Kazılardan çıkan hikâyeler

Arkeoloji

Eski yerleşimler, yapılar ve eşyalar. Arkeolojik buluntular geçmişte insanların nasıl yaşadığına dair neler söylüyor?

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTarih

Konya yakınlarındaki Çatalhöyük, MÖ 7500 ile 5600 arasında insanların yaşadığı bir yerleşimdi ve neredeyse hiç sokağı yoktu: İnsanlar evlerine çatıdaki deliklerden girer, damların üzerinde dolaşırdı.

Yerleşim, Orta Anadolu’nun güneyinde Konya Ovası’ndadır ve zamanının en büyük çiftçi topluluklarından birine, birkaç bin kişiye ev sahipliği yapmıştır. Kerpiç evler duvar duvara bitişik yapılmıştı; içeri çatıdaki bir açıklıktan merdivenle inilirdi, yani damlar sokak işlevi görürdü. İngiliz arkeolog James Mellaart ilk kazıları 1961-65 arasında yaptı; Ian Hodder da 1993’ten 2018’e kadar süren yeni ve uzun bir kazı projesini yönetti. İnsanlar ölülerini kendi evlerinin tabanı altına, çoğu zaman sekilerin ve ocakların altına açtıkları çukurlara gömerdi; bazı kafataslarını ise sıvayıp kırmızı aşı boyasıyla boyayarak yüz görünümü verirlerdi. Duvarlarda resimler ve sıvaya gömülmüş boğa boynuzları bulunurdu. UNESCO alanı 2012’de Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakTarih

İrlanda’daki Newgrange, MÖ 3100 dolaylarında yapılmış büyük bir taş mezardır; Stonehenge’den de Gize’deki Büyük Piramit’ten de eskidir. Her yıl kış gündönümü sıralarında doğan güneşin ışığı, uzun koridorundan geçerek iç odasına ulaşır.

Newgrange koridorlu bir mezardır: uzun bir taş koridordan girilen mezar odasının üstü, toprak ve taştan bir höyükle örtülüdür. Buradaki höyüğün çapı 85, yüksekliği 12 metredir. Yapıyı, Boyne Nehri’ne bakan bir sırtta Cilalı Taş Devri’nin (Neolitik) çiftçileri inşa etti. Girişin üstüne, bugün “çatı kutusu” denen bir yarık bıraktılar. Yarık öyle yerleştirilmiştir ki kış gündönümü sıralarında gün doğumunun ışığı koridor boyunca ilerler ve mezar odasının zeminini yaklaşık 17 dakika aydınlatır. Taş arayan tarım işçileri girişi 1699’da yeniden açtı. Arkeolog Michael O’Kelly alanı 1962–1975 arasında kazdı ve 21 Aralık 1967’de, ışığın içeri girişini modern zamanlarda izleyen ilk kişi oldu. Newgrange, Knowth ve Dowth mezarlarıyla birlikte Brú na Bóinne Dünya Mirası Alanı’nın parçasıdır.

MerakTarih

Uluburun gemisi MÖ 1300 dolaylarında Kaş açıklarında battı. Ambarında, Tunç Çağı Akdeniz’inin dört bir yanından toplanmış bakır, kalay, cam ve fildişi vardı.

1982’de, Bodrum yakınlarındaki Yalıkavak’tan sünger avcısı Mehmed Çakır, deniz dibinde “kulaklı bisküvilere” benzeyen metal parçalar gördüğünü bildirdi; bunlar bakır külçelerdi. Sualtı Arkeolojisi Enstitüsü (INA), önce George Bass’ın, sonra Cemal Pulak’ın yönetiminde batığı 1984–1994 arasında 11 sezon boyunca, 22.000’i aşkın dalışla kazdı. Gemide yaklaşık on ton bakır ve bir ton kalay vardı; bu, tunç yapmak için gereken orandır. Yükün arasından cam külçeler, fil ve suaygırı dişinden fildişi, devekuşu yumurtası kabukları, Baltık kehribarı ve Mısır Kraliçesi Nefertiti’nin adını taşıyan altın bir skarabe (bok böceği biçiminde bir mühür) de çıktı. Mallar Kıbrıs’tan, Suriye ve Kenan kıyılarından, Mısır’dan ve Ege’den geliyordu. Birbirine bu kadar bağlı olan bu dünya, gemiden yaklaşık bir yüzyıl sonra çöktü. Buluntular bugün Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

MerakTarih

Almanya’daki Hohle Fels Mağarası’nda bulunan ve yaklaşık 40.000 yıl önce bir akbabanın kanat kemiğinden oyulan flüt, bilinen en eski müzik aletlerinden biridir.

Arkeolog Nicholas Conard’ın yönettiği Tübingen Üniversitesi ekibi, flütü Almanya’nın güneybatısındaki Svabya Alpleri’nde parçalar hâlinde buldu ve 2009’da duyurdu. Yaklaşık 22 santimetre uzunluğundaki flüt, bir kızıl akbabanın kanat kemiğinden yapılmıştır; beş parmak deliği ve üflenen ucunda oyulmuş çentikler vardır. Avrupa’ya yerleşen ilk modern insanların bıraktığı Oriniyak katmanlarından çıkmıştır; en az 35.000, büyük olasılıkla 40.000’e yakın yaşındadır. Aynı mağarada ve yakınlardaki Geißenklösterle’de, içini oymak çok daha zor olan mamut fildişinden yapılmış flüt parçaları da bulundu. Hohle Fels, bilinen en eski insan heykelciklerinden biri olan fildişinden küçük bir kadın figürünü de vermiştir.

MerakTarih

Nebra Gök Diski, üzerine altından bir güneş ya da dolunay, bir hilal ve yıldızlar işlenmiş bronz bir disktir. Yaklaşık 3.600 yıl önce Almanya’da toprağa gömülmüştür ve gökyüzünün bilinen en eski tasvirlerinden biridir.

Metal dedektörlü iki defineci, diski 1999’da Almanya’nın doğusundaki Nebra kasabası yakınlarında bir tepede kaçak kazıyla çıkardı. Disk karaborsada el değiştirdi ve 2002’de İsviçre’nin Basel kentinde düzenlenen bir operasyonla polis tarafından ele geçirildi. Yanına gömülen kılıç ve baltalar ile kılıç kabzalarındaki huş kabuğu, gömülme tarihini Erken Tunç Çağı’na, MÖ 1600 dolaylarına yerleştirir. Yedi altın noktadan oluşan küme genellikle Ülker olarak yorumlanır; ilk çiftçiler mevsimlerin zamanını bu yıldız kümesine bakarak belirlerdi. Kenarlara sonradan eklenen altın yaylar, yaz ve kış gündönümlerinde güneşin doğduğu noktalar arasındaki açıyı gösterir; alttaki kavisli şekil ise çoğu zaman bir güneş kayığı olarak yorumlanır. Disk bugün Halle’deki Eyalet Tarih Öncesi Müzesi’nde korunuyor ve UNESCO’nun Dünya Belleği listesinde yer alıyor.

MerakTarih

Maya kenti Caracol’un ilk kralı Te K’ab Chaak’ın mezarı 2025’te Belize’de gün yüzüne çıktı. Yaklaşık 1.700 yıldır el değmemiş mezarda yeşimden mozaik bir ölüm maskesi vardı.

Te K’ab Chaak MS 331 dolayında tahta çıktı ve en büyük Maya kentlerinden Caracol’u yaklaşık beş yüzyıl yönetecek hanedanı kurdu. Mezarında yeşim takılar, çanak çömlek ve yeşim mozaik maske bulundu. Houston Üniversitesi’nden arkeologlar Arlen ve Diane Chase 1985’ten beri Caracol’da kazı yapıyor; adı bilinen bir hükümdara bağlayabildikleri ilk mezar bu. Aynı döneme ait başka buluntular, örneğin Teotihuacan üslubunda kaplar içeren bir ölü yakma gömüsü, Caracol’un yaklaşık 1.100 kilometre uzaktaki bu büyük Orta Meksika kentiyle erkenden ilişki kurduğunu gösteriyor.

MerakTarih

Kleopatra çağından kalma bir liman, 2025’te Mısır’da, İskenderiye’nin batısındaki Taposiris Magna açıklarında Akdeniz’in dibinde bulundu. Cilalı zeminler, sütunlar ve çapalar hâlâ deniz tabanında duruyor.

Taposiris Magna, İskenderiye’nin yaklaşık 45 kilometre batısında antik bir tapınak kentidir. Tapınağı, VII. Kleopatra’nın kendisini özdeşleştirdiği tanrıça İsis’e adanmıştı. Dominikli arkeolog Kathleen Martínez yaklaşık yirmi yıldır burada Kleopatra ile Marcus Antonius’un mezarını arıyor. Ekibi yüzlerce mezar, üzerinde Kleopatra’nın yüzü bulunan sikkeler ve 2022’de kayaya oyulmuş 1.305 metrelik bir tünel buldu. Tüneli denize doğru izleyen ekip, sualtındaki limana ulaştı. Kalıntılar, Kleopatra’nın Yunanca konuşan hanedanının Mısır’ı yönettiği Ptolemaioslar dönemine ait ve kentin onun zamanında işleyen bir liman olduğunu gösteriyor. Kleopatra’nın mezarı ise hâlâ bulunamadı.

MerakTarih

Firavun II. Thutmose’un mezarı 2025’te Luksor yakınlarında kesin olarak tanımlandı. Bu, 1922’de bulunan Tutankamon’un mezarından bu yana ortaya çıkan ilk Mısır kralı mezarı.

C4 olarak bilinen mezarı, Piers Litherland yönetimindeki Mısırlı ve İngiliz ortak bir ekip 2022’de, Luksor’un batısındaki tepelerde yer alan ve Batı Vadileri diye anılan çöl vadilerinde buldu. Mısır Turizm ve Eski Eserler Bakanlığı mezarın kime ait olduğunu 2025’te açıkladı: Kaymaktaşı küp parçalarında ölen kral olarak II. Thutmose’un, “büyük kraliyet eşi” olarak da Hatşepsut’un adı yazılıydı. II. Thutmose MÖ 15. yüzyılda hüküm sürdü; ölümünden sonra Hatşepsut tahta kendisi geçti. Mezar odasında sarı yıldızlarla bezeli mavi bir tavan ve güneşin yeraltı dünyasındaki gece yolculuğunu anlatan, krallara ayrılmış Amduat metninden izler korunmuş. Sel sularının döküldüğü bir yamacın dibine yapılan mezar ağır hasar görmüş; kralın naaşı da daha antik çağda başka bir yere taşınmış.

MerakTarih

Peru’daki Monte Sierpe’de, bir yamaç boyunca şerit hâlinde uzanan yaklaşık 5.200 çukur vardır. 2025’te araştırmacılar, burasının önce bir takas pazarı olduğunu, daha sonra da İnkaların malları saymak için kullandığı bir hesap düzenine dönüştüğünü öne sürdü.

Her biri aşağı yukarı bir insan boyunda olan çukurlar, Pisco Vadisi’nde yaklaşık 1,5 kilometre boyunca uzanır. Amerikalı pilot Robert Shippee’nin 1933’te havadan çektiği fotoğraflarla geniş çevrelerce tanındılar. 2015’te bazı arkeologlar, çukurların İnka devletine vergi olarak verilen ürünleri ölçmeye yaradığını ileri sürdü. Sidney Üniversitesi’nden Jacob Bongers’in yönettiği 2025 araştırması ise çukurlardaki toprakta mısır poleni ve sepet örmekte kullanılan sazların izlerini buldu. Ekibe göre vadiye İnkalardan önce hâkim olan Chincha Krallığı’nın insanları malları sepetlerle buraya getiriyor, çukurlara koyup takas ediyordu. Çukur gruplarının dizilişi, aynı vadide bulunan bir khipuya, yani İnkaların düğümlü iplerle tuttuğu kayıtlara da benziyor.

MerakTarih

Sir John Franklin 1845’te, Kanada’nın kuzeyinden geçen Kuzeybatı Geçidi’ni tamamlamak için iki Kraliyet Donanması gemisiyle İngiltere’den yola çıktı. Gemiler buzlara sıkıştı ve 129 kişinin hepsi öldü. Erebus ile Terror’un batıkları ancak 2014’te ve 2016’da, Inuitlerin kuşaklardır anlattığı yerlerde bulundu.

Gemiler Eylül 1846’da King William Adası açıklarında buzlara kapandı; Franklin Haziran 1847’de orada öldü. Sonradan bir taş yığınının içinde bulunan bir not, Nisan 1848’de hayatta kalan 105 kişinin gemileri bırakıp yaya olarak güneye yöneldiğini anlatır; hiçbiri kurtuluşa ulaşamadı. Kâşif John Rae 1854’te Inuitlerin can çekişen adamlar hakkındaki anlatılarını İngiltere’ye taşıdı, ama bu anlatılar orada büyük ölçüde ciddiye alınmadı. Inuit aileleri ise büyüklerinin gördüklerini kuşaktan kuşağa aktarmayı sürdürdü. Inuit tarihçi Louie Kamookak bu anlatıları on yıllarca derledi; Terror’u Terror Körfezi’nde bulduran da mürettebattaki Inuit Sammy Kogvik’in paylaştığı bir anı oldu. İki batık bugün, Parks Canada’nın Inuitlerle birlikte yönettiği bir ulusal tarihî alan.

MerakTarih

Kendi kendini yetiştirmiş arkeolog Basil Brown, 1939’da İngiltere’nin Suffolk bölgesindeki Sutton Hoo’da 27 metrelik bir Anglosakson gemi mezarını gün ışığına çıkardı. Ahşap çoktan çürümüştü, ama topraktaki izi ve sıra sıra demir perçinler gövdenin biçimini olduğu gibi gösteriyordu.

Arazinin sahibi Edith Pretty, malikânesindeki eski höyükleri kazması için Brown’ı 1938’de işe almıştı. Yapılan soruşturmada hazinenin ona ait olduğuna karar verilince hepsini ulusa bağışladı; buluntular bugün British Museum’da. Geminin ortasındaki mezar odasından demir bir miğfer, bir kalkan, altın ve grena taşı süslemeli bir kılıç, Frank topraklarında basılmış 37 altın sikke ve Bizans yapımı gümüş kâseler çıktı. Bu eşyalar, dönemin Avrupa’nın dört bir yanıyla kurduğu ilişkileri gösteriyor. Sikkeler mezarı yaklaşık 610–635 yıllarına tarihliyor. Asitli toprakta kemik kalmamıştı, ama sonraki incelemelerde bir cesedin geride bıraktığı fosfat izine rastlandı. Uzmanların çoğu, buranın 624 dolayında ölen Doğu Anglia kralı Raedwald’ın mezarı olduğunu düşünüyor.

MerakTarih

Amatör dedektörcü Terry Herbert, 2009’da İngiltere’nin Staffordshire bölgesinde bir tarlada şimdiye kadar bulunmuş en büyük Anglosakson altın hazinesine rastladı. 3.500’ü aşkın parçanın neredeyse tamamı, silahlardan ve savaş teçhizatından sökülmüş süslemelerdi.

Herbert 18 yıldır dedektörle arıyor, pek bir şey bulamıyordu. 5 Temmuz 2009’da çiftçi Fred Johnson, Hammerwich yakınlarında yeni sürülmüş tarlasında arama yapmasına izin verdi. Sonraki beş gün boyunca toprak altın vermeyi sürdürdü: kılıç kabzası süsleri, miğfer parçaları ve büyük ustalıkla kesilip yerleştirilmiş binlerce grena taşıyla bezeli altın işler. Altın bir şeridin üzerinde, Eski Ahit’teki Sayılar kitabından alınmış ve Tanrı’dan düşmanlarını dağıtmasını dileyen Latince bir ayet yazılı. Çoğu 7. yüzyılda yapılmış hazineye 3,285 milyon sterlin değer biçildi. Bu para İngiliz define yasası gereği Herbert ile Johnson arasında eşit paylaşıldı; hazineyi Birmingham ve Stoke-on-Trent’teki müzeler satın aldı. Hazineyi kimin, neden gömdüğü bilinmiyor.

MerakTarih

Buz Adam Ötzi, yaklaşık MÖ 3300’de Alpler’de öldü ve 1991’de iki yürüyüşçü onu bulana dek bir buzulun içinde kaldı. Yürüyüşçüler onu kaybolmuş bir dağcı sandı. Oysa buz onun giysilerini, aletlerini, dövmelerini, hatta son yemeğini bile korumuştu.

Ötzi’yi 19 Eylül 1991’de Erika ve Helmut Simon, Avusturya-İtalya sınırındaki Tisenjoch geçidinin yakınında buldu. Bugün Bolzano’daki Güney Tirol Arkeoloji Müzesi’nde, soğutulmuş bir odada saklanıyor. Yanında bakır bir balta, yarım kalmış porsuk ağacından bir yay ve içinde kor taşıdığı huş kabuğundan bir kap vardı. Vücudundaki 61 dövmenin çoğu, yıpranmış eklemlerin üzerindeki kısa çizgilerden oluşuyor; bunlar bir tür ağrı tedavisi olabilir. Ölmeden kısa süre önce dağ keçisi eti ve siyez buğdayı yemişti. 2001’de çekilen bir röntgen, sol omzunda çakmaktaşından bir ok ucu olduğunu gösterdi: Ötzi arkadan vurulmuştu. Onu kimin öldürdüğü hâlâ bilinmiyor.

MerakTarih

Tollund Adamı 1950’de Danimarka’da bir turba bataklığında bulundu. O kadar iyi korunmuştu ki onu bulan turba işçileri polisi çağırdı. Yaklaşık MÖ 400’de asılarak öldürülmüştü, ama bataklık yüzünü olduğu gibi saklamıştı: gözleri kapalı, yüzü sakin, çenesinde hâlâ kirli sakal.

Onu Silkeborg yakınlarında turba kesen iki kardeş, Viggo ve Emil Højgaard buldu; ceset o kadar taze görünüyordu ki yakın zamanda işlenmiş bir cinayet sandılar. Turba bataklıkları asitli, soğuk ve oksijence fakirdir; bu yüzden çürüme durur, deri de tabaklanmış gibi sertleşir. Boynunda ip hâlâ duruyordu. 2021’de yayımlanan bir araştırmaya göre son yemeği arpa ve keten tohumuyla pişmiş bir lapa ile biraz balıktı; bunu ölümünden 12 ila 24 saat önce yemişti. Arkeologlar onun bir kurban mı, yoksa idam edilmiş bir suçlu mu olduğunu hâlâ tartışıyor. Dönemin yöntemleriyle yalnızca başı korunabildi; Silkeborg Müzesi’nde sergilenen beden bir kopyadır. Nobel ödüllü İrlandalı şair Seamus Heaney 1972’de onun üzerine tanınmış bir şiir yazdı.

MerakSanat

Endonezya’nın Muna Adası’ndaki Liang Metanduno mağarasında bulunan bir el izi en az 67.800 yıllık; bugüne kadar tarihlenen en eski mağara sanatı bu. Biri elini kayaya dayamış, çevresine boya püskürtmüş; kayada elin boyasız silueti kalmış.

Endonezyalı ve Avustralyalı araştırmacılardan oluşan ekip, buluşu Ocak 2026’da Nature dergisinde yayımladı. Boyanın üzerinde zamanla oluşmuş ince mineral kabuğu, uranyumun yavaş bozunmasına dayanan bir yöntemle tarihlendirdiler. Kabuk yalnızca en düşük yaşı verir, yani el izi daha da eski olabilir. Parmak uçları bilerek inceltilmiş; bu üslup başka yalnızca yakındaki Sulawesi Adası’nda görülür. Ekip bu yüzden izi modern insana, yani Homo sapiens’e bağlıyor. Bu doğruysa türümüz o tarihte, Avustralya’ya giden olası yolun üzerindeki bu adalara ulaşmıştı. En eski mağara sanatı sayılan önceki örnekler, İspanya’daki 64.000 yılı aşkın ve çoğu zaman Neandertallere bağlanan resimlerdi. Bazı bilim insanları uranyum tarihlemesinin yaşları olduğundan fazla gösterebileceği uyarısında bulunuyor.

MerakMimarlık

Petra, Nabatîlerin güney Ürdün’de kayalara oyarak kurduğu kenttir ve çölde yaşayabilmesini su mühendisliğine borçludur. Kanallar, bentler, sarnıçlar ve havuzlar kaynak sularını, yağmuru ve ani selleri toplardı.

Nabatîler, tütsü ve baharat kervan ticaretiyle zenginleşmiş bir Arap halkıydı; Petra da başkentleriydi. Kent en parlak dönemini MS 1. yüzyıl civarında yaşadı; Roma, Nabatî Krallığı’nı MS 106’da topraklarına kattı. Yılda yalnızca 15 santimetre kadar yağış alan bu bölgede kanallar, bentler, tüneller ve sarnıçlar suyu kurak aylar boyunca saklıyordu. Amerikan İnşaat Mühendisleri Derneği (ASCE), bu sistemin 30.000–40.000 kişinin suyunu karşıladığını tahmin ediyor. Ticaret yolları değişip depremler kenti sarsınca Petra geriledi. İsviçreli kâşif Johann Ludwig Burckhardt, kılık değiştirerek gittiği kenti 1812’de Avrupa’ya tanıttı. UNESCO Petra’yı 1985’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMimarlık

Angkor, 9. ile 15. yüzyıllar arasında bugünkü Kamboçya’da Khmer İmparatorluğu’nun başkentiydi. Kentin dev rezervuarları, hendekleri ve kanalları muson yağmurlarını biriktirir, suyu yaklaşık 1.000 kilometrekareye yayılan kent alanında dolaştırırdı.

En büyük rezervuarlara baray denir; toprak setlerle çevrili dev dikdörtgenlerdir. 11. yüzyılda yapılan Batı Baray yaklaşık sekize iki kilometre boyutundadır ve bugün hâlâ su tutar. Angkor Vat’ı çevreleyen hendek gibi su yapıları, Hindu ve Budist evren tasavvurundaki kutsal dağı ve onu saran okyanusları canlandıran tapınakları çerçeveliyordu. 2007’de yayımlanan radar ve hava araştırmaları ile 2012’de ormanın altını görebilen havadan lazer taramaları (lidar), en az 1.000 kilometrekarelik bir alanda yolları, kanalları ve ev tümseklerini ortaya çıkardı. Bu, bilinen en büyük sanayi öncesi yerleşimdir. Barayların pirinç tarlalarını ne ölçüde suladığı hâlâ tartışılıyor. Ağaç halkaları, 14. ve 15. yüzyıllarda uzun kuraklıkların şiddetli musonlarla bölündüğünü gösteriyor; bu aşırılıklar su ağına zarar verdi ve büyük olasılıkla Angkor’un gerilemesinde rol oynadı.

MerakTicaret

Tütsü Yolu, güzel kokulu ağaç reçineleri olan günlük ve mürü yüzyıllar boyunca güney Arabistan’dan Akdeniz pazarlarına taşıdı. Kervanlar çölü, yol boyunca sıralanan kentler, kuyular, kaleler ve su düzenleri sayesinde aşabiliyordu.

Günlük ve mür, güney Arabistan ile Afrika Boynuzu’nun kurak topraklarında yetişen ağaçlardan elde edilir. Tapınaklarda ve evlerde tütsü olarak yakılır, ilaç ve parfüm yapımında, mumyalamada da kullanılırdı. Yaşlı Plinius, MS 77 dolaylarında yazdığı Naturalis Historia’da, güney Arabistan’daki Thomna’dan Akdeniz kıyısındaki Gazze’ye uzanan yolun deve kervanları için 65 konağa bölündüğünü anlatır. Ona göre kıyıya varıldığında her deve yükünün maliyeti su, yem, konaklama, geçiş ücretleri ve rahiplere, muhafızlara, memurlara yapılan ödemelerle 688 denarius tutuyordu. Yolun bazı kesimlerini denetleyen kentler zenginleşti. Yemen’deki Şebve ve bugünkü Ürdün’de, sarnıçları ve barajlarıyla kervanlar için kıt yağmur suyunu biriktiren Nebati başkenti Petra bunlardan ikisidir.

MerakEvrim

Tanzanya’daki Laetoli’de yaklaşık 3,6 milyon yıl önce volkanik küle basılmış ayak izleri, insanın erken akrabalarının o dönemde iki ayak üzerinde dik yürüdüğünü gösteriyor. Bunlar, insanı ve soyu tükenmiş yakın akrabalarını kapsayan homininlere ait bilinen en eski ayak izleri arasındadır.

Homininlere ait izleri 1978’de paleoantropolog Mary Leakey’nin ekibi buldu; bölgede hayvan izleri iki yıl önce fark edilmişti. Büyük olasılıkla yakındaki Sadiman Yanardağı’ndan yağan kül, hafif bir yağmurla ıslanmış, üzerinden geçen hayvanların ve homininlerin izlerini almış, yeni kül katmanlarıyla örtülmeden önce de taş gibi sertleşmişti. Asıl iz yolu yaklaşık 27 metre uzunluğundadır ve en az iki bireye aittir. İzleri bırakanlar büyük olasılıkla, Lucy adıyla bilinen ünlü iskeletin de ait olduğu Australopithecus afarensis türündendi. Ayak kemerinin bizimkine benzemesi ve ayak başparmağının öteki parmaklarla aynı hizada durması, dik yürüyüşün büyük beyinlerden ve taş aletlerden çok önce yerleştiğini gösteriyor.

MerakArkeoloji

İskoçya’nın kuzey kıyısı açığındaki Orkney Adaları’nda bulunan Skara Brae, yaklaşık 5.000 yıl önce kurulmuş bir köydür; taş evlerinde yataklar, ocaklar ve raflar hâlâ yerinde durur. Avrupa’nın en iyi korunmuş Neolitik, yani Cilalı Taş Devri köylerinden biridir.

Skara Brae’de yaşam MÖ 3180 dolaylarında başladı ve yaklaşık 600 yıl sürdü; köy, Stonehenge’in ünlü taş çemberinden de Mısır’daki Büyük Giza Piramidi’nden de eskidir. 1850’de şiddetli bir fırtına köyü örten kum tepesini savurunca, üstü örtülü dar geçitlerle birbirine bağlanan evler ortaya çıktı. Her evde taştan bir ocak, kenarları taş levhalarla çevrili yataklar ve eşyaların dizildiği taş bir raf vardı. Orkney’de ağaç çok az olduğundan hepsi taş levhalardan yapılmıştı. İlk bilimsel kazıları 1920’lerde arkeolog V. Gordon Childe yürüttü. Köy bugün, aynı döneme ait iki taş çember olan Ring of Brodgar ve Stenness Dikili Taşları ile birlikte “Neolitik Orkney’in Kalbi” adlı Dünya Mirası Alanı’nın parçasıdır.

MerakArkeoloji

Doggerland, son buzul çağından sonra Britanya’yı Avrupa anakarasına bağlayan, bugün Kuzey Denizi’nin altında kalan alçak bir karaydı. Yükselen deniz burayı yavaş yavaş yuttu.

Burası nehirlerin, bataklıkların, göllerin ve ormanların bulunduğu; balığı, kuşu ve av hayvanı bol bir karaydı. Burada Mezolitik dönemin, yani Orta Taş Çağı’nın avcı-toplayıcıları yaşıyordu. İnsanların varlığına dair ilk açık işaret 1931’de geldi: Colinda adlı trol teknesi, Norfolk kıyısının 40 kilometre kadar açığında bir turba parçası çıkardı; içinden MÖ 10.000 ile 4000 arasına tarihlenen, geyik boynuzundan dikenli bir mızrak ucu çıktı. O günden bu yana balıkçı tekneleri ağlarıyla mamut kemikleri, aletler, hatta Hollanda açıklarında kumla birlikte çekilen, 40 bin yıldan eski bir Neandertal kafatası parçası çıkardı. MÖ 6500 civarında yükselen deniz Britanya’yı anakaradan ayırmıştı; Dogger Sığlığı ise en az MÖ 5000’e kadar bir ada olarak kaldı. MÖ 6200 civarında Norveç açıklarındaki dev bir deniz altı heyelanı, Storegga Heyelanı, Kuzey Denizi’ne bir tsunami gönderdi; ne kadar yıkım yarattığı hâlâ tartışılıyor.

MerakArkeoloji

Must Farm, İngiltere’nin doğusunda kazıklar üzerine kurulmuş yuvarlak evlerden oluşan bir Tunç Çağı köyüydü. MÖ 850 civarında yanıp altındaki nehir yatağına çöktü; oksijensiz çamur ahşabı, kumaşları, çömlekleri, hatta yemekleri korudu.

Alan, Cambridgeshire’daki Whittlesey yakınında, Flag Fen havzasında kurumuş bir nehrin yatağındaki kil ocağında yer alır. Cambridge Üniversitesi’nin arkeoloji birimi burayı 2015 ve 2016’da kazdı; basın da kısa sürede “Britanya’nın Pompeii’si” adını taktı, çünkü felaket gündelik hayatı olduğu yerde mühürlemişti. Yangın çıkınca platform ve evler suya çöktü; su alevleri söndürdü ve içerideki her şeyi çamura gömdü. Buluntular arasında bitki liflerinden dokunmuş ince kumaşlar, ahşap ve toprak kaplar, bronz aletler ve içinde hâlâ yemek duran, tahta bir kaşığı da içinde bırakılmış küçük bir kâse var. Ekip 2016’da ayrıca göbeğiyle birlikte, bir metre kadar çapında ahşap bir tekerlek çıkardı: Britanya’da bulunmuş en eski eksiksiz tekerlek. Yakınında bulunan bir at omurgası, tekerleğin bir arabaya ait olduğunu düşündürüyor.

MerakArkeoloji

Güney Afrika’nın güney kıyısındaki Blombos Mağarası’nda, kırmızı bir toprak boyası olan aşı boyasını hazırlamakta kullanılmış 100 bin yıllık bir düzenek bulundu. Daha genç katmanlardan çıkan deniz kabuğu boncuklar ve desen kazınmış aşı boyası parçaları da planlı ve simgesel düşüncenin erken izleri sayılır.

Mağara, Cape Town’ın yaklaşık 300 kilometre doğusunda, kıyıdaki bir yarın içindedir ve 1991’den beri arkeolog Christopher Henshilwood’un yönettiği bir ekip tarafından kazılıyor. Ekip 2011’de, 100 bin yıl kadar önce kap olarak kullanılmış iki deniz kulağı kabuğunu tanıttı. İnsanlar aşı boyasını öğütmüş, ezilmiş kemik, kömür ve başka malzemelerle karıştırarak boya macunu yapmıştı; bu, birkaç adımın önceden düşünülmesini gerektiren bir tariftir. Yaklaşık 75 bin yıllık katmanlarda, küçük salyangoz kabuklarından yapılmış, delinip ipe dizilerek takılmış boncuklar ve üzerine çapraz çizgiler kazınmış aşı boyası parçaları bulundu. Ekip 2018’de, aşı boyası kalemiyle çapraz çizgiler çizilmiş, 73 bin yıllık küçük bir taş parçasını tanıttı: bugün bilinen en eski çizim.