayan bakterilerdi. Bir milyar yıldan çok daha uzun zaman önce bu bakterilerden biri başka bir hücrenin içine alındı, orada yaşamayı ve bölünmeyi sürdürdü; bu ortaklık zamanla kalıcı hâle geldi.

Bu görüşe endosimbiyoz kuramı denir: “Endo” içeride, “simbiyoz” ise iki farklı canlının yakın bir ortaklık içinde birlikte yaşaması demektir. Fikrin ilk biçimleri 1900’lerin başına uzanır; ama mikrobiyolojik kanıtları 1967’de yayımladığı makalede bir araya getiren, Amerikalı biyolog Lynn Margulis oldu. Pek çok bilim insanı bu görüşe başta karşı çıktı. Bugün kanıtlar güçlüdür. Mitokondrilerin, bakterilerinki gibi halka biçiminde kendi DNA’ları vardır; insanda bu DNA’da 37 gen bulunur. Ayrıca iki zarla çevrilidirler, proteinlerinin bir kısmını bakterilerinkine benzeyen bir düzenekle kendileri üretirler ve bakteriler gibi ikiye bölünerek çoğalırlar. Bugün yaşayan en yakın akrabaları, alfaproteobakteriler denen bir bakteri grubudur. Bebeğin mitokondrileri annenin yumurta hücresinden geldiği için mitokondri DNA’sı, soyu anne tarafından geriye doğru izlemekte kullanılır.

MerakBilim

Bağırsaklarınızla beyniniz sinirler, hormonlar, bağışıklık sistemi ve bağırsaktaki mikroplar aracılığıyla haberleşir. Stresle sindirimin birbirini etkileyebilmesinin nedeni budur.

Bilim insanları bu bağlantıya bağırsak-beyin ekseni der. Bağırsağın, enterik sinir sistemi denen ve yaklaşık 500 milyon sinir hücresinden oluşan kendi ağı vardır. “İkinci beyin” diye de anılan bu ağ, sindirimi büyük ölçüde kendi başına yönetebilir. Bağırsak beyne asıl olarak vagus siniriyle bağlanır. Beyin sapından karın boşluğuna kadar uzanan bu uzun sinirin liflerinin çoğu, mesajları aşağıdan yukarıya, bağırsaktan beyne taşır. Serotonin denen haberci maddenin vücuttaki toplam miktarının yüzde 90’ından fazlası bağırsakta bulunur. Bağırsak bakterilerinin de payı vardır: 2004’te Japonya’da yapılan bir çalışmada, tamamen mikropsuz ortamda büyütülen fareler strese aşırı tepki verdi. Stres bağırsak hareketlerini hızlandırabilir ya da yavaşlatabilir; yaygın bir bağırsak rahatsızlığı olan huzursuz bağırsak sendromunu sık sık kötüleştirmesinin bir nedeni budur. Mikropların rolüne dair araştırmaların çoğu hayvanlarda yapıldı; insanlardaki kanıtlar henüz sınırlı.

MerakBilim

Plasebo, şeker hapı gibi, içinde hiçbir etkin madde bulunmayan göstermelik bir tedavidir. Ağrı araştırmalarında plasebolar, kişilerin hissettiği ağrıyı azaltabiliyor, hatta beyinde ağrıyı işleyen bölgelerin etkinliğini düşürebiliyor.

Plasebo sözcüğü Latincede “memnun edeceğim” demektir. Etkinin bedende gerçek bir karşılığı olduğuna dair ilk ipuçlarından biri 1978’de ortaya çıktı. Jon Levine ve arkadaşları, yirmilik dişi çekilmiş hastalara plasebo ve nalokson verdi. Nalokson, vücudun kendi ürettiği ağrı kesici maddeler olan endorfinlerin etkisini engelleyen bir ilaçtır. Plaseboya yanıt veren hastalarda nalokson ağrıyı artırdı; bu da plasebonun sağladığı rahatlamanın endorfinlerden kaynaklandığını düşündürdü. 2004’te Tor Wager ve arkadaşları beyin taramalarıyla şunu gösterdi: Ağrı kesici diye plasebo verilen kişilerde, canlarını yakan bir uyarı sırasında beynin ağrıyı işleyen bölgeleri daha az etkinleşiyordu. Beklenti ters yönde de işler: Latincede “zarar vereceğim” anlamına gelen nosebo etkisinde, zarar görmeyi beklemek belirtileri ağırlaştırır. Bütün bunlar ağrının hayal ürünü olduğu ya da plasebonun etkili bir tedavinin yerini tutabileceği anlamına gelmez.

MerakBilim

Bellek bir kayıt cihazı gibi çalışmaz. Bir olayı her hatırlayışımızda beyin onu depoladığı parçalardan yeniden kurar; boşlukları bildiklerimizle ve sonradan duyduklarımızla doldurur. Bu yüzden bir anı, biz fark etmeden değişebilir.

Psikologlar buna yeniden yapılandırılan bellek der. İngiliz psikolog Frederic Bartlett’in 1932 tarihli Remembering (Hatırlamak) kitabında anlattığı deneylerde, katılımcılar “Hayaletlerin Savaşı” adlı bir Kuzey Amerika yerli masalını tekrar tekrar anlattı. Masal onlara hiç tanıdık değildi; her anlatımda hikâye, anlatanların kendi kültürüne daha yakın bir biçime kaydı. 1974’te Elizabeth Loftus ve John Palmer, katılımcılara trafik kazası filmleri izletip arabaların ne hızla gittiğini sordu. Soruyu daha sert bir ifadeyle, “çarptığında” yerine “birbirine girdiğinde” diye duyanlar daha yüksek hız tahmin etti; bir hafta sonra da gerçekte hiç olmayan kırık camları gördüklerini söylemeye daha yatkındılar. Buna yanlış bilgi etkisi denir. Bu etkinin mahkemelerde de önemi büyüktür: ABD’deki Masumiyet Projesi’ne (Innocence Project) göre, sonradan DNA kanıtıyla bozulan mahkûmiyetlerin çoğunda görgü tanıklarının yanlış teşhisi rol oynamıştı.

MerakBilim

Dunning-Kruger etkisi, bir işte en zayıf kalanların kendi başarılarını en çok abartma eğilimini anlatır. Psikologlar David Dunning ve Justin Kruger bu eğilimi 1999’da, öğrencilere mantık, dil bilgisi ve mizah testleri uygulayarak ortaya koydu. Ama bu, her acemi yanıldığı hâlde kendinden emindir demek değildir.

Dunning ve Kruger o sırada Cornell Üniversitesi’ndeydi; çalışmalarını “Unskilled and Unaware of It” (Beceriksiz ve Bundan Habersiz) başlığıyla yayımladılar. Puanları en alttaki çeyreğe düşen öğrenciler, diğer katılımcıların yalnızca yüzde 12’sini geçebilmişti; oysa yüzde 62’sini geride bıraktıklarını sanıyorlardı. Yazarlar buna “çifte yük” dedi: Bir işi iyi yapmak için gereken bilgi, çoğu zaman o işin kötü yapıldığını fark etmek için gereken bilginin ta kendisidir. Deneylerden birinde kısa bir mantık dersi, en zayıf öğrencilerin kendi sonuçlarını daha doğru tahmin etmesini sağladı. Sonraki araştırmacılar, bu tablonun büyük kısmının istatistikten kaynaklanabileceğini savundu: Hemen herkes kendini ortalamanın biraz üstünde gördüğünde, tahminle gerçek puan arasındaki en büyük fark kaçınılmaz olarak en düşük puanı alanlarda çıkar; bilgisayar simülasyonları da benzer bir eğri üretir. Dunning ise nedeni ne olursa olsun, bu yanlış değerlendirmelerin gerçek olduğunu söylüyor.

MerakBilim

Nörobilimde etkili bir kuram olan öngörüsel işleme, beynin duyulardan gelecek bilgiyi öylece beklemediğini söyler. Beyin dışarıda ne olduğunu sürekli tahmin eder; duyulardan gelen sinyalleri de çoğunlukla bu tahminleri sınamak ve düzeltmek için kullanır.

Öngörüsel işleme (İngilizcesiyle predictive processing) fikrinin kökü, Alman fizikçi Hermann von Helmholtz’a uzanır. Helmholtz 1860’larda, görmenin bir tür “bilinçdışı çıkarım” olduğunu savundu: Gözün tam olarak söyleyemediğini beyin kendisi tamamlar. 1999’da Rajesh Rao ve Dana Ballard bu fikirden yola çıkarak görmenin bir bilgisayar modelini geliştirdi. Bu modelde üst düzey beyin bölgeleri, alt düzeydeki bölgelere tahmin gönderir; alttakiler de yalnızca tahminle gerçekte gelen bilgi arasındaki farkı geri yollar. Bu farka “tahmin hatası” denir. Daha sonra filozof Andy Clark ile nörobilimci Karl Friston’ın çalışmalarıyla fikir, zihnin genel bir kuramına dönüştü. Kuramı anlatmak için sık kullanılan bir örnek oyuk maske yanılsamasıdır: Bir maskenin iç yüzüne bakıldığında bile yüz, dışa doğru kabarıkmış gibi görünür; çünkü beynin olağan bir yüz görme beklentisi, gözden gelen kanıta baskın çıkar. Kuram yaygın biçimde kullanılsa da tartışmalıdır; eleştirmenler bazı iddialarının nasıl sınanabileceğini soruyor.

MerakBilim

Bir sorunu kafada evirip çevirmek, onu çözmeye uğraşmak gibi gelebilir. Psikologlar buna ruminasyon, yani zihinsel geviş getirme der: İnsan bir şeyin neden kötü gittiğini ve ne anlama geldiğini, bir karara ya da adıma varmadan düşünüp durur. Araştırmalar bunu moral bozukluğuyla ve sorunları daha zor çözmekle ilişkilendiriyor.

Amerikalı psikolog Susan Nolen-Hoeksema, 1991’den itibaren ruminasyonu önemli bir araştırma konusu hâline getirdi. Onun tanımıyla ruminasyon, insanın sıkıntısını, bu sıkıntının olası nedenlerini ve sonuçlarını, hiçbir adım atmadan tekrar tekrar düşünmesidir. Nolen-Hoeksema’nın Sonja Lyubomirsky ile 1995’te yaptığı bir çalışmada, morali bozuk katılımcıların bir kısmından duyguları üzerine düşünmeleri, bir kısmından da dikkatlerini başka şeylere vermeleri istendi. Duyguları üzerine düşünenler, başkalarıyla yaşanan sorunlara daha az işe yarar çözümler buldu. Exeter Üniversitesi’nden psikolog Edward Watkins ise düşünme biçiminin önemli olduğunu gösterdi. “Bu neden hep benim başıma geliyor?” gibi soyut “neden” soruları insanı olduğu yerde saydırır. “Bu nasıl oldu, şimdi ne yapabilirim?” gibi somut “nasıl” soruları ise depresyondaki hastaların sorunlarını daha iyi çözmesine yardım etti. Bazı terapiler bugün insanlara “neden” diye sorduklarını fark edip “nasıl” sorusuna geçmeyi öğretiyor.

MerakBilim

1999’daki ünlü bir deneyde, kısa bir videoda basketbol paslarını sayan izleyicilerin yaklaşık yarısı, sahnenin ortasından geçen goril kostümlü birini fark etmedi. Psikolojide buna istem dışı körlük denir: Dikkatimiz başka bir şeyle meşgulken, gözümüzün önündekini bile göremeyebiliriz.

Deneyi Harvard’da psikologlar Daniel Simons ve Christopher Chabris yaptı; sonuçlar Perception dergisinde “Gorillas in our midst” (Aramızdaki goriller) başlığıyla yayımlandı. Çalışma, Ulric Neisser’in 1970’lerdeki deneylerinden yola çıkıyordu: Neisser’in videolarında, benzer bir top oyununun arasından şemsiyeyle geçen bir kadını izleyiciler çoğu zaman fark etmemişti. “İstem dışı körlük” terimini 1992’de Arien Mack ve Irvin Rock ortaya attı. Uzmanlık da bu körlükten korumuyor. 2013’te Harvard Tıp Fakültesi’ndeki araştırmacılar bir akciğer tomografisine, doktorların aradığı küçük nodüllerden 48 kat büyük bir goril resmi yerleştirdi. Görüntüyü inceleyen 24 radyoloğun yüzde 83’ü gorili görmedi; göz hareketi kayıtları, görmeyenlerin çoğunun gorilin tam üstüne baktığını ortaya koydu. İngiltere’de bir trafik güvenliği reklamı da aynı deneyi goril yerine ay yürüyüşü yapan bir ayıyla tekrarladı ve sürücüleri bisikletlileri gözden kaçırabilecekleri konusunda uyardı.

MerakBilim

Duygular yalnızca kafada yaşanmaz. Korku kalp atışını ve nefesi hızlandırır, yas iştahı ve uykuyu kaçırabilir, sevinç ise duruşu ve yüz ifadesini değiştirir. Bu bedensel değişimler duygunun yan etkisi değil, bir parçasıdır; hatta bir duyguyu kısmen bu değişimleri fark ettiğimiz için hissediyor olabiliriz.

Amerikalı filozof ve psikolog William James, 1884’te yayımladığı “What Is an Emotion?” (Duygu Nedir?) başlıklı denemesinde alışılmış sırayı tersine çevirdi. Ona göre korktuğumuz için titremeyiz; titrediğimiz için korkarız. Fizyolog Walter Cannon 1927’de bu görüşe karşı çıktı ve tartışma onlarca yıl sürdü; ama bugünkü araştırmalar da bedeni duygunun merkezine koyuyor. 2014’te Finlandiya’da Lauri Nummenmaa ve ekibi, 701 kişiden farklı duyguları yaşarken bedenlerinin neresinde bir hareketlenme ya da durgunluk hissettiklerini bir insan silueti üzerinde boyamalarını istedi. Duyguların çoğu, nefesin ve kalp atışının değiştiği göğüste toplandı. Öfke ve mutluluk kollarda da belirdi; üzüntü kol ve bacaklarda bir güçsüzlük olarak görüldü; tiksinti ise boğaz ve mide çevresinde yoğunlaştı. Finlandiyalı, İsveçli ve Tayvanlı katılımcıların haritaları birbirine benziyordu.