Geçmişten hikâyeler

Tarih

İcatlar, toplumlar ve tarihi değiştiren insanlar. Bugün hâlâ etkisini gördüğümüz olayların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 4Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTeknoloji

Sovyetler Birliği’ne bağlı Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 numaralı reaktörü, 26 Nisan 1986’da bir güvenlik testi sırasında patladı. Kusurlu tasarım, kötü yönetilen test ve yetkililerin gizlilik tutumu bir araya gelince ortaya tarihin en ağır iki nükleer kazasından biri çıktı.

Test, elektrik kesildiğinde yavaşlayarak dönmeyi sürdüren türbinin soğutma pompalarını çalıştırmaya yetip yetmeyeceğini anlamak için yapılıyordu. RBMK adlı Sovyet reaktörünün tehlikeli bir özelliği vardı: Soğutma suyu kaynayıp buhara dönüştüğünde nükleer tepkime yavaşlayacağına hızlanıyordu. Gece 01.23’te reaktörün gücü kontrolden çıktı, bir buhar patlaması reaktörü parçaladı ve çekirdekte çıkan yangın radyoaktif maddeleri Sovyetler Birliği’ne ve Avrupa’ya yaydı. Santral çalışanlarının yaşadığı Pripyat kenti ancak 36 saat kadar sonra boşaltıldı; ilk aşamada yaklaşık 49.000 kişi bölgeden çıkarıldı. Sovyet hükûmeti kazayı, 1.000 kilometreden uzaktaki İsveç’in Forsmark santralinde alarmlar çaldıktan sonra kabul etti. İki çalışan patlamada öldü, 28 kişi de üç ay içinde radyasyon hastalığından hayatını kaybetti. 2016’da kalıntıların üzerine, “Yeni Güvenli Muhafaza” adı verilen dev bir çelik kemer kaydırıldı.

MerakTeknoloji

Steve Jobs, iPhone’u 9 Ocak 2007’de “üçü bir arada” bir cihaz olarak tanıttı: bir telefon, geniş ekranlı bir iPod ve bir internet iletişim aracı. Telefon 29 Haziran 2007’de ABD’de satışa çıktı ve zamanla çok daha fazla cihazın yerini aldı.

Jobs, iPhone’u San Francisco’daki Macworld fuarında tanıttı. Asıl yenilik, tuş takımı ya da kalem yerine aynı anda birden çok parmağı algılayan çoklu dokunmatik ekrandı. İlk modelde 2 megapiksellik bir kamera vardı, ama GPS yoktu ve başka şirketlerin uygulamaları yüklenemiyordu; telefon iki yıllık sözleşmeyle 499 ya da 599 dolara satılıyordu. Büyük dönüşüm, 10 Temmuz 2008’de App Store’un 500 uygulamayla açılmasıyla geldi. O günden sonra telefon haritanın, fotoğraf makinesinin, müzik çaların, çalar saatin, gazetenin ve birçok kişi için banka şubesinin yerini tutmaya başladı. 2008’den itibaren satılan ilk Android telefonlar da aynı yoldan gitti. Temmuz 2025’e kadar 3 milyardan fazla iPhone satıldı.

MerakTeknoloji

John Bardeen ile Walter Brattain, Aralık 1947’de ABD’nin New Jersey eyaletindeki Bell Labs’te, William Shockley’nin grubunda ilk çalışan transistörü yaptı. Bu küçük aygıt, o güne dek ancak hantal cam vakum tüplerinin yapabildiği bir işi, elektrik sinyalini güçlendirmeyi başarıyordu.

Transistör, küçük bir elektrik akımıyla daha büyük bir akımı yöneten bir aygıttır; bu sayede sinyali güçlendirebilir ya da bir anahtar gibi açılıp kapanabilir. İlk transistör, bir germanyum parçasına değen ve birbirine çok yakın duran iki altın uçtan oluşuyordu. Germanyum bir yarı iletkendir, yani elektriği ne kadar ileteceği denetlenebilir. Belirleyici deney 16 Aralık’ta yapıldı, aygıt da 23 Aralık’ta Bell Labs yöneticilerine gösterildi. Vakum tüpleri ısınıyor, kolay kırılıyor ve çok enerji harcıyordu. “Transistör” adını mühendis John R. Pierce buldu. Shockley kısa süre sonra daha sağlam ve üretimi daha kolay bir tür tasarladı; üçü 1956 Nobel Fizik Ödülü’nü paylaştı, Bardeen de 1972’de ikinci kez Nobel Fizik Ödülü aldı. Transistör cep radyolarını ve modern bilgisayarları mümkün kıldı; bugün tek bir çipte on milyarlarca transistör bulunabiliyor.

MerakTeknoloji

İnternetin öncüsü ARPANET’teki ilk mesajı, 29 Ekim 1969’da Los Angeles’taki Kaliforniya Üniversitesi’nden (UCLA) bir öğrenci, Stanford Araştırma Enstitüsü’ndeki bir bilgisayara gönderdi. Öğrenci oturum açmak için “login” yazmak istiyordu, ama sistem “l” ve “o” harflerinden sonra çöktü.

Mesajı gönderen öğrenci, Leonard Kleinrock’un laboratuvarında çalışan Charley Kline’dı; 500 kilometreden uzaktaki Stanford Araştırma Enstitüsü’nde ise programcı Bill Duvall bekliyordu. Bir saat kadar sonra ikinci deneme başarılı oldu. ARPANET’i, üniversiteler az sayıdaki pahalı bilgisayarı ortaklaşa kullanabilsin diye ABD Savunma Bakanlığı’nın araştırma kurumu ARPA finanse etmişti. Ağ, paket anahtarlama denen yöntemle çalışıyordu: Mesaj küçük parçalara bölünür, parçalar ayrı ayrı yol alır ve varış noktasında yeniden birleştirilir. Bu fikri ABD’de Paul Baran, Britanya’da Donald Davies birbirinden bağımsız olarak geliştirmişti. 5 Aralık 1969’da ağ artık dört merkezi birbirine bağlıyordu: UCLA, Stanford Araştırma Enstitüsü, Santa Barbara’daki Kaliforniya Üniversitesi ve Utah Üniversitesi. ARPANET 1 Ocak 1983’te, bilgisayarların internette bugün de kullandığı ortak iletişim kurallarına, yani TCP/IP’ye geçti; bu tarih çoğu zaman internetin doğum günü sayılır.

MerakTeknoloji

ABD’deki BBN şirketinde mühendis olan Ray Tomlinson, 1971’de bir ağ üzerinden iki bilgisayar arasında ilk e-postayı gönderdi. Kişinin adını bilgisayarının adından ayırmak için araya @ işaretini koydu; bugün bütün e-posta adresleri bu düzeni kullanıyor.

O güne kadar insanlar yalnızca aynı bilgisayarı kullanan kişilere mesaj bırakabiliyordu. Tomlinson, bu işe yarayan SNDMSG programını kendi yazdığı CPYNET adlı dosya aktarma programıyla birleştirdi; böylece mesajlar internetin öncüsü ARPANET üzerinden başka bilgisayarlara gidebildi. İlk denemeyi yan yana duran iki bilgisayar arasında yaptı. Sonradan, deneme mesajlarının akılda kalacak bir yanı olmadığını, büyük olasılıkla klavyenin üst sırasındaki QWERTYUIOP gibi rastgele harflerden oluştuğunu söyledi. @ işaretini seçti, çünkü klavyede zaten vardı, adlarda neredeyse hiç geçmiyordu ve İngilizcede “at”, yani “-de, -da” anlamına geliyordu. Ticarette de uzun zamandır “tanesi şu fiyattan” anlamında kullanılıyordu. İşaretin birçok dilde kendine özgü bir adı vardır: İtalyanlar chiocciola (salyangoz), Hollandalılar apenstaart (maymun kuyruğu) der; Türkçede kuyruklu a diye bilinir ve genellikle “et” diye okunur.

MerakTeknoloji

İlk ticari sabit disk sürücüsü IBM’in 350 disk birimiydi; şirket onu 14 Eylül 1956’da IBM 305 RAMAC bilgisayarıyla birlikte duyurdu. Sürücü 5 milyon karakter (harf ya da rakam), yani bugünkü ölçüyle yaklaşık 3,75 megabayt veri saklıyordu ve yaklaşık bir ton ağırlığındaydı.

RAMAC, İngilizcede “muhasebe ve denetim için rastgele erişim yöntemi” anlamına gelen adın kısaltmasıydı. Asıl yenilik de rastgele erişimdi, yani istenen kayda doğrudan gidebilmek. Şirket kayıtları genellikle delikli kartlarda ya da manyetik bantlarda tutuluyordu ve bunların baştan sona sırayla taranması gerekiyordu. Disk sürücüsü ise herhangi bir kayda bir saniyeden kısa sürede, ortalama 600 milisaniyede ulaşabiliyordu. İçinde her biri 61 santimetre çapında 52 disk dakikada 1.200 devirle dönüyor, aralarında gidip gelen bir kol veriyi okuyup yazıyordu. Bütün RAMAC sistemi ayda 3.200 dolara kiralanabiliyordu. Sürücü, IBM’in Kaliforniya’nın San Jose kentindeki laboratuvarında geliştirildi; seri üretilen ilk örnekler 1957’de teslim edildi. Bugün bir telefon bunun on binlerce katını saklayabiliyor.

MerakTeknoloji

Mikroçip, yani tümleşik devre, transistörleri ve öteki elektronik parçaları silisyum gibi bir malzemeden küçük tek bir parça üzerinde toplar. İlkini Texas Instruments’tan Jack Kilby 12 Eylül 1958’de gösterdi; Fairchild Semiconductor’dan Robert Noyce da ondan habersiz, yaklaşık altı ay sonra daha kullanışlı bir çip geliştirdi.

Çipten önce her transistör, direnç ve kondansatör ayrı bir parçaydı ve bunların birbirine elle bağlanması gerekiyordu; bu yüzden karmaşık devreler dev boyutlara ulaşıyor, sık sık arıza veriyordu. Kilby’nin ilk çipi, ince altın tellerle birbirine bağlanmış bir germanyum parçasıydı. Kilby devreye akım verdiğinde, elektrik sinyallerini ekranda çizen osiloskopta düzgün bir dalga belirdi: Çip çalışıyordu. Noyce’un çipi ise silisyumdan yapılmıştı ve iş arkadaşı Jean Hoerni’nin geliştirdiği düzlemsel yöntemi kullanıyordu. Bu yöntemde parçalar ve aralarındaki bağlantılar ince, düz katmanlar hâlinde üst üste oluşturulur. Böylece çipler kolayca seri üretilebildi; bugün de neredeyse bütün çipler aynı ilkeyle yapılıyor. Noyce 1968’de Intel’in kurucuları arasında yer aldı ve 1990’da öldü. Nobel Ödülü ölmüş kişilere verilmez; Kilby ise buluştaki payı nedeniyle 2000’de Nobel Fizik Ödülü’nü aldı.

MerakTeknoloji

Ücretsiz işletim sistemi Linux’u, 1991’de Helsinki’de 21 yaşında bir üniversite öğrencisi olan Linus Torvalds başlattı. Herkes onu kullanabilir ve değiştirebilir. Kasım 2017’den bu yana, dünyanın en hızlı süper bilgisayarlarını sıralayan TOP500 listesindeki makinelerin hepsi Linux’la çalışıyor.

Torvalds 25 Ağustos 1991’de projesini internetteki bir tartışma grubunda duyurdu ve yazdığı ücretsiz işletim sisteminin “sadece bir hobi” olduğunu söyledi. Linux aslında bir çekirdektir, yani işletim sisteminin işlemciyi, belleği ve donanımı yöneterek öteki programların çalışmasını sağlayan temel parçası. Torvalds ona Freax adını vermek istiyordu, ama dosyaların ilk paylaşıldığı Fin üniversite ağı sunucusunun yöneticilerinden Ari Lemmke klasöre Linux adını verdi ve bu ad tuttu. Torvalds 1992’de kodu GNU Genel Kamu Lisansı’yla yayımladı. Bu lisans, değiştirilmiş sürümler de özgür kaldığı sürece herkesin kodu kullanmasına, incelemesine, değiştirmesine ve paylaşmasına izin verir. Bugün Linux’u binlerce gönüllü ve şirket geliştiriyor. Linux çekirdeği her Android telefonun içinde çalışıyor, internet sunucularının da büyük bölümü ona dayanıyor.

MerakTeknoloji

Robert Metcalfe, 22 Mayıs 1973’te Xerox’un Kaliforniya’daki araştırma merkezi Xerox PARC’ta, laboratuvardaki bilgisayarları kabloyla bağlamanın yolunu anlatan bir not yazdı. David Boggs’la birlikte bu fikri Ethernet’e dönüştürdü; ağ aynı yılın kasımında ilk kez çalıştı. Kablolu ağların çoğu bugün de Ethernet kullanıyor.

Ethernet adı “esir”den (İngilizcesi ether) gelir: 19. yüzyıl fizikçileri ışığın bu görünmez ortamda yayıldığını düşünüyordu, sonradan böyle bir ortamın olmadığı anlaşıldı. Metcalfe’ın kablosu da veri için ortak bir ortam olacaktı. Fikir, Hawaii Üniversitesi’ndeki ALOHAnet adlı telsiz ağından doğdu: Orada bütün bilgisayarlar tek bir kanalı paylaşıyor, iki mesaj çarpışırsa gönderen bilgisayarlar rastgele bir süre bekleyip yeniden deniyordu. Ethernet buna, göndermeden önce hattı dinleme kuralını ekledi. 11 Kasım 1973’te ilk kez çalışan Ethernet, Xerox Alto bilgisayarlarını saniyede yaklaşık 3 milyon bitlik bir hızla birbirine bağlıyordu; bugünkü sürümler saniyede yüz milyarlarca bite ulaşıyor. Metcalfe 1979’da 3Com şirketini kurdu. Xerox, Intel ve Digital Equipment 1980’de Ethernet’i her üreticinin kullanabileceği açık bir standart olarak yayımladı; 1983’te de mühendislik kuruluşu IEEE onu resmî standart olarak kabul etti. Metcalfe 2023’te bilgisayar biliminin en büyük ödülü sayılan Turing Ödülü’nü aldı.

MerakTeknoloji

Bluetooth (mavi diş), adını 10. yüzyılda yaşamış Danimarka kralı Harald Gormsson’un lakabından alır. Harald, Danimarka’daki kabileleri tek krallıkta birleştirmişti. Intel mühendisi Jim Kardach 1990’larda bu adı, telefonları, bilgisayarları ve öteki cihazları aynı biçimde birleştirecek kısa menzilli kablosuz standart için önerdi.

Harald, yaklaşık 958’den 986’ya kadar Danimarka’yı yönetti ve ülkeye Hristiyanlığı getirdi. Jelling’de diktirdiği büyük run taşında bütün Danimarka’yı ve Norveç’i kazandığı yazılıdır; ama Norveç’teki hâkimiyeti yalnızca birkaç yıl sürdü. Lakabının, koyu renkli çürük bir dişinden geldiği söylenir; eski İskandinav dilinde “mavi” sözcüğü mavimsi siyahı, yani koyu renkleri de karşılıyordu. Kardach, Kral Harald’ı ilk kez Ericsson mühendisi Sven Mattisson’dan duydu; Mattisson ona, Vikingleri konu alan The Long Ships adlı romandan hikâyeler aktarmıştı. Bluetooth’u yöneten sektör birliğine göre Kardach bu adı 1996’da, pazarlamacılar daha iyisini bulana kadar kullanılacak geçici bir ad olarak önerdi. Asıl ad için en güçlü aday PAN’dı, ama bu kısaltma zaten çok yaygın kullanılıyordu; öteki aday RadioWire için gereken marka araştırması da zamanında bitirilemedi. Böylece Bluetooth adı kalıcı oldu. Logo da Harald’ın baş harfleri H ile B’yi Viking çağının run harfleriyle tek bir işarette birleştirir.

MerakTeknoloji

İngiliz bilim insanı Tim Berners-Lee, dünyanın ilk web sitesini 20 Aralık 1990’da Cenevre yakınlarındaki Avrupa fizik laboratuvarı CERN’de yayına açtı. Site, World Wide Web’in ne olduğunu, tarayıcının nasıl kullanılacağını ve web sunucusunun nasıl kurulacağını anlatıyordu.

Berners-Lee bu fikri Mart 1989’da önermişti. Amacı, CERN’deki bilim insanlarının farklı bilgisayarlarda duran belgelere bağlantılara tıklayarak ulaşabilmesiydi. 1990’ın sonunda WorldWideWeb adlı ilk tarayıcıyı ve ilk web sunucusunu yazmıştı. İkisi de bir NeXT bilgisayarında çalışıyordu; makinenin üzerinde, kimse kapatmasın diye elle yazılmış bir uyarı notu vardı. Site info.cern.ch adresinde yayındaydı. Berners-Lee, Ağustos 1991’de bir internet tartışma grubunda CERN dışındakileri de projeye katılmaya çağırdı. Nisan 1993’te CERN, Web yazılımını herkesin ücretsiz kullanımına açtı ve Web bu sayede bütün dünyaya yayıldı. Web ile internet aynı şey değildir: İnternet birbirine bağlı bilgisayarların ağıdır; Web ise bu ağın üzerinde çalışan ve sayfaları birbirine bağlantılarla bağlayan sistemdir.

MerakTeknoloji

Ağustos 1994’te ABD’de satışa çıkan IBM Simon, dokunmatik ekranlı bir cep telefonuydu. E-posta ve faks gönderebiliyordu; içinde takvim, adres defteri gibi uygulamalar da vardı. iPhone’dan 13 yıl önce çıkan Simon, çoğu zaman ilk akıllı telefon olarak anılır.

IBM mühendisi Frank Canova, çiplerin ve kablosuz iletişim donanımının artık avuç içine sığacak kadar küçüldüğünü fark etmişti. IBM, Sweetspot kod adlı ilk örneği Kasım 1992’de Las Vegas’taki COMDEX teknoloji fuarında tanıttı. Bu örnekte harita, borsa fiyatları ve haberler bile vardı; üstelik bu hizmetler henüz yaygınlaşmamıştı. Satışa sunulan telefonu Mitsubishi Electric üretti. Amerikan operatörü BellSouth cihaza Simon Personal Communicator adını verdi ve iki yıllık sözleşmeyle 899 dolara sattı. Yazı, ekrandaki klavyeye özel bir kalemle dokunarak giriliyordu. Yüksek fiyatı ve yalnızca bir saat kadar dayanan pili satışları kısıtladı: Altı ayda yaklaşık 50.000 adet satıldı ve telefon Şubat 1995’te piyasadan çekildi.

MerakTeknoloji

Thomas Edison 1877’de fonografı yaptı: Sesi hem kaydedebilen hem de geri çalabilen ilk makine buydu. Sesle titreşen bir iğne, dönen bir silindire sarılmış kalay folyoyu bastırarak üzerinde bir oluk açıyordu. Oluktan yeniden bir iğne geçirildiğinde ses geri geliyordu.

Edison bu fikre, New Jersey’deki Menlo Park laboratuvarında telgraf ve telefon mesajlarını kaydetmenin yollarını ararken ulaştı. Buluşunu 21 Kasım 1877’de duyurdu, patentini Şubat 1878’de aldı. Yıllar sonra, makineye ilk kaydettiği sözlerin “Mary Had a Little Lamb” adlı İngilizce çocuk tekerlemesi olduğunu anlattı. Aralık 1877’de Scientific American dergisinin bürosuna getirilen makine, editörleri selamladı ve fonografı nasıl bulduklarını sordu. Fransız Édouard-Léon Scott de Martinville ise yirmi yıl kadar önce, sesi isle kararmış kâğıda dalgalı çizgiler olarak çizen bir aygıt yapmıştı; ama bu çizgiler geri dinlenemiyordu. Onun 1860’ta kaydettiği bir şarkı ancak 2008’de sese dönüştürülebildi. Kalay folyo çabuk aşındığı için sonraki makinelerde önce balmumu silindirler, ardından düz plaklar kullanıldı.

MerakTeknoloji

Elektrik ampulü Thomas Edison’dan önce de vardı: İçindeki filaman denen ince tel, elektrikle ısınınca parlıyordu. Edison’un Menlo Park’taki ekibi 1879’da uzun süre yanan, karbon filamanlı bir ampul yaptı. Ardından jeneratörleri, kabloları, sayaçları ve santralleri kurarak elektrikli aydınlatmayı evlere ve işyerlerine taşıdı.

Kimyager Humphry Davy 1802’de ince bir platin şeridi elektrikle akkor hâle getirmişti. Sonraki 75 yıl boyunca pek çok mucit, bu parıltıyı kalıcı bir ışığa dönüştürmeye uğraştı. İngiliz mucit Joseph Swan, Şubat 1879’da Newcastle’da 700’ü aşkın kişiye karbon filamanlı lambasını yanarken gösterdi; Gateshead’deki evi, ampulle aydınlatılan dünyanın ilk evi oldu. Edison’un ekibi ilk başarılı denemeyi 22 Ekim 1879’da yaptı; ampul yaklaşık 13,5 saat yandı. Kömürleştirilmiş bambudan yapılan filamanlar sonradan 1.200 saatten uzun dayandı. Edison’un asıl başarısı, ampulün çevresindeki sistemi kurmaktı. New York’taki Pearl Street santrali Eylül 1882’de 82 aboneye elektrik vermeye başladı. İngiltere’de Edison ile Swan’ın şirketleri daha sonra birleşti ve Ediswan adını aldı.

MerakBilim

Alexander Fleming 1928’de Londra’daki St Mary’s Hastanesi’nde, bir kaba bulaşan küfün çevresinde bakterilerin üremediğini gördü; küfün salgıladığı maddeye sonradan penisilin adını verdi. 1939’dan itibaren Howard Florey ile Ernst Chain’in yönettiği Oxford ekibi penisilini saflaştırdı ve enfeksiyonları iyileştirdiğini kanıtladı.

Fleming Eylül 1928’de tatilden döndüğünde, stafilokok bakterisi ürettiği kaplardan birine Penicillium küfü bulaştığını gördü. Küfün çevresinde, bakterilerin öldüğü berrak bir halka vardı. Bulgularını 1929’da yayımladı, ama maddeyi ilaç olarak kullanılacak kadar saf ve dayanıklı hâle getiremedi. Oxford’da Florey, Chain, Norman Heatley ve arkadaşları küfü çoğaltmanın ve penisilini ondan ayırmanın yollarını buldu; Mayıs 1940’ta da penisilinin, bakteri bulaştırılmış fareleri ölümden koruduğunu gösterdiler. Şubat 1941’de ilaç ilk hastaya, Oxfordlu bir polise verildi; hastanın durumu düzeldi, ama penisilin tükenince hayatını kaybetti. Ardından ABD’deki fabrikalar üretimi büyüttü ve 1944’teki Normandiya çıkarmasına kadar 2,3 milyon doz hazırlandı. Fleming, Florey ve Chain 1945 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü paylaştı. Fleming Nobel konuşmasında bir de uyarıda bulundu: Penisilin yetersiz dozda alınırsa bakteriler ona karşı direnç kazanabilirdi.

MerakBilim

Wilhelm Röntgen, 8 Kasım 1895’te Almanya’daki Würzburg Üniversitesi’nde görünmez yeni bir ışın keşfetti: Bu ışınlar deriden ve etten geçiyor, kemikte ve metalde ise tutuluyordu. Ne olduklarını bilmediği için, matematikteki bilinmeyen gibi onlara “X ışınları” adını verdi. 1901’de ilk Nobel Fizik Ödülü’nü aldı.

Röntgen, siyah kartonla kapladığı bir cam tüpten elektrik geçirirken yakındaki bir masada duran, özel bir maddeyle kaplı ekranın parladığını fark etti. Sonraki haftalarda neredeyse laboratuvarında yaşayarak yeni ışınları inceledi. Buluşundan yaklaşık altı hafta sonra X ışınlarıyla eşi Anna Bertha’nın elinin görüntüsünü çekti; görüntüde elin kemikleri ve parmağındaki yüzük seçiliyordu. “Yeni Bir Işın Türü Üzerine” başlıklı makalesi 28 Aralık 1895’te yayımlandı. Haber birkaç gün içinde yayıldı ve hekimler kısa sürede kırık kemikleri görmek için X ışınlarını kullanmaya başladı. Röntgen, herkes yararlanabilsin diye buluşunun patentini almadı. Almanca ve Türkçe dâhil pek çok dil bu ışınlara hâlâ onun adını verir; Türkçede “röntgen çektirmek” denmesinin nedeni de budur.

MerakTeknoloji

Enrico Fermi’nin ekibi, 2 Aralık 1942’de Chicago Üniversitesi’nde, artık kullanılmayan bir stadyumun tribünleri altında ilk kontrollü nükleer zincirleme tepkimeyi başlattı. Chicago Pile-1 adlı reaktör, özenle üst üste dizilmiş grafit bloklarla uranyumdan oluşuyordu.

Zincirleme tepkimede bölünen her uranyum atomu, nötron denen parçacıklar saçar; bu nötronlar da başka atomları böler. ABD’ye yerleşmiş İtalyan fizikçi Fermi, aralarında Leo Szilard ile Leona Woods’un da bulunduğu 30 kadar kişiden oluşan bir ekiple çalıştı. Ekip, Stagg Field stadyumunun tribünleri altındaki squash kortunda 45.000 kadar grafit bloğu üst üste dizdi ve aralarına uranyum yerleştirdi. Reaktör yalnızca yarım watt kadar güçle çalıştığı için ne radyasyon kalkanına ne de soğutmaya ihtiyaç duyuldu. Yaklaşık dört buçuk dakika sonra ekip, kontrol çubuklarını yeniden içeri sokarak tepkimeyi durdurdu. Çalışma, ABD’nin savaş sırasında atom bombası yapmak için yürüttüğü gizli Manhattan Projesi’nin bir parçasıydı. Chicago’daki çalışmaların başındaki fizikçi Arthur Compton, başarıyı telefonda şifreli bir cümleyle bildirdi: “İtalyan denizci Yeni Dünya’ya ayak bastı.”

MerakTeknoloji

25 Haziran 1967’de yayınlanan Our World (Dünyamız), uydular sayesinde bütün dünyaya canlı ulaşan ilk televizyon programıydı. Programa 14 ülkenin yayın kuruluşu birer canlı bölümle katıldı. Yayını 400 ile 700 milyon arasında kişinin izlediği tahmin ediliyor; bu, o güne kadarki en büyük televizyon izleyici kitlesiydi.

Fikir BBC yapımcısı Aubrey Singer’dan çıktı; projenin koordinasyonunu Avrupa Yayın Birliği (EBU) üstlendi. Ülkeleri dört haberleşme uydusu birbirine bağladı: İkisi Atlas Okyanusu’nun, ikisi Büyük Okyanus’un üzerindeydi. Ana kontrol odası Londra’daki BBC’deydi. Kurallar katıydı: Her şey canlı yayınlanacak, hiçbir politikacı ya da devlet başkanı programa çıkmayacaktı. Sovyetler Birliği’nin de aralarında bulunduğu Doğu Bloku ülkeleri, Batı’nın Altı Gün Savaşı karşısındaki tutumunu protesto etmek için yayından dört gün önce çekildi. İki saatlik programda orkestra şefi Leonard Bernstein ve ressam Joan Miró da yer aldı. Ama yayın en çok İngiltere’nin bölümüyle hatırlanıyor: Beatles, “All You Need Is Love” şarkısını ilk kez bu yayında seslendirdi.

MerakTeknoloji

1945’te Pennsylvania Üniversitesi’nde tamamlanan ENIAC, programlanabilen ilk genel amaçlı elektronik bilgisayardı. Koca bir odayı dolduruyordu ve yaklaşık 27 ton ağırlığındaydı. Her yeni problem için kabloların yeniden bağlanması ve anahtarların tek tek ayarlanması gerekiyordu; bu hazırlık haftalar sürebiliyordu.

ENIAC’ı John Mauchly ile J. Presper Eckert, ABD Ordusu için tasarladı. Amaç, topçuların nişan alırken kullandığı atış tablolarını hesaplamaktı. O güne kadar bu tabloları, çoğu kadın olan “insan bilgisayarlar” elle hesaplıyordu. ENIAC’ta, elektrik akımını açıp kapayan cam vakum tüplerinden 18.000 kadar vardı. Bu tüpler sayesinde saniyede yaklaşık 5.000 toplama yapabiliyor, önceki elektromekanik makinelerden bin kat kadar hızlı çalışıyordu. ENIAC Şubat 1946’da kamuoyuna tanıtıldı ve basın ona “dev beyin” adını taktı. Nasıl programlanacağını ise altı kadın çözdü: Kay McNulty, Betty Jennings, Betty Snyder, Marlyn Wescoff, Fran Bilas ve Ruth Lichterman. Emekleri onlarca yıl görmezden gelindi; 1997’de Women in Technology International’ın Onur Listesi’ne alındılar. ENIAC 1955’e kadar kullanıldı.

MerakTeknoloji

Alan Turing, 1950’de yayımladığı “Computing Machinery and Intelligence” (Hesaplama Makineleri ve Zekâ) adlı makalede taklit oyununu önerdi. Bu oyunda bir hakem, göremediği bir insanla ve bir makineyle yazışır. Hangisinin insan olduğunu güvenle ayırt edemezse makine başarılı sayılır. Bu oyun sonradan Turing testi adıyla tanındı.

İngiliz matematikçi Turing, programlanabilir bilgisayarın temel fikrini 1936’da ortaya koymuş, İkinci Dünya Savaşı’nda da Bletchley Park’taki şifre çözücülerin önde gelenlerinden biri olmuştu. Felsefe dergisi Mind’da çıkan makalesinde, “makine” ve “düşünmek” sözcüklerini tanımlamak çok zor olduğu için “Makineler düşünebilir mi?” sorusunun fazla belirsiz kaldığını savundu. Onun yerine, sonucunu herkesin gözlemleyebileceği bir oyun önerdi. Tahminine göre 2000 yılı dolaylarında sıradan bir hakem, beş dakikalık sorgulamanın ardından makineyi en fazla yüzde 70 olasılıkla doğru bilebilecekti. Olası itirazları da tek tek yanıtladı; bunlardan biri, makinelerin yalnızca kendilerine söyleneni yapabileceğini savunan Ada Lovelace’e aitti. Test bugün de tartışılıyor: Onu geçen bir makine ikna edici bir sohbet yürütebildiğini gösterir, ama bu, söylediklerini anladığının kanıtı sayılmaz.

MerakTeknoloji

Sovyetler Birliği, ilk yapay uydu Sputnik 1’i 4 Ekim 1957’de fırlattı. Parlak metalden yapılmış, 58 santimetre çapındaki bu küre, radyo alıcısı olan herkesin duyabileceği “bip” sinyalleri yayıyordu. Bu başarı ABD’yi sarstı ve Uzay Yarışı’nı başlattı.

Sputnik 83,6 kilogramdı ve Dünya’nın çevresini 96 dakikada bir dolanıyordu. Uydu, Sovyet Kazakistanı’ndaki Tyuratam’dan, yani bugünkü Baykonur Uzay Üssü’nden fırlatıldı; onu taşıyan R-7 roketi, baş tasarımcı Sergey Korolyov’un yönetiminde yapılmıştı. Dünyanın dört bir yanındaki amatör telsizciler uydunun basit sinyalini izledi; bilim insanları da yörüngesindeki değişimden atmosferin üst katmanlarının yoğunluğunu hesapladı. Pilleri 22 gün sonra bitti. Uydu, yaklaşık 1.440 tur attıktan sonra 4 Ocak 1958’de atmosfere geri girerken yandı. ABD’de fırlatış, Sovyetlerin teknolojide öne geçtiği kaygısını doğurdu. ABD ilk uydusu Explorer 1’i 31 Ocak 1958’de fırlattı ve aynı yıl NASA’yı kurdu. Rusçada “sputnik” hem uydu hem de yol arkadaşı anlamına gelir.

MerakTeknoloji

Galileo 1609 ve 1610’da geliştirdiği teleskoplarla Ay’daki dağları, Venüs’ün tıpkı Ay gibi evreler geçirdiğini ve Jüpiter’in çevresinde dönen dört uyduyu gördü. Bu gözlemler, Dünya’nın evrenin merkezinde kıpırdamadan durduğu yolundaki eski görüşü sarstı.

Galileo, Jüpiter’in uydularını ilk kez 7 Ocak 1610’da gördü ve aynı yılın mart ayında Sidereus Nuncius (Yıldız Habercisi) adlı kısa kitabında duyurdu. Onlara, sonradan hamisi olacak II. Cosimo de’ Medici’nin onuruna “Medici yıldızları” adını verdi; bugün Io, Europa, Ganymede ve Callisto olarak bilinirler. Venüs’ün evreleri ise daha da güçlü bir kanıttı. Antik gökbilimci Batlamyus’un modelinde Venüs hep Dünya ile Güneş’in arasında kalır, bu yüzden hiçbir zaman tümüyle aydınlık görünemezdi. Galileo ise gezegenin bütün evrelerden geçtiğini gördü; bu ancak Venüs Güneş’in çevresinde dönüyorsa mümkündü. Tartışma bununla bitmedi: 1633’te Roma Engizisyonu, Güneş merkezli evreni savunduğu için Galileo’yu “sapkınlıktan şiddetle şüpheli” buldu. Galileo ömrünün geri kalanını ev hapsinde geçirdi.

MerakTeknoloji

Jakar makinesi, dokunacak deseni birbirine bağlı delikli kartlardan okuyordu. Makinenin patentini 1804’te Fransız dokumacı Joseph-Marie Jacquard aldı. Kartlar değişince desen de değişiyordu; bu fikir daha sonra ilk bilgisayarlara yol gösterdi.

Jacquard’dan önce desenli ipek kumaşlar çekme tezgâhında dokunurdu. Her sıra için gereken iplikleri dokumacının yanındaki bir yardımcı, çoğu zaman bir çocuk, elle kaldırırdı; iş yavaş ve yorucuydu. Lyonlu Jacquard, Basile Bouchon (1725), Jean-Baptiste Falcon (1728) ve Jacques de Vaucanson’un (1740) daha önceki buluşlarını geliştirdi. Makinede her kart desenin bir sırasına karşılık geliyordu: Delik olan yerde iplik kalkıyor, delik olmayan yerde aşağıda kalıyordu. 1839’da Jacquard’ın ipek bir portresi yaklaşık 24.000 kartla dokundu. Charles Babbage bu portrelerden birine sahipti ve Analitik Makine’sini delikli kartlarla programlamayı planladı. Herman Hollerith de 1890 ABD nüfus sayımının verilerini delikli kartları okuyan makinelerle saydı.

MerakTeknoloji

Charles Babbage’ın Fark Makinesi, matematik tablolarını insan hatası olmadan hesaplamak için tasarlanmış mekanik bir hesap makinesiydi; küçük bir modelini 1822’de tanıttı. 1830’ların ortasından itibaren tasarladığı Analitik Makine ise çok daha ileri gidiyordu: Delikli kartlarla programlanıp her türlü hesabı yapabilecekti.

1821 dolaylarında Babbage ile dostu gökbilimci John Herschel, Londra Astronomi Derneği için elle hesaplanmış tabloları kontrol ederken o kadar çok hata buldular ki Babbage, “Tanrı aşkına, keşke bu hesaplar buharla yapılsaydı!” diye söylendi. İngiliz hükümeti tam boyutlu bir Fark Makinesi için para verdi, ama çalışmalar 1833’te durdu ve 17.000 sterlinden fazla harcandıktan sonra proje 1842’de bırakıldı. Analitik Makine’de sayıların tutulduğu “depo” (store) ile hesapların yapıldığı “değirmen” (mill) ayrı bölümlerdi; bu ayrım bugünkü bilgisayarlardaki bellek ile işlemciye çok benzer. İki makine de Babbage hayattayken tamamlanamadı. Londra’daki Bilim Müzesi 1991’de Babbage’ın çizimlerine göre bir Fark Makinesi No. 2 tamamladı ve makine çalıştı.