Bir tasarımın ardındaki fikir

Tasarım

Günlük eşyalar, ürünler ve tasarımcılar. Kullandığımız nesneler neden böyle görünüyor, neden böyle çalışıyor?

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimSağlık

1990’da piyasaya çıkan OXO Good Grips mutfak gereçleri, eli ağrıyan ya da güçlükle kavrayan insanlar için kalın, yumuşak saplarla tasarlandı ve herkes için daha kullanışlı çıktı.

Mutfak eşyası sektöründen emekli olmuş girişimci Sam Farber, eşi Betsey’nin elindeki artrit yüzünden sıradan metal bir soyacağı tutmakta zorlandığını fark etti. New York’taki Smart Design stüdyosuyla birlikte çalıştı ve aralarında döner bıçaklı bir soyacağın da bulunduğu ilk 15 OXO Good Grips ürünü, 1990’da San Francisco’daki Gourmet Products Show fuarında tanıtıldı. Saplar yumuşak, kaymayan sentetik kauçuktandı; ıslak ya da güçsüz bir elde dönmesin diye geniş ve oval yapılmıştı. Ürünler artriti olmayanlar arasında da çok sevildi ve “evrensel tasarım”ın en bilinen örneklerinden biri oldu. Evrensel tasarım, gündelik eşyaları özel bir uyarlamaya gerek kalmadan olabildiğince çok insanın kullanabileceği biçimde yapmak demektir.

AzimTeknoloji

Telefonla okuttuğumuz siyah beyaz kare, yani QR kod, 1994’te Japonya’da fabrikalardaki otomobil parçalarını izlemek için icat edildi.

QR kodu, Japon otomotiv parçası şirketi Denso Wave’de Masahiro Hara’nın yönettiği küçük bir ekip geliştirdi. Sıradan bir barkoda yalnızca 20 kadar karakter sığıyordu ve işçiler her parça kutusunda birkaç barkod okutmak zorunda kalıyordu. Ekip, çok daha fazla bilgi taşıyan ve her açıdan hızla okunabilen bir kod istiyordu. Hara, siyah beyaz karelerden oluşan ızgaranın Go oyunundaki taşlardan esinlendiğini anlatır. Köşelerdeki üç büyük kare, basılı malzemede neredeyse hiç rastlanmayan bir siyah beyaz şerit düzeniyle çizilir; böylece tarayıcı kodu hemen bulur ve hangi yöne baktığını anlar. Denso Wave, standart kodlar için patent hakkını kullanmamaya karar verdi ve kodu herkes serbestçe kullanabildi. Telefon kameraları da onu menülere, biletlere ve ödeme ekranlarına taşıdı.

AzimDil

Braille alfabesi parmak uçlarıyla okunan bir yazı sistemidir: Her harf, altı noktalık küçük bir hücrede kabartılmış noktaların farklı bir dizilişidir.

Sistem adını, onu 1829’da yayımlayan kör Fransız öğrenci Louis Braille’den alır. Her hücrede üçer noktalık iki sütun vardır; bu, parmak ucunun tek dokunuşta algılayabileceği kadar küçük bir alanda 63 farklı diziliş demektir. Harflerin yanında, sık kullanılan sözcükleri kısa işaretlerle yazan kısaltmalar ve matematik, fen ve müzik için ayrı kodlar da vardır. Bugün 133’ten fazla dilin Braille kodu bulunur; Türkçenin de ç, ğ, ş gibi harfler için kendi işaretleri vardır. Birçok görme engelli, bilgisayar ya da telefondaki metni, küçük iğneleri inip kalkan “yenilenebilir Braille ekranları” ile de okur. Birleşmiş Milletler 2019’dan beri Louis Braille’in doğum günü olan 4 Ocak’ı Dünya Braille Günü olarak anıyor.

AzimSağlık

Hindistan’da 1968’den beri kauçuk ve ahşaptan yapılan ucuz bir protez olan Jaipur Foot, bacağını kaybetmiş insanların yalınayak yürümesini, çömelmesini ve bağdaş kurmasını sağlar.

Jaipur Foot’u 1968’de Hindistan’ın Jaipur kentinde iki kişi tasarladı: Sawai Man Singh Tıp Fakültesi’nde ortopedi bölümünün başındaki P. K. Sethi ve yerel bir usta olan Ram Chandra Sharma. İthal protez ayaklar pahalıydı ve ayakkabı giyip sandalyede oturan insanlara göre yapılmıştı. Yalınayak yürümeye, çömelmeye, bağdaş kurmaya ya da çamurlu tarlada çalışmaya izin vermiyorlardı; oysa bunlar Hindistan’daki yoksul insanların çoğu için gündelik hayatın parçasıydı. Jaipur Foot’un ahşap bir bileği, kauçuk bir çekirdeği ve bunları saran, gerçek ayağa benzeyen vulkanize kauçuk bir kaplaması vardır. Üretimi yaklaşık 45 dolara mal olur ve iki ile beş yıl dayanır. Bhagwan Mahaveer Viklang Sahayata Samiti (BMVSS) adlı hayır kurumu, Hindistan hükümetinin mali desteğiyle bu protezi ücretsiz takıyor.

MerakTeknoloji

Unicode, her harfe, simgeye ve emojiye sabit bir numara veren ortak standarttır; bu sayede bir cihazda yazılan metin başka bir cihazda da aynı okunur.

Unicode’dan önce bilgisayarlar yüzlerce ayrı kodlama kullanıyordu. Aynı sayı farklı sistemlerde farklı harfleri gösterebiliyor, başka bir dildeki metin çoğu zaman anlamsız işaretlere dönüşüyordu. 1987’de Xerox’tan Joe Becker ile Apple’dan Lee Collins ve Mark Davis, tek ve evrensel bir karakter kümesi üzerinde çalışmaya başladı. Unicode Konsorsiyumu Ocak 1991’de Kaliforniya’da kuruldu; standardın ilk cildi de aynı yılın ekim ayında çıktı. 1996’daki Unicode 2.0, başlangıçtaki 16 bitlik sınırı aşarak bir milyonun üzerinde kod noktasına, yani karakterlere verilebilecek numaraya yer açtı; Mısır hiyeroglifleri gibi tarihî yazılar da böylece eklenebildi. Bugün standart 175 yazı sisteminde 170.000’den fazla karakteri kapsıyor; ama her karakterin ekranda görünmesi için onu çizebilen bir yazı tipi hâlâ gerekiyor.

AzimTeknoloji

Repair Café, gönüllülerin bozuk lambaları, su ısıtıcılarını, giysileri ve bisikletleri onarmaya yardım ettiği ücretsiz bir mahalle buluşmasıdır. Eşyalar atılmak yerine tamir edilir, sahipleri de bu arada onarmayı öğrenir.

İlk Repair Café, 18 Ekim 2009’da Amsterdam’da toplandı. Hollandalı gazeteci Martine Postma bunu yerel bir sürdürülebilirlik projesi olarak düzenlemişti. İlgi o kadar büyük oldu ki Postma, başkalarının da bu fikri uygulayabilmesi için bir vakıf kurdu. Bugün dünyada 2.500’ü aşkın Repair Café var; köy salonlarında da, şehir kütüphanelerinde de toplanıyorlar. Ziyaretçi bozuk eşyasını getirir ve elektrikçi, terzi ya da bisiklet ustası gibi bir gönüllüyle birlikte onu tamir eder. Onarım ücretsizdir, bağış kabul edilir. Pek çok buluşma, gelen eşyaları ve tamir edilip edilemediklerini de kaydeder; bu kayıtlar hangi ürünlerin zor onarıldığını gösteren bir kanıta dönüşür.

AzimSanat

Londra Metrosu’nun eski teknik ressamı Harry Beck, 1931’de metro haritasını bir şemaya çevirdi: Hatları düz çizdi, belirli açılar kullandı, istasyonları gerçek uzaklıklara bakmadan eşit aralıklarla dizdi. Yolcular haritayı çok daha kolay okudu; bugün metro haritalarının çoğu onun fikrini izler.

Beck, metronun sinyal bürosunda elektrik devre şemaları çizen bir teknik ressamdı; haritayı 1931’de, bu işinden çıkarıldığı dönemde tasarladı. Metro yöneticileri, kimsenin sipariş etmediği ve gerçek uzaklıkları göstermeyen bu tasarıma önce kuşkuyla baktı ve onu 1933’te yalnızca küçük bir broşürde denedi. Yolcular haritayı hemen benimsedi. Beck’e çizim için on, afiş hâli için beş gine ödendi (gine, eski bir İngiliz para birimiydi); o da haritayı 1960’a kadar geliştirmeyi sürdürdü. Bugün her Londra metro haritasında, tasarımın Beck’in 1931’deki özgün çiziminden geliştirildiğini belirten bir satır yer alır.

AzimTeknoloji

Kaldırımlara ve peronlara döşenen kabartmalı yüzeyler, görme engelli ve az gören insanların yollarını hissederek bulmasını sağlar. Desen ayakla ya da bastonla hissedilir; yaya geçidini ya da peron kenarını haber verir veya gidilecek yönü gösterir.

Kabartmalı yer döşemesini 1965’te Japonya’da Seiichi Miyake, Braille alfabesinden esinlenerek geliştirdi. İlk bloklar 1967’de Okayama’da, bir görme engelliler okulunun yakınındaki bir caddeye döşendi; sonra Japonya’nın sokaklarına ve istasyonlarına yayıldı. Başka ülkeler de ardından geldi; Avustralya, 2000 Sidney Olimpiyatları’nın bütün mekânlarına bu döşemeleri uyguladı. En yaygın sistemde sıra sıra yuvarlak kabartmalar “dur ve dikkat et”, uzun paralel çizgiler ise “bu yönden yürü” anlamına gelir. Her ülkenin kendine göre farkları olduğu için döşemelerin tutarlı yerleştirilmesi önemlidir: Yanlış yere konan bir döşeme, yol göstermesi gereken kişiyi yanıltabilir.

MerakZihin

İnsanların hep aynı kestirmeden yürümesiyle çimende ya da toprakta açılan resmî olmayan patikalara şehircilikte “arzu yolu” denir. Bu izler çoğu zaman, planlanan yolun yanlış yere yapıldığını gösterir.

Ayakla açılan patika, resmî yolun fazla uzun, fazla dolambaçlı ya da yanlış yöne gittiğinin kanıtıdır. Bazı plancılar bundan bilerek yararlanır. Anlatılana göre Finlandiya’da park plancıları, mevcut yollar karın altında kaldığında, ilk kar yağışının hemen ardından parkları gezip insanların ayak izlerinin nereden geçtiğine bakar. Bazı arzu yolları zamanla büyük caddelere dönüştü: New York’taki Broadway’in bir bölümünün, Avrupalı sömürgeciler gelmeden çok önce yerli Wecquaesgeek halkının kullandığı bir patikayı izlediği düşünülüyor. Üniversiteler ve parklar da bazen hangi izlerin oluşacağını bekleyip yolları ona göre döşer.

DinginlikSanat

Kintsugi, kırık seramiği lakeyle yapıştırıp çatlakları altın, gümüş ya da platin tozuyla kaplayan Japon onarım sanatıdır. Böylece çatlaklar gizlenmez; parıldayarak kabın hikâyesinin bir parçası olur.

Onarımda kullanılan lake urushi’dir, yani Japon lake ağacının özsuyu. Nemli ortamda yavaş sertleşir; tek bir onarım, metal tozu sürülmeden önce haftalarca süren yapıştırma, doldurma ve parlatma gerektirebilir. Sık anlatılan ama kanıtlanmamış bir hikâyeye göre zanaatin kökeni 15. yüzyılın sonuna uzanır: Şogun Ashikaga Yoshimasa çatlak bir Çin çay kâsesini onarılsın diye Çin’e gönderir, kâse sade metal zımbalarla tutturulmuş olarak geri gelir; bunun üzerine Japon ustalar daha güzel bir yol arar. Kintsugi, çay töreniyle ve sadeliğe, eskimişliğe, kusura değer veren wabi-sabi anlayışıyla birlikte gelişti. Onarılmış bazı kâseler, zamanla hiç kırılmamış olanlardan daha değerli sayıldı.

MerakBilim

2025 Nobel Kimya Ödülü, metal-organik kafesleri geliştiren üç kimyacıya verildi. Bunlar içi minik gözeneklerle dolu kristallerdir ve su buharı ya da karbondioksit gibi seçilen gazları veya molekülleri tutacak biçimde tasarlanabilir.

Ödülü Richard Robson, Susumu Kitagawa ve Omar Yaghi paylaştı. Robson 1989’da bakır iyonlarıyla dört kollu bir organik molekülün birleşerek içi boşluklu, elmas benzeri bir kristal oluşturabildiğini gösterdi. Kitagawa 1997’de içine gaz girip çıktığında dağılmayan kafesler yaptı, sonra da bu yapıların esneyebildiğini gösterdi. Yaghi ise çok dayanıklı kafesler üretti ve bunların istenen özelliklere göre tasarlanabileceğini kanıtladı; “metal-organik kafes” (İngilizce kısaltmasıyla MOF) adı da 1995’te onun ekibinden çıktı. Gözenekler sayesinde iç yüzey çok geniştir: Bazı MOF’ların birkaç gramı bir futbol sahası kadar yüzey barındırır. Bu malzemeler bugün çöl havasından içme suyu çekmek, gaz depolamak ve karbondioksit tutmak için kullanılıyor.

MerakTeknoloji

Lamine güvenlik camı 1903’te bir kazayla doğdu: Fransız kimyager Édouard Bénédictus, cam bir laboratuvar şişesini raftan düşürdü. Şişe çatladı ama dağılmadı, çünkü içindeki kurumuş plastik tabaka parçaları bir arada tuttu. Bugünkü araba ön camları da aynı fikre dayanır.

Şişede daha önce ilk plastiklerden biri olan selüloz nitrat bulunmuştu; madde kuruyunca şişenin iç yüzünde saydam bir tabaka bırakmıştı. Bénédictus, iki kadının bir araba kazasında etrafa saçılan camlarla ağır yaralandığını duyana kadar bunun üzerinde pek durmadı. 1909’da iki cam arasına plastik yerleştirme yönteminin patentini aldı, 1911’de de bu camı üretmek için Société du Verre Triplex’i kurdu. Üretim yavaş ve pahalı olduğu için otomobil üreticileri camı benimsemekte ağır davrandı; ilk büyük kullanım alanlarından biri, Birinci Dünya Savaşı’nda gaz maskelerinin göz camları oldu. 1930’larda eskisi zamanla sararan tabakanın yerini PVB adlı daha saydam ve dayanıklı bir plastik aldı. Ön camlarda bugün de PVB kullanılıyor.

MerakBilim

DuPont kimyageri Stephanie Kwolek, bugün kurşun geçirmez yeleklerde kullanılan Kevlar’ı 1965’te keşfetti. Elde ettiği bulanık, sulu çözeltiyi teknisyen lif hâline getirmek istemedi; Kwolek ısrar etti. Çıkan lif, aynı ağırlıktaki çelikten beş kat daha sağlamdı.

DuPont, bir yakıt kıtlığı bekliyordu ve araba lastiklerindeki çeliğin yerini alacak hafif ama güçlü bir lif arıyordu. Kwolek’in hazırladığı polimer çözeltisi, normalde berrak ve koyu olması gerekirken sulu ve bulanık çıktı; çoğu kimyager onu atardı. Teknisyen Charles Smullen, sıvıyı lif hâline getiren düzeneğin memesini tıkayacağından korktu, ama Kwolek onu ikna etti. Kevlar 1970’lerin başında piyasaya çıktı ve bugün vücut zırhından kasklara, kablolardan tenis raketlerine ve uçak parçalarına kadar 200’den fazla üründe kullanılıyor. Kwolek, çalışanlardan beklendiği gibi patent haklarını DuPont’a devretti. 1995’te ABD Ulusal Mucitler Onur Listesi’ne giren dördüncü kadın oldu. Emekliliğinde öğrencilere ders verdi ve genç kadınları bilime özendirdi.

MerakTeknoloji

Slinky’nin hikâyesi 1943’te, deniz mühendisi Richard James’in raftan düşürdüğü bir yayla başladı. James, dalgalı denizde gemi aletlerini sabit tutacak yaylar üzerinde çalışıyordu; düşen yay yerde takla ata ata yürüdü. Oyuncağın adını eşi Betty bir sözlükte buldu.

James, yayın takırdayarak düşmek yerine zarifçe takla attığını görmüştü. Eşi Betty ile birlikte onu iki yılda bir oyuncağa dönüştürdüler. Betty’nin seçtiği “slinky” sözcüğü İngilizcede zarif ve kıvrak anlamına geliyor. Oyuncakçılar önce çekingen davrandı, ama Kasım 1945’te Philadelphia’daki Gimbels mağazasında yapılan gösteride ilk 400 Slinky doksan dakikada satıldı. Richard 1960’ta işi de aileyi de bırakıp misyoner olmak için Bolivya’ya gitti. Betty altı çocuğuyla kaldı, şirketin başına geçti ve onu onlarca yıl yönetti. Oyuncağın ilk 60 yılında yaklaşık 300 milyon Slinky satıldı. 1985’te Discovery uzay mekiğindeki astronotlar, oyuncakların uzayda nasıl davrandığını göstermek için bir Slinky’yi kameraya çekti.

MerakTeknoloji

Play-Doh, Cincinnati’deki Kutol şirketinin duvar kâğıdındaki kömür isini silmek için ürettiği bir macun olarak doğdu. Evlerde kömür sobalarının yerini gazlı ısıtma alınca satışlar çöktü; derken bir anaokulu öğretmeni, çocukların bu macunla şekil yapmaya bayıldığını fark etti.

1950’lerde Kutol iflasın eşiğindeydi ve Joe McVicker şirketi kurtarmak için işin başına geçmişti. Onun akrabası olan anaokulu öğretmeni Kay Zufall, bir gazetede duvar kâğıdı temizleyicisiyle çocuklara sanat etkinlikleri yaptırmaktan söz eden bir yazı okudu. Macunu sınıfında denedi ve çocukların ona bayıldığını gördü. Joe McVicker ile amcası Noah’yı bunu oyuncak olarak satmaya ikna etti; Play-Doh adını da eşiyle birlikte o buldu. Temizleyicideki deterjan çıkarıldı, macuna renkler ve yeni bir koku katıldı. McVicker’lar 1956’da onu üretmek için Rainbow Crafts şirketini kurdu. Marka birkaç kez el değiştirdikten sonra 1991’de Hasbro’ya geçti. İlk 50 yılında iki milyardan fazla kutu satıldı.

MerakTeknoloji

Teflon 1938’de tesadüfen bulundu: DuPont kimyageri Roy Plunkett, tartıda dolu görünen ama vanası açılınca hiçbir şey çıkmayan bir gaz tüpüyle karşılaştı. Tüpü kesip açtığında gazın, neredeyse hiçbir şeyin yapışmadığı beyaz, kaygan bir toza dönüştüğünü gördü.

Plunkett, DuPont’un Jackson Laboratuvarı’nda yeni soğutucu gazlar üzerinde çalışıyordu ve tüpte başlangıç maddesi olarak tetrafloroetilen gazı saklıyordu. Tüpün içinde bu gazın küçük molekülleri birbirine eklenip uzun zincirler oluşturmuştu; buna polimerleşme denir. Ortaya çıkan madde politetrafloroetilendi, kısaca PTFE. PTFE neredeyse hiçbir kimyasaldan etkilenmez ve bilinen en kaygan katılardan biridir. İlk önemli kullanım alanı, İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasını geliştiren Manhattan Projesi oldu: Aşındırıcı uranyum bileşikleriyle temas eden donanımda sızdırmazlık sağladı. DuPont, Teflon adını 1945’te tescil ettirdi. Yapışmaz tava ise daha sonra geldi: Fransız mühendis Marc Grégoire, eşi Colette’in ısrarıyla tavaları bununla kapladı ve 1956’da Tefal’i kurdu.

MerakDil

Shigetaka Kurita, 1999’da Japonya’da NTT DoCoMo’nun i-mode adlı mobil internet hizmeti için 176 emoji çizdi; her biri 12’ye 12 piksellik küçücük bir kareye sığıyordu. İlk emojilerin en bilineni olan bu set, 2016’da New York’taki Modern Sanat Müzesi’nin (MoMA) koleksiyonuna girdi.

Şubat 1999’da hizmete giren i-mode sayesinde Japonya’da cep telefonundan e-posta gönderilebiliyor, basit internet sayfaları açılabiliyordu; ama ekranlar küçücüktü, mesajlar da kısa olmak zorundaydı. Kurita, hava durumu, bir ruh hâli ya da bir yer gibi bilgileri tek bir karakterle anlatabilecek küçük simgeler istedi. Seti hava durumunu, ulaşımı, kalpleri, yüzleri ve gündelik eşyaları kapsıyordu. Kurita’ya sık sık “emojinin babası” denir, ama onun seti ilk değildi: Rakip operatör J-Phone’un 1997’de çıkardığı bir telefonda 90 küçük simge zaten vardı; yalnız telefon pek satmamıştı. Emojiler 2010’dan itibaren bütün dünyaya yayıldı. O yıl, her karaktere hangi cihazda olursa olsun aynı görünmesi için sabit bir kod veren uluslararası standart Unicode, emojileri de kapsamına aldı.

MerakDil

Mors alfabesi en kısa işaretleri en sık kullanılan harflere verir: İngilizcede en çok geçen harf olan E tek bir nokta, T tek bir çizgidir; Q gibi seyrek bir harf ise dört işaret tutar. Böylece gündelik mesajlar telgrafla daha çabuk gönderilebiliyordu.

Kodun harf sıklığına göre düzenlenmesi genellikle Samuel Morse’un ortağı Alfred Vail’e mal edilir. Vail, New Jersey’nin Morristown kasabasındaki bir gazete matbaasının harf kasalarında kaç metal harf bulunduğunu saydı. Mantığı basitti: Matbaacı en çok hangi harfe ihtiyaç duyuyorsa ondan en çok bulundururdu. Amerikan sürümünde farklı uzunlukta çizgiler ve bazı harflerin içinde boşluklar vardı. Friedrich Gerke 1848’de Almanya’da kodu sadeleştirdi; 1865’te uluslararası standart hâline gelen bu sürüm, bugün kullanılan Mors alfabesidir. Veri sıkıştırmadan henüz kimse söz etmezken kod onun temel fikrine dayanıyordu: En sık söylenene en az işareti harca. Amatör telsizciler Mors alfabesini bugün de zevk için öğreniyor.

MerakBiyoloji

Sarı renkli cıvık mantar Physarum polycephalum, beyni olmayan tek hücreli bir canlıdır. Yine de dağınık besin parçaları arasında, mühendislerin de yapmaya çalıştığı gibi kısa yolları, yedek bağlantıları ve düşük maliyeti dengeleyen bir tüp ağı örebilir.

Adına rağmen cıvık mantar bir mantar değildir: Physarum, çok sayıda çekirdek taşıyan tek ve dev bir hücre olarak yaşar; nemli kütüklerin üzerinde sürünerek bakteri ve mantar sporlarıyla beslenir. Science dergisinde 2010’da yayımlanan bir çalışmada, Hokkaido Üniversitesi’nden Atsushi Tero’nun yönettiği ekip, yulaf tanelerini Tokyo çevresindeki 36 kentin konumlarına göre dizdi ve cıvık mantarı Tokyo’yu gösteren noktaya koydu. Dağları ve denizi, canlının kaçındığı parlak ışıkla temsil ettiler. Cıvık mantar bir gün kadar içinde yulafları birbirine bağlayan bir ağ kurdu; bu ağ verimlilik, maliyet ve kopmalara dayanıklılık bakımından Tokyo’nun gerçek demiryolu ağına çok benziyordu. Ekip daha sonra canlının basit yerel kurallarını, ağ tasarımında kullanılabilecek bir matematik modele dönüştürdü.

MerakEvrim

Yakınsak evrim, akraba olmayan canlıların benzer özellikleri birbirinden bağımsız olarak geliştirmesidir. Köpek balıklarının, yunusların ve soyu tükenmiş ihtiyozorların aynı akıcı gövde biçimine sahip olması buna bir örnektir.

Köpek balığı bir balık, yunus bir memeli, ihtiyozor ise bir deniz sürüngeniydi. Yine de üçü de birbirinden bağımsız olarak hızlı yüzmeye uygun, yüzgeçli, akıcı bir gövde geliştirdi. Aynı durum başka örneklerde de görülür: ışığı bir mercekle ağ tabakaya odaklayan, fotoğraf makinesine benzer gözler hem omurgalılarda hem ahtapotlarda ayrı ayrı ortaya çıktı. Soyu tükenmiş Tazmanya kaplanı (keseli kurt) kesesi olan bir hayvandı ve köpeklerle yakın akrabalığı yoktu; yine de görünüşü şaşırtıcı ölçüde kurda benziyordu. Yakınsak evrim, canlılığın önceden belirlenmiş tasarımlara doğru ilerlediği anlamına gelmez. Doğal seçilim, belli koşullarda en iyi işleyen beden yapısını öne çıkarır; bu yüzden akraba olmayan soylar çoğu zaman birbirine çok benzeyen çözümlere varır.

AzimBiyografi

Bangladeş asıllı Amerikalı yapı mühendisi Fazlur Rahman Khan, geliştirdiği “tüp” sistemleriyle çok yüksek binaları daha ucuza yapılabilir hâle getirdi. Bu sistemlerde kulenin dış duvarları birlikte çalışarak rüzgâra karşı koyar. Chicago’daki John Hancock Center ile bugünkü adı Willis Tower olan Sears Tower bu fikirle yükseldi.

Khan’dan önce gökdelenlerin çoğu, içeriden çelik kolon ve kirişlerle kurulan sağlam bir iskelete dayanıyordu; bina yükseldikçe rüzgârda sallanmaması için gereken çelik de artıyordu. Khan’ın çerçeveli tüp sisteminde kolonlar binanın dış çevresine sık aralıklarla dizilir ve derin kirişlerle birbirine bağlanır. Böylece bütün dış duvar, zemine sağlamca oturmuş, içi boş ve rijit tek bir boru gibi davranır. Chicago’daki Skidmore, Owings & Merrill firmasında bu fikrin farklı biçimlerini geliştirdi: John Hancock Center’da (1969) tüp, cepheye yerleştirilmiş dev X biçimli çaprazlarla güçlendirildi; Sears Tower’da (1973) ise dokuz tüp bir demet gibi bir araya getirildi. Khan 1929’da Dakka’da doğdu, 1982’de öldü.

MerakBiyografi

Bağdat doğumlu İngiliz mimar Zaha Hadid, 2004’te mimarlığın en saygın ödülü sayılan Pritzker’i kazanan ilk kadın oldu. Önce resimlerinde denediği keskin açılı ve akışkan biçimler, çağdaş binaların neye benzeyebileceğine dair sınırları genişletti.

Hadid uzun yıllar “kâğıt mimar” diye anıldı: 1983’te kazandığı, Hong Kong’da bir tepe yamacına planlanan The Peak kulübü gibi yarışma projeleri büyük ilgi gördü ama inşa edilmedi. Fikirlerini, perspektifi bilerek büküp çarpıttığı büyük resimlerde geliştirdi; binayı sabit bir kutudan çok, hareket hâlindeki kuvvetlerin bir bütünü olarak düşündü. Tamamlanan ilk yapısı, Almanya’nın Weil am Rhein kentinde Vitra mobilya şirketi için tasarladığı itfaiye binasıydı ve 1993’te açıldı. Bilgisayarla modelleme onun çizimlerine yetiştikçe, Bakü’deki Haydar Aliyev Merkezi (2012) ve 2012 Olimpiyatları için yapılan Londra Su Sporları Merkezi gibi projeler bu akışkan biçimlerin gerçek ölçekte de kurulabildiğini gösterdi. Hadid 2016’da öldü.

MerakMimarlık

Barselona’daki Sagrada Família, Antoni Gaudí’nin 1883’ten 1926’daki ölümüne kadar üzerinde çalıştığı bazilikadır ve yapımı hâlâ sürüyor. Ağaç gibi dallanan sütunları ve doğadan alınmış biçimleri Gaudí’nindir; onun sağlığında tamamlanan Doğuş cephesi ve kripta (yeraltı kilisesi) UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alır.

Gaudí projeyi 1883’te mimar Francisco de Paula del Villar’dan devraldı ve sıradan bir neo-Gotik kiliseyi bambaşka bir yapıya dönüştürdü. Daha önceki bir kilise için kemerleri asılı zincirlerle incelemişti: iki ucundan asılan bir zincir kendiliğinden bir eğri çizer; bu eğri ters çevrildiğinde, taş bir kemerin yükü yalnızca basınçla taşıdığı biçim ortaya çıkar. Hiperboloit gibi, kavisli görünse de tamamen düz çizgilerle kurulabilen regle yüzeyleri de kullandı; bu, karmaşık taşların kesilmesini kolaylaştırdı. Günahların kefareti için yapılan bir “kefaret kilisesi” olduğundan bağışlarla, bugün de büyük ölçüde ziyaretçi biletleriyle finanse ediliyor; yapımın bu kadar uzun sürmesinin bir nedeni de bu. Papa XVI. Benediktus 2010’da yapıyı bazilika olarak kutsadı. Gaudí, bazilikanın kriptasında gömülüdür.