Arşivde arayın

Aklınızda bir söz, yazar ya da konu varsa arama kutusuna yazın. Sonuçları ilgi alanınıza veya kart türüne göre daraltabilirsiniz.

Bir kart bulun

Filtrelerle aramanızı daraltabilirsiniz.

Sonuçlar

Arşivde arayın

Sayfa 8
DinginlikFelsefe

Gereğinden fazlasını gören, sonunda hiçbir yere sığamaz.

Bu sözün yazarı bilinmiyor, ama dile getirdiği düşünce çok eski. Platon’un MÖ 375 dolaylarında yazdığı Devlet’te, hayatı boyunca mağara duvarındaki gölgelerden başka bir şey görmemiş bir tutsak serbest bırakılır ve güneşin aydınlattığı dünyayı görür. Mağaraya döndüğünde öbürleri ona güler, yolculuğun gözlerini bozduğunu söyler. Yunan mitolojisinde Truva prensesi Kassandra geleceği görebiliyordu, ama kimse ona inanmasın diye lanetlenmişti; kendi halkı bile onu deli sanıyordu. Eski Ahit’teki Vaiz kitabı aynı düşünceyi en kısa biçimde söyler: “Bilgisini artıran, kederini de artırır.”

DinginlikFelsefe

Kendini mahveden şeye savaş açmaya yanaşmayan insana huzur uğramaz.

Bu cümle internette çoğu zaman Seneca’ya ait diye paylaşılır, ama günümüze ulaşan eserlerinin hiçbirinde geçmez; üslubu da günümüze ait. Stoacı Romalı filozof Seneca (yaklaşık MÖ 4–MS 65), imparator Neron’un danışmanıydı ve ruh huzuru üzerine çok yazdı. Dostu Lucilius uzun yolculuklara rağmen içindeki sıkıntıdan kurtulamayınca Seneca ona 28. mektubunda şöyle yazdı: “Senin iklim değiştirmeye değil, ruh değiştirmeye ihtiyacın var.” İçindeki yükü bırakmadıkça hiçbir yerin ona iyi gelmeyeceğini de ekledi.

DinginlikFelsefe

İyi bir insanın nasıl olması gerektiğini tartışarak artık vakit kaybetme. Öyle biri ol.

Marcus Aurelius, MS 161–180 yılları arasında Roma imparatoruydu. Aynı zamanda bir Stoacıydı. Stoacılık, iyi yaşamı erdemde ve insanın kendine hâkim olmasında gören bir Yunan felsefesidir. Kendime Düşünceler, onun Yunanca tuttuğu kişisel defteridir. Marcus bu notları 170’li yıllarda, bir kısmını Tuna sınırındaki savaşlar sırasında yazdı; başkaları okusun diye yazmamıştı. 10.16’daki cümlenin Yunancası kelimesi kelimesine şöyledir: İyi insanın nasıl biri olduğunu tartışmayı bırak ve öyle biri ol. Hemen önceki not da ona ömründen ne kadar az zaman kaldığını hatırlatır.

DinginlikFelsefe

İçim boşaldığında acımasızlaşırım. Sevilemiyorsam, benden korkulmalı.

Bu sözün yazarı bilinmiyor. İki yarısı da Mary Shelley’nin 1818’de yayımlanan Frankenstein romanını hatırlatır. Onu yaratan adam dâhil herkesin dışladığı yaratık, Victor Frankenstein’a “Mutsuz olduğum için kötüyüm” der, biraz sonra da “Sevgi uyandıramıyorsam korku salacağım” diye ekler. Bundan üç yüzyıl önce Niccolò Machiavelli de 1513’te yazdığı Hükümdar’da, sevilmekle korkulmak arasında seçim yapmak zorunda kalan bir hükümdar için korkulmanın daha güvenli olduğunu savunmuştu. Ama bu söz “ben” diye konuştuğu için, Machiavelli’nin soğukkanlı siyasi öğüdünden çok Shelley’nin yalnız yaratığının sesine benziyor.

MerakTarih

Gize’deki Büyük Piramit, MÖ 2600 dolaylarında firavun Keops için yapıldı. Yunan tarihçi Herodot MÖ 450 civarında piramidi anlattığında, yapılışının üzerinden 2.000 yıldan fazla geçmişti.

Piramit, Mısır’ın Dördüncü Hanedanı’ndan firavun Hufu’nun, Yunanların deyişiyle Keops’un mezarıdır. MÖ 450 dolaylarında Mısır’ı gezen Herodot’a anlatılanlara göre piramitte 100.000 kişi, üçer aylık dönemlerle sırayla çalışmıştı: Taşların taşınacağı yol on yılda, piramidin kendisi de yirmi yılda tamamlanmıştı. Herodot, işçilerin yediği turp, soğan ve sarımsağa ne kadar harcandığını gösteren bir yazıttan bile söz eder. Bugünkü kazılar başka bir tablo çiziyor. Gize’de bulunan işçi yerleşimleri ve 1990’da ortaya çıkarılan işçi mezarlığı, yapının kölelerle değil, çalışmaya zorunlu tutulan binlerce işçiyle yükseldiğini gösteriyor. 2013’te ise Kızıldeniz kıyısındaki Wadi el-Jarf’ta Merer’in Günlüğü bulundu. Merer, yaklaşık 40 kişilik ekibiyle Tura taş ocaklarından Gize’ye kireç taşı taşıyan bir denetçiydi. Tuttuğu kayıtlar, üzerinde yazı bulunan bilinen en eski papirüslerdir.

MerakTarih

Yünlü mamutlar, Kuzey Buz Denizi’nde, Sibirya’nın kuzeydoğu açıklarındaki Vrangel Adası’nda yaklaşık 4.000 yıl öncesine kadar yaşadı. O sırada Mısır’daki Büyük Piramit birkaç yüzyıldır ayaktaydı.

Anakaradaki son yünlü mamutlar yaklaşık 10.000 yıl önce, buzul çağı sona ererken ve yaşadıkları soğuk bozkırlar daralırken ortadan kalktı. İki adadaki topluluk ise çok daha uzun dayandı: Alaska’daki Saint Paul Adası’nda yaklaşık 5.600 yıl öncesine, Vrangel Adası’nda da yaklaşık 4.000 yıl öncesine, yani MÖ 2000 dolaylarına kadar yaşadılar. Yükselen deniz Vrangel’i Sibirya’dan koparmış, 300 ile 1.000 arasında hayvan binlerce yıl adada kendi başına kalmıştı. Bu tarihler, kemik ve dişlere uygulanan radyokarbon yöntemiyle bulundu. Bu yöntem, zamanla yavaş yavaş azalan bir karbon türünden geriye ne kadar kaldığını ölçer. Genetik çalışmalar, akraba çiftleşmesi yüzünden çeşitliliğini yitiren topluluğun yine de binlerce yıl dengede kaldığını gösteriyor; bu da sonun ani geldiğini düşündürüyor. Son mamutları neyin yok ettiği hâlâ bilinmiyor.

MerakTarih

Oxford’da, Aztek İmparatorluğu kurulmadan üç yüzyıldan fazla önce ders veriliyordu. Buradaki eğitime dair en eski kayıt 1096 yılından kalma. İmparatorluk ise 1428 dolaylarında, Meksika Vadisi’ndeki üç şehir devleti Tenochtitlan, Texcoco ve Tlacopan Üçlü İttifak adıyla güçlerini birleştirince doğdu.

Oxford’un belli bir kuruluş tarihi yok. Ama orada 1096’da bir tür eğitim verildiği biliniyor. Kral II. Henry 1167’de İngiliz öğrencilerin Paris Üniversitesi’nde okumasını yasaklayınca Oxford hızla büyüdü. 1209’da kent halkıyla çıkan çatışmaların ardından bazı hocalar Cambridge’e gitti ve oradaki üniversiteyi kurdu. “Oxford, Azteklerden eskidir” karşılaştırması genellikle 1325’i esas alır: Mexica halkı o yıl, bugün Mexico City’nin bulunduğu yerde, Texcoco Gölü’ndeki bir adada Tenochtitlan kentini kurmuştu. Oysa Mexica halkı ancak 1428’de bir imparatorluğa dönüştü: O yıl Texcoco ve Tlacopan’la birlikte, vadiye hâkim olan Azcapotzalco kentini yendi. Bu imparatorluk yüz yıl bile sürmedi: Hernán Cortés ve yerli müttefikleri 1521’de Tenochtitlan’ı ele geçirdi.

MerakTarih

MS 476’da Germen kökenli komutan Odoaker, Batı Roma’nın son imparatoru Romulus Augustulus’u tahttan indirdi. Konstantinopolis’ten yönetilen Doğu Roma İmparatorluğu ise neredeyse bin yıl daha ayakta kaldı ve ancak 1453’te, Osmanlılar kenti fethedince yıkıldı.

Romulus Augustulus, babası komutan Orestes’in tahta oturttuğu bir çocuktu ve yalnızca on ay hüküm sürdü. Odoaker onun yerine yeni bir imparator koymadı. Kendini İtalya kralı ilan etti ve Batı imparatorluğunun hükümdarlık alametlerini Konstantinopolis’teki İmparator Zenon’a gönderdi. Verdiği mesaj açıktı: Artık tek bir imparator, doğudaki imparator yeterdi. Doğu Roma, Roma hukukunu ve devlet düzenini sürdürdü; halkı da sonuna kadar kendine “Romalı” (Rhomaioi) dedi. “Bizans İmparatorluğu” adı ancak devlet yıkıldıktan sonra yaygınlaştı. Komşuları da onu böyle görüyordu: Araplar ve Türkler bu devletin insanlarına “Romalılar” anlamında Rum dedi. Osmanlıların Balkanlara verdiği Rumeli, yani “Rumların ülkesi” adı da buradan gelir. Fatih Sultan Mehmed’in ordusu İstanbul’u 29 Mayıs 1453’te fethetti.

MerakTarih

MÖ 1259 dolaylarında Mısır firavunu II. Ramses ile Hitit kralı III. Hattuşili, Suriye yüzünden kuşaklardır süren çekişmeye son verip barış yaptı. Mısırlılar antlaşmayı tapınak duvarlarına kazıdı, Hititler kil tabletlere yazdı; iki nüsha da günümüze ulaştı.

Çekişme MÖ 1274’te, bugünkü Suriye’de Asi Nehri kıyısında yapılan Kadeş Savaşı’yla doruğa çıktı; iki taraf da kesin bir zafer kazanamadı. Antlaşma bundan yaklaşık on beş yıl sonra imzalandı. Ona Kadeş Antlaşması da denir, ama metinde savaştan hiç söz edilmez. İki kral birbirine saldırmayacağına, dış düşmanlara ve isyancılara karşı birbirine yardım edeceğine ve birbirinin siyasi kaçaklarını geri vereceğine söz verdi. Mısır nüshası Teb’de, Karnak Tapınağı’nın ve Ramesseum’un duvarlarına hiyerogliflerle kazınmıştır. Dönemin diplomasi dili Akadca ile yazılan Hitit nüshası ise 1906’da Hitit başkenti Hattuşa’da, bugünkü Çorum’un Boğazkale ilçesinde bulundu. Tabletlerden ikisi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor; antlaşmanın bir kopyası da New York’taki Birleşmiş Milletler binasının duvarında asılı.

MerakTarih

MS 79’da Vezüv Yanardağı patladığında, Napoli yakınlarındaki yaklaşık 11.000 nüfuslu Roma kenti Pompeii metrelerce kül ve sünger taşının altında kaldı. Kent o kadar çabuk örtüldü ki sokakları, evleri, dükkânları ve duvar resimleri Romalıların gündelik hayatını bugün bile bütün ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor.

Patlama yaklaşık iki gün sürdü. Pompeii’ye 18 saat kadar sünger taşı yağdı; halkın çoğu bu sırada kaçabilmiş görünüyor, kentte bugüne kadar yaklaşık 1.150 kişinin kalıntısı bulundu. Ertesi sabah erkenden piroklastik akıntılar, yani yanardağdan boşalan kızgın gaz ve kül bulutları büyük bir hızla kenti süpürdü. Günümüze ulaşan tek görgü tanığı anlatımı, patlamayı körfezin karşı yakasından izleyen Genç Plinius’a aittir. Plinius gördüklerini sonradan tarihçi Tacitus’a yazdığı iki mektupta anlattı; amcası Yaşlı Plinius ise insanları kurtarmaya çalışırken hayatını kaybetti. Kazılar 1748’de başladı. 1863’te Giuseppe Fiorelli, kurbanların bedenlerinin kül içinde bıraktığı boşluklara alçı dökerek ünlü kalıpları elde etti. Patlamanın tarihi tartışmalı: Plinius’un mektubunun Orta Çağ’dan kalan kopyalarının çoğu 24 Ağustos’u verir, ama 2018’de bulunan ve 17 Ekim tarihini taşıyan kömürle yazılmış bir not, patlamanın sonbaharda olduğunu düşündürüyor.

MerakTarih

Dört yılda bir Olympia’da Zeus onuruna düzenlenen antik Olimpiyat Oyunları 1.100 yıldan uzun sürdü. Geleneğe göre ilk oyunlar MÖ 776’da, kayıtlara geçen son oyunlar ise MS 393’te yapıldı.

Oyunlar, Yunanistan MÖ 2. yüzyılda Roma egemenliğine girdikten sonra da yüzyıllarca sürdü. Yunan tarihçiler olayları olimpiyat denen dört yıllık dönemlerle, yani iki oyun arasındaki sürelerle tarihlendirirdi. İmparatorlar da yarıştı: Neron, MS 67’de kendisi katılabilsin diye oyunları erteletti. Araba yarışında arabasından düştüğü hâlde şampiyon ilan edildi; ölümünden sonra ise hakemler o oyunları geçersiz saydı. 1994’te bulunan bronz bir levha, 385 yılına kadar şampiyon olanların adlarını sıralar. Kayıtlara geçen son oyunlar 393’te, pagan kurban törenlerini yasaklayan Hristiyan imparator I. Theodosius döneminde yapıldı; ama bazı yarışmalar büyük olasılıkla 5. yüzyılda da sürdü. Olympia zamanla metrelerce toprağın altında kaldı ve 1766’da yeniden bulundu. Pierre de Coubertin de oyunları 1896’da Atina’da tekrar hayata geçirdi.

MerakTarih

13. yüzyılda tarihin en geniş kara imparatorluğu olan Moğol İmparatorluğu, Avrasya’nın büyük bölümünü tek bir yönetim altında topladı ve Çin ile Karadeniz arasındaki ticaret yollarını daha güvenli hâle getirdi. Yaklaşık bir yüzyıl sonra Kara Ölüm, büyük olasılıkla aynı yolların bir kısmını izleyerek batıya ilerledi.

Tarihçiler bu döneme Pax Mongolica, yani “Moğol barışı” der. Fetihler çok kanlı olmuştu, ama ardından Çin’den Karadeniz’e kadar yolları tek bir güç denetlemeye başladı. Moğollar 1234’ten itibaren Yam adlı bir menzil sistemi de kurdu: Aralarında yaklaşık bir günlük at yolu bulunan bu istasyonlar, ulaklara ve görevlilere taze at ve yem sağlıyordu. Tüccarlar ve elçiler artık Asya’yı çok daha güvenle boydan boya geçebiliyordu; Marco Polo da 1270’lerde Kubilay Han’ın sarayına ulaştı. İpek, baharat, fikirler ve beceriler iki yönde de dolaştı. Ama aynı bağlar hastalığın da yolunu açtı. 1340’lara gelindiğinde veba, ticaret yolları boyunca Orta Asya’dan batıya yayılıyordu; Karadeniz’e ulaştıktan sonra tüccar gemileriyle Akdeniz’e taşındı. Salgın, Moğol barışının sona ermesinde de rol oynadı.

MerakTarih

Kara Ölüm 1346–1353 yılları arasında Avrupa nüfusunun tahminen yüzde 30 ila 60’ını öldürünce toprağı işleyecek el çok azaldı. Hayatta kalan işçiler daha fazlasını isteyebildi; İngiltere’de tarım işçilerinin ücretleri, yasal sınırlamalara rağmen 1350 ile 1450 arasında aşağı yukarı ikiye katlandı.

İngiltere’de Kral III. Edward 1349’da İşçiler Kararnamesi’ni çıkardı; Parlamento da 1351’de İşçiler Yasası’yla (Statute of Labourers) onu pekiştirdi. Ücretler salgından önceki, 1346 yılındaki düzeye sabitlendi; çalışabilecek durumdaki herkes kendisine önerilen işi kabul etmek zorundaydı. Bu yasalar hem tepki topladı hem de pek uygulanamadı; 1381 Köylü Ayaklanması’na yol açan şikâyetler arasında onlar da vardı. Uzun vadede kiralar düştü, toprak edinmek kolaylaştı ve köylüyü bir beyin toprağına bağlayan serf düzeni Batı Avrupa’da yavaş yavaş ortadan kalktı. Ama kazançlar ne hemen geldi ne de her yerde görüldü. Salgını izleyen ilk on yıllarda yükselen fiyatlar, yalnızca para ücretiyle geçinen pek çok işçinin gerçek gelirini eritti; Doğu Avrupa’da ise toprak sahipleri sonraki dönemde köylüleri toprağa eskisinden de sıkı bağladı.

MerakTarih

Leonardo da Vinci (1452–1519) defterlerini icatlarla doldurdu: uçan makineler, bir paraşüt, zırhlı bir savaş aracı, dev bir taş köprü. Bunların pek azı o yaşarken yapıldı; birçoğu da dönemin malzemeleriyle zaten çalışamazdı.

Leonardo neredeyse her gün not tuttu; binlerce sayfası günümüze ulaştı. Bu sayfalarda anatomi, ırmaklar ve kuşların uçuşu, alışveriş listeleriyle yan yana durur. 1505 dolaylarında yazdığı ve bugün Torino’da bulunan kısa Kuşların Uçuşu Üzerine Kodeks’te kuşların havayı nasıl kullandığını inceledi, onları taklit edecek makineler çizdi. Bazı fikirleri sonradan denendi. 2000’de İngiliz paraşütçü Adrian Nicholas, Leonardo’nun piramit biçimli tasarımına göre yapılan bir paraşütle güvenle yere indi. Leonardo 1502’de Osmanlı padişahı II. Bayezid’e, Haliç’in üzerinden tek bir kemerle geçen 240 metrelik bir taş köprü önermişti. Köprü hiç yapılmadı; ama 2001’de bu tasarımın küçültülmüş ahşap bir örneği Norveç’in Ås kentinde yaya köprüsü olarak açıldı. 2019’da MIT’den mühendisler de tasarımın ölçekli bir modelini yaparak köprünün ayakta kalabileceğini gösterdi.

MerakTarih

Bizanslı Yunan bilginler, Osmanlılar 1453’te İstanbul’u fethetmeden çok önce İtalya’da ders veriyordu. Fetih, elli yılı aşkın süredir devam eden bir akışı hızlandırdı: Hocalar, el yazmaları ve fikirler Bizans’tan İtalya’ya taşınıyordu.

1396’da Floransa’nın şansölyesi Coluccio Salutati, Bizanslı diplomat ve bilgin Manuel Hrisoloras’ı kentte Yunanca öğretmeye davet etti. Hrisoloras 1397’de geldi ve 1400’e kadar ders verdi. Öğrencilerinden tarihçi Leonardo Bruni bu gelişi kaçırılmayacak bir fırsat olarak anlatır: Ona göre kuzey İtalya’da yedi yüz yıldır Yunanca öğrenen olmamıştı. Hrisoloras’ın Erotemata (Sorular) adlı kitabı, Batı Avrupa’da yaygın olarak kullanılan ilk Yunanca dilbilgisi kitabı oldu. 1438–1439’da Katolik ve Ortodoks kiliselerini yeniden birleştirmek için toplanan Floransa Konsili, Batı’ya yeni Bizanslı düşünürler getirdi. Filozof Gemistos Plethon Platon üzerine dersler verdi; Trabzonlu Bessarion ise kardinal olup İtalya’da kaldı. Bessarion 1468’de, 482 Yunanca el yazması içeren kütüphanesini Venedik’e bağışladı; bu koleksiyon Venedik’teki Marciana Kütüphanesi’nin çekirdeğini oluşturdu.

MerakTarih

17. ve 18. yüzyıl İngiltere’sinde kahvehaneler, erkeklerin gazete okuduğu, haber alıp verdiği, iş bağladığı ve siyaset tartıştığı yerlerdi. Onlara “peni üniversitesi” denirdi, çünkü bir peniye hem içeri girilir hem bir fincan kahve içilirdi; gazeteler ve sohbet de cabasıydı.

Genel kabule göre İngiltere’nin ilk kahvehanesini 1650 dolaylarında Jacob adında bir Yahudi, Oxford’daki Angel hanında açtı. Londra’nın ilk kahvehanesi 1652’de açıldı. Sahibi Pasqua Rosée, bugün Hırvatistan kıyısında kalan Ragusa’nın Rum topluluğundandı; daha önce Smyrna’da, yani bugünkü İzmir’de, bir İngiliz tüccarın kahvesini pişirmişti. Kahvehaneler hızla çoğaldı, bazıları birer kuruma dönüştü. Tüccarlar ve gemi kaptanları Edward Lloyd’un kahvehanesinde buluşurdu; burası zamanla sigorta piyasası Lloyd’s of London’a dönüştü. Borsacılar da Jonathan’s ve Garraway’s adlı kahvehanelerde alım satım yapardı. Püritenler, içki satılmadığı için kahvehaneleri severdi; krallık yanlıları ise onları siyasi dedikodu yuvası sayardı. Kahvehaneler herkese açık da değildi: Kadınlar müşteri olarak pek hoş karşılanmazdı, bazı kahvehaneler de sonradan müdavimlerini seçkin tutmak için bir peniden fazlasını istemeye başladı.

MerakTarih

Sanayi Devrimi’yle birlikte iş gününü artık saat belirlemeye başladı. Fabrikalardan önce insanların çoğu gün ışığına, mevsimlere ve eldeki işe göre çalışırdı. 1770’lerden itibaren ise Richard Arkwright’ın Derbyshire’daki Cromford tesisi gibi iplikhaneler, on iki saatlik vardiyalarla gece gündüz işliyordu.

Tarihçi E. P. Thompson bu değişimi 1967’de yayımlanan ünlü makalesi “Time, Work-Discipline, and Industrial Capitalism”de (Zaman, İş Disiplini ve Sanayi Kapitalizmi) inceledi. Ona göre tarlada ve zanaatta iş, yapılacak görevle ölçülürdü: inek sağmak, hasadı kaldırmak, eldeki parçayı bitirmek. Fabrikada ise iş saatle ölçülmeye başladı. 1771’de açılan Cromford, dünyanın su gücüyle çalışan ilk pamuk ipliği fabrikasıydı. Yaklaşık 200 işçiyle işe başladı; bunların çoğu kadın ve çocuktu, en küçüğü yalnızca yedi yaşındaydı. Çanlar sabah ve akşam 5’te çalar, kapılar tam 6’da kapanırdı; geç kalan o günün ücretini kaybeder, üstüne bir günlük ücret kadar da ceza öderdi. Sanayi kentlerinde çalar saat henüz ne ucuz ne de güvenilirdi. Bu yüzden haftada birkaç peni karşılığında çalışan “uyandırıcılar” (knocker-up) vardı: Uzun sopalarla üst kat pencerelerini tıklatarak insanları vaktinde uyandırırlardı.

MerakTarih

İlk motorlu uçak uçuşu ile Ay’a ilk iniş arasında 66 yıl bile yoktur; bu süre tek bir insan ömrüne rahatça sığar. Orville Wright 17 Aralık 1903’te 12 saniye havada kalıp 37 metre yol aldı; Apollo 11 ise 20 Temmuz 1969’da Ay’a indi.

Ohio’nun Dayton kentinde bisiklet yapan Wright kardeşler Kuzey Karolina’da, Kitty Hawk yakınlarında uçtu; o ilk kısa uçuşta alınan yol, bir Boeing 747’nin kanat açıklığından bile kısaydı. Ardından gelişmeler hızla birbirini izledi. 1919’da John Alcock ile Arthur Brown Atlas Okyanusu’nu hiç inmeden geçti; 1927’de Charles Lindbergh aynı şeyi New York’tan Paris’e tek başına yaptı; 1947’de de Chuck Yeager ses hızını aştı. Orville Wright 1948’de, Sovyet uydusu Sputnik’in uzay çağını başlatmasından dokuz yıl önce öldü. Yuri Gagarin 1961’de Dünya’nın çevresini dolaştı; Temmuz 1969’da da Neil Armstrong, 1903 uçağının ahşabından ve kumaşından bir parçayı yanında Ay’a götürdü.

MerakTarih

Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı sona ererken uluslararası barışı ve güvenliği korumak için 1945’te kuruldu. 50 ülkenin temsilcileri BM Şartı’nı 26 Haziran’da San Francisco’da imzaladı; örgüt 24 Ekim’de resmen hayata geçti.

San Francisco Konferansı 25 Nisan–26 Haziran 1945 tarihleri arasında toplandı ve yaklaşık 850 delegeyi bir araya getirdi. Delegeler, bir yıl önce Washington’daki Dumbarton Oaks’ta ABD, Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği ve Çin’in üzerinde anlaştığı taslağı yeniden ele aldı. Savaş sonrası hükûmeti henüz kurulmadığı için Polonya konferansa katılamadı; Şart’ı ekimde imzaladı ve 51. kurucu üye sayıldı. Türkiye, haziranda imza atan 50 ülke arasındaydı. Şart, bu dört büyük güç, Fransa ve öteki imzacıların çoğunluğu onayladıktan sonra 24 Ekim 1945’te yürürlüğe girdi; bu tarih her yıl Birleşmiş Milletler Günü olarak kutlanır. Örgütün adını ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt önermişti; ad ilk kez 1 Ocak 1942 tarihli Birleşmiş Milletler Bildirisi’nde geçti. Bugün örgütün 193 üyesi var.

MerakTarih

ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş (1947–1991) boyunca iki ülke birbiriyle neredeyse hiç doğrudan savaşmadı. Onun yerine silahlanmada, bilimde, sporda, sinemada, propagandada ve uzayda rekabet ettiler.

“Soğuk savaş” sözünü George Orwell 1945’te kullanmıştı; Amerikalı gazeteci Walter Lippmann da 1947’de yaygınlaştırdı. Nükleer silahlar iki süper güç arasında açık bir savaşı fazla tehlikeli kıldığı için rekabet başka alanlara taştı. Sovyetler Birliği 1957’de Sputnik uydusunu fırlatınca ABD, 1958’de fen, matematik ve yabancı dil öğretimini destekleyen Ulusal Savunma Eğitimi Yasası’nı çıkardı. 1959’da Moskova’daki bir Amerikan sergisinde ABD Başkan Yardımcısı Richard Nixon ile Sovyet lideri Nikita Kruşçev, sergilenen örnek bir mutfakta kapitalizmi ve komünizmi tartıştı; bu karşılaşma “Mutfak Tartışması” olarak anılır. 1972’de Reykjavik’te Amerikalı Bobby Fischer, Sovyet dünya şampiyonu Boris Spasski’yi yenerek unvanı aldı. Olimpiyatlar da sırayla boykot edildi: ABD ve pek çok müttefiki 1980’de Moskova’ya gitmedi, Sovyet bloğunun çoğu da 1984’te Los Angeles’a.

MerakTarih

Apollo Yönlendirme Bilgisayarı, entegre devrelerle yapılan ilk bilgisayarlardan biriydi ve astronotların Ay’a giden yolu bulmasına yardım etti. Entegre devre, birkaç elektronik parçayı küçük bir silikon çipte bir araya getirir. Apollo, 1965’e kadar bu yeni çiplerin en büyük alıcısıydı.

Bilgisayar 1962’den itibaren MIT’nin Enstrümantasyon Laboratuvarı’nda tasarlandı, üretimini de Raytheon şirketi üstlendi; her Apollo komuta modülünde ve Ay modülünde bir tane vardı. Çip o sırada daha yeni bir icattı: İlk örneklerini 1958 ve 1959’da Jack Kilby ile Robert Noyce yapmıştı. MIT bilgisayarın neredeyse tamamında tek tür çip kullandı: Fairchild Semiconductor’ın tasarladığı basit bir mantık devresi binlerce kez tekrarlandı. Bilgisayar Tarihi Müzesi’ne göre Apollo programı bu çiplerden, tanesi 20–30 dolardan yaklaşık 200.000 adet satın aldı; 1965’e gelindiğinde ise en büyük alıcı Minuteman füze programı olmuştu. Bu tür siparişler, fiyatlar düşene kadar genç sektörü ayakta tuttu: Ortalama bir çipin fiyatı 1962’de 50 dolarken 1968’de 2,33 dolara indi. GPS’in de Uzay Yarışı’nın ürünü olduğu sık sık söylenir; oysa GPS, ABD Savunma Bakanlığı’nın 1973’te başlattığı ayrı bir projeydi.

MerakTarih

12 Nisan 1961’de 27 yaşındaki Sovyet kozmonotu Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan oldu. Vostok 1 adlı aracıyla Dünya’nın çevresinde bir tur attı; fırlatılıştan inişe kadar geçen süre 108 dakikaydı.

Hava kuvvetlerinde pilot olmadan önce dökümcülük eğitimi alan Gagarin, bugün Kazakistan sınırları içinde kalan Baykonur’dan fırlatıldı. Roket yerden kalkarken “Poyehali!”, yani “Haydi gidelim!” diye seslendi. Yörüngede 327 kilometre yüksekliğe kadar çıktı. Dönüşte, yerden yaklaşık 7 kilometre yüksekteyken fırlatma koltuğuyla kapsülden ayrıldı ve kendi paraşütüyle Saratov bölgesinde, Engels kenti yakınlarına indi. Onu ilk karşılayanlar, çiftlikte çalışan bir kadınla torunu oldu. Dönemin rekor kuralları pilotun aracıyla birlikte inmesini şart koştuğu için Sovyetler Birliği, Gagarin’in kapsülün içinde indiğini ileri sürdü; gerçeği ancak 1971’de kabul etti. Gagarin dünya çapında üne kavuştu. 1968’de, 34 yaşındayken bir eğitim uçuşunda geçirdiği kazada hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler 2011’den beri 12 Nisan’ı Uluslararası İnsanlı Uzay Uçuşu Günü olarak anıyor.

MerakTarih

Neil Armstrong 20 Temmuz 1969’da Ay’dan telsizle “Houston, burası Sükûnet Üssü. Kartal indi” dediğinde, sesi Dünya’ya yaklaşık 1,3 saniye sonra ulaştı. Radyo dalgaları ışık hızıyla yol alır, Ay ise Dünya’dan yaklaşık 384.000 km uzaktadır.

Kartal, Armstrong ile Buzz Aldrin’i Ay yüzeyine indiren Ay modülünün adıydı. Işık, dolayısıyla radyo dalgaları da saniyede 300.000 km’ye yakın yol alır. Ay’ın ortalama uzaklığı 384.400 km kadar olduğu için sinyalin bir yöne gitmesi yaklaşık 1,28 saniye sürer. Bu yüzden Houston’daki Görev Kontrol Merkezi’yle yapılan konuşmalarda her cevap, kaçınılmaz olarak 2,6 saniye kadar gecikmeyle geliyordu. Sinyalleri Kaliforniya’daki Goldstone ile Avustralya’daki Honeysuckle Creek ve Parkes istasyonlarının dev çanak antenleri aldı. İlk adımların en net televizyon görüntüleri Avustralya’dan geldi ve yayını tahminen 600 milyon kişi canlı izledi. Astronotlar Ay’dan ayrılmadan önce yüzeye, ışığı geldiği yöne geri yansıtan bir panel yerleştirdi. Bilim insanları bugün de bu panele lazer gönderip ışığın dönüş süresini ölçüyor; Ay’ın Dünya’dan her yıl yaklaşık 3,8 cm uzaklaştığını bu ölçümler sayesinde biliyoruz.

Nasıl bir şey okumak istersiniz?

Azim, Dinginlik ve Merak

Bugünün kartıBugünün kartını aç