Bir insanın hikâyesi

Biyografi

Keşifler, mücadeleler ve hayatı değiştiren kararlar. Tanınmış ya da gözden kaçmış insanların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimSanat

Van Gogh’un hayattayken yalnızca bir tablo sattığı, onun da “Kırmızı Üzüm Bağı” olduğu sık sık söylenir. Oysa bu, satışlarının sadece en iyi belgelenenidir. Van Gogh Müzesi başka satışlar da sayar; ressam ayrıca pek çok eserini başka sanatçılarla takas etti.

“Kırmızı Üzüm Bağı” Kasım 1888’de Arles’da yapıldı ve 1890’ın başında Brüksel’de, öncü sanatçılar topluluğu Les XX’in (Yirmiler) sergisinde gösterildi. Tabloyu, Van Gogh’un arkadaşı Eugène Boch’un kız kardeşi olan Belçikalı ressam Anna Boch 400 franka satın aldı; eser bugün Moskova’daki Puşkin Müzesi’ndedir. Van Gogh Müzesi başka satışlardan da söz eder. Ressamın ilk siparişi, sanat taciri olan amcası Cor’dan geldi: Yeğenine destek olmak isteyen Cor, ondan 19 Lahey manzarası istedi. Parisli boya ve sanat taciri Julien Tanguy bir tablosunu satın aldı, kardeşi Theo da bir eserini Londra’daki bir galeriye sattı. Van Gogh başka ressamlarla sık sık eser takas etti; gençlik yıllarında resimlerini çoğu zaman yiyecek ya da boya malzemesi karşılığında verdi. Kaç eser sattığı tam olarak bilinmiyor. Van Gogh, Brüksel’deki satıştan birkaç ay sonra, Temmuz 1890’da öldü.

MerakTarih

Violet Jessop, 1911’de bir savaş gemisiyle çarpışan Olympic’te, 1912’de batan Titanic’te ve 1916’da batan Britannic’te çalışıyordu. Birbirinin kardeşi olan bu üç gemideki kazaların hepsinden sağ çıktı ve sonra da uzun yıllar denizde çalıştı.

Jessop 1887’de Arjantin’de İrlandalı bir ailenin kızı olarak doğdu ve yirmili yaşlarının başında kamarot olarak denize açıldı. Eylül 1911’de, HMS Hawke kruvazörü Olympic’e çarptığında bu gemide çalışıyordu; kimse ölmedi. Nisan 1912’de Titanic’te 16 numaralı filikaya binmesi emredildi ve bir subay ona bakması için bir bebek verdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında hastane gemisi Britannic’te hemşire olarak görev yaptı; gemi Kasım 1916’da Ege Denizi’nde bir Alman mayınına çarptı. Jessop’un bindiği filika hâlâ dönen pervanelere doğru sürüklenince suya atladı ve başından yaralandı. Savaştan sonra yolcu gemilerinde çalışmayı sürdürdü ve 1950’de emekli olup Suffolk’taki Great Ashfield köyüne yerleşti.

MerakTarih

Tsutomu Yamaguchi iki atom bombasından da sağ kurtuldu. 6 Ağustos 1945’te iş için Hiroşima’daydı; ağır yanıklarla evine, Nagazaki’ye döndü ve üç gün sonra ikinci bomba atıldığında oradaydı.

O sırada 29 yaşında olan Yamaguchi, Mitsubishi’de petrol tankeri tasarlayan bir mühendisti. Hiroşima’da patlamanın tam altındaki noktadan yaklaşık üç kilometre uzaktaydı; patlama kulak zarlarını patlattı, bir süre gözlerini kör etti ve üst bedeninin sol yanını yaktı. Nagazaki’ye döndükten sonra 9 Ağustos’ta işbaşı yaptı; amirine Hiroşima’daki bombayı anlatırken ikinci patlamanın ışığı odayı doldurdu. Bu kez de merkeze yaklaşık üç kilometre uzaktaydı. Japon hükümeti 2009’da onu iki bombadan da sağ çıkan kişi olarak resmen tanıdı; bu statüyü alan tek kişi odur. Oysa 2006’da Birleşmiş Milletler’de gösterilen bir belgesel, iki bombayı da yaşamış yaklaşık 165 kişi saymıştı. Yamaguchi sonraki yıllarda nükleer silahlara karşı konuştu ve 2010’da 93 yaşında öldü.

MerakTarih

Abraham Lincoln’ün oğlu Robert bir gün Jersey City’de hareket eden trenle peron arasındaki boşluğa düştü ve onu bir yabancı yakasından tutup çekti: ünlü oyuncu Edwin Booth. Edwin’in kardeşi, daha sonra Başkan Lincoln’ü vuracaktı.

Robert Todd Lincoln olayı 1909’da The Century Magazine’in editörü Richard Watson Gilder’a yazdığı bir mektupta kendisi anlattı ve 1863 ya da 1864 yılında yaşandığını söyledi. Yataklı vagon için bilet beklerken kalabalık onu hareket etmeye başlayan trene doğru sıkıştırdı ve tren ile peron arasındaki boşluğa düştü. Bir el yakasından yakalayıp onu perona geri çekti. Robert dönüp baktığında, dönemin en ünlü Amerikalı oyuncusu Edwin Booth’u tanıdı. Nisan 1865’te Edwin’in küçük kardeşi John Wilkes Booth, Washington’daki Ford Tiyatrosu’nda Başkan Lincoln’ü vurdu. Edwin kimi kurtardığını General Grant’in kurmayındaki subaylardan Adam Badeau’dan öğrenmişti; bunun suikastten sonra ona biraz teselli verdiği söylenir.

MerakBilim

Virginia’da park korucusu olan Roy Sullivan’a 1942 ile 1977 arasında yedi ayrı kez yıldırım çarptı ve hepsinden sağ çıktı. Yıldırımlar ona bir ayak başparmağının tırnağına ve kaşlarına mal oldu, iki kez de saçlarını tutuşturdu.

Sullivan, yaz fırtınalarının sık görüldüğü Blue Ridge Dağları’ndaki Shenandoah Ulusal Parkı’nda çalışıyordu; yüksek arazide olmak bir iki yıldırımı açıklar, ama yedisini açıklamaz. ABD’de bir insanın ömrü boyunca bir kez bile yıldırım çarpmasına uğrama olasılığı kabaca 15.000’de birdir. Sullivan zamanla fırtınalardan korkar oldu ve kötü havalarda bazı insanların ondan uzak durduğunu anlattı. Guinness Dünya Rekorları onu, kayıtlara göre en çok yıldırım çarpan insan olarak gösteriyor; yanmış iki korucu şapkası da Guinness’in New York ve Güney Carolina’daki sergi salonlarında sergilendi. Sullivan 1983’te öldü.

MerakTarih

On yedi yaşındaki Juliane Koepcke, 24 Aralık 1971’de bindiği uçak Peru üzerinde yıldırım çarpıp havada parçalanınca, koltuğuna bağlı hâlde yaklaşık üç kilometre yükseklikten yağmur ormanına düştü. Düşüşten sağ kurtuldu ve yardım bulana kadar on bir gün boyunca ormanda yol aldı.

LANSA’nın 508 sefer sayılı uçuşundaki 92 kişiden sağ kalan tek kişi oydu. Düşüşten sağ çıkan 14 kadar kişi daha vardı, ama yardım gelmeden öldüler; aralarında annesi, kuş bilimci Maria Koepcke de vardı. Juliane’nin köprücük kemiği kırılmış, kolu derin biçimde kesilmiş, dizindeki bir bağ kopmuş ve beyin sarsıntısı geçirmişti. Anne babası yağmur ormanında bir araştırma istasyonu işletiyordu ve babasının öğüdünü hatırladı: Suyu akış yönünde izle, çünkü akarsular insanlara götürür. On bir gün boyunca derelerde yürüyüp yüzerek ilerledi ve sonunda orman işçilerinin kullandığı bir barınağa ulaştı. İşçiler onu kanoyla güvenli bir yere götürdü. Werner Herzog’un da o uçakta yeri vardı, ama rezervasyonu son anda iptal edilmişti; Herzog yıllar sonra onunla birlikte Wings of Hope (Umudun Kanatları) belgeselini çekti. Juliane Koepcke daha sonra biyolog oldu.

MerakTarih

Yugoslav kabin görevlisi Vesna Vulović, 1972’de uçağı Çekoslovakya üzerinde bir bombayla parçalanınca 10.160 metreden paraşütsüz düştü ve hayatta kaldı. Gövdenin bir parçasında sıkışıp kalmıştı; o parça karla kaplı bir yamaca düştü. Guinness Dünya Rekorları bunu, paraşütsüz düşüp hayatta kalınan en yüksek düşüş olarak kaydeder.

22 yaşındaydı ve aslında JAT’ın 367 sefer sayılı uçuşunda olmaması gerekiyordu: Havayolu onu Vesna adlı başka bir kabin görevlisiyle karıştırmıştı. Uçaktaki 28 kişiden sağ kalan tek kişi oldu. Müfettişlere göre bir yemek arabası onu düşen gövde parçasının içinde sıkıştırmış, karla kaplı yamaç da çarpmanın şiddetini azaltmıştı. Günlerce komada kaldı, bir süre belden aşağısı felçli yaşadı, ama yeniden yürümeyi öğrendi. Düşüşten hiçbir şey hatırlamıyordu; sonradan uçmaktan hiç korkmadığını söyledi. 2009’da iki gazeteci, uçağın çok daha alçakta vurulduğunu ileri sürdü. Çek Sivil Havacılık Otoritesi bu iddiayı komplo teorisi diyerek reddetti ve rekor geçerliliğini koruyor.

MerakTarih

Çinli kamarot Poon Lim, Güney Atlas Okyanusu’nda bir salda tek başına 133 gün hayatta kaldı. Çalıştığı İngiliz yük gemisi Benlomond’u Kasım 1942’de bir Alman denizaltısı batırmıştı; Poon Lim’i Nisan 1943’te Brezilyalı balıkçılar kurtardı.

Benlomond yaklaşık iki dakikada battı ve gemiden sağ kurtulan tek kişi Poon Lim oldu. İki saat kadar suda kaldıktan sonra, içinde yiyecek, su ve bir el feneri bulunan 2,4 metrelik boş bir tahta sala çıktı. Erzak iki ay kadar sonra tükenince fenerin yayından olta iğnesi, çözdüğü halattan misina yaptı. Balık ve deniz kuşu yakaladı, can yeleğinin brandasıyla yağmur suyu topladı. Yanından geçen gemiler de onu gören bir ABD Donanması devriye uçağı da kurtarmadı. Batıya doğru 1.200 kilometre kadar sürüklendi ve Brezilya kıyısına 16 kilometre kala, 9 kilo zayıflamış hâlde bulundu. Kral VI. George ona Britanya İmparatorluğu Madalyası verdi; Kraliyet Donanması da yöntemlerini hayatta kalma kılavuzlarına ekledi.

MerakTarih

Yaygın bir hikâyeye göre dinamitin mucidi İsveçli Alfred Nobel, kendisini “ölüm tüccarı” diye anan, yanlışlıkla yayımlanmış bir ölüm ilanını okuyunca nasıl anılacağını değiştirmeye karar verdi. Tarihçiler bunun doğruluğundan emin değil. Belgelenmiş olan, servetinin büyük kısmını ödüllere bırakan 1895 tarihli vasiyetidir.

Nobel’in ödül fikri tek bir anda değil, yıllar içinde olgunlaştı. Servetini pek çok ülkedeki fabrikalarında üretilen dinamit ve öteki patlayıcılardan kazanmıştı; hayatının son yıllarında İsveçli silah üreticisi Bofors’u da satın aldı. Ocak 1893’te, bir süre sekreterliğini de yapmış olan dostu, Avusturyalı barış savunucusu Bertha von Suttner’e yazdığı mektupta Avrupa’da barış için çalışanlara verilecek bir ödülden söz etti. 27 Kasım 1895’te Paris’te imzaladığı son vasiyeti beş alan belirliyordu: fizik, kimya, tıp, edebiyat ve barış. Vasiyete göre kazananlar seçilirken milliyet hiç hesaba katılmayacaktı. Akrabaları vasiyete itiraz etti; ilk ödüller ancak 1901’de, Nobel’in ölümünden beş yıl sonra verilebildi.

MerakTeknoloji

Oyuncu Hedy Lamarr ile besteci George Antheil 1942’de, düşmanın radyoyla yönlendirilen torpidoların sinyalini bozmasını önleyen bir yöntemin patentini aldı: Sinyal sürekli frekans değiştiriyordu. Bugün Bluetooth da bu frekans atlama ilkesini kullanıyor.

1914’te Viyana’da doğan Lamarr, Hollywood’da “dünyanın en güzel kadını” diye tanıtılan bir yıldız oldu; ama oynadığı rollerden sıkılıyor, evinde icatları için ayrı bir masa tutuyordu. Otomatik piyanolar için yazdığı bir eserle tanınan Antheil, verici ile torpidonun 88 frekans arasında aynı sırayla atlamasını, pianola rulolarına benzer delikli şeritlerle sağlamayı önerdi; 88, piyanodaki tuş sayısıydı. ABD Donanması fikri rafa kaldırdı, patentin süresi de ikisine bir kuruş kazandırmadan doldu. Frekans atlama sonradan askerî ve sivil telsiz iletişiminde yaygınlaştı; Bluetooth da bu yöntemi kullanıyor. Lamarr, ölümünden on dört yıl sonra, 2014’te ABD Ulusal Mucitler Onur Listesi’ne alındı.

MerakUzay

John Glenn 1962’deki uçuşundan önce, elektronik bilgisayarın yaptığı yörünge hesaplarını NASA matematikçisi Katherine Johnson’ın elle kontrol etmesini istedi. Johnson rakamların doğru olduğunu söylerse uçmaya hazır olduğunu belirtti. Glenn, Dünya’nın çevresinde dolanan ilk Amerikalı oldu.

Johnson 1953’ten itibaren Virginia’daki Langley araştırma merkezinde, önce NASA’nın öncülü NACA’da, sonra NASA’da çalıştı. İşe, hesapları elle yapan ve çoğu kadınlardan oluşan “insan bilgisayarlar” arasında, siyahi matematikçilerin ayrı tutulduğu West Area Computing biriminde başladı. Alan Shepard’ın 1961’deki uçuşunun rotasını hesapladı, Glenn’in yörüngesini doğruladı, ardından Apollo 11’in Ay yolculuğu üzerinde çalıştı. 1970’te Apollo 13 arızalanınca hazırladığı yedek prosedürler ve çizelgeler mürettebatın sağ salim dönmesine yardım etti. 1986’da emekli oldu, 2015’te Başkanlık Özgürlük Madalyası’nı aldı; 2016’da yayımlanan Gizli Sayılar kitabı ve filmiyle geniş kitlelerce tanındı. 2020’de 101 yaşında öldü.

AzimTeknoloji

İngiliz mucit James Dyson, tozu havadan döndürerek ayıran torbasız bir elektrikli süpürge üzerinde yaklaşık beş yıl çalıştı; kendi anlatımına göre işe yarayan tasarımdan önce 5.126 prototip başarısız oldu. Büyük üreticiler fikri geri çevirince süpürgeyi sonunda kendi şirketiyle piyasaya çıkardı.

Dyson’ın aklına bu fikir 1978’de, kendi süpürgesinin torbası tozla doldukça emişini yitirdiğini fark edince geldi. Kereste fabrikalarında ve sanayide kullanılan siklon ayırma yöntemini uyarladı: hızla dönen hava tozu dışarıya doğru savurur, toz bir hazneye düşer ve torbaya gerek kalmaz. Kendi anlatımına göre 5.127 prototip yaptı ve yalnızca sonuncusu işe yaradı. İngiliz üreticiler tasarımı geri çevirdi; Dyson’a göre nedenlerden biri, yedek torba satışından elde ettikleri kârdı. İlk sürüm G-Force, bir lisans anlaşmasıyla 1986’da Japonya’da satışa çıktı; Dyson 1993’te de kendi makinesi DC01’i Britanya’da piyasaya sürdü.

AzimMüzik

Amerikalı gospel şarkıcısı ve gitaristi Sister Rosetta Tharpe, 1940’larda, rock and roll’un adı bile konmadan önce elektro gitarı gür sesle ve ustalıkla çalıyordu. Çalışı ve sahnedeki coşkusu, ilk rock and roll müzisyenlerine ilham verdi.

Tharpe, annesiyle birlikte Pentekostal bir kilisede şarkı söyleyerek büyüdü. 1938’den itibaren gospeli gece kulüplerine ve plaklara taşıdı; bu, kiliseye gidenlerin bir kısmını şaşırttı. 1944’te kaydettiği “Strange Things Happening Every Day” adlı şarkı, 1945’te Billboard’un Siyah müzik listesinde ikinci sıraya çıktı ve çoğu zaman ilk rock and roll kayıtlarından biri sayılır. 1947’de Georgia’nın Macon kentinde 14 yaşındaki Little Richard’ı şarkı söylerken duydu ve konserini onunla açtı; bu, Little Richard’ın ücret aldığı ilk sahneydi. Johnny Cash de çocukken en sevdiği şarkıcının o olduğunu söylerdi. Mayıs 1964’te Manchester’da kullanılmayan bir tren istasyonunun peronunda, yağmur altında İngiliz televizyonu için çaldı. 2018’de Rock and Roll Şöhretler Müzesi’ne alındı.

AzimTicaret

1397’de Floransa’da kurulan Medici Bankası, 15. yüzyıl Avrupa’sının en güçlü bankalarından biri oldu. Bankanın kârı, Medici ailesinin siyasi gücünü ve Donatello, Botticelli gibi sanatçılara yaptığı hamiliği finanse etti.

Bankayı Giovanni di Bicci de’ Medici kurdu; kârının büyük bölümü papaların mali işlerini yürütmekten geliyordu. Kilise faiz almayı yasakladığı için banka parasını poliçelerle kazanıyordu: Bir tüccar bir kentte ödeme yapıyor, parasını başka bir kentte başka bir para birimiyle geri alıyordu; bankanın payı da kurun içinde gizliydi. Giovanni’nin oğlu Cosimo döneminde bankanın Roma, Venedik, Milano, Cenevre, Avignon, Brugge ve Londra gibi kentlerde şubeleri vardı. Sonraki yöneticiler, İngiltere Kralı IV. Edward ve Burgonya Dükü Cesur Charles gibi borcunu ödeyemeyen hükümdarlara büyük krediler verdi; şubeler birer birer kapandı. Banka, Medicilerin Floransa’dan kovulduğu 1494’te tamamen çöktü.

AzimGöç

1910’lardan 1970’lere uzanan Büyük Göç’te yaklaşık altı milyon Siyah Amerikalı, ABD’nin güneyinden kuzeyin, orta batının ve batının kentlerine taşındı. Bu göç çalışma hayatını, siyaseti, müziği ve aile yaşamını baştan biçimlendirdi.

İnsanlar, ırk ayrımını yasayla dayatan ve Güneyli Siyahların çoğunu oy kullanmaktan alıkoyan Jim Crow yasalarından, ırkçı şiddetten ve ortakçılıktan, yani ürünün bir payı karşılığında başkasının tarlasında çalışmanın getirdiği yoksulluktan kaçıyordu. Tarihçiler genellikle iki dalgadan söz eder: Birincisi, Birinci Dünya Savaşı kuzeydeki fabrikalarda işçi açığı yaratınca başladı ve yaklaşık 1916’dan 1940’a kadar sürdü; daha büyük olan ikinci dalga ise 1940’tan 1970’e kadar devam etti. Chicago, Detroit, New York ve Los Angeles’ta büyük Siyah toplulukları oluştu. Göçmenler Güney’in müziğini de beraberlerinde getirdi: Muddy Waters 1943’te Mississippi’den Chicago’ya taşındı ve elektrikli Chicago bluesunun doğuşuna katkıda bulundu. Kuzey’de de ayrımcılıkla karşılaştılar. Bunlardan biri, bankaların ve bir federal kurumun Siyahların yaşadığı mahalleleri konut kredisi için fazla riskli diye işaretlediği “redlining” uygulamasıydı.

AzimBiyografi

Bangladeş asıllı Amerikalı yapı mühendisi Fazlur Rahman Khan, geliştirdiği “tüp” sistemleriyle çok yüksek binaları daha ucuza yapılabilir hâle getirdi. Bu sistemlerde kulenin dış duvarları birlikte çalışarak rüzgâra karşı koyar. Chicago’daki John Hancock Center ile bugünkü adı Willis Tower olan Sears Tower bu fikirle yükseldi.

Khan’dan önce gökdelenlerin çoğu, içeriden çelik kolon ve kirişlerle kurulan sağlam bir iskelete dayanıyordu; bina yükseldikçe rüzgârda sallanmaması için gereken çelik de artıyordu. Khan’ın çerçeveli tüp sisteminde kolonlar binanın dış çevresine sık aralıklarla dizilir ve derin kirişlerle birbirine bağlanır. Böylece bütün dış duvar, zemine sağlamca oturmuş, içi boş ve rijit tek bir boru gibi davranır. Chicago’daki Skidmore, Owings & Merrill firmasında bu fikrin farklı biçimlerini geliştirdi: John Hancock Center’da (1969) tüp, cepheye yerleştirilmiş dev X biçimli çaprazlarla güçlendirildi; Sears Tower’da (1973) ise dokuz tüp bir demet gibi bir araya getirildi. Khan 1929’da Dakka’da doğdu, 1982’de öldü.

MerakBiyografi

Bağdat doğumlu İngiliz mimar Zaha Hadid, 2004’te mimarlığın en saygın ödülü sayılan Pritzker’i kazanan ilk kadın oldu. Önce resimlerinde denediği keskin açılı ve akışkan biçimler, çağdaş binaların neye benzeyebileceğine dair sınırları genişletti.

Hadid uzun yıllar “kâğıt mimar” diye anıldı: 1983’te kazandığı, Hong Kong’da bir tepe yamacına planlanan The Peak kulübü gibi yarışma projeleri büyük ilgi gördü ama inşa edilmedi. Fikirlerini, perspektifi bilerek büküp çarpıttığı büyük resimlerde geliştirdi; binayı sabit bir kutudan çok, hareket hâlindeki kuvvetlerin bir bütünü olarak düşündü. Tamamlanan ilk yapısı, Almanya’nın Weil am Rhein kentinde Vitra mobilya şirketi için tasarladığı itfaiye binasıydı ve 1993’te açıldı. Bilgisayarla modelleme onun çizimlerine yetiştikçe, Bakü’deki Haydar Aliyev Merkezi (2012) ve 2012 Olimpiyatları için yapılan Londra Su Sporları Merkezi gibi projeler bu akışkan biçimlerin gerçek ölçekte de kurulabildiğini gösterdi. Hadid 2016’da öldü.

MerakBiyografi

İngiliz asıllı Amerikalı astronom Cecilia Payne, 1925’teki doktora tezinde yıldızların Dünya’dan farklı olarak büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluştuğunu gösterdi. Bu sonuca, renklerine ayrılmış yıldız ışığını, sıcaklığın atomlardan nasıl elektron kopardığını açıklayan yeni fizik bilgisiyle okuyarak ulaştı.

O dönemde astronomlar yıldızların aşağı yukarı Dünya ile aynı maddelerden oluştuğunu düşünüyordu. Harvard Gözlemevi’nde çalışan Payne, yıldız tayfları, yani renklerine ayrılmış yıldız ışığı arasındaki farkların bileşimden değil, esas olarak sıcaklıktan kaynaklandığını ve hidrojenin beklenenden kat kat bol olduğunu gösterdi. Dönemin önde gelen Amerikalı astronomu Henry Norris Russell bu sonucu akla yatkın bulmadı; Payne de yayımlanan tezinde kendi hidrojen oranı için “neredeyse kesinlikle gerçek değil” diye yazdı. Dört yıl sonra Russell başka yollardan aynı sonuca ulaştı ve Payne’in çalışmasını teslim etti. Astronomlar Otto Struve ve Velta Zebergs, onun tezini sonradan astronomide yazılmış en parlak doktora tezi olarak niteledi. Payne, 1956’da Harvard Sanat ve Bilim Fakültesi’nde profesörlüğe yükselen ilk kadın oldu.

MerakBiyografi

Henrietta Swan Leavitt 1912’de, düzenli aralıklarla parlayıp sönen Sefeid yıldızlarında bir kural buldu: yıldız gerçekte ne kadar parlaksa, döngüsü o kadar uzun sürüyordu. Bu kural Sefeidleri gökyüzünün cetveli yaptı; döngüyü ölçen gökbilimci, yıldızın ne kadar uzakta olduğunu hesaplayabilir.

Leavitt 1893’te Harvard Gözlemevi’ne, önce gönüllü olarak, fotoğraf plakalarındaki yıldızları düşük ücretle ölçen ve “hesaplayıcılar” (computers) diye anılan kadınlardan biri olarak katıldı. Bütün yıldızları bize aşağı yukarı aynı uzaklıkta bulunan iki küçük galaksiyi, Macellan Bulutları’nı inceledi ve 1.777 değişen yıldızı kataloğa geçirdi. Bu yıldızlar aynı uzaklıkta olduğu için daha parlak görünen bir Sefeid gerçekten de daha parlaktı; parlaklıkla döngü süresi arasındaki bağ böyle ortaya çıktı. Başka gökbilimciler yakındaki birkaç Sefeidin uzaklığını ölçünce kural her yerde kullanılabilir hâle geldi. Edwin Hubble 1920’lerde bu kuralla Andromeda bulutsusunun Samanyolu’nun çok dışında olduğunu gösterdi. Leavitt, çalışmasının önemi geniş çevrelerce anlaşılmadan, 1921’de öldü.

MerakBiyografi

Subrahmanyan Chandrasekhar 19 yaşındayken, Güneş gibi bir yıldız ölünce geride kalan yoğun çekirdeğin, yani beyaz cücenin, Güneş kütlesinin yaklaşık 1,4 katından ağır olamayacağını hesapladı. Bugün onun adıyla anılan bu sınırın üzerinde yıldız, kendi kütle çekimine karşı ayakta kalamaz.

Chandrasekhar bu hesabı 1930’da, Cambridge’de okumak için Hindistan’dan İngiltere’ye giden gemide, kuantum mekaniğini Einstein’ın özel görelilik kuramıyla birleştirerek yaptı. Beyaz cüceyi ayakta tutan şey elektron yozlaşma basıncıdır: birbirine çok sıkıştırılan elektronlar daha fazla yaklaşmaya direnir; bu tamamen kuantum mekaniğine özgü bir etkidir. Chandrasekhar bu direncin bir üst sınırı olduğunu gösterdi. Sonucu 1935’te sunduğunda dönemin etkili astronomu Arthur Eddington herkesin önünde onunla alay etti; matematiği doğru olduğu hâlde meslektaşlarının çoğu yıllarca Eddington’dan yana durdu. Bu sınır bugün süpernovaları ve nötron yıldızlarını anlamanın temel taşlarından biridir. Chandrasekhar, yıldızların yapısı ve evrimi üzerine çalışmalarıyla 1983 Nobel Fizik Ödülü’nü paylaştı.

MerakMüzik

Mısırlı şarkıcı Ümmü Gülsüm, “Doğu’nun Yıldızı” lakabıyla 20. yüzyıl Arap dünyasının en çok sevilen seslerinden biri oldu. Klasik Arap şiirini uzun doğaçlamalarla söylediği aylık radyo konserleri, bütün bölgede milyonları radyo başına toplardı.

1900’lerin başında Nil Deltası’ndaki bir köyde doğdu. Çocukken Kur’an okumayı öğrendi, imam olan babasının küçük topluluğunda dinî ezgiler söyledi; sahneye çıkabilmesi için erkek çocuk kılığına sokuldu. Bu eğitim, sonradan aşk şarkılarına taşıdığı süslü ve esnek okuyuşu biçimlendirdi. 1937’den itibaren her ayın ilk perşembesi, Arap dünyasının dört bir yanına canlı yayımlanan bir konser verdi. Dinleyicinin coşkusuna karşılık bir dizeyi yineleyip her seferinde farklı söylediği için tek bir şarkı bir saati aşabiliyordu; şarkıcıyla dinleyicinin birlikte kapıldığı bu coşkuya Arapçada tarab denir. Mısır’ın 1967 savaşındaki yenilgisinden sonra yurt içinde ve dışında konserler verip gelirini devlete bağışladı. 1975’te Kahire’deki cenazesine yaklaşık dört milyon kişinin katıldığı tahmin ediliyor.

AzimBiyografi

Şilili şarkıcı ve söz yazarı Violeta Parra, 1950’lerde ülkesini dolaşıp köylerdeki halk müzisyenlerinden şarkılar derledi. Öğrendiklerini radyo programlarına, plaklara, kendi şarkılarına ve görsel sanat çalışmalarına taşıdı.

Parra (1917–1967) sanatçı bir aileden geliyordu; kardeşi Nicanor Parra, Şili’nin en tanınmış şairlerinden biri oldu. Violeta, şarkıları hiç yazıya geçirilmemiş yaşlı halk müzisyenlerini tek tek buldu; başta 1966 tarihli Gracias a la vida olmak üzere kendi besteleri de bu geleneğe yeniden can verdi. Kumaştan dikilen resimler, yani arpilleralar da yaptı. 1964’te, çoğu kaynağa göre, Louvre Sarayı’ndaki Dekoratif Sanatlar Müzesi’nde kişisel sergi açan ilk Latin Amerikalı sanatçı oldu. Çalışmaları, 1960’lar ve 70’lerde yükselen Şili Yeni Şarkı (Nueva Canción Chilena) hareketinin temelini attı. 1967’de hayatını kaybetti.

AzimBiyografi

Güney Afrikalı şarkıcı Miriam Makeba, hükümet 1960’ta pasaportunu iptal edince ülkesine dönemedi. Otuz yıl sürgünde yaşadı; konserlerini ve Birleşmiş Milletler’deki tanıklığını apartheid rejimine karşı mücadelede kullandı.

Apartheid, Güney Afrika’da 1948’den 1990’ların başına kadar süren ve ırk ayrımını yasayla dayatan rejimin adıdır. Makeba 1959’da, şarkı söylediği apartheid karşıtı Come Back, Africa filminin Venedik’teki galasına katılmak için ülkesinden ayrıldı; ardından Harry Belafonte’nin yardımıyla New York’a yerleşti. 1960’ta annesinin cenazesi için dönmek istediğinde ülkeye sokulmadı. 1963’te bir Birleşmiş Milletler komitesinde apartheid’ı anlattı; plakları da ülkesinde yasaklandı. 1966’da Belafonte’yle yaptıkları ortak albümle Grammy Ödülü’nü paylaştılar; 1967’de Pata Pata şarkısı dünya çapında sevildi. Nelson Mandela serbest bırakıldıktan sonra, 1990’da ülkesine döndü. Geniş kitleler onu “Mama Africa” diye anıyordu.