Koleksiyon 05

Geçmişten hikâyeler

Eski yerleşimler, icatlar ve tarihte iz bırakan olaylar. Geçmişi merak edenler için kısa hikâyeler.

Bu koleksiyon hakkında

Aynı temadaki kartlar bir arada.

Bugün tanıdığımız nesnelerin, yerlerin ve alışkanlıkların geçmişini anlatan kartlardan oluşur.

MerakTarih

Moğol İmparatorluğu, toprakları kesintisiz uzanan imparatorlukların tarihteki en büyüğüdür. Cengiz Han 1206’da kurdu, oğulları ve torunları genişletti; 13. yüzyılın sonlarında Japon Denizi’nden Doğu Avrupa’ya kadar tek parça hâlinde uzanıyordu.

Cengiz Han’ın asıl adı Temuçin’di; 1162 dolaylarında doğdu. Moğol bozkırındaki göçebe boyları birleştirdikten sonra 1206’da bütün Moğolların hükümdarı ilan edildi. 1227’de öldüğünde orduları Kuzey Çin’den Hazar Denizi’ne kadar uzanan toprakları ele geçirmişti. Ardılları Rusya’ya, İran’a ve Çin’in geri kalanına ilerledi. Yaklaşık 24 milyon kilometrekarelik yüz ölçümüyle imparatorluk, toprakları okyanuslara dağılmış Britanya İmparatorluğu’ndan sonra tarihin en büyük ikinci imparatorluğuydu. Fetihler çok yıkıcıydı; ama ardından Moğolların kurduğu düzen, yani Pax Mongolica (Moğol Barışı), İpek Yolu’nda uzak mesafeli ticareti daha güvenli hâle getirdi. Yam denen menzil teşkilatı sayesinde ulaklar istasyonlarda at değiştirerek günde 200 kilometreye kadar yol alabiliyordu. 1294’e gelindiğinde imparatorluk dört devlete bölünmüştü: Altın Orda, Çağatay Hanlığı, İran’daki İlhanlılar ve Çin’deki Yuan Hanedanı.

MerakTeknoloji

Louis Daguerre’in 1838’de Paris’te çektiği Boulevard du Temple fotoğrafında kalabalık cadde neredeyse boş görünür: Poz dakikalarca sürdüğü için yürüyenler ve arabalar iz bırakmamıştır. Net seçilen tek insanlar, ayakkabısını boyatan bir adamla büyük olasılıkla boyacısıdır; ikisi de görüntüye geçecek kadar kıpırdamadan durmuştur.

Fransız dekor ressamı Daguerre, fotoğrafı 1838’in (belki de 1837’nin) nisan sonunda ya da mayıs başında, sabah saat sekizde stüdyosunun penceresinden çekti. Adını taşıyan dagerotip yönteminde görüntü doğrudan gümüş kaplı bir bakır levhanın üzerinde oluşuyordu. Bugüne kalan en eski fotoğrafı Nicéphore Niépce 1820’lerde çekmişti ve onun için en az sekiz saat poz gerekmişti. Daguerre’in yöntemi bu süreyi dört beş dakikaya indirdi; yine de yürüyen insanlar ve atlı arabalar için bu çok uzundu. Bütün dagerotiplerde olduğu gibi görüntünün sağı ile solu yer değiştirmiştir. Daguerre buluşunu Ocak 1839’da duyurdu, aynı yılın ekiminde de bu levhayı Bavyera Kralı I. Ludwig’e armağan etti. Özgün levha sonradan başarısız bir onarım girişiminde harap oldu. Bugün bildiğimiz görüntü, 1930’larda çekilmiş kopyalardan gelir; bu kopyaları fotoğraf tarihçisi Beaumont Newhall yapmıştı.

MerakSanat

Bir fotoğraf makinesiyle çekilip günümüze ulaşan en eski görüntü, Nicéphore Niépce’in Fransa’daki Le Gras adlı evinin üst kat penceresinden görünen bulanık bir çatı manzarasıdır. 1826 ya da 1827’de çekilen bu fotoğraf için saatler, belki de günler süren bir pozlama gerekti.

Niépce kendi yöntemine “güneşle yazı” anlamında heliografi adını verdi. Kalay alaşımından bir levhayı, ışık gördükçe sertleşen doğal bir asfalt olan Judea bitümüyle kapladı ve pencereye doğru çevrilmiş basit bir karanlık kutuya, yani camera obscuraya yerleştirdi. Işığın düştüğü yerlerde bitüm sertleşti; kalan kısmı lavanta yağı ile beyaz neft karışımıyla yıkandı ve geriye görüntü kaldı. Güneş binaların iki yanına da vurduğu için pozlamanın uzun sürdüğü bellidir: Geleneksel tahmin sekiz saat kadardır, ama yöntemi yeniden deneyen günümüz araştırmacılarından biri birkaç gün sürmüş olması gerektiği sonucuna vardı. Levha bugün Teksas’ın Austin kentindeki Harry Ransom Center’da, oksijensiz, kapalı bir kutuda saklanıyor.

MerakTarih

Sir John Franklin 1845’te, Kanada’nın kuzeyinden geçen Kuzeybatı Geçidi’ni tamamlamak için iki Kraliyet Donanması gemisiyle İngiltere’den yola çıktı. Gemiler buzlara sıkıştı ve 129 kişinin hepsi öldü. Erebus ile Terror’un batıkları ancak 2014’te ve 2016’da, Inuitlerin kuşaklardır anlattığı yerlerde bulundu.

Gemiler Eylül 1846’da King William Adası açıklarında buzlara kapandı; Franklin Haziran 1847’de orada öldü. Sonradan bir taş yığınının içinde bulunan bir not, Nisan 1848’de hayatta kalan 105 kişinin gemileri bırakıp yaya olarak güneye yöneldiğini anlatır; hiçbiri kurtuluşa ulaşamadı. Kâşif John Rae 1854’te Inuitlerin can çekişen adamlar hakkındaki anlatılarını İngiltere’ye taşıdı, ama bu anlatılar orada büyük ölçüde ciddiye alınmadı. Inuit aileleri ise büyüklerinin gördüklerini kuşaktan kuşağa aktarmayı sürdürdü. Inuit tarihçi Louie Kamookak bu anlatıları on yıllarca derledi; Terror’u Terror Körfezi’nde bulduran da mürettebattaki Inuit Sammy Kogvik’in paylaştığı bir anı oldu. İki batık bugün, Parks Canada’nın Inuitlerle birlikte yönettiği bir ulusal tarihî alan.

MerakMimarlık

Angkor, 9. ile 15. yüzyıllar arasında bugünkü Kamboçya’da Khmer İmparatorluğu’nun başkentiydi. Kentin dev rezervuarları, hendekleri ve kanalları muson yağmurlarını biriktirir, suyu yaklaşık 1.000 kilometrekareye yayılan kent alanında dolaştırırdı.

En büyük rezervuarlara baray denir; toprak setlerle çevrili dev dikdörtgenlerdir. 11. yüzyılda yapılan Batı Baray yaklaşık sekize iki kilometre boyutundadır ve bugün hâlâ su tutar. Angkor Vat’ı çevreleyen hendek gibi su yapıları, Hindu ve Budist evren tasavvurundaki kutsal dağı ve onu saran okyanusları canlandıran tapınakları çerçeveliyordu. 2007’de yayımlanan radar ve hava araştırmaları ile 2012’de ormanın altını görebilen havadan lazer taramaları (lidar), en az 1.000 kilometrekarelik bir alanda yolları, kanalları ve ev tümseklerini ortaya çıkardı. Bu, bilinen en büyük sanayi öncesi yerleşimdir. Barayların pirinç tarlalarını ne ölçüde suladığı hâlâ tartışılıyor. Ağaç halkaları, 14. ve 15. yüzyıllarda uzun kuraklıkların şiddetli musonlarla bölündüğünü gösteriyor; bu aşırılıklar su ağına zarar verdi ve büyük olasılıkla Angkor’un gerilemesinde rol oynadı.

MerakTarih

İngiltere’nin Somerset bataklıklarını aşan ahşap yürüyüş yolu Sweet Track, MÖ 3807–3806 kışında kesilen ağaçlarla yapıldı. Ağaç halkaları sayesinde yapım tarihi tek bir yıla kadar biliniyor; bu da onu dünyada tarihi en kesin bilinen eski yollardan biri yapıyor.

Yol, adını 1970’te gömülü kerestelerini bulan turba işçisi Ray Sweet’ten alır. Yaklaşık 1,8 kilometre uzunluğundaki yol, bataklıktaki bir tepecikle bir sırt arasında uzanıyordu: Meşe kalaslar, turbaya çakılmış çapraz kazıkların üzerine uç uca dizilmişti. Parçalar önceden hazırlanmıştı; on kişi yolu bir günde kurabilirdi. Yol, MÖ 3838 civarında, yani yaklaşık otuz yıl önce yapılmış daha eski bir geçidin, Post Track’in hattını neredeyse aynen izler. Sweet Track yalnızca on yıl kadar kullanıldı, sonra yükselen sular altında kaldı. Suya doygun turba ahşabı oksijenden korudu. Ağaç halkalarını sayıp karşılaştırarak tarihleme yöntemi olan dendrokronoloji de ağaçların hangi yıl kesildiğini ortaya koydu. Yol boyunca yapılan buluntular arasında cilalı bir yeşim balta başı da var.

MerakTarih

Neil Armstrong 20 Temmuz 1969’da Ay’dan telsizle “Houston, burası Sükûnet Üssü. Kartal indi” dediğinde, sesi Dünya’ya yaklaşık 1,3 saniye sonra ulaştı. Radyo dalgaları ışık hızıyla yol alır, Ay ise Dünya’dan yaklaşık 384.000 km uzaktadır.

Kartal, Armstrong ile Buzz Aldrin’i Ay yüzeyine indiren Ay modülünün adıydı. Işık, dolayısıyla radyo dalgaları da saniyede 300.000 km’ye yakın yol alır. Ay’ın ortalama uzaklığı 384.400 km kadar olduğu için sinyalin bir yöne gitmesi yaklaşık 1,28 saniye sürer. Bu yüzden Houston’daki Görev Kontrol Merkezi’yle yapılan konuşmalarda her cevap, kaçınılmaz olarak 2,6 saniye kadar gecikmeyle geliyordu. Sinyalleri Kaliforniya’daki Goldstone ile Avustralya’daki Honeysuckle Creek ve Parkes istasyonlarının dev çanak antenleri aldı. İlk adımların en net televizyon görüntüleri Avustralya’dan geldi ve yayını tahminen 600 milyon kişi canlı izledi. Astronotlar Ay’dan ayrılmadan önce yüzeye, ışığı geldiği yöne geri yansıtan bir panel yerleştirdi. Bilim insanları bugün de bu panele lazer gönderip ışığın dönüş süresini ölçüyor; Ay’ın Dünya’dan her yıl yaklaşık 3,8 cm uzaklaştığını bu ölçümler sayesinde biliyoruz.

MerakTeknoloji

Apollo Yönlendirme Bilgisayarı, astronotları Ay’a götürürken yalnızca 4 kilobayt kadar yazılabilir, 72 kilobayt kadar da kalıcı bellekle çalışıyordu. Programlar belleğe elle örülerek işlenmişti: “Halat bellek” denen bu yöntemde tel minicik bir mıknatıs halkanın içinden geçiyorsa 1, yanından geçiyorsa 0 anlamına geliyordu.

Bilgisayarı MIT Enstrümantasyon Laboratuvarı tasarladı, Raytheon şirketi üretti. Silikon yongaları, yani entegre devreleri kullanan ilk bilgisayarlardan biriydi ve 28 litrelik bir hacme sığıyordu. Belleği, 16 bitlik, yani 16 ikili basamaktan oluşan “sözcüklerle” ölçülürdü: 2.048 yazılabilir, 36.864 kalıcı sözcük. Apollo 11, 20 Temmuz 1969’da Ay’a inerken bilgisayar 1202 ve 1201 alarmları verdi. İnişten vazgeçmek gerekirse diye bir radar açık bırakılmıştı; bu radar, bilgisayarın işlem zamanını boşuna harcayıp onu aşırı yüklüyordu. J. Halcombe Laning’in tasarladığı işletim sistemi, acil olmayan işleri bırakıp bir anda yeniden başladı; iniş programları ise çalışmayı sürdürdü. Bu yüzden Görev Kontrol Merkezi mürettebata inişe devam etmesini söyledi. Uçuş yazılımını Margaret Hamilton’ın yönettiği bir ekip yazmıştı; Hamilton 2016’da ABD’nin en yüksek sivil nişanlarından Başkanlık Özgürlük Madalyası’nı aldı. Bilgisayarın gücü, 1970’lerin sonundaki ilk ev bilgisayarlarınınkine yakındı.

MerakTeknoloji

Antikitera düzeneği, büyük olasılıkla MÖ 2. yüzyılda yapılmış, dişlilerle çalışan bir Yunan aygıtıdır. Tutulmaları önceden bildirmek için 223 kamerî ayı kapsayan sarmal bir kadranı vardı: Kadrandaki işaretler Güneş ya da Ay tutulması beklenen ayları gösteriyor, yazıtlar da tutulmanın saati gibi ayrıntıları veriyordu.

Düzenek 1901’de bulundu. Süngerciler, Yunanistan’ın Antikitera adası açıklarında Roma döneminden kalma bir batıktan pek çok eser çıkarmıştı; aşınıp kabuk bağlamış bu yığın da onların arasındaydı. Gemi MÖ 70–60 dolaylarında batmıştı. Elle çevrilen bronz dişlileri Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini gösteriyordu. Bu yüzden bilinen en eski analog bilgisayar, yani rakamlarla değil hareketli parçalarla hesap yapan bir makine sayılır. Tutulma kadranı Saros döngüsüne dayanır: 223 kamerî ay, yani yaklaşık 18 yıl 11 gün sonra Güneş, Dünya ve Ay hemen hemen aynı konuma döner ve tutulmalar benzer bir düzenle yinelenir. Kamerî ay, bir yeni aydan ötekine kadar geçen süredir. Kadrandaki 51 bölmede yer alan işaretler 38 Ay ve 27 Güneş tutulmasını gösterir. Bunların çoğu ancak 2000’lerde, aralarında Mike Edmunds ve Tony Freeth’in de bulunduğu araştırmacılar parçaların içini röntgen taramalarıyla görüntüleyince okunabildi. Muhtemelen gezegenleri gösteren ön yüz ise büyük ölçüde kayıptır.

MerakTeknoloji

Kâğıt para ilk kez Çin’de kullanıldı. 11. yüzyılın başında Sichuan’daki tüccarlar, ağır demir sikkelerin yerine jiaozi denen kâğıt senetler çıkarmaya başladı; 1023’te bu işi Song devleti üstlendi. Avrupa’nın ilk banknotları ise 1661’de İsveç’te basıldı.

Fikrin kökleri Tang hanedanına (618–907) uzanır: 804’te tüccarlar “uçan para” denen kâğıt belgeler kullanıyordu. Bu belgeler sayesinde sikke taşımadan Çin’in bir ucundan öbürüne para gönderebiliyorlardı. Demir sikkelerin büyük ödemeler için fazla ağır olduğu Sichuan’da, bölgenin merkezi Chengdu’daki özel işletmeler jiaozi senetleri çıkarmaya başladı. Bu işletmelerden bazıları iflas edince devlet 1023’te kendi dairesini kurdu, ertesi yıl da ilk resmî banknotları bastı. Kâğıt para güvene dayanıyordu: Bir banknot, onu çıkaranın verdiği söz kadar değerliydi. Bu güven kötüye de kullanılabiliyordu; Song yönetimi karşılığında sikke bulunmayan yığınla banknot basınca fiyatlar hızla yükseldi. Avrupalılar kâğıt parayı, 13. yüzyılda Moğol hükümdarı Kubilay Han’ın banknotlarını anlatan Marco Polo gibi gezginlerden öğrendi. Avrupa’nın ilk banknotlarını 1661’de İsveç’teki Stockholms Banco çıkardı; banka altı yıl sonra battı.

MerakTeknoloji

Manyetik pusula Çin’de fal ve feng şui aracı olarak doğdu; feng şui, evlerin ve mezarların yerini araziyle uyumlu seçme sanatıdır. Çinli denizcilerin mıknatıslı bir iğneyle yön bulduğunu anlatan ilk kayıtlar 12. yüzyılın başlarına aittir.

Çin’deki ilk yön bulucular büyük olasılıkla “güneyi gösteren kaşıklar”dı. Bu kaşıklar, doğal olarak mıknatıslı bir demir cevheri olan mıknatıs taşından yapılırdı. Yönlerin işaretlendiği pürüzsüz bir bronz levhaya konan kaşık, sapı güneyi gösterene kadar dönerdi. Han hanedanı döneminden (MÖ 206–MS 220) kalma metinler böyle araçları anlatıyor gibidir, ama arkeologlar henüz böyle bir kaşık bulamadı. Asıl adım Song hanedanı döneminde atıldı. Bilgin Shen Kuo 1088’de, mıknatıs taşına sürtülerek mıknatıslanan iğneleri anlattı ve bunların tam kuzey-güney yönünü göstermediğini fark etti; bugün buna manyetik sapma deniyor. Birkaç on yıl sonra yazar Zhu Yu, denizcilerin geceleri yıldızlara, gündüzleri güneşe bakarak yol aldığını, hava kapalıyken de güneyi gösteren iğneye başvurduğunu yazdı. Avrupa’da pusuladan söz eden ilk yazılı kayıt 1190 dolaylarına aittir.

MerakTeknoloji

Barut 9. yüzyılda Çin’de, uzun ömür iksiri arayan simyacıların elinde ortaya çıktı. Güherçile, kükürt ve odun kömüründen oluşan bu karışımın Çince adı huoyao bugün de “ateş ilacı” demektir. Sonraki yüzyıllarda batıya yayılan barut, dünyanın her yerinde savaşı değiştirdi.

Barutun kesin olarak bilinen ilk tarifleri, Tang hanedanı dönemindeki Taocu simya kitaplarında geçer. Bunlardan biri 808 tarihlidir. Yaklaşık 50 yıl sonra yazılan Zhenyuan miaodao yaolüe ise güherçileyle kükürdü balla birlikte ısıtanların ellerini, yüzlerini, hatta bütün evlerini yaktığını anlatarak okuru uyarır. Güherçile (potasyum nitrat) ısınınca oksijen açığa çıkarır; karışımın bu kadar hızlı yanması bundandır. Çin orduları barutu ateşli oklarda ve bombalarda kullandı; askerî kullanım için bilinen en eski yazılı tarifler de 1044’te tamamlanan Wujing Zongyao adlı savaş el kitabındadır. 12. yüzyılda askerler, önce alev, sonra mermi fırlatan “ateş mızrakları” taşıyordu. Barut 13. yüzyılda İslam dünyasına ve Avrupa’ya ulaştı; İngiliz rahip ve bilgin Roger Bacon onu 1267’de anlattı. 1453’te de Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u kuşatırken surları dev toplarla dövdü.

MerakTeknoloji

Saat dilimleri kurulmadan önce her kasaba kendi saatini güneşe göre ayarlardı: Güneş gökte en yükseğe çıktığında o kasabada öğle olurdu. Dünya her dört dakikada bir derece döndüğü için Bristol’de öğle, Londra’dakinden on dakika kadar sonra gelirdi.

Kasaba saatleri genellikle yerel ortalama zamanı gösterirdi. Bu, güneş saatinin yıl boyunca ortalaması alınmış hâliydi; çünkü güneş saati, mevsime göre çeyrek saate kadar ileri ya da geri kalır. Doğuya ya da batıya gidildikçe fark büyürdü. Britanya’da Oxford Londra’nın beş, Leeds altı dakika gerisindeydi; Hindistan’da ve Kuzey Amerika’da şehirler arasındaki fark bir saati bulabiliyordu. Yolculuklar günler sürerken bu pek önemli değildi, ama trenler ve telgraf onu bir soruna dönüştürdü. Kuzey Amerika demiryolları 18 Kasım 1883’te beş standart saat dilimine geçti. 1884’te Washington’da toplanan 25 ülkenin temsilcileri de Greenwich’ten geçen meridyeni dünyanın sıfır boylamı olarak seçti. Osmanlı İmparatorluğu’nun da kendine özgü bir düzeni vardı: her gün güneş batarken saatlerin 12’ye ayarlandığı alaturka saat. Türkiye bu düzeni 1926’da bırakıp uluslararası 24 saatlik güne geçti.

MerakTeknoloji

Demiryolları Britanya’yı tek bir ulusal saate geçirdi. Great Western Railway şirketi Kasım 1840’ta trenlerini Londra saatine göre işletmeye başladı; 1847’nin sonunda Britanya’daki demiryollarının neredeyse hepsi onu izlemişti. 1880’de de Greenwich Ortalama Zamanı, Büyük Britanya’nın yasal saati oldu.

Londra saati Greenwich’teki Kraliyet Gözlemevi’nde belirlendiği için Greenwich Ortalama Zamanı (GMT) diye anılırdı; halk arasındaki adı ise “demiryolu saati”ydi. Yerden yere değişen saatler karışıklığa, kaçırılan aktarmalara ve trenlerin kıl payı çarpışmaktan kurtulduğu olaylara yol açıyordu. Bazı kasabalar direndi. Bristol’deki Borsa binasının saatine Londra saatini gösteren ikinci bir yelkovan eklendi; saat bugün de ikisini birlikte gösterir. Exeter ise 1852’ye kadar ayak diredi: Kentin saatini katedralin saati belirliyordu ve katedralin başrahibi onu değiştirmek istemiyordu. Sorunu elektrikli telgraf çözdü: 1850’lerden itibaren Greenwich’ten gönderilen saat sinyalleri rayların yanındaki tellerle ülkeye yayıldı ve 1855’e gelindiğinde Britanya’daki kasabaların neredeyse hepsi GMT’ye geçmişti. Parlamento 2 Ağustos 1880’de GMT’yi Büyük Britanya’nın yasal saati yaptı.

MerakTeknoloji

Auguste ve Louis Lumière, 28 Aralık 1895’te Paris’teki Grand Café’nin Salon Indien adlı salonunda paralı bir film gösterimi yaptı; bu gösterim geleneksel olarak sinemanın doğuşu sayılır. Sinematografla gösterdikleri on filmin her biri bir dakikadan kısaydı; gerçek hareket, an geçtikten sonra da izlenebiliyordu.

Kardeşlerin Şubat 1895’te patentini aldığı sinematograf, elle çevrilen, taşınabilir bir kutuydu; hem kamera, hem baskı makinesi, hem de projektör olarak çalışıyordu. Lumière ailesinin Lyon’da fotoğraf levhası üreten bir fabrikası vardı; kardeşlerin ilk filmi de işçilerin fabrika kapısından çıkışını gösteriyordu. Daha önce de film gösterilmişti: Kardeşler bu filmi 22 Mart 1895’te bir Fransız sanayi derneğinin 200 kadar üyesine göstermişti. Berlin’de de Skladanowsky kardeşler, 1 Kasım’da bilet alan seyircilere film göstermişti. Aralıktaki gösterimi ise bilet alan ya da davet edilen 40 kadar kişi izledi. Ünlü Trenin Gara Girişi o programda yoktu; ilk kez Ocak 1896’da gösterildi. Seyircilerin korkup salondan kaçtığı da anlatılır, ama tarihçiler o döneme ait böyle bir habere rastlamamıştır.

MerakTeknoloji

1945’te altı kadın, ilk genel amaçlı elektronik bilgisayarlardan biri olan ENIAC’ın ilk programcıları oldu. Topçu atış cetvellerini elle hesaplayan yaklaşık 200 “insan bilgisayar” arasından seçilmişlerdi. Ne kılavuz vardı ne programlama dili; makineyi bağlantı şemalarından öğrendiler.

ENIAC, top mermilerinin izleyeceği yolu hesaplamak için ABD Ordusu adına Pennsylvania Üniversitesi’nde yapıldı. Koca bir odayı dolduruyordu: 30 metre kadar uzanan paneller, akımı açıp kapayan 18.000 kadar cam elektron tüpü ve 27 tonluk bir düzenek. Onu programlamak, anahtarları ayarlamak ve birimleri arasına kablolar takmak demekti; bu iş günler sürebiliyordu. Programlamayı Kay McNulty, Betty Jennings, Betty Snyder, Marlyn Wescoff, Fran Bilas ve Ruth Lichterman üstlendi. Bir arızanın hangi tüpten kaynaklandığını bulabilecek kadar makineye hâkimdiler, yine de “yardımcı personel” sayıldılar. Öğrenci Kathy Kleiman 1980’lerde onların fotoğraflarına rastladığında, kendisine bunların büyük olasılıkla makinenin yanında poz veren mankenler olduğu söylendi. Kleiman 1990’larda kadınların çoğunun ENIAC’ın 50. yıl kutlamasına bile çağrılmadığını öğrendi; bunun üzerine onları tek tek bulup anılarını kayda geçirdi. 1997’de altısı da Women in Technology International’ın Onur Listesi’ne alındı.

MerakTeknoloji

İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’deki Bletchley Park’ın şifre çözücüleri, Enigma ve Lorenz makineleriyle şifrelenmiş Alman mesajlarını okudu. Bunun için ilk hesaplama makinelerinden bazılarını geliştirdiler; dünyanın ilk programlanabilir elektronik dijital bilgisayarı Colossus da bunlardan biriydi.

Londra’nın kuzeybatısındaki bir malikâne olan Bletchley Park, savaş yıllarında İngiliz şifre çözücülerin merkeziydi; çalışanlarının yaklaşık dörtte üçü kadındı. Çalışmalar Polonya’nın başarısına dayanıyordu: Savaştan beş hafta önce Polonya Şifre Bürosu, İngiliz ve Fransız uzmanlara Enigma’yı nasıl çözdüğünü göstermişti. 1940’tan itibaren Bombe adlı elektromekanik makineler, Enigma’nın olası ayarlarını büyük bir hızla taradı; bu makineleri Alan Turing tasarlamış, Gordon Welchman geliştirmişti. Alman Yüksek Komutanlığı’nın kullandığı Lorenz makinesinin şifresi ise Colossus’la çözüldü. Colossus’u İngiliz Posta İdaresi’nin mühendisi Tommy Flowers yapmıştı. Makine ilk mesajını Şubat 1944’te çözdü; geliştirilmiş modeli de Müttefiklerin Normandiya Çıkarması’ndan birkaç gün önce çalışmaya başladı. Kendisi de Bletchley’de çalışmış olan tarihçi Harry Hinsley, bu çalışmaların savaşı iki ila dört yıl kısalttığını tahmin etti; başka tarihçilere göre kazanç daha küçüktü ve böyle bir süre ölçülemez. Bütün bunlar 1970’lere kadar gizli kaldı.

MerakTeknoloji

ABD’nin bir araştırma ağı olan ARPANET, ilk mesajını 29 Ekim 1969’da Los Angeles’taki Kaliforniya Üniversitesi’nden (UCLA) Stanford Araştırma Enstitüsü’ne iletti. Veriyi küçük “paketlere” bölüyordu: Paketler ayrı ayrı yol alıyor, varınca yeniden birleşiyordu. ARPANET, internetin başlıca öncüsü oldu.

ARPANET’i, ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı araştırma ajansı ARPA finanse etti. Amaç, bilim insanlarının az bulunan pahalı bilgisayarları uzaktan ortaklaşa kullanabilmesiydi. Veriyi paketlere bölerek gönderme fikri, ABD’de Paul Baran’ın ve İngiltere’de Donald Davies’in çalışmalarına dayanıyordu. O ilk akşam UCLA öğrencisi Charley Kline “login” yazmaya başladı, ama Stanford’daki bilgisayar iki harften sonra çöktü; yani ilk mesaj yalnızca “lo” oldu. Yaklaşık bir saat sonra ikinci denemede oturum açıldı. Ağ 1971’de resmen hizmete girdi ve kısa sürede e-postanın ilk biçimlerinden birini taşımaya başladı. 1974’te Vint Cerf ile Bob Kahn, ayrı ağların birbirine veri aktarabilmesi için bir yöntem tanımladı; bu yöntem, internetin bugün de kullandığı ortak kurallar olan TCP/IP’ye dönüştü. ARPANET 1 Ocak 1983’te TCP/IP’ye geçti; bu tarih çoğu zaman internetin doğum günü diye anılır. ARPANET’in kendisi ise 1990’da kapatıldı.

MerakTeknoloji

James Watt, 1781’de buhar makinesindeki pistonun inip kalkışını kesintisiz bir dönme hareketine çeviren düzeneğin patentini aldı. Böylece fabrikalardaki tezgâhları su ya da rüzgâr yerine doğrudan buhar çalıştırabildi.

Thomas Newcomen’in 1712’de yaptığı makine gibi ilk buhar makineleri çoğunlukla madenlerdeki suyu boşaltmak için kullanılıyordu. Watt, makineyi daha önce ayrı bir yoğuşturucuyla çok daha verimli hâle getirmişti: Buhar ana silindirin dışındaki bir haznede soğutuluyor, böylece silindir hep sıcak kalıyordu. Dönme hareketi elde etmenin en kolay yolu krank kullanmaktı, ama James Pickard 1780’de bunun patentini almıştı. Bu yüzden Watt’ın şirketi, çalışanlarından William Murdoch’un önerdiği “güneş ve gezegen” dişlisini kullandı; bu düzenekte bir dişli çark ötekinin çevresinde döner. Watt, ortağı Matthew Boulton ile makinelerini bütün Britanya’ya sattı. Şirket 1800’e kadar yaklaşık 500 makine yapmıştı ve bunların yarısından fazlası fabrika tezgâhlarını çalıştırıyordu. Değirmenler ve fabrikalar artık hızlı akan bir nehrin kıyısına mahkûm değildi; hemen her yerde kurulabiliyordu.

MerakTeknoloji

Elektrikli telgraf 1830’larda ve 1840’larda geliştirildi; mesajları teller üzerinden kodlanmış elektrik sinyalleriyle iletiyordu. At, gemi ya da trenle günlerce yol alan haberler, fiyatlar ve talimatlar artık uzak yerlere dakikalar içinde ulaşabiliyordu.

Britanya’da William Cooke ile Charles Wheatstone 1837’de bir telgrafın patentini aldı; iki yıl geçmeden de telgrafları Londra’daki Paddington İstasyonu’ndan çıkan Great Western Demiryolu hattında çalışmaya başladı. ABD’de Samuel Morse ile Alfred Vail, harfleri kısa ve uzun sinyallerle, yani nokta ve çizgilerle yazan Mors alfabesini geliştirdi. Morse, 24 Mayıs 1844’te Washington’dan Baltimore’a Kutsal Kitap’tan alınmış “Tanrı neler yaptı!” sözünü gönderdi. Çok geçmeden teller denizleri de aştı. 1858’de Atlantik’in dibine döşenen kablo, Kraliçe Victoria’nın ABD Başkanı James Buchanan’a yolladığı kutlama mesajını taşıdı, ama üç hafta kadar sonra bozuldu. Kalıcı bağlantı 1866’da kuruldu; “iki haftadan iki dakikaya” sloganı, gemiyle giden mektuplara göre kazanılan hızı özetliyordu. Demiryolları telgrafı trenleri güvenle yönetmek, gazeteler uzaktaki olayları aynı gün duyurmak, borsalar da fiyatları şehirler arasında paylaşmak için kullandı.

MerakTeknoloji

Fotoğrafçılık 1839’da dünyaya tanıtıldı ve insanlara hiç görmedikleri yerleri, olayları bütün ayrıntısıyla gösterdi. Negatiften baskı almak, ardından fotoğrafları gazetede basmak mümkün olunca tek bir kare binlerce kişiye ulaşabildi.

Bir fotoğraf makinesiyle çekilip günümüze ulaşan en eski fotoğrafı 1826 ya da 1827’de Fransa’da Nicéphore Niépce çekti: Penceresinden görünen manzarayı saatler süren bir pozlamayla kaydetti. Louis Daguerre 1839’da kendi yöntemini Paris’te kamuoyuna açıkladı. Bu yöntemle yapılan her dagerotip, metal bir levha üzerindeki tek bir görüntüydü ve çoğaltılamıyordu. İngiltere’de Henry Fox Talbot ise kâğıttan bir negatif geliştirdi; bu negatiften istenildiği kadar baskı alınabiliyordu. Film fotoğrafçılığı dijital çağa kadar bu fikre dayandı. Roger Fenton’ın 1855’te Kırım Savaşı’nda çektiği fotoğraflar, Britanya’nın Fransa ve Osmanlı Devleti ile birlikte savaştığı bu uzak savaşı İngiliz halkının gözü önüne getirdi. Ancak pozlama uzun sürdüğü için Fenton, poz veren insanları ve manzaraları çekmekle yetinmek zorunda kaldı. Gazeteler uzun süre yalnızca fotoğraflardan kopyalanmış gravürler basabildi. Resmi küçücük noktalara bölen tram baskı sayesinde New York Daily Graphic, 1880’de gerçek anlamda ilk gazete fotoğraflarından birini yayımladı.

MerakTeknoloji

Eterle, ardından kloroformla yapılan anestezi, 1840’larda hastaları ameliyat boyunca acı duymadan derin bir uykuda tutmayı mümkün kıldı. Artık ameliyatı olabildiğince çabuk bitirmek gerekmiyordu; cerrahlar daha uzun ve özenli ameliyatlara girişebildi.

Anesteziden önce ameliyat son çareydi; cerrahlar acıyı ve kan kaybını azaltmak için her şeyden çok hıza önem verirdi. ABD’li hekim Crawford Long 1842’de Georgia’da eter kullandı, ama sonuçlarını 1849’a kadar yayımlamadı. Dönüm noktası 16 Ekim 1846’da Boston’daki Massachusetts Genel Hastanesi’nde yaşandı: Diş hekimi William Morton, Edward Gilbert Abbott adlı hastaya eter verdi, cerrah John Collins Warren da hastanın boynundaki tümörü aldı. Aralık ayında Londra’daki cerrahlar da eteri kullanıyordu. 1847’de Edinburgh’da çalışan kadın doğum uzmanı James Young Simpson kloroformu kullanmaya başladı; Kraliçe Victoria’ya da 1853’te sekizinci çocuğunu doğururken kloroform verildi. Yine de anestezi tek başına ameliyatı güvenli kılmadı. Joseph Lister 1860’larda yaraları ve aletleri mikrop öldürücü karbolik asitle temizlemeye başlayıp antiseptik cerrahinin temelini atana kadar, enfeksiyon pek çok hastanın ölümüne yol açtı.

MerakTeknoloji

Düzenli radyo yayınları 1920 dolaylarında başladı ve yirmi yıl içinde tek bir ses aynı anda milyonlarca eve ulaşır oldu. Liderler radyoyla halka doğrudan seslendi: kimi zaman güven vermek, kimi zaman insanları bir amaç etrafında toplamak, kimi zaman da propaganda yapmak için.

Pittsburgh’daki KDKA istasyonu 2 Kasım 1920’de ABD başkanlık seçiminin sonuçlarını yayınladı; bu yayın çoğu zaman ticari radyonun başlangıcı sayılır. Britanya’da BBC’nin öncülü British Broadcasting Company 1922’de kuruldu. Türkiye’de ilk yayın 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da, Sirkeci’deki Büyük Postane binasının bodrum katından yapıldı. Neredeyse kimsenin radyosu olmadığı için yayın, binanın kapısının üstüne konan bir hoparlörden dinletiliyordu. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt 1933’ten 1944’e kadar “ocak başı sohbetleri” denen sakin akşam konuşmaları yaptı; savaş yıllarında bu konuşmaları ortalama olarak radyo dinleyicilerinin yarısından fazlası dinledi. Sohbetlerin başladığı 1933’te Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels, olabildiğince çok Alman rejimin sesini duyabilsin diye Volksempfänger, yani “halkın alıcısı” adlı ucuz bir radyoyu piyasaya sürdürdü.

MerakTeknoloji

Manhattan Projesi, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık ve Kanada ile gizlice yürüttüğü programdı; ilk atom bombaları bu projede yapıldı. İlk bomba 16 Temmuz 1945’te New Mexico’da denendi, ağustosta da iki bomba Hiroşima ve Nagazaki’ye atıldı.

1939’da Albert Einstein, fizikçi Leo Szilard’ın kaleme aldığı bir mektubu imzalayarak ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’i, Almanya’nın uranyumdan bomba yapabileceği konusunda uyardı. Proje 1942’de General Leslie Groves’un yönetiminde hayata geçti; bombaların tasarlandığı New Mexico’daki Los Alamos laboratuvarını J. Robert Oppenheimer yönetti. En yoğun döneminde projede 130.000’e yakın kişi çalıştı, maliyeti de 2 milyar dolara yaklaştı. Hiroşima ve Nagazaki’ye 6 ve 9 Ağustos 1945’te atılan bombalar, çoğu sivil 150.000 ile 246.000 arasında insanın ölümüne yol açtı. Sovyetler Birliği 8 Ağustos’ta Japonya’ya savaş ilan etti, Japonya da 15 Ağustos’ta teslim olacağını duyurdu. Tarihçiler bu olayların teslim kararındaki payını hâlâ tartışıyor. Sovyetler Birliği Ağustos 1949’da kendi bombasını denedi ve nükleer silahlanma yarışı başladı.

MerakTeknoloji

Sovyetler Birliği’ne bağlı Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 numaralı reaktörü, 26 Nisan 1986’da bir güvenlik testi sırasında patladı. Kusurlu tasarım, kötü yönetilen test ve yetkililerin gizlilik tutumu bir araya gelince ortaya tarihin en ağır iki nükleer kazasından biri çıktı.

Test, elektrik kesildiğinde yavaşlayarak dönmeyi sürdüren türbinin soğutma pompalarını çalıştırmaya yetip yetmeyeceğini anlamak için yapılıyordu. RBMK adlı Sovyet reaktörünün tehlikeli bir özelliği vardı: Soğutma suyu kaynayıp buhara dönüştüğünde nükleer tepkime yavaşlayacağına hızlanıyordu. Gece 01.23’te reaktörün gücü kontrolden çıktı, bir buhar patlaması reaktörü parçaladı ve çekirdekte çıkan yangın radyoaktif maddeleri Sovyetler Birliği’ne ve Avrupa’ya yaydı. Santral çalışanlarının yaşadığı Pripyat kenti ancak 36 saat kadar sonra boşaltıldı; ilk aşamada yaklaşık 49.000 kişi bölgeden çıkarıldı. Sovyet hükûmeti kazayı, 1.000 kilometreden uzaktaki İsveç’in Forsmark santralinde alarmlar çaldıktan sonra kabul etti. İki çalışan patlamada öldü, 28 kişi de üç ay içinde radyasyon hastalığından hayatını kaybetti. 2016’da kalıntıların üzerine, “Yeni Güvenli Muhafaza” adı verilen dev bir çelik kemer kaydırıldı.

MerakTeknoloji

Steve Jobs, iPhone’u 9 Ocak 2007’de “üçü bir arada” bir cihaz olarak tanıttı: bir telefon, geniş ekranlı bir iPod ve bir internet iletişim aracı. Telefon 29 Haziran 2007’de ABD’de satışa çıktı ve zamanla çok daha fazla cihazın yerini aldı.

Jobs, iPhone’u San Francisco’daki Macworld fuarında tanıttı. Asıl yenilik, tuş takımı ya da kalem yerine aynı anda birden çok parmağı algılayan çoklu dokunmatik ekrandı. İlk modelde 2 megapiksellik bir kamera vardı, ama GPS yoktu ve başka şirketlerin uygulamaları yüklenemiyordu; telefon iki yıllık sözleşmeyle 499 ya da 599 dolara satılıyordu. Büyük dönüşüm, 10 Temmuz 2008’de App Store’un 500 uygulamayla açılmasıyla geldi. O günden sonra telefon haritanın, fotoğraf makinesinin, müzik çaların, çalar saatin, gazetenin ve birçok kişi için banka şubesinin yerini tutmaya başladı. 2008’den itibaren satılan ilk Android telefonlar da aynı yoldan gitti. Temmuz 2025’e kadar 3 milyardan fazla iPhone satıldı.

MerakTeknoloji

John Bardeen ile Walter Brattain, Aralık 1947’de ABD’nin New Jersey eyaletindeki Bell Labs’te, William Shockley’nin grubunda ilk çalışan transistörü yaptı. Bu küçük aygıt, o güne dek ancak hantal cam vakum tüplerinin yapabildiği bir işi, elektrik sinyalini güçlendirmeyi başarıyordu.

Transistör, küçük bir elektrik akımıyla daha büyük bir akımı yöneten bir aygıttır; bu sayede sinyali güçlendirebilir ya da bir anahtar gibi açılıp kapanabilir. İlk transistör, bir germanyum parçasına değen ve birbirine çok yakın duran iki altın uçtan oluşuyordu. Germanyum bir yarı iletkendir, yani elektriği ne kadar ileteceği denetlenebilir. Belirleyici deney 16 Aralık’ta yapıldı, aygıt da 23 Aralık’ta Bell Labs yöneticilerine gösterildi. Vakum tüpleri ısınıyor, kolay kırılıyor ve çok enerji harcıyordu. “Transistör” adını mühendis John R. Pierce buldu. Shockley kısa süre sonra daha sağlam ve üretimi daha kolay bir tür tasarladı; üçü 1956 Nobel Fizik Ödülü’nü paylaştı, Bardeen de 1972’de ikinci kez Nobel Fizik Ödülü aldı. Transistör cep radyolarını ve modern bilgisayarları mümkün kıldı; bugün tek bir çipte on milyarlarca transistör bulunabiliyor.

MerakTeknoloji

İnternetin öncüsü ARPANET’teki ilk mesajı, 29 Ekim 1969’da Los Angeles’taki Kaliforniya Üniversitesi’nden (UCLA) bir öğrenci, Stanford Araştırma Enstitüsü’ndeki bir bilgisayara gönderdi. Öğrenci oturum açmak için “login” yazmak istiyordu, ama sistem “l” ve “o” harflerinden sonra çöktü.

Mesajı gönderen öğrenci, Leonard Kleinrock’un laboratuvarında çalışan Charley Kline’dı; 500 kilometreden uzaktaki Stanford Araştırma Enstitüsü’nde ise programcı Bill Duvall bekliyordu. Bir saat kadar sonra ikinci deneme başarılı oldu. ARPANET’i, üniversiteler az sayıdaki pahalı bilgisayarı ortaklaşa kullanabilsin diye ABD Savunma Bakanlığı’nın araştırma kurumu ARPA finanse etmişti. Ağ, paket anahtarlama denen yöntemle çalışıyordu: Mesaj küçük parçalara bölünür, parçalar ayrı ayrı yol alır ve varış noktasında yeniden birleştirilir. Bu fikri ABD’de Paul Baran, Britanya’da Donald Davies birbirinden bağımsız olarak geliştirmişti. 5 Aralık 1969’da ağ artık dört merkezi birbirine bağlıyordu: UCLA, Stanford Araştırma Enstitüsü, Santa Barbara’daki Kaliforniya Üniversitesi ve Utah Üniversitesi. ARPANET 1 Ocak 1983’te, bilgisayarların internette bugün de kullandığı ortak iletişim kurallarına, yani TCP/IP’ye geçti; bu tarih çoğu zaman internetin doğum günü sayılır.

MerakTeknoloji

ABD’deki BBN şirketinde mühendis olan Ray Tomlinson, 1971’de bir ağ üzerinden iki bilgisayar arasında ilk e-postayı gönderdi. Kişinin adını bilgisayarının adından ayırmak için araya @ işaretini koydu; bugün bütün e-posta adresleri bu düzeni kullanıyor.

O güne kadar insanlar yalnızca aynı bilgisayarı kullanan kişilere mesaj bırakabiliyordu. Tomlinson, bu işe yarayan SNDMSG programını kendi yazdığı CPYNET adlı dosya aktarma programıyla birleştirdi; böylece mesajlar internetin öncüsü ARPANET üzerinden başka bilgisayarlara gidebildi. İlk denemeyi yan yana duran iki bilgisayar arasında yaptı. Sonradan, deneme mesajlarının akılda kalacak bir yanı olmadığını, büyük olasılıkla klavyenin üst sırasındaki QWERTYUIOP gibi rastgele harflerden oluştuğunu söyledi. @ işaretini seçti, çünkü klavyede zaten vardı, adlarda neredeyse hiç geçmiyordu ve İngilizcede “at”, yani “-de, -da” anlamına geliyordu. Ticarette de uzun zamandır “tanesi şu fiyattan” anlamında kullanılıyordu. İşaretin birçok dilde kendine özgü bir adı vardır: İtalyanlar chiocciola (salyangoz), Hollandalılar apenstaart (maymun kuyruğu) der; Türkçede kuyruklu a diye bilinir ve genellikle “et” diye okunur.

MerakTeknoloji

İlk ticari sabit disk sürücüsü IBM’in 350 disk birimiydi; şirket onu 14 Eylül 1956’da IBM 305 RAMAC bilgisayarıyla birlikte duyurdu. Sürücü 5 milyon karakter (harf ya da rakam), yani bugünkü ölçüyle yaklaşık 3,75 megabayt veri saklıyordu ve yaklaşık bir ton ağırlığındaydı.

RAMAC, İngilizcede “muhasebe ve denetim için rastgele erişim yöntemi” anlamına gelen adın kısaltmasıydı. Asıl yenilik de rastgele erişimdi, yani istenen kayda doğrudan gidebilmek. Şirket kayıtları genellikle delikli kartlarda ya da manyetik bantlarda tutuluyordu ve bunların baştan sona sırayla taranması gerekiyordu. Disk sürücüsü ise herhangi bir kayda bir saniyeden kısa sürede, ortalama 600 milisaniyede ulaşabiliyordu. İçinde her biri 61 santimetre çapında 52 disk dakikada 1.200 devirle dönüyor, aralarında gidip gelen bir kol veriyi okuyup yazıyordu. Bütün RAMAC sistemi ayda 3.200 dolara kiralanabiliyordu. Sürücü, IBM’in Kaliforniya’nın San Jose kentindeki laboratuvarında geliştirildi; seri üretilen ilk örnekler 1957’de teslim edildi. Bugün bir telefon bunun on binlerce katını saklayabiliyor.

MerakTeknoloji

Mikroçip, yani tümleşik devre, transistörleri ve öteki elektronik parçaları silisyum gibi bir malzemeden küçük tek bir parça üzerinde toplar. İlkini Texas Instruments’tan Jack Kilby 12 Eylül 1958’de gösterdi; Fairchild Semiconductor’dan Robert Noyce da ondan habersiz, yaklaşık altı ay sonra daha kullanışlı bir çip geliştirdi.

Çipten önce her transistör, direnç ve kondansatör ayrı bir parçaydı ve bunların birbirine elle bağlanması gerekiyordu; bu yüzden karmaşık devreler dev boyutlara ulaşıyor, sık sık arıza veriyordu. Kilby’nin ilk çipi, ince altın tellerle birbirine bağlanmış bir germanyum parçasıydı. Kilby devreye akım verdiğinde, elektrik sinyallerini ekranda çizen osiloskopta düzgün bir dalga belirdi: Çip çalışıyordu. Noyce’un çipi ise silisyumdan yapılmıştı ve iş arkadaşı Jean Hoerni’nin geliştirdiği düzlemsel yöntemi kullanıyordu. Bu yöntemde parçalar ve aralarındaki bağlantılar ince, düz katmanlar hâlinde üst üste oluşturulur. Böylece çipler kolayca seri üretilebildi; bugün de neredeyse bütün çipler aynı ilkeyle yapılıyor. Noyce 1968’de Intel’in kurucuları arasında yer aldı ve 1990’da öldü. Nobel Ödülü ölmüş kişilere verilmez; Kilby ise buluştaki payı nedeniyle 2000’de Nobel Fizik Ödülü’nü aldı.

MerakTeknoloji

Ücretsiz işletim sistemi Linux’u, 1991’de Helsinki’de 21 yaşında bir üniversite öğrencisi olan Linus Torvalds başlattı. Herkes onu kullanabilir ve değiştirebilir. Kasım 2017’den bu yana, dünyanın en hızlı süper bilgisayarlarını sıralayan TOP500 listesindeki makinelerin hepsi Linux’la çalışıyor.

Torvalds 25 Ağustos 1991’de projesini internetteki bir tartışma grubunda duyurdu ve yazdığı ücretsiz işletim sisteminin “sadece bir hobi” olduğunu söyledi. Linux aslında bir çekirdektir, yani işletim sisteminin işlemciyi, belleği ve donanımı yöneterek öteki programların çalışmasını sağlayan temel parçası. Torvalds ona Freax adını vermek istiyordu, ama dosyaların ilk paylaşıldığı Fin üniversite ağı sunucusunun yöneticilerinden Ari Lemmke klasöre Linux adını verdi ve bu ad tuttu. Torvalds 1992’de kodu GNU Genel Kamu Lisansı’yla yayımladı. Bu lisans, değiştirilmiş sürümler de özgür kaldığı sürece herkesin kodu kullanmasına, incelemesine, değiştirmesine ve paylaşmasına izin verir. Bugün Linux’u binlerce gönüllü ve şirket geliştiriyor. Linux çekirdeği her Android telefonun içinde çalışıyor, internet sunucularının da büyük bölümü ona dayanıyor.

MerakTeknoloji

Robert Metcalfe, 22 Mayıs 1973’te Xerox’un Kaliforniya’daki araştırma merkezi Xerox PARC’ta, laboratuvardaki bilgisayarları kabloyla bağlamanın yolunu anlatan bir not yazdı. David Boggs’la birlikte bu fikri Ethernet’e dönüştürdü; ağ aynı yılın kasımında ilk kez çalıştı. Kablolu ağların çoğu bugün de Ethernet kullanıyor.

Ethernet adı “esir”den (İngilizcesi ether) gelir: 19. yüzyıl fizikçileri ışığın bu görünmez ortamda yayıldığını düşünüyordu, sonradan böyle bir ortamın olmadığı anlaşıldı. Metcalfe’ın kablosu da veri için ortak bir ortam olacaktı. Fikir, Hawaii Üniversitesi’ndeki ALOHAnet adlı telsiz ağından doğdu: Orada bütün bilgisayarlar tek bir kanalı paylaşıyor, iki mesaj çarpışırsa gönderen bilgisayarlar rastgele bir süre bekleyip yeniden deniyordu. Ethernet buna, göndermeden önce hattı dinleme kuralını ekledi. 11 Kasım 1973’te ilk kez çalışan Ethernet, Xerox Alto bilgisayarlarını saniyede yaklaşık 3 milyon bitlik bir hızla birbirine bağlıyordu; bugünkü sürümler saniyede yüz milyarlarca bite ulaşıyor. Metcalfe 1979’da 3Com şirketini kurdu. Xerox, Intel ve Digital Equipment 1980’de Ethernet’i her üreticinin kullanabileceği açık bir standart olarak yayımladı; 1983’te de mühendislik kuruluşu IEEE onu resmî standart olarak kabul etti. Metcalfe 2023’te bilgisayar biliminin en büyük ödülü sayılan Turing Ödülü’nü aldı.

MerakTeknoloji

Bluetooth (mavi diş), adını 10. yüzyılda yaşamış Danimarka kralı Harald Gormsson’un lakabından alır. Harald, Danimarka’daki kabileleri tek krallıkta birleştirmişti. Intel mühendisi Jim Kardach 1990’larda bu adı, telefonları, bilgisayarları ve öteki cihazları aynı biçimde birleştirecek kısa menzilli kablosuz standart için önerdi.

Harald, yaklaşık 958’den 986’ya kadar Danimarka’yı yönetti ve ülkeye Hristiyanlığı getirdi. Jelling’de diktirdiği büyük run taşında bütün Danimarka’yı ve Norveç’i kazandığı yazılıdır; ama Norveç’teki hâkimiyeti yalnızca birkaç yıl sürdü. Lakabının, koyu renkli çürük bir dişinden geldiği söylenir; eski İskandinav dilinde “mavi” sözcüğü mavimsi siyahı, yani koyu renkleri de karşılıyordu. Kardach, Kral Harald’ı ilk kez Ericsson mühendisi Sven Mattisson’dan duydu; Mattisson ona, Vikingleri konu alan The Long Ships adlı romandan hikâyeler aktarmıştı. Bluetooth’u yöneten sektör birliğine göre Kardach bu adı 1996’da, pazarlamacılar daha iyisini bulana kadar kullanılacak geçici bir ad olarak önerdi. Asıl ad için en güçlü aday PAN’dı, ama bu kısaltma zaten çok yaygın kullanılıyordu; öteki aday RadioWire için gereken marka araştırması da zamanında bitirilemedi. Böylece Bluetooth adı kalıcı oldu. Logo da Harald’ın baş harfleri H ile B’yi Viking çağının run harfleriyle tek bir işarette birleştirir.

MerakTeknoloji

İngiliz bilim insanı Tim Berners-Lee, dünyanın ilk web sitesini 20 Aralık 1990’da Cenevre yakınlarındaki Avrupa fizik laboratuvarı CERN’de yayına açtı. Site, World Wide Web’in ne olduğunu, tarayıcının nasıl kullanılacağını ve web sunucusunun nasıl kurulacağını anlatıyordu.

Berners-Lee bu fikri Mart 1989’da önermişti. Amacı, CERN’deki bilim insanlarının farklı bilgisayarlarda duran belgelere bağlantılara tıklayarak ulaşabilmesiydi. 1990’ın sonunda WorldWideWeb adlı ilk tarayıcıyı ve ilk web sunucusunu yazmıştı. İkisi de bir NeXT bilgisayarında çalışıyordu; makinenin üzerinde, kimse kapatmasın diye elle yazılmış bir uyarı notu vardı. Site info.cern.ch adresinde yayındaydı. Berners-Lee, Ağustos 1991’de bir internet tartışma grubunda CERN dışındakileri de projeye katılmaya çağırdı. Nisan 1993’te CERN, Web yazılımını herkesin ücretsiz kullanımına açtı ve Web bu sayede bütün dünyaya yayıldı. Web ile internet aynı şey değildir: İnternet birbirine bağlı bilgisayarların ağıdır; Web ise bu ağın üzerinde çalışan ve sayfaları birbirine bağlantılarla bağlayan sistemdir.

Sıradaki koleksiyonYola devam etmek