Çözümler ve icatlar

Mühendislik

Köprülerden makinelerin işleyişine kadar mühendislikte karşılaşılan sorunlar ve bulunan çözümler.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakMimarlık

Badgir, yani rüzgâr kulesi, çatıdan yükselen ve esen rüzgârı yakalayıp alttaki odalara indiren bir kuledir. İran gibi sıcak ve kurak yerlerde evleri yüzyıllardır hiçbir makine kullanmadan serinletir.

Kulenin tepesinde rüzgâra bakan açıklıklar vardır. İçeri dolan hava bir bacadan aşağı, eve doğru iner; ısınmış hava ise rüzgâr almayan taraftaki açıklıklardan çıkar. Rüzgârsız günlerde güneşte ısınan kule bir baca gibi çalışır ve havayı odaların içinden çeker. İran’ın ortasında, 2017’de UNESCO listesine alınan çöl kenti Yezd, sayısız badgiriyle ünlüdür; Devletabad Bahçesi’ndeki yaklaşık 33 metrelik badgir çoğu zaman dünyanın en yükseği olarak anılır. Ab-anbar denen üstü kapalı su depolarıyla birlikte kullanılan badgirler, içme suyunun serin kalmasına yardım ederdi. Benzer kuleler Mısır’dan Basra Körfezi’ne kadar görülür; bugün mimarlar onları az enerjiyle serinletmenin bir yolu olarak inceliyor.

MerakMühendislik

Kehriz (Farsça kanat), eski İran’da geliştirilmiş bir yeraltı kanalıdır: Tepelerin eteğindeki yeraltı suyunu yalnızca yerçekimiyle tarlalara ve kasabalara ulaştırır. Yukarıdan bakınca kurak toprak boyunca sıralanmış kuyu ağızları gibi görünür.

Yapımı bir “ana kuyu” ile başlar: Bu kuyu yeraltı suyunun bulunduğu derinliğe kadar kazılır. Ardından yüzeye doğru çok hafif eğimli bir tünel açılır; böylece su kanalı aşındırmadan akar. Güzergâh boyunca açılan dikey kuyular, işçilerin toprağı dışarı çıkarmasını, tünele hava girmesini ve sonradan temizlik yapılmasını sağlar. İran’ın doğusundaki Gonabad’da bulunan ve MÖ 700-500 yılları arasına tarihlenen Kasabe kehrizinin ana kuyusu 360 metreden derindir, kanallarının toplam uzunluğu 33 kilometreyi bulur ve hâlâ su taşır. UNESCO 2016’da İran’daki on bir kehrizi birlikte Dünya Mirası Listesi’ne aldı; hem mühendisliği hem de suyun hakça paylaşılmasına dair eski gelenekleri tanıdı.

MerakTicaret

Konteynerler, yani standart ölçülerde yapılmış çelik kutular, yükün boşaltılmadan gemiden kamyona, kamyondan trene geçmesini sağlar. 1956’daki ilk konteyner seferinden bu yana yükleme maliyetlerini öylesine düşürdüler ki bugünkü küresel ticaretin doğmasına yardım ettiler.

Konteynerden önce liman işçileri gemileri çuval çuval, sandık sandık, varil varil yüklerdi; bir geminin yüklenmesi günler, hatta haftalar sürebilirdi. Bunu, kamyon nakliyesinden gelen Amerikalı girişimci Malcolm McLean değiştirdi. 26 Nisan 1956’da, tankerden dönüştürülmüş Ideal X gemisi güvertesinde 58 konteynerle Newark’tan Houston’a yola çıktı. McLean’in hesabına göre yükleme maliyeti ton başına 16 sente inmişti; tek tek yüklenen mallarda bu rakam altı dolara yakındı. 1968–1970 arasında konteyner ölçüleri ve köşe bağlantıları uluslararası standarda bağlandı; artık her kutu her vince, gemiye ve kamyona uyuyordu. Limanlar değişti, birçok liman işçisi işini kaybetti; malı satıldığı yerden çok uzakta üretmek ucuzladı.

MerakMühendislik

Roma betonuyla yapılmış limanlar, kubbeler ve su kemerleri iki bin yıldır ayakta. Betonun içindeki küçük beyaz kireç topakları bunun nedenlerinden biri: Bir çatlağa su sızdığında bu topaklardaki kalsiyum yeni kristaller oluşturup çatlağı kapatabiliyor.

Bu beyaz topaklar uzun süre özensiz karıştırmanın izi sayıldı. 2023’te Science Advances dergisinde yayımlanan ve MIT’den Admir Masic’in ekibinin yaptığı bir çalışma başka bir açıklama getirdi. Çalışmaya göre Romalılar, tepkimeye çok yatkın bir kireç türü olan sönmemiş kireci doğrudan karışıma katıyordu; kireç tepkimeye girerken karışımı ısıtıyordu. “Sıcak karıştırma” denen bu yöntem topakları geride bırakıyordu. Ekip fikri sınamak için aynı yöntemle beton yaptı, betonu çatlattı ve çatlaklardan su geçirdi. Yaklaşık iki hafta içinde çatlaklar kapandı; sönmemiş kireç katılmadan yapılan örnekte ise kapanmadı. Karışıma katılan Napoli Körfezi’nin volkanik külü de betonu güçlendiriyordu. Jeolog Marie Jackson’ın yönettiği bir ekip ise 2017’de Roma liman duvarlarında başka bir süreç buldu: Duvarlara sızan deniz suyu volkanik külle tepkimeye giriyor ve betonu güçlendiren nadir mineraller oluşturuyor.

MerakMühendislik

Arşimet’in vidası, eğik bir borunun içinde dönen sarmal bir kanatla suyu yukarı taşır: Her dönüşte bir miktar su kanatların arasına hapsolur ve yukarı ilerler. Alet 2.200 yılı aşkın bir süre önce yazıya geçirildi ve bugün de tarla sulamada, arazi kurutmada ve atık su pompalamada kullanılıyor.

Geleneğe göre bu aleti MÖ 3. yüzyılda Siraküzalı Yunan matematikçi Arşimet icat etti, ama bu kesin değildir. Benzer vidalar Mısır’da daha önce de kullanılmış olabilir. Tarihçi Stephanie Dalley ise Asur kralı Sanherib’in MÖ 7. yüzyılda Ninova’daki bahçelerini tunç vidalarla suladığını ileri sürer. Bilinen ünlü bir erken örnek, Siraküza Kralı II. Hieron için yapılan dev gemi Syracusia’dır: Antik bir anlatıya göre geminin dibine biriken suyu tek bir adam böyle bir vidayla boşaltabiliyordu. Aynı alet bugün ters yönde de çalışıyor: Yukarıdan akan su vidayı döndürüyor ve küçük hidroelektrik santrallerinde elektrik üretiliyor.

MerakMühendislik

Tacoma Narrows Köprüsü, ABD’nin Washington eyaletinde, açılışından yalnızca dört ay sonra, 7 Kasım 1940’ta çöktü: Saatte yaklaşık 64 kilometre hızla esen rüzgâr, köprünün hafif ve esnek yol kısmını kopana dek büktü. Bu felaket, mühendislerin uzun köprüleri rüzgâra karşı tasarlama biçimini değiştirdi.

Köprü açıldığı günden itibaren rüzgârda öyle çok sallandı ki halk ona “Dörtnala Koşan Gertie” (Galloping Gertie) lakabını taktı. Son sabah aşağı yukarı dalgalanma, şiddetli bir burulmaya dönüştü; yerel bir fotoğrafçı dükkânının sahibi bu anları filme aldı. Kimse ölmedi; yolda kalan bir arabadaki köpek ise kurtarılamadı. Çöküş sık sık rezonansla açıklanır, ama mühendisler bugün bunu “aeroelastik çırpınma” (flutter) olarak tanımlar: Burulan köprü ile rüzgâr birbirine enerji aktararak hareketi büyüttü. İnceleme kurulunda aerodinamikçi Theodore von Kármán da vardı. 1950’de açılan yeni köprüde rüzgârın içinden geçebildiği derin, kafes kirişli bir yapı kullanıldı; uzun köprülerin rüzgâr tünelinde sınanması da standart hâle geldi.

MerakMimarlık

Machu Picchu, Peru’da And Dağları’nın yükseklerinde bir sırta kurulmuş, 15. yüzyıldan kalma bir İnka yerleşimidir. Yüzlerce taş teras dik yamacın toprağını tutar, sağanak yağmurun suyunu akıtır; İnkalar bu teraslarda ürün de yetiştirirdi.

Machu Picchu, İnka hükümdarı Pachacuti için yaklaşık 1450’de, 2.430 metre yükseklikte bir saray yerleşimi olarak yapıldı. Mühendisliğinin büyük bölümü gözle görülmez: Hidrolog Kenneth Wright’ın yönettiği araştırmalara göre yapıların yaklaşık yüzde 60’ı toprağın altındadır. Temeller ve kırma taş katmanları, sık yağan sağanakların suyunu yamacı sürüklemeden akıtır. Burası aslında hiç “kaybolmamıştı”: Bölgedeki Keçua köylüleri yerini hep biliyordu, Perulu Agustín Lizárraga da 1902’de oraya ulaşmıştı. Machu Picchu’yu 1911’de dünyaya tanıtan, Amerikalı kâşif Hiram Bingham oldu. UNESCO alanı 1983’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMimarlık

Petra, Nabatîlerin güney Ürdün’de kayalara oyarak kurduğu kenttir ve çölde yaşayabilmesini su mühendisliğine borçludur. Kanallar, bentler, sarnıçlar ve havuzlar kaynak sularını, yağmuru ve ani selleri toplardı.

Nabatîler, tütsü ve baharat kervan ticaretiyle zenginleşmiş bir Arap halkıydı; Petra da başkentleriydi. Kent en parlak dönemini MS 1. yüzyıl civarında yaşadı; Roma, Nabatî Krallığı’nı MS 106’da topraklarına kattı. Yılda yalnızca 15 santimetre kadar yağış alan bu bölgede kanallar, bentler, tüneller ve sarnıçlar suyu kurak aylar boyunca saklıyordu. Amerikan İnşaat Mühendisleri Derneği (ASCE), bu sistemin 30.000–40.000 kişinin suyunu karşıladığını tahmin ediyor. Ticaret yolları değişip depremler kenti sarsınca Petra geriledi. İsviçreli kâşif Johann Ludwig Burckhardt, kılık değiştirerek gittiği kenti 1812’de Avrupa’ya tanıttı. UNESCO Petra’yı 1985’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakUzay

Güneş yelkeni, çok ince ve dev bir aynadır; uzay aracı onunla güneş ışığının hafif itişiyle yol alır. Yakıt gerektirmez; üzerine ışık düştükçe bu küçük itiş aracı durmadan hızlandırır.

Işığın kütlesi yoktur ama momentumu vardır; bu yüzden bir aynaya çarpıp yansırken ona küçük bir itme uygular. Fikir Johannes Kepler’e kadar uzanır: Kepler 1600’lerin başında kuyruklu yıldızların kuyruğunun hep Güneş’in ters yönünü gösterdiğini fark etmiş ve göksel bir rüzgârla yol alan gemiler hayal etmişti. 2010’da Japonya’nın IKAROS aracı, Venüs’e doğru giderken gezegenler arası uzayda güneş yelkeni kullanan ilk uzay aracı oldu. 2019’da The Planetary Society’nin kısmen bağışlarla finanse ettiği LightSail 2, küçük bir uydunun yalnızca güneş ışığıyla yörüngesini yükseltebileceğini gösterdi; araç 2022’de atmosfere girerek yandı. İtme çok küçüktür ama hiç tükenmez; aylar içinde birikerek büyür.

MerakMimarlık

İstanbul’da 537’de Konstantinopolis’in katedrali olarak tamamlanan Ayasofya, mimarlık tarihinin en etkili iç mekânlarından birine sahiptir. Büyük kubbesi, yuvarlak bir kubbenin kare bir plana oturmasını sağlayan pandantiflere, yani kavisli üçgen duvar parçalarına dayanır; kubbenin eteğindeki 40 pencere içeriyi ışıkla doldurur.

İmparator I. Justinianus, 532’deki ayaklanmada eski kilise yanınca yenisini yaptırdı. Tasarımı, matematik ve mekanikte usta iki bilgin, Trallesli Anthemios ile Miletli İsidoros üstlendi; yapı altı yıldan kısa bir sürede bitirildi. Kubbenin çapı 31 metre kadardır, tepesi zeminden 55 metreye yükselir. Tarihçi Prokopios, kubbenin taş duvarlara oturmadığını, gökten altın bir zincirle sarkıtılmış gibi durduğunu yazmıştı. 558’deki depremlerde ilk kubbenin bir bölümü çöktü; yerine daha yüksek ve daha dik bir kubbe yapıldı. Yapı 900 yılı aşkın süre katedral olarak kullanıldı; 1453’teki Osmanlı fethinden sonra camiye, 1934’te müzeye dönüştürüldü ve 2020’den bu yana yeniden camidir.

MerakMimarlık

Angkor, 9. ile 15. yüzyıllar arasında bugünkü Kamboçya’da Khmer İmparatorluğu’nun başkentiydi. Kentin dev rezervuarları, hendekleri ve kanalları muson yağmurlarını biriktirir, suyu yaklaşık 1.000 kilometrekareye yayılan kent alanında dolaştırırdı.

En büyük rezervuarlara baray denir; toprak setlerle çevrili dev dikdörtgenlerdir. 11. yüzyılda yapılan Batı Baray yaklaşık sekize iki kilometre boyutundadır ve bugün hâlâ su tutar. Angkor Vat’ı çevreleyen hendek gibi su yapıları, Hindu ve Budist evren tasavvurundaki kutsal dağı ve onu saran okyanusları canlandıran tapınakları çerçeveliyordu. 2007’de yayımlanan radar ve hava araştırmaları ile 2012’de ormanın altını görebilen havadan lazer taramaları (lidar), en az 1.000 kilometrekarelik bir alanda yolları, kanalları ve ev tümseklerini ortaya çıkardı. Bu, bilinen en büyük sanayi öncesi yerleşimdir. Barayların pirinç tarlalarını ne ölçüde suladığı hâlâ tartışılıyor. Ağaç halkaları, 14. ve 15. yüzyıllarda uzun kuraklıkların şiddetli musonlarla bölündüğünü gösteriyor; bu aşırılıklar su ağına zarar verdi ve büyük olasılıkla Angkor’un gerilemesinde rol oynadı.

MerakMimarlık

Kuzey Etiyopya’daki Lalibela’nın on bir kilisesi, Orta Çağ’da tek parça volkanik kayadan oyuldu. Her biri derin hendeklerin içinde yukarıdan aşağıya biçimlendirildi; kiliseler bugün de Etiyopyalı Hristiyanların hac yeridir.

Gelenek, kiliseleri 12. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın başında hüküm süren Zagwe hanedanından Kral Gebre Meskel Lalibela’ya bağlar; arkeologlara göre bazı bölümler daha eskidir ve yapım sırası hâlâ tartışılıyor. Efsaneye göre kral, Selahaddin Eyyubi’nin 1187’de Kudüs’ü almasından sonra burayı yeni bir Kudüs olarak tasarladı. Bölgedeki pek çok yer, adını Ürdün Nehri’nden alan bir dere gibi, Kutsal Kitap’tan gelen adlar taşır. Ustalar önce hendek kazarak bir kaya bloğunu çevresinden ayırdı, sonra odaları, sütunları, pencereleri ve kapıları bu bloğun içinden oydu. En ünlü kilise olan Bete Giyorgis, yukarıdan bakıldığında haç biçimindedir. Tünellerle birbirine bağlanan kiliseler bugün de her gün kullanılıyor. UNESCO, kiliseleri 1978’de Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMühendislik

Güney Fransa’daki Pont du Gard, 48,8 metre yüksekliğinde, üç katlı bir Roma köprüsüdür. Nîmes kentine su taşıyan kanalı Gardon Nehri’nin üzerinden geçirmek için yapıldı ve suyun yalnızca yerçekimiyle akabilmesi için gereken çok hafif eğimi korur.

Su kanalı Uzès yakınlarındaki bir kaynaktan Nîmes’e kadar yaklaşık 50 kilometre uzanıyordu; buna karşın bütün yol boyunca yalnızca 12,6 metre kadar alçalıyordu. Bu, kilometre başına ortalama 25 santimetre demektir. Köprünün alt kemerleri nehrin üzerinden geçer, en üstteki küçük kemer dizisi de üstü kapalı su kanalını taşır. Ayakta kalan en yüksek Roma su kemeri köprüsüdür. Tarihçilerin çoğu onu MS 1. yüzyıla, belki de İmparator Claudius dönemine tarihlendirir. Su kanalı 6. yüzyıl dolaylarında kullanılmaz hâle gelince köprü yüzyıllarca yol geçidi olarak kullanıldı; arabalar geçebilsin diye ikinci katın ayaklarının bir kısmı oyuldu. III. Napolyon 1850’lerde kapsamlı bir onarım yaptırdı; UNESCO köprüyü 1985’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMimarlık

Elhamra, İspanya’nın Granada kentinde Nasri sultanlarının bir tepenin üzerine kurduğu saray ve kaledir; baştan başa kanallar, havuzlar ve çeşmelerle donatılmıştır. Su avluları serinletir, yapıları yansıtır ve hemen yanındaki Generalife bahçelerini sular.

İspanya’daki son Müslüman hanedan olan Nasriler, Granada’yı 1238’den 1492’ye kadar yönetti. Saray yapılarına hanedanın kurucusu I. Muhammed başladı. Kurak tepeye su, Darro Nehri’nden birkaç kilometre yukarıda alınan ve yamaç boyunca yerçekimiyle akan Kraliyet Kanalı’yla (Acequia Real) getirildi. Teraslı bahçeleriyle bir yazlık saray olan Generalife, 14. yüzyılın başında yapıldı. 14. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Aslanlı Avlu’da on iki mermer aslan bir çeşmeyi taşır; çeşmenin suyu dört kanala ayrılarak akar ve İslam geleneğinde dört nehirle sulanan bir bahçe olarak düşünülen cenneti hatırlatır. Özgün kanalların bir kısmı bahçeleri bugün hâlâ sular.

AzimUzay

NASA’nın DART uzay aracı, 26 Eylül 2022’de daha büyük bir asteroidin çevresinde dönen küçük Dimorphos asteroidine bilerek çarptı. Çarpma, Dimorphos’un eşinin çevresindeki bir turunu yaklaşık 33 dakika kısalttı; bu, bir asteroidin rotasının çarpmayla değiştirilebileceğinin ilk kanıtıydı.

Adı Double Asteroid Redirection Test’in (Çift Asteroit Yönlendirme Testi) kısaltması olan DART, Kasım 2021’de fırlatıldı ve yaklaşık 150 metre çapındaki Dimorphos’a saniyede 6,1 kilometre hızla çarptı. Ne Dimorphos ne de eşi Didymos Dünya için tehdit oluşturuyordu; bu ikili, küçük asteroidin yörüngesindeki bir değişiklik teleskoplarla kolayca ölçülebildiği için seçildi. Çarpmadan önce Dimorphos, Didymos’un çevresini 11 saat 55 dakikada dolanıyordu. Görev ekibi 73 saniyelik bir değişikliği bile başarı sayacaktı; gerçekleşen değişim ise 33 dakika kadardı. Bunun bir nedeni, çarpmanın fırlattığı dev kaya ve toz bulutunun asteroidi fazladan itmesiydi. İtalya’nın küçük uydusu LICIACube bu bulutu fotoğrafladı. Avrupa Uzay Ajansı’nın 2024’te fırlattığı Hera aracının da krateri incelemek için 2026 sonunda oraya varması bekleniyor.

MerakUzay

NASA’nın 2018’de fırlatılan Parker Güneş Sondası, Güneş’in korona denen dış atmosferinin içinden geçerek uçuyor. Aralık 2024’te Güneş’in yüzeyine yalnızca 6,1 milyon kilometre yaklaştı; daha önce hiçbir uzay aracı bu kadar yaklaşmamıştı.

Sonda, adını 1958’de güneş rüzgârının, yani Güneş’ten dışarı akan yüklü parçacık akımının varlığını öngören astrofizikçi Eugene Parker’dan alır; NASA’nın yaşayan birinin adını verdiği ilk uzay aracıdır. Güneş’e dönük, yaklaşık 11 santimetre kalınlığındaki karbon kompozit ısı kalkanı 1.000 °C dolayına kadar ısınır; arkasındaki aletler ise oda sıcaklığına yakın kalır. Venüs’ün yakınından yedi kez geçen sonda, her geçişte yörüngesini biraz daha daralttı. En yakın geçişlerinde saatte yaklaşık 690.000 kilometre hıza ulaşır; insan yapımı hiçbir nesne bu kadar hızlı gitmemiştir. 2021’de koronanın içinden geçen ilk uzay aracı oldu. Ölçümleri, güneş rüzgârının nasıl oluştuğunu ve güneş fırtınalarının uyduları ve elektrik şebekelerini nasıl bozabildiğini anlamaya yardımcı oluyor.

AzimBiyografi

Bangladeş asıllı Amerikalı yapı mühendisi Fazlur Rahman Khan, geliştirdiği “tüp” sistemleriyle çok yüksek binaları daha ucuza yapılabilir hâle getirdi. Bu sistemlerde kulenin dış duvarları birlikte çalışarak rüzgâra karşı koyar. Chicago’daki John Hancock Center ile bugünkü adı Willis Tower olan Sears Tower bu fikirle yükseldi.

Khan’dan önce gökdelenlerin çoğu, içeriden çelik kolon ve kirişlerle kurulan sağlam bir iskelete dayanıyordu; bina yükseldikçe rüzgârda sallanmaması için gereken çelik de artıyordu. Khan’ın çerçeveli tüp sisteminde kolonlar binanın dış çevresine sık aralıklarla dizilir ve derin kirişlerle birbirine bağlanır. Böylece bütün dış duvar, zemine sağlamca oturmuş, içi boş ve rijit tek bir boru gibi davranır. Chicago’daki Skidmore, Owings & Merrill firmasında bu fikrin farklı biçimlerini geliştirdi: John Hancock Center’da (1969) tüp, cepheye yerleştirilmiş dev X biçimli çaprazlarla güçlendirildi; Sears Tower’da (1973) ise dokuz tüp bir demet gibi bir araya getirildi. Khan 1929’da Dakka’da doğdu, 1982’de öldü.

MerakMimarlık

Barselona’daki Sagrada Família, Antoni Gaudí’nin 1883’ten 1926’daki ölümüne kadar üzerinde çalıştığı bazilikadır ve yapımı hâlâ sürüyor. Ağaç gibi dallanan sütunları ve doğadan alınmış biçimleri Gaudí’nindir; onun sağlığında tamamlanan Doğuş cephesi ve kripta (yeraltı kilisesi) UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alır.

Gaudí projeyi 1883’te mimar Francisco de Paula del Villar’dan devraldı ve sıradan bir neo-Gotik kiliseyi bambaşka bir yapıya dönüştürdü. Daha önceki bir kilise için kemerleri asılı zincirlerle incelemişti: iki ucundan asılan bir zincir kendiliğinden bir eğri çizer; bu eğri ters çevrildiğinde, taş bir kemerin yükü yalnızca basınçla taşıdığı biçim ortaya çıkar. Hiperboloit gibi, kavisli görünse de tamamen düz çizgilerle kurulabilen regle yüzeyleri de kullandı; bu, karmaşık taşların kesilmesini kolaylaştırdı. Günahların kefareti için yapılan bir “kefaret kilisesi” olduğundan bağışlarla, bugün de büyük ölçüde ziyaretçi biletleriyle finanse ediliyor; yapımın bu kadar uzun sürmesinin bir nedeni de bu. Papa XVI. Benediktus 2010’da yapıyı bazilika olarak kutsadı. Gaudí, bazilikanın kriptasında gömülüdür.

AzimMühendislik

Hoover Barajı, 1931–1936 yılları arasında Colorado Nehri üzerindeki Black Canyon’da, Nevada ile Arizona sınırında yapıldı. Taşkınları önler, Mead Gölü’nde su biriktirir ve Amerika’nın güneybatısına hidroelektrik enerji sağlar.

Baraj, binlerce insanın iş bulmak için çöle geldiği Büyük Buhran yıllarında yapıldı. Resmî kayıtlara göre inşaat sırasında 96 işçi kazalarda hayatını kaybetti. 221 metre yüksekliğiyle tamamlandığında dünyanın en yüksek barajıydı ve ABD’nin hacim bakımından en büyük baraj gölü olan Mead Gölü’nü oluşturdu. Suyu, 1922 tarihli Colorado Nehri Sözleşmesi’yle yedi ABD eyaleti arasında, 1944’te imzalanan bir antlaşmayla da Meksika ile paylaşılıyor. Nehrin suyunun o kadar büyük bölümü kentlere ve tarlalara çekiliyor ki Colorado artık denize nadiren ulaşıyor. Yıllar süren kuraklığın ardından Mead Gölü 2022’de, ilk dolduğu günden bu yana en düşük seviyesine indi.

AzimTicaret

Mısır’daki Süveyş Kanalı 1869’da açıldı ve Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağladı; böylece Avrupa ile Asya arasında sefer yapan gemiler Afrika’nın çevresini dolaşmak zorunda kalmadı. Kısmen zorla çalıştırılan işçilerce kazılan ve sonra imparatorlukların üzerinde çekiştiği kanal, bugün de dünya ticaretinin önemli bir bölümünü taşıyor.

Kanalı kazan şirketin başında Fransız diplomat Ferdinand de Lesseps vardı. İlk yıllarda on binlerce Mısırlı köylü, angarya denen ücretsiz ve zorunlu çalışma düzeniyle kanalda çalıştırıldı; bu uygulamaya 1864’te son verildi. Borç batağına düşen Mısır, 1875’te kanaldaki yüzde 44’lük hissesini Britanya’ya satmak zorunda kaldı; İngiliz askerleri kanal bölgesinde 1956’ya kadar kaldı. Aynı yıl Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır kanalı millîleştirdi; Britanya, Fransa ve İsrail de Mısır’a saldırdı. Başta ABD olmak üzere uluslararası baskı onları geri çekilmeye zorladı; bu kriz, Avrupa’nın Orta Doğu’daki sömürge çağının sona ermesinde bir dönüm noktası oldu. Mart 2021’de Ever Given adlı konteyner gemisi karaya oturdu ve kanalı altı gün boyunca kapattı.

MerakArkeoloji

1990’larda Almanya’da bir kömür madeninde bulunan Schöningen mızrakları, bilinen en eski av silahları arasındadır: fırlatılmak için biçimlendirilip dengelenmiş ahşap mızraklar. Bir zamanlar 400 bin yıllık sanılan mızrakların gerçek yaşı hâlâ tartışılıyor.

Arkeolog Hartmut Thieme’nin yönettiği ekip, 1994-1999 yılları arasında Aşağı Saksonya’daki Schöningen’de, açık ocak bir linyit madeninde on ahşap silah buldu. Göl kıyısındaki suya doymuş çamur, ahşabın çürümesini önlemişti. Mızrakların çoğu ladin gövdesinden, biri de çamdan yontulmuştu; bazılarında gövdenin en kalın yeri, günümüzün cirit mızraklarında olduğu gibi ön üçte birliktedir. Sporcular kopyalarını fırlattığında 15-20 metre ötedeki hedeflere ulaştılar. Mızraklar, soyu tükenmiş bir yaban atı türünün kemikleri arasında bulundu; kemiklerin çoğunda kasaplık izleri var. Yaşları her yeni tarihleme yöntemiyle değişti: önce 380-400 bin, sonra 300-337 bin yıl dendi. 2025’teki bir çalışma ise yaklaşık 200 bin yıl önerdi; bu doğruysa mızrakları büyük olasılıkla Neandertaller yaptı.

MerakArkeoloji

Dover Tunç Çağı Teknesi 1992’de Dover’da bir yolun altında bulundu. Yaklaşık 3.500 yıl önce meşe kalasların porsuk dallarıyla birbirine dikilmesiyle yapılmış, ek yerleri yosun ve hayvansal yağla su geçirmez hâle getirilmişti.

Folkestone ile Dover arasındaki A20 yolunu yapan işçiler tekneyi 28 Eylül 1992’de, yerin altı metre altında buldu. Suya doymuş, havasız toprak meşenin çürümesini önlemişti. Arkeologlar yaklaşık bir ay çalışarak 9,5 metrelik bir bölümü çıkardı; yakındaki binaların altına uzanan geri kalanı yerinde bırakmak zorunda kaldılar. Kalaslar, burulmuş porsuk dallarıyla ve kalasların üzerine oyulmuş çıkıntılardan geçirilen tahta kamalarla birbirine tutturulmuş. Tekne MÖ 1575–1520 dolaylarına tarihleniyor; bu da onu bilinen en eski deniz teknelerinden biri yapıyor. Manş Denizi’ni geçip geçmediği hâlâ tartışılıyor. Tekne bugün Dover Müzesi’nde sergileniyor.

MerakMimarlık

Hindistan’ın Racastan eyaletindeki Chand Baori, suya merdivenle inilen bir basamaklı kuyudur. 3.500 kadar basamağı, 13 kat boyunca yaklaşık 30 metre derinliğe iner.

Chand Baori, Abhaneri köyündedir ve adını Nikumbh hanedanından yerel bir hükümdar olan Raca Chanda’dan aldığı söylenir. Yapımını anlatan bir yazıt yok; ama mimari üslubu kuyuyu 8. ya da 9. yüzyıla tarihlendiriyor. Yağmurun büyük kısmının yılın birkaç muson ayında yağdığı bu kurak bölgede basamaklı kuyular suyu depolar, su seviyesi yıl boyunca düştükçe insanların ona ulaşmasını sağlardı. Burada kare biçimli kuyunun üç yanını zikzak çizen merdivenler kaplar, dördüncü yanda ise sütunlu bir galeri ve odalar yer alır. Derinlik sayesinde dipteki hava yüzeydekinden belirgin biçimde serin kalırdı. Kuyunun hemen yanında neşe tanrıçası Harshat Mata’nın tapınağı bulunur.