Hayatı değiştiren icatlar

Teknoloji

Günlük hayatımıza giren teknolojilerin kökenleri ve onları geliştiren insanların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTeknoloji

Telomerler, kromozomların uçlarını kapatan koruyucu DNA bölgeleridir; ayakkabı bağcığının ucundaki plastik kılıfa benzetilirler. Aynı kısa DNA dizisinin defalarca yinelenmesinden oluşurlar ve vücuttaki hücrelerin çoğu bölündükçe kısalırlar. Ama uzunluklarına bakarak bir insanın ne kadar yaşayacağı söylenemez.

Avustralya doğumlu biyolog Elizabeth Blackburn, 1970’lerin ortasında Yale Üniversitesi’nde çalışırken, kromozom uçlarında kısa bir DNA “sözcüğünün” art arda defalarca yinelendiğini buldu; insanda bu sözcük TTAGGG’dir. Blackburn, 2009 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü Carol Greider ve Jack Szostak’la paylaştı; üçü, telomerlerin ve onları yeniden uzatan telomeraz enziminin kromozomları nasıl koruduğunu göstermişti. Vücut hücrelerinin çoğu her bölündüğünde, DNA’yı kopyalayan düzenek zincirin en ucuna yetişemez ve telomerden küçük bir parça eksilir. Telomer çok kısalınca hücre bölünmeyi bırakır; telomerlere saat denmesi bundandır. Ama bu saat, insanları ya da türleri karşılaştırmaya yaramaz: Farelerin telomerleri insanınkinden çok daha uzundur, yine de fareler ancak iki üç yıl yaşar. İnsanların telomer uzunluğu da doğuştan birbirinden çok farklıdır. Bu yüzden birçok bilim insanı, telomerlere bakarak “biyolojik yaşınızı” ölçtüğünü söyleyen ticari testlere kuşkuyla yaklaşır.

MerakTeknoloji

GPS uydularındaki atom saatleri, Einstein’ın görelilik kuramlarının öngördüğü gibi, yerdeki saatlerden her gün yaklaşık 38 mikrosaniye, yani saniyenin milyonda 38’i kadar ileri gider. Bu kayma düzeltilmese, bulunduğunuz yer tek bir günde 11 kilometre kadar yanlış hesaplanırdı.

Telefonunuzdaki gibi bir GPS alıcısı, yaklaşık 20.200 km yükseklikte dolanan uydulardan sinyal alır ve bu sinyallerin ne kadar sürede geldiğini ölçerek yerini bulur. Radyo sinyalleri bir mikrosaniyede, yani saniyenin milyonda birinde 300 metre kadar yol alır; bu yüzden saatteki en küçük hata bile önemlidir. Görelilik, uydu saatlerini iki yönden etkiler. Özel göreliliğe göre hareket eden saat yavaş işler: Saniyede 4 kilometreye yakın hızla giden uydu saatleri her gün 7 mikrosaniye kadar geri kalır. Genel göreliliğe göre ise kütleçekiminin zayıf olduğu yerde saat hızlı işler: Dünya’nın çok yukarısındaki bu saatler her gün 46 mikrosaniye kadar kazanır. Sonuçta günde yaklaşık 38 mikrosaniye ileri giderler. Bu yüzden her uydunun saati, fırlatılmadan önce biraz yavaş çalışacak biçimde ayarlanır: Saniyede 10,23 milyon yerine 10,22999999543 milyon salınım yapar. Böylece yörüngede yerdeki saatlerle aynı hızda işler.

MerakTeknoloji

Apollo Yönlendirme Bilgisayarı, astronotları Ay’a götürürken yalnızca 4 kilobayt kadar yazılabilir, 72 kilobayt kadar da kalıcı bellekle çalışıyordu. Programlar belleğe elle örülerek işlenmişti: “Halat bellek” denen bu yöntemde tel minicik bir mıknatıs halkanın içinden geçiyorsa 1, yanından geçiyorsa 0 anlamına geliyordu.

Bilgisayarı MIT Enstrümantasyon Laboratuvarı tasarladı, Raytheon şirketi üretti. Silikon yongaları, yani entegre devreleri kullanan ilk bilgisayarlardan biriydi ve 28 litrelik bir hacme sığıyordu. Belleği, 16 bitlik, yani 16 ikili basamaktan oluşan “sözcüklerle” ölçülürdü: 2.048 yazılabilir, 36.864 kalıcı sözcük. Apollo 11, 20 Temmuz 1969’da Ay’a inerken bilgisayar 1202 ve 1201 alarmları verdi. İnişten vazgeçmek gerekirse diye bir radar açık bırakılmıştı; bu radar, bilgisayarın işlem zamanını boşuna harcayıp onu aşırı yüklüyordu. J. Halcombe Laning’in tasarladığı işletim sistemi, acil olmayan işleri bırakıp bir anda yeniden başladı; iniş programları ise çalışmayı sürdürdü. Bu yüzden Görev Kontrol Merkezi mürettebata inişe devam etmesini söyledi. Uçuş yazılımını Margaret Hamilton’ın yönettiği bir ekip yazmıştı; Hamilton 2016’da ABD’nin en yüksek sivil nişanlarından Başkanlık Özgürlük Madalyası’nı aldı. Bilgisayarın gücü, 1970’lerin sonundaki ilk ev bilgisayarlarınınkine yakındı.

MerakTeknoloji

John Clarke, Michel Devoret ve John Martinis 1984 ve 1985’te, bir çipteki elektrik devresini mutlak sıfırın hemen üstüne kadar soğuttular ve devrenin tıpkı bir atom gibi, bütünüyle tek bir kuantum nesnesi olarak davranabildiğini gösterdiler. Bu buluş onlara 2025 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandırdı.

Deneyler Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’de, Clarke’ın ekibinde yapıldı; Martinis onun doktora öğrencisi, Devoret ise doktora sonrası araştırmacıydı. Mutlak sıfır (−273,15 °C), olabilecek en düşük sıcaklıktır. Devrenin kalbinde bir Josephson eklemi vardı: çok soğukken akımı hiç dirençsiz ileten iki süperiletken metal ve aralarında yalnızca birkaç atom kalınlığında yalıtkan bir katman. Devredeki sayısız elektron, tek bir parçacıkmış gibi birlikte hareket ediyordu. Ekip, kuantum davranışının iki işaretini gördü. Devre, hapsolduğu durumdan tünelleme denen olayla, yani aşamayacağı bir enerji engelinin içinden sızarak kurtuldu. Mikrodalga enerjisini de tıpkı bir atom gibi yalnızca belirli paketler, yani kuantumlar hâlinde soğurdu. Bugün bu tür devreler, Google ve IBM gibi şirketlerin süperiletken kuantum bilgisayarlarında kübit, yani temel bilgi birimi olarak kullanılıyor.

MerakTeknoloji

Antikitera düzeneği, büyük olasılıkla MÖ 2. yüzyılda yapılmış, dişlilerle çalışan bir Yunan aygıtıdır. Tutulmaları önceden bildirmek için 223 kamerî ayı kapsayan sarmal bir kadranı vardı: Kadrandaki işaretler Güneş ya da Ay tutulması beklenen ayları gösteriyor, yazıtlar da tutulmanın saati gibi ayrıntıları veriyordu.

Düzenek 1901’de bulundu. Süngerciler, Yunanistan’ın Antikitera adası açıklarında Roma döneminden kalma bir batıktan pek çok eser çıkarmıştı; aşınıp kabuk bağlamış bu yığın da onların arasındaydı. Gemi MÖ 70–60 dolaylarında batmıştı. Elle çevrilen bronz dişlileri Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini gösteriyordu. Bu yüzden bilinen en eski analog bilgisayar, yani rakamlarla değil hareketli parçalarla hesap yapan bir makine sayılır. Tutulma kadranı Saros döngüsüne dayanır: 223 kamerî ay, yani yaklaşık 18 yıl 11 gün sonra Güneş, Dünya ve Ay hemen hemen aynı konuma döner ve tutulmalar benzer bir düzenle yinelenir. Kamerî ay, bir yeni aydan ötekine kadar geçen süredir. Kadrandaki 51 bölmede yer alan işaretler 38 Ay ve 27 Güneş tutulmasını gösterir. Bunların çoğu ancak 2000’lerde, aralarında Mike Edmunds ve Tony Freeth’in de bulunduğu araştırmacılar parçaların içini röntgen taramalarıyla görüntüleyince okunabildi. Muhtemelen gezegenleri gösteren ön yüz ise büyük ölçüde kayıptır.

MerakTeknoloji

Kâğıt para ilk kez Çin’de kullanıldı. 11. yüzyılın başında Sichuan’daki tüccarlar, ağır demir sikkelerin yerine jiaozi denen kâğıt senetler çıkarmaya başladı; 1023’te bu işi Song devleti üstlendi. Avrupa’nın ilk banknotları ise 1661’de İsveç’te basıldı.

Fikrin kökleri Tang hanedanına (618–907) uzanır: 804’te tüccarlar “uçan para” denen kâğıt belgeler kullanıyordu. Bu belgeler sayesinde sikke taşımadan Çin’in bir ucundan öbürüne para gönderebiliyorlardı. Demir sikkelerin büyük ödemeler için fazla ağır olduğu Sichuan’da, bölgenin merkezi Chengdu’daki özel işletmeler jiaozi senetleri çıkarmaya başladı. Bu işletmelerden bazıları iflas edince devlet 1023’te kendi dairesini kurdu, ertesi yıl da ilk resmî banknotları bastı. Kâğıt para güvene dayanıyordu: Bir banknot, onu çıkaranın verdiği söz kadar değerliydi. Bu güven kötüye de kullanılabiliyordu; Song yönetimi karşılığında sikke bulunmayan yığınla banknot basınca fiyatlar hızla yükseldi. Avrupalılar kâğıt parayı, 13. yüzyılda Moğol hükümdarı Kubilay Han’ın banknotlarını anlatan Marco Polo gibi gezginlerden öğrendi. Avrupa’nın ilk banknotlarını 1661’de İsveç’teki Stockholms Banco çıkardı; banka altı yıl sonra battı.

MerakTeknoloji

Manyetik pusula Çin’de fal ve feng şui aracı olarak doğdu; feng şui, evlerin ve mezarların yerini araziyle uyumlu seçme sanatıdır. Çinli denizcilerin mıknatıslı bir iğneyle yön bulduğunu anlatan ilk kayıtlar 12. yüzyılın başlarına aittir.

Çin’deki ilk yön bulucular büyük olasılıkla “güneyi gösteren kaşıklar”dı. Bu kaşıklar, doğal olarak mıknatıslı bir demir cevheri olan mıknatıs taşından yapılırdı. Yönlerin işaretlendiği pürüzsüz bir bronz levhaya konan kaşık, sapı güneyi gösterene kadar dönerdi. Han hanedanı döneminden (MÖ 206–MS 220) kalma metinler böyle araçları anlatıyor gibidir, ama arkeologlar henüz böyle bir kaşık bulamadı. Asıl adım Song hanedanı döneminde atıldı. Bilgin Shen Kuo 1088’de, mıknatıs taşına sürtülerek mıknatıslanan iğneleri anlattı ve bunların tam kuzey-güney yönünü göstermediğini fark etti; bugün buna manyetik sapma deniyor. Birkaç on yıl sonra yazar Zhu Yu, denizcilerin geceleri yıldızlara, gündüzleri güneşe bakarak yol aldığını, hava kapalıyken de güneyi gösteren iğneye başvurduğunu yazdı. Avrupa’da pusuladan söz eden ilk yazılı kayıt 1190 dolaylarına aittir.

MerakTeknoloji

Barut 9. yüzyılda Çin’de, uzun ömür iksiri arayan simyacıların elinde ortaya çıktı. Güherçile, kükürt ve odun kömüründen oluşan bu karışımın Çince adı huoyao bugün de “ateş ilacı” demektir. Sonraki yüzyıllarda batıya yayılan barut, dünyanın her yerinde savaşı değiştirdi.

Barutun kesin olarak bilinen ilk tarifleri, Tang hanedanı dönemindeki Taocu simya kitaplarında geçer. Bunlardan biri 808 tarihlidir. Yaklaşık 50 yıl sonra yazılan Zhenyuan miaodao yaolüe ise güherçileyle kükürdü balla birlikte ısıtanların ellerini, yüzlerini, hatta bütün evlerini yaktığını anlatarak okuru uyarır. Güherçile (potasyum nitrat) ısınınca oksijen açığa çıkarır; karışımın bu kadar hızlı yanması bundandır. Çin orduları barutu ateşli oklarda ve bombalarda kullandı; askerî kullanım için bilinen en eski yazılı tarifler de 1044’te tamamlanan Wujing Zongyao adlı savaş el kitabındadır. 12. yüzyılda askerler, önce alev, sonra mermi fırlatan “ateş mızrakları” taşıyordu. Barut 13. yüzyılda İslam dünyasına ve Avrupa’ya ulaştı; İngiliz rahip ve bilgin Roger Bacon onu 1267’de anlattı. 1453’te de Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u kuşatırken surları dev toplarla dövdü.

MerakTeknoloji

Saat dilimleri kurulmadan önce her kasaba kendi saatini güneşe göre ayarlardı: Güneş gökte en yükseğe çıktığında o kasabada öğle olurdu. Dünya her dört dakikada bir derece döndüğü için Bristol’de öğle, Londra’dakinden on dakika kadar sonra gelirdi.

Kasaba saatleri genellikle yerel ortalama zamanı gösterirdi. Bu, güneş saatinin yıl boyunca ortalaması alınmış hâliydi; çünkü güneş saati, mevsime göre çeyrek saate kadar ileri ya da geri kalır. Doğuya ya da batıya gidildikçe fark büyürdü. Britanya’da Oxford Londra’nın beş, Leeds altı dakika gerisindeydi; Hindistan’da ve Kuzey Amerika’da şehirler arasındaki fark bir saati bulabiliyordu. Yolculuklar günler sürerken bu pek önemli değildi, ama trenler ve telgraf onu bir soruna dönüştürdü. Kuzey Amerika demiryolları 18 Kasım 1883’te beş standart saat dilimine geçti. 1884’te Washington’da toplanan 25 ülkenin temsilcileri de Greenwich’ten geçen meridyeni dünyanın sıfır boylamı olarak seçti. Osmanlı İmparatorluğu’nun da kendine özgü bir düzeni vardı: her gün güneş batarken saatlerin 12’ye ayarlandığı alaturka saat. Türkiye bu düzeni 1926’da bırakıp uluslararası 24 saatlik güne geçti.

MerakTeknoloji

Demiryolları Britanya’yı tek bir ulusal saate geçirdi. Great Western Railway şirketi Kasım 1840’ta trenlerini Londra saatine göre işletmeye başladı; 1847’nin sonunda Britanya’daki demiryollarının neredeyse hepsi onu izlemişti. 1880’de de Greenwich Ortalama Zamanı, Büyük Britanya’nın yasal saati oldu.

Londra saati Greenwich’teki Kraliyet Gözlemevi’nde belirlendiği için Greenwich Ortalama Zamanı (GMT) diye anılırdı; halk arasındaki adı ise “demiryolu saati”ydi. Yerden yere değişen saatler karışıklığa, kaçırılan aktarmalara ve trenlerin kıl payı çarpışmaktan kurtulduğu olaylara yol açıyordu. Bazı kasabalar direndi. Bristol’deki Borsa binasının saatine Londra saatini gösteren ikinci bir yelkovan eklendi; saat bugün de ikisini birlikte gösterir. Exeter ise 1852’ye kadar ayak diredi: Kentin saatini katedralin saati belirliyordu ve katedralin başrahibi onu değiştirmek istemiyordu. Sorunu elektrikli telgraf çözdü: 1850’lerden itibaren Greenwich’ten gönderilen saat sinyalleri rayların yanındaki tellerle ülkeye yayıldı ve 1855’e gelindiğinde Britanya’daki kasabaların neredeyse hepsi GMT’ye geçmişti. Parlamento 2 Ağustos 1880’de GMT’yi Büyük Britanya’nın yasal saati yaptı.

MerakTeknoloji

Louis Daguerre’in 1838’de Paris’te çektiği Boulevard du Temple fotoğrafında kalabalık cadde neredeyse boş görünür: Poz dakikalarca sürdüğü için yürüyenler ve arabalar iz bırakmamıştır. Net seçilen tek insanlar, ayakkabısını boyatan bir adamla büyük olasılıkla boyacısıdır; ikisi de görüntüye geçecek kadar kıpırdamadan durmuştur.

Fransız dekor ressamı Daguerre, fotoğrafı 1838’in (belki de 1837’nin) nisan sonunda ya da mayıs başında, sabah saat sekizde stüdyosunun penceresinden çekti. Adını taşıyan dagerotip yönteminde görüntü doğrudan gümüş kaplı bir bakır levhanın üzerinde oluşuyordu. Bugüne kalan en eski fotoğrafı Nicéphore Niépce 1820’lerde çekmişti ve onun için en az sekiz saat poz gerekmişti. Daguerre’in yöntemi bu süreyi dört beş dakikaya indirdi; yine de yürüyen insanlar ve atlı arabalar için bu çok uzundu. Bütün dagerotiplerde olduğu gibi görüntünün sağı ile solu yer değiştirmiştir. Daguerre buluşunu Ocak 1839’da duyurdu, aynı yılın ekiminde de bu levhayı Bavyera Kralı I. Ludwig’e armağan etti. Özgün levha sonradan başarısız bir onarım girişiminde harap oldu. Bugün bildiğimiz görüntü, 1930’larda çekilmiş kopyalardan gelir; bu kopyaları fotoğraf tarihçisi Beaumont Newhall yapmıştı.

MerakTeknoloji

Auguste ve Louis Lumière, 28 Aralık 1895’te Paris’teki Grand Café’nin Salon Indien adlı salonunda paralı bir film gösterimi yaptı; bu gösterim geleneksel olarak sinemanın doğuşu sayılır. Sinematografla gösterdikleri on filmin her biri bir dakikadan kısaydı; gerçek hareket, an geçtikten sonra da izlenebiliyordu.

Kardeşlerin Şubat 1895’te patentini aldığı sinematograf, elle çevrilen, taşınabilir bir kutuydu; hem kamera, hem baskı makinesi, hem de projektör olarak çalışıyordu. Lumière ailesinin Lyon’da fotoğraf levhası üreten bir fabrikası vardı; kardeşlerin ilk filmi de işçilerin fabrika kapısından çıkışını gösteriyordu. Daha önce de film gösterilmişti: Kardeşler bu filmi 22 Mart 1895’te bir Fransız sanayi derneğinin 200 kadar üyesine göstermişti. Berlin’de de Skladanowsky kardeşler, 1 Kasım’da bilet alan seyircilere film göstermişti. Aralıktaki gösterimi ise bilet alan ya da davet edilen 40 kadar kişi izledi. Ünlü Trenin Gara Girişi o programda yoktu; ilk kez Ocak 1896’da gösterildi. Seyircilerin korkup salondan kaçtığı da anlatılır, ama tarihçiler o döneme ait böyle bir habere rastlamamıştır.

MerakTeknoloji

1945’te altı kadın, ilk genel amaçlı elektronik bilgisayarlardan biri olan ENIAC’ın ilk programcıları oldu. Topçu atış cetvellerini elle hesaplayan yaklaşık 200 “insan bilgisayar” arasından seçilmişlerdi. Ne kılavuz vardı ne programlama dili; makineyi bağlantı şemalarından öğrendiler.

ENIAC, top mermilerinin izleyeceği yolu hesaplamak için ABD Ordusu adına Pennsylvania Üniversitesi’nde yapıldı. Koca bir odayı dolduruyordu: 30 metre kadar uzanan paneller, akımı açıp kapayan 18.000 kadar cam elektron tüpü ve 27 tonluk bir düzenek. Onu programlamak, anahtarları ayarlamak ve birimleri arasına kablolar takmak demekti; bu iş günler sürebiliyordu. Programlamayı Kay McNulty, Betty Jennings, Betty Snyder, Marlyn Wescoff, Fran Bilas ve Ruth Lichterman üstlendi. Bir arızanın hangi tüpten kaynaklandığını bulabilecek kadar makineye hâkimdiler, yine de “yardımcı personel” sayıldılar. Öğrenci Kathy Kleiman 1980’lerde onların fotoğraflarına rastladığında, kendisine bunların büyük olasılıkla makinenin yanında poz veren mankenler olduğu söylendi. Kleiman 1990’larda kadınların çoğunun ENIAC’ın 50. yıl kutlamasına bile çağrılmadığını öğrendi; bunun üzerine onları tek tek bulup anılarını kayda geçirdi. 1997’de altısı da Women in Technology International’ın Onur Listesi’ne alındı.

MerakTeknoloji

İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’deki Bletchley Park’ın şifre çözücüleri, Enigma ve Lorenz makineleriyle şifrelenmiş Alman mesajlarını okudu. Bunun için ilk hesaplama makinelerinden bazılarını geliştirdiler; dünyanın ilk programlanabilir elektronik dijital bilgisayarı Colossus da bunlardan biriydi.

Londra’nın kuzeybatısındaki bir malikâne olan Bletchley Park, savaş yıllarında İngiliz şifre çözücülerin merkeziydi; çalışanlarının yaklaşık dörtte üçü kadındı. Çalışmalar Polonya’nın başarısına dayanıyordu: Savaştan beş hafta önce Polonya Şifre Bürosu, İngiliz ve Fransız uzmanlara Enigma’yı nasıl çözdüğünü göstermişti. 1940’tan itibaren Bombe adlı elektromekanik makineler, Enigma’nın olası ayarlarını büyük bir hızla taradı; bu makineleri Alan Turing tasarlamış, Gordon Welchman geliştirmişti. Alman Yüksek Komutanlığı’nın kullandığı Lorenz makinesinin şifresi ise Colossus’la çözüldü. Colossus’u İngiliz Posta İdaresi’nin mühendisi Tommy Flowers yapmıştı. Makine ilk mesajını Şubat 1944’te çözdü; geliştirilmiş modeli de Müttefiklerin Normandiya Çıkarması’ndan birkaç gün önce çalışmaya başladı. Kendisi de Bletchley’de çalışmış olan tarihçi Harry Hinsley, bu çalışmaların savaşı iki ila dört yıl kısalttığını tahmin etti; başka tarihçilere göre kazanç daha küçüktü ve böyle bir süre ölçülemez. Bütün bunlar 1970’lere kadar gizli kaldı.

MerakTeknoloji

ABD’nin bir araştırma ağı olan ARPANET, ilk mesajını 29 Ekim 1969’da Los Angeles’taki Kaliforniya Üniversitesi’nden (UCLA) Stanford Araştırma Enstitüsü’ne iletti. Veriyi küçük “paketlere” bölüyordu: Paketler ayrı ayrı yol alıyor, varınca yeniden birleşiyordu. ARPANET, internetin başlıca öncüsü oldu.

ARPANET’i, ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı araştırma ajansı ARPA finanse etti. Amaç, bilim insanlarının az bulunan pahalı bilgisayarları uzaktan ortaklaşa kullanabilmesiydi. Veriyi paketlere bölerek gönderme fikri, ABD’de Paul Baran’ın ve İngiltere’de Donald Davies’in çalışmalarına dayanıyordu. O ilk akşam UCLA öğrencisi Charley Kline “login” yazmaya başladı, ama Stanford’daki bilgisayar iki harften sonra çöktü; yani ilk mesaj yalnızca “lo” oldu. Yaklaşık bir saat sonra ikinci denemede oturum açıldı. Ağ 1971’de resmen hizmete girdi ve kısa sürede e-postanın ilk biçimlerinden birini taşımaya başladı. 1974’te Vint Cerf ile Bob Kahn, ayrı ağların birbirine veri aktarabilmesi için bir yöntem tanımladı; bu yöntem, internetin bugün de kullandığı ortak kurallar olan TCP/IP’ye dönüştü. ARPANET 1 Ocak 1983’te TCP/IP’ye geçti; bu tarih çoğu zaman internetin doğum günü diye anılır. ARPANET’in kendisi ise 1990’da kapatıldı.

MerakTeknoloji

CRISPR, bakterilerin virüslere karşı savunma sistemi olarak doğdu: Bakteri, virüs DNA’sından parçalar saklar ve bunlara uyan virüsü tanıyıp keser. 2012’de Jennifer Doudna ile Emmanuelle Charpentier, sistemin DNA’yı hemen her noktadan kesecek şekilde programlanabileceğini gösterdi; böylece gen düzenlemek çok kolaylaştı.

CRISPR, İngilizcede “kümelenmiş, düzenli aralıklı, kısa palindromik tekrarlar” anlamına gelen adın kısaltmasıdır. Ad, bakteri DNA’sında belli aralıklarla yinelenen kısa dizileri anlatır; virüs parçaları bu tekrarların arasında saklanır. Düzeni ilk kez 1987’de Japon araştırmacılar fark etti, İspanyol mikrobiyolog Francisco Mojica da sonradan bunun bir tür bağışıklık belleği olduğunu ortaya koydu. Düzenleme aracında Cas9 adlı kesici bir protein, DNA’nın kimyasal akrabası RNA’dan yapılmış kısa bir kılavuzla çalışır; kılavuz onu DNA’nın eşleşen bölümüne götürür. Hücre kesiği onarırken gen devre dışı kalabilir ya da bilim insanları yerine düzeltilmiş bir kopya yerleştirebilir. Doudna ile Charpentier 2020 Nobel Kimya Ödülü’nü aldı. Kasım 2023’te Birleşik Krallık bir CRISPR tedavisini onaylayan ilk ülke oldu: Casgevy adlı tedavi iki kalıtsal kan hastalığında, orak hücre hastalığında ve Akdeniz anemisi olarak da bilinen beta talasemide kullanılıyor. Yöntem etik soruları da beraberinde getirdi: Çinli bilim insanı He Jiankui 2018’de insan embriyolarının genlerini değiştirdi ve sonradan hapis cezası aldı.

MerakTeknoloji

James Watt, 1781’de buhar makinesindeki pistonun inip kalkışını kesintisiz bir dönme hareketine çeviren düzeneğin patentini aldı. Böylece fabrikalardaki tezgâhları su ya da rüzgâr yerine doğrudan buhar çalıştırabildi.

Thomas Newcomen’in 1712’de yaptığı makine gibi ilk buhar makineleri çoğunlukla madenlerdeki suyu boşaltmak için kullanılıyordu. Watt, makineyi daha önce ayrı bir yoğuşturucuyla çok daha verimli hâle getirmişti: Buhar ana silindirin dışındaki bir haznede soğutuluyor, böylece silindir hep sıcak kalıyordu. Dönme hareketi elde etmenin en kolay yolu krank kullanmaktı, ama James Pickard 1780’de bunun patentini almıştı. Bu yüzden Watt’ın şirketi, çalışanlarından William Murdoch’un önerdiği “güneş ve gezegen” dişlisini kullandı; bu düzenekte bir dişli çark ötekinin çevresinde döner. Watt, ortağı Matthew Boulton ile makinelerini bütün Britanya’ya sattı. Şirket 1800’e kadar yaklaşık 500 makine yapmıştı ve bunların yarısından fazlası fabrika tezgâhlarını çalıştırıyordu. Değirmenler ve fabrikalar artık hızlı akan bir nehrin kıyısına mahkûm değildi; hemen her yerde kurulabiliyordu.

MerakTeknoloji

Elektrikli telgraf 1830’larda ve 1840’larda geliştirildi; mesajları teller üzerinden kodlanmış elektrik sinyalleriyle iletiyordu. At, gemi ya da trenle günlerce yol alan haberler, fiyatlar ve talimatlar artık uzak yerlere dakikalar içinde ulaşabiliyordu.

Britanya’da William Cooke ile Charles Wheatstone 1837’de bir telgrafın patentini aldı; iki yıl geçmeden de telgrafları Londra’daki Paddington İstasyonu’ndan çıkan Great Western Demiryolu hattında çalışmaya başladı. ABD’de Samuel Morse ile Alfred Vail, harfleri kısa ve uzun sinyallerle, yani nokta ve çizgilerle yazan Mors alfabesini geliştirdi. Morse, 24 Mayıs 1844’te Washington’dan Baltimore’a Kutsal Kitap’tan alınmış “Tanrı neler yaptı!” sözünü gönderdi. Çok geçmeden teller denizleri de aştı. 1858’de Atlantik’in dibine döşenen kablo, Kraliçe Victoria’nın ABD Başkanı James Buchanan’a yolladığı kutlama mesajını taşıdı, ama üç hafta kadar sonra bozuldu. Kalıcı bağlantı 1866’da kuruldu; “iki haftadan iki dakikaya” sloganı, gemiyle giden mektuplara göre kazanılan hızı özetliyordu. Demiryolları telgrafı trenleri güvenle yönetmek, gazeteler uzaktaki olayları aynı gün duyurmak, borsalar da fiyatları şehirler arasında paylaşmak için kullandı.

MerakTeknoloji

Fotoğrafçılık 1839’da dünyaya tanıtıldı ve insanlara hiç görmedikleri yerleri, olayları bütün ayrıntısıyla gösterdi. Negatiften baskı almak, ardından fotoğrafları gazetede basmak mümkün olunca tek bir kare binlerce kişiye ulaşabildi.

Bir fotoğraf makinesiyle çekilip günümüze ulaşan en eski fotoğrafı 1826 ya da 1827’de Fransa’da Nicéphore Niépce çekti: Penceresinden görünen manzarayı saatler süren bir pozlamayla kaydetti. Louis Daguerre 1839’da kendi yöntemini Paris’te kamuoyuna açıkladı. Bu yöntemle yapılan her dagerotip, metal bir levha üzerindeki tek bir görüntüydü ve çoğaltılamıyordu. İngiltere’de Henry Fox Talbot ise kâğıttan bir negatif geliştirdi; bu negatiften istenildiği kadar baskı alınabiliyordu. Film fotoğrafçılığı dijital çağa kadar bu fikre dayandı. Roger Fenton’ın 1855’te Kırım Savaşı’nda çektiği fotoğraflar, Britanya’nın Fransa ve Osmanlı Devleti ile birlikte savaştığı bu uzak savaşı İngiliz halkının gözü önüne getirdi. Ancak pozlama uzun sürdüğü için Fenton, poz veren insanları ve manzaraları çekmekle yetinmek zorunda kaldı. Gazeteler uzun süre yalnızca fotoğraflardan kopyalanmış gravürler basabildi. Resmi küçücük noktalara bölen tram baskı sayesinde New York Daily Graphic, 1880’de gerçek anlamda ilk gazete fotoğraflarından birini yayımladı.

MerakTeknoloji

Eterle, ardından kloroformla yapılan anestezi, 1840’larda hastaları ameliyat boyunca acı duymadan derin bir uykuda tutmayı mümkün kıldı. Artık ameliyatı olabildiğince çabuk bitirmek gerekmiyordu; cerrahlar daha uzun ve özenli ameliyatlara girişebildi.

Anesteziden önce ameliyat son çareydi; cerrahlar acıyı ve kan kaybını azaltmak için her şeyden çok hıza önem verirdi. ABD’li hekim Crawford Long 1842’de Georgia’da eter kullandı, ama sonuçlarını 1849’a kadar yayımlamadı. Dönüm noktası 16 Ekim 1846’da Boston’daki Massachusetts Genel Hastanesi’nde yaşandı: Diş hekimi William Morton, Edward Gilbert Abbott adlı hastaya eter verdi, cerrah John Collins Warren da hastanın boynundaki tümörü aldı. Aralık ayında Londra’daki cerrahlar da eteri kullanıyordu. 1847’de Edinburgh’da çalışan kadın doğum uzmanı James Young Simpson kloroformu kullanmaya başladı; Kraliçe Victoria’ya da 1853’te sekizinci çocuğunu doğururken kloroform verildi. Yine de anestezi tek başına ameliyatı güvenli kılmadı. Joseph Lister 1860’larda yaraları ve aletleri mikrop öldürücü karbolik asitle temizlemeye başlayıp antiseptik cerrahinin temelini atana kadar, enfeksiyon pek çok hastanın ölümüne yol açtı.

MerakTeknoloji

Düzenli radyo yayınları 1920 dolaylarında başladı ve yirmi yıl içinde tek bir ses aynı anda milyonlarca eve ulaşır oldu. Liderler radyoyla halka doğrudan seslendi: kimi zaman güven vermek, kimi zaman insanları bir amaç etrafında toplamak, kimi zaman da propaganda yapmak için.

Pittsburgh’daki KDKA istasyonu 2 Kasım 1920’de ABD başkanlık seçiminin sonuçlarını yayınladı; bu yayın çoğu zaman ticari radyonun başlangıcı sayılır. Britanya’da BBC’nin öncülü British Broadcasting Company 1922’de kuruldu. Türkiye’de ilk yayın 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da, Sirkeci’deki Büyük Postane binasının bodrum katından yapıldı. Neredeyse kimsenin radyosu olmadığı için yayın, binanın kapısının üstüne konan bir hoparlörden dinletiliyordu. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt 1933’ten 1944’e kadar “ocak başı sohbetleri” denen sakin akşam konuşmaları yaptı; savaş yıllarında bu konuşmaları ortalama olarak radyo dinleyicilerinin yarısından fazlası dinledi. Sohbetlerin başladığı 1933’te Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels, olabildiğince çok Alman rejimin sesini duyabilsin diye Volksempfänger, yani “halkın alıcısı” adlı ucuz bir radyoyu piyasaya sürdürdü.

MerakTeknoloji

Manhattan Projesi, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık ve Kanada ile gizlice yürüttüğü programdı; ilk atom bombaları bu projede yapıldı. İlk bomba 16 Temmuz 1945’te New Mexico’da denendi, ağustosta da iki bomba Hiroşima ve Nagazaki’ye atıldı.

1939’da Albert Einstein, fizikçi Leo Szilard’ın kaleme aldığı bir mektubu imzalayarak ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’i, Almanya’nın uranyumdan bomba yapabileceği konusunda uyardı. Proje 1942’de General Leslie Groves’un yönetiminde hayata geçti; bombaların tasarlandığı New Mexico’daki Los Alamos laboratuvarını J. Robert Oppenheimer yönetti. En yoğun döneminde projede 130.000’e yakın kişi çalıştı, maliyeti de 2 milyar dolara yaklaştı. Hiroşima ve Nagazaki’ye 6 ve 9 Ağustos 1945’te atılan bombalar, çoğu sivil 150.000 ile 246.000 arasında insanın ölümüne yol açtı. Sovyetler Birliği 8 Ağustos’ta Japonya’ya savaş ilan etti, Japonya da 15 Ağustos’ta teslim olacağını duyurdu. Tarihçiler bu olayların teslim kararındaki payını hâlâ tartışıyor. Sovyetler Birliği Ağustos 1949’da kendi bombasını denedi ve nükleer silahlanma yarışı başladı.

MerakTeknoloji

Sovyetler Birliği’ne bağlı Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 numaralı reaktörü, 26 Nisan 1986’da bir güvenlik testi sırasında patladı. Kusurlu tasarım, kötü yönetilen test ve yetkililerin gizlilik tutumu bir araya gelince ortaya tarihin en ağır iki nükleer kazasından biri çıktı.

Test, elektrik kesildiğinde yavaşlayarak dönmeyi sürdüren türbinin soğutma pompalarını çalıştırmaya yetip yetmeyeceğini anlamak için yapılıyordu. RBMK adlı Sovyet reaktörünün tehlikeli bir özelliği vardı: Soğutma suyu kaynayıp buhara dönüştüğünde nükleer tepkime yavaşlayacağına hızlanıyordu. Gece 01.23’te reaktörün gücü kontrolden çıktı, bir buhar patlaması reaktörü parçaladı ve çekirdekte çıkan yangın radyoaktif maddeleri Sovyetler Birliği’ne ve Avrupa’ya yaydı. Santral çalışanlarının yaşadığı Pripyat kenti ancak 36 saat kadar sonra boşaltıldı; ilk aşamada yaklaşık 49.000 kişi bölgeden çıkarıldı. Sovyet hükûmeti kazayı, 1.000 kilometreden uzaktaki İsveç’in Forsmark santralinde alarmlar çaldıktan sonra kabul etti. İki çalışan patlamada öldü, 28 kişi de üç ay içinde radyasyon hastalığından hayatını kaybetti. 2016’da kalıntıların üzerine, “Yeni Güvenli Muhafaza” adı verilen dev bir çelik kemer kaydırıldı.