Doğadan şaşırtıcı bilgiler

Doğa

Ağaçlar, hayvanlar ve içinde yaşadığımız çevre. Doğanın kolayca gözden kaçan ayrıntıları.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakBilim

Dünya’daki ağaç sayısı, Samanyolu’ndaki yıldızlardan fazladır: yaklaşık 3 trilyon ağaca karşılık galaksimizde tahminen 100 ila 400 milyar yıldız var.

Ağaç sayısı, ekolog Thomas Crowther’ın yönettiği ve 2015’te Nature dergisinde yayımlanan bir çalışmadan gelir. O sırada Yale Üniversitesi’nde bulunan ekip, orman yoğunluğuna ilişkin 400.000’den fazla arazi ölçümünü uydu görüntüleriyle birleştirdi ve yaklaşık 3,04 trilyon ağaç, yani yaşayan her insan için 420 kadar ağaç hesapladı. Yalnızca uydu görüntülerine dayanan önceki tahminler bu sayıyı 400 milyar dolayında gösteriyordu. Çalışma kayıpları da ortaya koydu: her yıl yaklaşık 15 milyar ağaç kesiliyor ve insan uygarlığının başlangıcından bu yana Dünya’daki ağaç sayısı yüzde 46 kadar azaldı.

MerakBilim

Nal yengecinin kanı, bakterilerden kalan zehirli maddelerin en küçük izinde bile pıhtılaşır. 1970’lerden beri bu kandan elde edilen LAL adlı özüt, iğneyle verilen ilaçların ve tıbbi implantların bu maddeleri içermediğini doğrulamak için kullanılır.

Nal yengeçleri aslında gerçek yengeç değildir; örümceklere ve akreplere daha yakındırlar. Kanları mavidir, çünkü oksijeni bakır içeren hemosiyanin adlı bir molekülle taşır. 1956’da Amerikalı bilim insanı Frederik Bang, bakterilerin bu kanı jöle gibi pıhtılaştırdığını keşfetti. Buna yol açan endotoksinler, bazı bakterilerin dış zarından kopan parçalardır ve kana karışırsa tehlikeli ateşe yol açabilir. LAL, Limulus amebocyte lysate’in kısaltmasıdır ve yengecin kan hücrelerinden elde edilen özüt demektir; ABD’de 1977’de onaylandı. Bunun için yabani yengeçlerin kanı alınıyor ve araştırmalara göre bu yengeçlerin yüzde 30 kadarı sonradan ölebiliyor. Rekombinant faktör C adlı yapay bir alternatif 2003’ten beri satılıyor; ilaç testlerinin kurallarını belirleyen resmî kitaplardan Avrupa Farmakopesi onu 2016’da, ABD Farmakopesi de 2025’te kabul etti.

MerakBilim

Utah’taki Pando korusu yaklaşık 47.000 titrek kavak gövdesinden oluşur, ama tek bir canlıdır: bütün gövdeler aynı kök sisteminden büyür ve aynı genleri taşır.

Latincede “yayılıyorum” anlamına gelen Pando, Utah’taki Fishlake Ulusal Ormanı’nda yaklaşık 43 hektarlık bir alanı kaplayan bir titrek kavak klonudur. Titrek kavaklar köklerinden yeni sürgünler vererek çoğalabilir; bu yüzden orman gibi görünen şey, aslında çok gövdeli tek bir bitkidir. Ormancılar Jerry Kemperman ve Burton Barnes, 1976’da bunun tek bir canlı olduğunu belirledi; Pando adını ise daha sonra ekolog Michael Grant verdi. Tahminen 6.000 ton ağırlığıyla bilinen en ağır canlılardan biridir. Yaşı kesin değil: topraktaki kömürleşmiş kalıntılar üzerine 2022’de yapılan çalışmalar en az 9.000 yıla işaret ediyor, 2024’teki bir genetik çalışma ise 16.000 yıl ya da daha fazlasını öneriyor. Pando bugün seyreliyor, çünkü geyikler ve sığırlar genç sürgünlerini yiyor.

MerakBilim

Vombatlar, küp biçiminde dışkı bırakan bilinen tek hayvanlardır. Bu keseli hayvanlar Avustralya’da yaşar ve yuvalarını toprağı kazarak açar.

Georgia Teknoloji Enstitüsü’nden Patricia Yang ile David Hu’nun yönettiği bir ekip, Tasmanya’da trafik kazalarında ölen vombatları inceledi. Bağırsağın son bölümünde daha sert ve daha esnek şeritlerin yan yana durduğunu buldular. Dışkı yavaş yavaş kuruyup ilerlerken bu düzensiz duvarlar onu köşeleri belirgin küplere dönüştürüyor. Bir vombat bir gecede 80 ila 100 küp bırakabilir; bunları çoğu zaman bölgesini işaretlediği kayaların ve kütüklerin üstüne koyar, düz yüzeyler de küplerin yuvarlanıp düşmesini önlüyor olabilir. Çalışma 2019’da, önce güldüren sonra düşündüren araştırmalara verilen esprili bir ödül olan Ig Nobel’in fizik ödülünü kazandı.

MerakBilim

Flamingolar pembe doğmaz. Yavrular yumurtadan gri çıkar; yetişkinlerin pembesi, yedikleri alglerdeki ve minik karideslerdeki pigmentlerden gelir.

Bu pigmentler karotenoidlerdir; havucu ve domatesi renklendiren maddelerle aynı ailedendir. Flamingolar sığ ve tuzlu sulardan minik algleri, tuzlu su karideslerini ve başka küçük canlıları süzerek beslenir. Karaciğerdeki enzimler karotenoidleri pembe ve kırmızı tonlara dönüştürür; bu renkler de yeni çıkan tüylere yerleşir. Yavruların yetişkin rengine kavuşması birkaç yıl sürer. Besindeki pigment miktarı renge doğrudan yansır: Karayipler’deki Amerika flamingoları en kırmızı olanlardır, küçük flamingo ise çok daha soluktur. Anne ve baba yavrularını boğazlarında ürettikleri, pigment bakımından zengin “kursak sütüyle” besler ve bu dönemde kendi renkleri solabilir. Hayvanat bahçelerinde flamingolara karotenoid takviyesi verilir; verilmezse yavaş yavaş solarlar.

MerakBilim

Bazı tatlı su kaplumbağaları, kuyruklarının altındaki kloak denen açıklıktan sudaki oksijeni alabilir. Bu sayede uzun süre su altında kalabilirler.

Kloak; iki yaşamlıların, sürüngenlerin ve kuşların hem dışkılama hem üreme için kullandığı tek açıklıktır. Bazı kaplumbağalarda bu açıklık, ince duvarlı ve kan damarlarıyla dolu keselere açılır. Suda çözünmüş oksijen bu keselerden kana geçer; biyologlar buna kloakal solunum der. Avustralya’daki Fitzroy Nehri kaplumbağası bu yola öylesine dayanır ki keselerine su çekip boşaltarak uzun süre su altında kalabilir. Kuzey Amerika’da ise boyalı kaplumbağa gibi bazı türler kışı donmuş göletlerin buzu altında geçirir; bu aylarda yüzeye çıkmaları hiç mümkün değildir. Vücutları iyice yavaşlar, ihtiyaç duydukları az miktardaki oksijeni de derileri ve kloakları yoluyla alırlar.

MerakBilim

İzlanda, sivrisineğin hiç görülmediği ender ülkelerden biri olarak bilinirdi. Ülkedeki ilk sivrisinekler Ekim 2025’te bulundu.

Biyologlara göre İzlanda’da uzun süre sivrisinek bulunmamasının başlıca nedeni, ülkenin kararsız kışlarıdır: Art arda donma, çözülme ve yeniden donma, larvaları uçabilen sivrisineklere dönüşmeden öldürebilir. 16 Ekim 2025’te, Reykjavík’in kuzeyindeki Kjós bölgesinde, Kiðafell’de böceklere meraklı bir yerel sakin birkaç sivrisinek yakaladı. Uzmanlar bunları, Avrupa’da yaygın olan ve soğuğa dayanıklı iri bir tür, Culiseta annulata olarak tanımladı. Aralarında hem erkek hem dişi vardı ve bunlar ülkede doğrulanan ilk sivrisineklerdi. 2026 yazında başka sivrisinek bulunmadı; bu yüzden şimdilik yerleşik bir topluluk değil, tek seferlik bir geliş gibi görünüyor. Yine de ısınan kışlar, ileride kalıcı bir topluluğun oluşmasını kolaylaştırabilir.

MerakBilim

Sinekkuşları geri geri uçabilir ve kalpleri dakikada 1.000 kereden fazla atabilir.

Yalnızca Amerika kıtasında yaşayan sinekkuşları, havada uzun süre asılı kalabilen ve geri geri uçabilen tek kuşlardır. Kanatları havada sekiz çizer; küçük türler kanatlarını saniyede 80 kez kadar çırpar. Bu uçuş çok büyük enerji ister: Uçarken sinekkuşunun kalbi dakikada 1.000’den fazla atabilir; bu, hayvanlar âlemindeki en hızlı kalp atışlarından biridir. Birçok tür, geceyi enerjisi tükenmeden atlatmak için torpor denen derin ve soğuk bir uyuşukluğa, bir tür kısa kış uykusuna girer. Kalp atışı ve vücut sıcaklığı hızla düşer, kimi zaman dış havanın sıcaklığına yaklaşır; kuş da sabaha kadar çok daha az enerji harcar.

MerakBilim

Mangrovlar, tropik kıyılarda tuzlu suyun içinde yetişen ağaçlardır. Dalgaların gücünü kırarak kıyıyı korur, altlarındaki çamurda da büyük miktarda karbon saklarlar.

Mangrov köklerinin bir kısmı, hava almak için çamurdan şnorkel gibi yukarı uzanır. Kökler dalgaları yavaşlatır, tortuyu tutar ve kıyının aşınmasını azaltır; su altındaki sık kök ağı da balıklara, yengeçlere ve yavru deniz canlılarına sığınak olur. Mangrov ormanları ayrıca bol miktarda “mavi karbon”, yani kıyı ve deniz ekosistemlerinin depoladığı karbonu tutar. Bunun büyük kısmı suya doymuş, oksijeni az çamurdadır; ölü bitki kalıntıları orada öyle yavaş çürür ki karbon yüzyıllarca gömülü kalabilir. Tropik ormanlarla ilgili araştırmalar, alan başına bakıldığında mangrovların dünyanın karbonca en zengin ormanları arasında olduğunu gösteriyor. Bu yüzden karides çiftlikleri ya da yapılaşma için mangrovları kesmek, hem yaşam alanlarını ve kıyının doğal korumasını yok eder hem de karbonu atmosfere salar.

MerakBilim

Turbalıklar karaların yalnızca yüzde 3 kadarını kaplar, ama dünyadaki bütün ormanların yaklaşık iki katı karbon saklar. Bu sulak alanlar, yarı çürümüş bitkilerin binlerce yıl boyunca üst üste birikmesiyle oluşur.

Turba, suya doymuş ve oksijeni az topraklarda ölü bitkilerin çürümesi neredeyse durduğunda biriken koyu renkli, süngerimsi bir maddedir; çoğunlukla yosunlardan, özellikle de turba yosunundan oluşur. Çok yavaş büyür, yılda yaklaşık bir milimetre; bu yüzden birkaç metrelik bir turba katmanı binlerce yılın izini taşıyabilir. Turbalıklar İrlanda ve İskoçya’nın bataklıklarından Sibirya ve Kanada’nın uçsuz bucaksız düzlüklerine, Endonezya ile Kongo Havzası’nın tropik turba bataklıklarına kadar uzanır. Tarım ya da ormancılık için kurutulduklarında veya yandıklarında, binlerce yılda biriken karbon birkaç yıl içinde havaya karışabilir. Bu yüzden kurutulmuş turbalıkları yeniden sulamak, bugün pek çok ülkenin iklim planlarında yer alıyor.

MerakBilim

Svalbard Küresel Tohum Deposu, Kuzey Kutup Bölgesi’ndeki bir Norveç adasında dağın içine oyulmuştur ve dünyadaki gen bankalarının tohumlarını yedek olarak saklar. Asıl koleksiyonlar kendi yerlerinde kullanılmaya devam eder; Svalbard’dakiler güvenlik kopyasıdır.

Gen bankası, ıslahçıların ve araştırmacıların kullanabilmesi için tarım bitkilerinin çeşitlerini ve yabani akrabalarını tohum hâlinde saklayan kurumdur. Svalbard’daki depo 26 Şubat 2008’de açıldı; Norveç hükûmeti, Crop Trust ve Kuzey Ülkeleri Genetik Kaynaklar Merkezi (NordGen) tarafından ortaklaşa yönetilir. Tohumlar yaklaşık -18°C’de tutulur ve “kara kutu” sistemi uygulanır: Tohumlar gönderen kurumun malı olarak kalır, kutuyu da yalnızca o kurum açabilir ya da geri alabilir. Bu yedeğe gerçekten ihtiyaç duyuldu. Suriye’deki savaş, uluslararası araştırma merkezi ICARDA’nın Halep yakınlarındaki ana gen bankasına erişimi kesince ICARDA 2015’te ve 2017’de Svalbard’dan tohum çekerek koleksiyonunu Lübnan’da ve Fas’ta yeniden kurdu. Bunlar bugüne kadarki tek geri çekmelerdir.

MerakBilim

Sibirya’daki Baykal Gölü, 25-30 milyon yıllık yaşı ve 1.642 metrelik derinliğiyle dünyanın en eski ve en derin gölüdür.

Baykal, yer kabuğunun yavaş yavaş iki yana ayrıldığı bir yarıkta, bilimsel adıyla bir riftte yer alır; bu yarık bugün de yılda yaklaşık 4 milimetre genişliyor. Göl, dünyadaki göllerde ve nehirlerde bulunan tatlı suyun beşte birinden fazlasını barındırır; bu, Kuzey Amerika’daki beş Büyük Göl’ün toplamından da fazladır. Milyonlarca yıllık yalnızlık, başka hiçbir yerde yaşamayan bitki ve hayvanlar ortaya çıkarmıştır: Yalnızca tatlı suda yaşayan tek fok türü olan Baykal foku ve amfipod denen, karidese benzeyen küçük canlıların 350’den fazla türü bunlardan bazılarıdır. Kışın göl yüzeyi öyle kalın donar ki buzun üzerinde işaretlenmiş yollar açılır.

MerakBilim

ABD’nin batısında yetişen bazı bristlecone çamları 4.800 yaşından büyüktür; yani Mısır’daki Keops Piramidi’nden bile yaşlıdırlar.

Bilinen en yaşlı canlı örnek, Methuselah lakaplı ağaçtır ve Doğu Kaliforniya’daki White Mountains’ta yetişir. Yıllık halkaları sayıldığında 4.850 yaşından büyük olduğu anlaşılmıştır; zarar görmesin diye tam yeri gizli tutulur. Keops Piramidi MÖ 2560 dolaylarında yapıldı, yani Methuselah filizlendikten birkaç yüzyıl sonra. Bristlecone çamları, kireçtaşına benzeyen dolomit kayasının ince ve kuru toprağında, başka bitkilerin pek yaşayamadığı yerlerde son derece yavaş büyür; bu da onları rekabetten ve yangından korur. Yoğun ve reçineli odunları böceklere, mantarlara ve çürümeye direnir; ölen ağaçlar bile binlerce yıl ayakta kalabilir. 1964’te Nevada’da bir araştırmacı, sonradan Prometheus adı verilen bir ağacı kesti ve en az 4.862 halka saydı; bu ağaç o güne kadar bilinen en yaşlı ağaç çıktı.

MerakBilim

Ölüp okyanusun dibine batan bir balina, birbiri ardına gelen hayvan ve mikrop topluluklarını on yıllarca besleyebilir. Besinin kıt olduğu derinliklerde zengin bir besin adasına dönüşür.

Bilim insanları dibe çöken böyle bir balina leşine İngilizcede “whale fall” der. Leş aşama aşama tüketilir. Önce uyuyan köpek balıkları gibi leşçiler, birkaç aydan iki yıla kadar süren bir sürede yumuşak dokunun çoğunu temizler. Ardından solucanlar, kabuklular ve başka küçük canlılar kemiklere ve leşle zenginleşen çevredeki çamura yerleşir. On yıllarca sürebilen en uzun aşamada bakteriler kemiklerin içindeki yağları parçalar ve hidrojen sülfür açığa çıkarır. Başka bakteriler bu kimyasaldan enerji üretir; bu bakterileri vücutlarında taşıyan midyeler ve öteki çift kabuklular da onlar sayesinde yaşar. Böylece güneş ışığına hiç bağlı olmayan bir besin zinciri kurulur. Kemik yiyen Osedax solucanları ise 2002’de Kaliforniya açıklarında bir balina leşinde keşfedildi; kemiği sindiren bakterilerin yardımıyla kemiklerin içine oyuk açarlar.

MerakBilim

Ekim 2022’de daha birkaç aylık bir kıyı çamurçulluğu, Alaska’dan Tazmanya’ya hiç mola vermeden uçtu. 13.560 kilometrelik yolu 11 günde, yemek, su ya da dinlenmek için bir kez bile konmadan tamamladı.

B6 adıyla bilinen bu genç kuş (etiket numarası 234684), o yaz Alaska’da yumurtadan çıkmıştı. Araştırmacılar ona güneş enerjisiyle çalışan küçük bir uydu vericisi takmıştı; bu sayede uçuşun her aşaması kaydedildi. Kuş 13 Ekim 2022’de yola çıktı ve 11 gün 1 saat sonra Tazmanya’nın kuzeydoğusuna indi. Guinness Dünya Rekorları, 13.560 kilometrelik bu yolculuğu bir kuşun yaptığı en uzun kesintisiz uçuş olarak kaydetti. Kıyı çamurçullukları deniz üstünde dinlenemez; bu yüzden böyle bir geçişi tek seferde bitirmek zorundadır. Yola çıkmadan önce, bugüne kadar incelenen bütün göçmen kuşlardan daha fazla yağ depolarlar. Sindirim organları da küçülür ve kuş uçuş için hafifler.

MerakBilim

Yaklaşık 2,4 milyar yıl önce, mikropların ürettiği oksijen Dünya’nın havasında ilk kez birikmeye başladı ve o dönem yaşayan canlıların birçoğunu zehirledi.

Bilim insanları bu olaya Büyük Oksidasyon Olayı der. Oksijeni, güneş ışığıyla besin üreten ve atık olarak oksijen salan siyanobakteriler üretiyordu. Uzun süre bu gaz oluştuğu hızla tükendi; büyük kısmını okyanuslarda çözünmüş demir bağladı. Paslanan demir dibe çöktü ve bantlı demir oluşumları denen çizgili kayaçları meydana getirdi; bu kayaçlar bugün dünyanın başlıca demir cevheri kaynaklarındandır. Demir tükenince oksijen havada birikmeye başladı. Oksijensiz yaşayan birçok mikrop ya öldü ya da çamura ve derin sulara çekildi; bu yüzden olaya “oksijen felaketi” de denir. Oksijen, gezegeni sıcak tutan metanın büyük kısmını da yok etti ve uzun süren Huron buzul çağlarının başlamasına katkıda bulunmuş olabilir. Uzun vadede ise besinden çok daha fazla enerji elde etmeyi sağlayan oksijenli solunumu mümkün kıldı; karmaşık yaşam da sonradan bu enerjiyle gelişti.

DinginlikZihin

Huşu, sıradağlar ya da yıldızlı bir gökyüzü gibi çok büyük bir şeyin karşısında duyulan, hayranlıkla karışık saygıdır. İnsana kısa bir süre kendini küçük hissettirir; bazı araştırmalarda insanları daha alçakgönüllü ve yardımsever yaptığı görülmüştür.

Psikologlar Dacher Keltner ve Jonathan Haidt 2003’te huşunun iki bileşeni olduğunu öne sürdü: bir enginlik duygusu ve karşılaşılan şeyi kavrayabilmek için dünyaya bakışı yeniden düzenleme ihtiyacı. Sonraki araştırmalar, huşunun getirdiği “küçülen benlik” hissini ölçtü. Paul Piff’in yönettiği 2015 tarihli bir deneyde, çok uzun okaliptüs ağaçlarına bir dakika boyunca bakan öğrenciler, yüksek bir binaya bakan öğrencilere göre, kalemlerini düşüren bir yabancıya daha çok kalem topladı. Başka çalışmalar, sık huşu duyan insanlarda kandaki bir iltihap göstergesinin daha düşük olduğunu buldu. Bu etkiler genellikle küçüktür; sonuçlar araştırmadan araştırmaya ve kültürden kültüre değişir.

MerakBilim

Kuzey Amerika’nın doğusundaki periyodik ağustosböcekleri 13 ya da 17 yıl toprağın altında yaşar; sonra milyonlarcası aynı anda yeryüzüne çıkar ve birkaç hafta boyunca öter, çiftleşir.

Periyodik ağustosböcekleri Magicicada cinsindendir. Nimf denen yavruları toprağın altında yaşar ve ağaç köklerinin özsuyuyla beslenir. Bir bölgede aynı kuşaktan bütün böcekler birkaç hafta içinde birlikte yeryüzüne çıkar; tek bir hektarda birkaç milyon böceğe rastlanabilir. Kuşlar ve öteki avcılar kısa sürede doyar, böylece böceklerin çoğu çiftleşmeye fırsat bulur. Bu stratejiye avcı doyumu denir. Erişkinler yalnızca birkaç hafta yaşar. 13 de 17 de asal sayıdır; bir görüşe göre bu yüzden döngüleri, daha kısa aralıklarla çoğalan avcılarla ya da komşu bölgelerdeki kuşaklarla nadiren çakışır.

MerakBilim

Birçok incir ağacını yalnızca minicik incir arıları tozlaştırabilir. Bu arılar kapalı incirin içine girer ve orada saklı duran yüzlerce çiçeğe ulaşır.

İncir aslında tek bir meyve değil, içi minicik çiçeklerle kaplı, kapalı bir çiçek topluluğudur. Boyu bir iki milimetreyi geçmeyen dişi incir arısı, incirin ucundaki dar delikten içeri girer ve bu sırada çoğu zaman kanatlarını kaybeder. İçerideki çiçekleri tozlaştırır, yumurtalarını bırakır ve orada ölür. Yavrular incirin içinde çiftleşir; yeni dişiler üzerlerinde polenle başka bir ağaca gider. İncir türlerinin çoğu kendine özgü bir arı türüne bağlıdır ve bu ortaklığın on milyonlarca yıllık olduğu düşünülür. Aydın yöresinde üreticiler bugün de bahçelerine erkek incir, yani ilek dalları asar; böylece arılar kurutmalık İzmir tipi incirleri tozlaştırır. Bu işe ilekleme denir. Bahçelerde yetişen incirlerin çoğu ise arıya hiç gerek duymadan olgunlaşır.

DinginlikBilim

Deniz çayırları deniz tabanının yalnızca binde birini kaplar, ama okyanus tortullarına gömülen karbonun yaklaşık onda biri onların payıdır. Deniz çayırları kıyı sularında, su altında yetişen çiçekli bitkilerdir.

Alg olan deniz yosunlarının aksine deniz çayırlarının kökü, yaprağı ve çiçeği vardır; Antarktika dışındaki bütün kıtaların sığ kıyı sularında yetişirler. Yaprakları akıntıyı yavaşlatır, böylece ince tanecikler dibe çöker; kökleri de deniz tabanını bir arada tutar. Ölen yapraklar ve kökler oksijeni az olan çamura gömülür ve orada çok yavaş çürür; bu yüzden içlerindeki karbon yüzyıllarca hapsolabilir. Kıyı bitkilerinin bu yolla depoladığı karbona “mavi karbon” denir. Türkiye kıyıları da dahil olmak üzere Akdeniz’de Posidonia oceanica çayırları, binlerce yıl boyunca kök ve tortudan kalın katmanlar örer. 19. yüzyılın sonlarından bu yana dünyada bilinen deniz çayırı alanlarının beşte birinden fazlası tarama, kirlilik ve kıyı yapılaşması yüzünden yok oldu.

AzimBilim

Kunduzlar dal ve çamurdan barajlar kurar. Bu barajlar dereleri gölete, çevrelerini sulak alana çevirir; yeraltı suyunu yükseltir ve bütün bir vadinin görünümünü değiştirir.

Kunduzlar, yuvalarının çevresinde derin su olsun diye baraj kurar; böylece avcılardan saklanabilir, kış için dal depolayabilirler. Oluşan göletler taşkınları yavaşlatır, suyun taşıdığı mili tutar ve kurak dönemlerde toprağı nemli tutar; balıklara, kurbağalara, böceklere ve kuşlara yer açar. Yaptıkları iş pek çok canlıya yaşam alanı yarattığı için ekologlar kunduzlara “ekosistem mühendisi” der. ABD’nin batısındaki orman yangınları üzerine 2020’de yapılan bir araştırma, kunduzların baraj kurduğu dere boylarının, çevredeki arazi yanarken yeşil kaldığını gösterdi. Bazı arazi yöneticileri bugün dereleri eski hâline getirmek için kunduzları yeniden doğaya bırakıyor ya da kazık ve dallardan kunduz barajına benzeyen basit setler kuruyor. Kunduzlar tarlaları ve yolları da su altında bırakabildiği için her yerde hoş karşılanmaz.

MerakBilim

Kuzey sumrusu her yıl Kuzey Kutbu’ndaki kuluçka alanlarından Antarktika kıyılarına uçup geri döner; yazın peşinden gittiği bu yolculuk 70.000 kilometreyi aşabilir.

Kuzey sumruları kuzeyde yaz aylarında Kuzey Kutbu çevresinde kuluçkaya yatar, sonra güneye uçup güney yarımkürenin yazını Antarktika’nın buz kütlelerinin yakınında geçirir. Yılda iki yaz yaşadıkları için başka hiçbir hayvan bu kadar çok gün ışığı görmez. Güneşin doğuş ve batış saatlerinden kuşun yerini hesaplayan, ışığa duyarlı küçük cihazlarla (geolocator) 2010’da yapılan bir çalışma, Grönland ve İzlanda’daki sumruların yılda ortalama 70.900 kilometre uçtuğunu gösterdi. İngiltere’nin kuzeydoğusundaki Farne Adaları’nda cihaz takılan bir sumru ise on ayda yaklaşık 96.000 kilometre yol aldı; çünkü sumrular rüzgârı ve yiyeceği izleyerek dolambaçlı yollardan uçar. Birçoğu 15 ile 30 yıl yaşar; bir sumru ömrü boyunca yaklaşık 2,4 milyon kilometre, yani Ay’a üç kereden fazla gidip dönmeye yetecek kadar yol uçabilir.

MerakBilim

Somon balıkları okyanusta Dünya’nın manyetik alanını bir pusula gibi kullanabilir; eve yaklaşınca da doğdukları derenin kokusunu izler.

Pasifik somonları nehirlerde yumurtadan çıkar, birkaç yılı denizde geçirir, sonra yumurtlamak için çoğu zaman tam da doğdukları dereye döner. Bilim insanlarına göre yollarını en az iki duyuyla bulurlar. Açık denizde Dünya’nın manyetik alanı onlara yol gösteriyor gibidir: Kanada’daki Fraser Nehri’ne dönen kırmızı somonlar (sockeye) üzerine 2013’te yapılan bir araştırma, balıkların Vancouver Adası’nın hangi yanından geçeceğinin manyetik alandaki yavaş değişimlere göre kaydığını gösterdi; sanki nehir ağzındaki manyetik alanı ezberlemişlerdi. Kıyıya yaklaşınca koku devreye girer. Amerikalı biyolog Arthur Hasler 1950’lerde, yavru somonların doğdukları derenin kendine özgü kokusunu öğrendiğine ve erişkin olunca bu kokuyu izleyerek geri döndüğüne dair kanıtlar buldu.