Geçmişten hikâyeler

Tarih

İcatlar, toplumlar ve tarihi değiştiren insanlar. Bugün hâlâ etkisini gördüğümüz olayların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 5Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTeknoloji

15 Eylül 1830’da açılan Liverpool ve Manchester Demiryolu, dünyanın ilk şehirlerarası demiryoluydu. Trenleri yalnızca buharlı lokomotifler çekiyordu, atlı taşıtlara hiç yer yoktu ve bütün seferler tarifeye bağlıydı; bunların hepsi bir ilkti. İki şehir arasındaki yolculuk yaklaşık iki saate indi.

Liverpool limanındaki tüccarlar ve Manchester’ın pamuk fabrikaları, kanallardan daha ucuz ve daha hızlı bir bağlantı istiyordu; kanal sahiplerinin pamuk taşımak için fazla para aldığını düşünüyorlardı. Şirket yöneticileri lokomotifleri seçmek için Ekim 1829’da Rainhill yarışmalarını düzenledi; yarışmayı George ve Robert Stephenson’ın Rocket adlı lokomotifi kazandı. Baştan sona çift hat olarak döşenen ilk demiryolu da buydu; bayraklı polislerin yönettiği bir sinyal sistemi olan ve posta taşıyan ilk demiryolu da. Yolcu taşımacılığı büyük başarı kazandı ve güzergâhtaki posta arabası şirketlerinin çoğu kısa sürede kapandı. Açılış günü, Liverpool milletvekili William Huskisson’ın Rocket’ın çarpması sonucu hayatını kaybetmesiyle gölgelendi. Hattın başarısı, 1840’larda Britanya’da demiryolu yapımının patladığı “demiryolu çılgınlığı”nı başlatan etkenlerden biri oldu.

DinginlikTarih

“Kalem kılıçtan güçlüdür” sözünü, İngiliz yazar Edward Bulwer-Lytton 1839’da yazdığı Richelieu oyunu için buldu; oyunda bu sözü Fransız kardinal söyler. Sözcüklerin silahtan güçlü olduğu düşüncesi çok daha eskidir, ama onu bu kalıba döken ilk kişi Bulwer-Lytton’dır ve söz birkaç yıl içinde dilden dile dolaşmaya başladı.

Bulwer-Lytton’ın Richelieu ya da Komplo adlı oyunu, 7 Mart 1839’da Londra’daki Covent Garden Tiyatrosu’nda sahnelendi. Fransa Kralı XIII. Louis’nin başbakanı Kardinal Richelieu’yü dönemin ünlü oyuncusu William Charles Macready canlandırıyordu. İkinci perdede kardinal, gerçekten büyük insanların yönetiminde kalemin kılıçtan güçlü olduğunu söyler: Usta bir elde kalem imparatorları bile durdurabilir, bir devlet kılıca hiç başvurmadan kurtarılabilir. Benzer düşünceyi çok daha önce dile getirenler de olmuştu. Asurlu bilge Ahikar’ın öğütleri de aynı şeyi söyler: Bu öğütlerin MÖ 500 dolaylarından kalma bir kopyasında “Söz kılıçtan güçlüdür” yazar. Shakespeare’in Hamlet’inde de kılıç kuşanan pek çok kişinin kaz tüyü kalemlerden korktuğu söylenir. Türkçede bu söz “Kalem kılıçtan keskindir” biçimiyle de bilinir. Bulwer-Lytton (1803-1873), halk yığınlarını küçümseyen “the great unwashed” (yıkanmamış kalabalık) deyimini ve “Karanlık ve fırtınalı bir geceydi” diye başlayan ünlü roman girişini de İngilizceye kazandırdı.

DinginlikTarih

“Özgürlüğün bedeli sürekli tetikte olmaktır” sözü genellikle Thomas Jefferson’a mal edilir, ama onun yazılarında bu söze hiç rastlanmamıştır. Sözün kökeni İrlandalı avukat John Philpot Curran’a dayanır: Curran 1790’da Dublin’de yaptığı bir konuşmada, özgürlüğün insana hep tetikte durması koşuluyla verildiğini söylemişti.

Curran bu konuşmayı 1790’da, Dublin belediye başkanını seçme hakkının kime ait olduğu tartışılırken yaptı. Tembellerin haklarının çoğu zaman gayretlilerin eline geçtiğini, Tanrı’nın insana özgürlüğü hep tetikte durması koşuluyla verdiğini söyledi; bu koşula uymayanı, hem suçunun sonucu hem de cezası olarak köleliğin beklediğini ekledi. Bugünkü kısa biçimini Amerikalı kölelik karşıtı Wendell Phillips, 28 Ocak 1852’de Boston’da yaptığı bir konuşmada kullandı. Phillips 1879’da bir mektubunda, sözün Jefferson’a atfedildiğini ama onun yazılarında kimsenin bulamadığını belirtmişti. Jefferson’ın Monticello’daki evini yöneten Thomas Jefferson Vakfı da bu atfı asılsız sayar. Curran (1750-1817), İrlanda Parlamentosu’nda da bulunmuş bir avukattı; Britanya yönetimine karşı isyanla suçlanan kişileri mahkemede savunmasıyla ün kazandı.

MerakTarih

Çin Seddi, tek seferde yapılmış tek bir duvar değildir. Birbiriyle çekişen devletler MÖ 7. yüzyılda duvar örmeye başladı; Çin’in ilk imparatoru MÖ 221’den sonra bu duvarların birçoğunu birleştirdi, sonraki hanedanlar da onları yenilemeyi sürdürdü. Bugün görülen bölümlerin çoğu Ming Hanedanı (1368-1644) döneminden kalmadır.

İlk duvarları, eski Çin’de birbiriyle çekişen devletler sınırlarını korumak için yaptı. MÖ 221’de Çin’i birleştiren Qin Shi Huang, eski devletleri birbirinden ayıran duvarları yıktırdı, kuzeydeki bozkır göçebelerine karşı olanları ise birbirine bağlattı. Han ve sonraki hanedanlar duvarları onarıp uzattı. İlk duvarlar çoğunlukla tahta kalıplar arasında dövülerek sıkıştırılmış topraktan, dağlık yerlerde ise taştan yapılıyordu. Ming Hanedanı tuğla ve taş kullandı; Moğol akınlarına karşı binlerce gözetleme kulesi de ekledi. Çin’in 2012’de yaptığı kapsamlı ölçüme göre, bugün ayakta kalan bütün duvar ve hendeklerin toplam uzunluğu yaklaşık 21.196 kilometredir; bunun 8.850 kilometre kadarı Ming döneminden kalmadır. Çin Seddi 1987’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı.

MerakTarih

Jül Sezar hiçbir zaman Roma imparatoru olmadı. Roma’yı diktatör olarak yönetti; ömür boyu diktatör ilan edilmesinden kısa süre sonra, 15 Mart MÖ 44’te öldürüldü. İlk imparator, Sezar’ın evlat edindiği vârisi Octavianus’tu; Octavianus MÖ 27’de Augustus adını aldı.

Sezar’ın zamanında Roma hâlâ bir cumhuriyetti; devleti seçilmiş yöneticiler ve Senato yönetiyordu. Diktatörlük, normalde altı ay süren olağanüstü bir görevdi. Sezar bu göreve üst üste getirildi ve MÖ 44’ün başında ömür boyu diktatör ilan edildi. Onun kral olmak istediğinden korkan bir grup senatör, 15 Mart’ta onu öldürdü. Sezar vasiyetinde kız kardeşinin torunu Octavianus’u evlat edinmişti; ardından gelen iç savaşları da Octavianus kazandı. MÖ 27’de Senato ona Augustus adını verdi. Octavianus kral unvanından kaçındı ve kendine princeps, yani “birinci yurttaş” dedi, ama MS 14’e kadar Roma’yı tek başına yönetti. Sezar’ın aile adı zamanla bir hükümdarlık unvanına dönüştü: Almancada Kaiser, Rusçada çar oldu. Fatih Sultan Mehmet de 1453’te İstanbul’u fethettikten sonra Kayser-i Rûm, yani “Roma’nın Sezar’ı” unvanını kullandı.

MerakTarih

Normandiyalı William 1066’da Hastings Muharebesi’ni kazanınca İngiltere’de krallar ve soylular yaklaşık üç yüzyıl Fransızca konuştu. İngilizceye binlerce Fransızca sözcük girdi; bu yüzden İngilizcede aynı şey için çoğu zaman iki sözcük vardır: “begin” ile “commence” (başlamak), “freedom” ile “liberty” (özgürlük) gibi.

Norman fethinden sonra İngiltere’de üç dil kullanılıyordu: Sarayda ve soylular arasında Fransızca, kilisede ve resmî kayıtlarda Latince, halk arasında İngilizce. Fetihten sonraki bütün kralların ana dili Fransızcaydı; 1399’da tahta çıkan IV. Henry, ana dili İngilizce olan ilk kral oldu. İngilizcenin Fransızcadan en çok sözcük aldığı dönem 1250-1400 yılları arasıdır. Bugün İngilizce sözcüklerin yaklaşık üçte birinin Fransızca kökenli olduğu tahmin ediliyor; crown (taç), justice (adalet), parliament (parlamento) ve marriage (evlilik) bunlardan yalnızca birkaçı. İngiliz köylülerinin “cow” (inek) ve “pig” (domuz) beslediği, Norman soylularının ise “beef” (sığır eti) ve “pork” (domuz eti) yediği yolundaki ünlü hikâye büyük ölçüde bir efsanedir; onu Walter Scott 1819’da yayımlanan Ivanhoe romanıyla yaygınlaştırdı. Oysa bu Fransızca sözcükler yüzyıllar boyunca hem canlı hayvan hem de et için kullanıldı.

MerakTarih

Kristof Kolomb, bugünkü ABD’nin ana karasına hiç ayak basmadı. 1492-1504 arasındaki dört seferinde Bahama Adaları’na, Küba’ya, Hispanyola’ya ve başka Karayip adalarına, Güney Amerika’da Venezuela kıyılarına, Orta Amerika’da da Honduras’tan Panama’ya kadar uzanan sahillere ulaştı.

Cenevizli bir denizci olan Kolomb, batıya giderek Asya’ya ulaşmak umuduyla İspanya hükümdarları Ferdinand ile Isabella adına yola çıktı. 12 Ekim 1492’de, yerlilerin Guanahani dediği bir Bahama adasında karaya çıktı. Kasım 1493’te, ikinci seferi sırasında filosu Saint Croix ve Porto Riko adalarına uğradı; ikisi de bugün ABD’ye bağlıdır, ama eyalet değildir. 1498’de adamları Venezuela’daki Paria Yarımadası’nda karaya çıktı; kayıtlara göre Güney Amerika ana karasına ayak basan ilk Avrupalılar onlardı. Yine de Kolomb, Asya’nın kıyılarına ulaştığı inancından hiçbir zaman açıkça vazgeçmedi ve karşılaştığı insanlara “Hintli” dedi. 1506’da İspanya’nın Valladolid kentinde öldü. Florida’ya ise 1513’te, Kolomb’un ikinci seferine katılmış olan Juan Ponce de León ulaştı.

MerakTarih

Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da öldürüldü. Bu suikast, Birinci Dünya Savaşı’na giden olaylar zincirini başlattı.

Franz Ferdinand, 1908’de Bosna-Hersek’i topraklarına katan Avusturya-Macaristan’ın veliahdıydı. 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da, 19 yaşındaki Bosnalı Sırp öğrenci Gavrilo Princip onu ve eşi Sophie’yi vurarak öldürdü. Princip, Bosna’yı Avusturya-Macaristan yönetiminden kurtarıp Güney Slavlarını tek bir devlette birleştirmek isteyen bir grup genç suikastçıdan biriydi; onlara Kara El adlı gizli bir Sırp milliyetçi örgütü yardım etmişti. Avusturya-Macaristan Sırbistan’ı suçladı ve 28 Temmuz’da ona savaş ilan etti. Büyük devletler birbirine ittifaklarla bağlı olduğu için savaş birkaç gün içinde yayıldı: Almanya Rusya’ya ve Fransa’ya savaş ilan etti; Almanya’nın Belçika’yı işgal etmesi üzerine İngiltere de 4 Ağustos’ta savaşa girdi. Osmanlı Devleti de aynı yılın sonbaharında Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın yanında savaşa katıldı.

MerakTarih

Ağustos 1947’de İngilizlerin Hindistan’daki yönetimi sona erdi ve topraklar din esasına göre iki devlete ayrıldı: Hindu çoğunluklu Hindistan ve Müslüman çoğunluklu Pakistan. Yeni sınırın iki yakasında 12 ila 20 milyon insan evini barkını bırakmak zorunda kaldı; bu, tarihteki en büyük göçlerden biriydi.

Pakistan 14 Ağustos 1947’de, Hindistan ise ertesi gün bağımsızlığına kavuştu. Pakistan, aralarında Hindistan toprakları bulunan iki ayrı parçadan oluşuyordu; doğudaki parça 1971’de ayrılıp Bangladeş adıyla bağımsız bir devlet oldu. Nüfusu karışık iki büyük eyalet, batıda Pencap, doğuda Bengal, yeni devletler arasında paylaştırıldı. Sınırı, Hindistan’a daha önce hiç ayak basmamış İngiliz hukukçu Cyril Radcliffe çizdi; bu iş için ona beş hafta kadar süre verilmişti. Sınır ancak 17 Ağustos’ta, yani bağımsızlıktan iki gün sonra açıklandı. Bu yüzden sınır boyunda yaşayan pek çok insan, bağımsızlık günü hangi ülkede olduğunu bilmiyordu. Hindular ve Sihler Hindistan’a, Müslümanlar Pakistan’a doğru yola koyuldu; çoğu yürüyerek ya da tıklım tıklım dolu trenlerle gitti. İki tarafta da korkunç bir şiddet yaşandı. Ölü sayısına ilişkin tahminler 200 bin ile 2 milyon arasında değişiyor.

MerakTarih

Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni 10 Aralık 1948’de kabul etti. Otuz maddelik bu metin, her insanın sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri sıralar. Bugüne dek 500’den fazla dile çevrilen beyanname, Guinness Rekorlar Kitabı’na dünyanın en çok çevrilen belgesi olarak girdi.

Beyanname, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, yeni kurulan Birleşmiş Milletler bütün halklar ve uluslar için ortak bir insan hakları ölçüsü belirlemek istediğinde yazıldı. Metni hazırlayan komisyona, 1945’te ölen ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in eşi Eleanor Roosevelt başkanlık etti. İlk taslağı Kanadalı hukukçu John Humphrey hazırladı; son metne Fransız hukukçu René Cassin, Çinli diplomat P. C. Chang ve Lübnanlı düşünür Charles Malik de biçim verdi. BM Genel Kurulu beyannameyi Paris’teki Palais de Chaillot’da kabul etti: Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 48 ülke lehte oy verdi, karşı oy çıkmadı, sekiz ülke çekimser kaldı. Beyanname bir antlaşma olmadığı için devletleri hukuken bağlamaz, ama sonraki pek çok uluslararası sözleşme ve ülke anayasası ona dayanır. BM’nin topladığı çeviriler 2016’da 500’ü aştı. 10 Aralık her yıl İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.

MerakTarih

Ekim 1962’de Amerikan casus uçaklarının çektiği fotoğraflar, Sovyetlerin Florida’ya 150 kilometre kadar uzaklıktaki Küba’da nükleer füze rampaları kurduğunu ortaya çıkardı. ABD ile Sovyetler Birliği on üç gün boyunca nükleer savaşın eşiğinde kaldı; kriz, Moskova füzeleri geri çekmeyi kabul edince sona erdi.

İlk rampa 14 Ekim’de bir U-2 casus uçağından fotoğraflandı. Başkan John F. Kennedy fotoğrafları 16 Ekim’de gördü; on üç günlük kriz böyle başladı. Kennedy rampaları bombalatmak yerine, “karantina” adını verdiği bir deniz ablukası başlattı: Amaç, daha fazla silah taşıyan Sovyet gemilerinin Küba’ya ulaşmasını önlemekti. Gerilim 27 Ekim’de doruğa çıktı; Küba üzerinde bir Amerikan U-2 uçağı düşürüldü ve pilotu Binbaşı Rudolf Anderson öldü. Ertesi gün Sovyet lideri Nikita Kruşçev füzelerin söküleceğini açıkladı. ABD de Küba’yı işgal etmeyeceğine açıkça söz verdi. Gizli tutulan bir başka taahhüt ise doğrudan Türkiye’yi ilgilendiriyordu: ABD, İzmir çevresindeki beş mevzide bulunan Jüpiter nükleer füzelerini de geri çekecekti. Bu füzeler Nisan 1963’e kadar kaldırıldı. Ağustos 1963’te Moskova ile Washington arasında doğrudan bir hat kuruldu. Bu hat, sanıldığı gibi kırmızı bir telefon değil, bir teleks bağlantısıydı.

MerakTarih

1990’da başlayan uluslararası İnsan Genom Projesi, Nisan 2003’te insan genomunu, yani hücrelerimizdeki genetik bilginin tamamını okuduğunu duyurdu. Ne var ki genomun yaklaşık %8’i, aynı dizilerin art arda tekrarlandığı uzun bölgelerde okunamamıştı. Son boşlukları 2022 ve 2023’te T2T Konsorsiyumu kapattı.

Genom dört kimyasal harfle, A, C, G ve T ile yazılır; insanda bu harflerden yaklaşık 3,1 milyar tane vardır. Dizileme, bu harfleri sırasıyla okumak demektir. ABD’nin önderlik ettiği projeye Birleşik Krallık, Japonya, Fransa, Almanya ve Çin de katıldı; maliyeti yaklaşık 2,7 milyar doları buldu. İlk kaba taslağı Haziran 2000’de ABD Başkanı Bill Clinton ile İngiltere Başbakanı Tony Blair birlikte duyurdu. O dönemin cihazları DNA’yı kısa parçalar hâlinde okuyordu; parçalar sonra yapboz gibi birleştiriliyordu. Aynı harflerin art arda tekrarlandığı yerlerde parçaların nereye oturduğu bulunamadı ve bu bölgeler boş kaldı. Telomer, kromozomun uç kısmıdır; T2T’nin açık adı olan “Telomere-to-Telomere” da “bir uçtan öbür uca” demektir. Konsorsiyum çok daha uzun parçaları okuyabilen yeni cihazlar kullandı ve Y dışındaki bütün kromozomların boşluksuz dizisini 2022’de Science dergisinde yayımladı. Y kromozomu da 2023’te tamamlandı.

MerakTarih

Kara Ölüm adıyla bilinen veba salgını büyük olasılıkla Orta Asya’da başladı. Ticaret yolları boyunca batıya ilerledi, Ekim 1347’de Ceneviz gemileriyle Sicilya’ya ulaştı ve 1350’lerin başına kadar Avrupa nüfusunun üçte birini, belki daha fazlasını öldürdü.

Bu konudaki en güçlü kanıt, 2022’de Nature dergisinde yayımlanan bir araştırmadan geliyor. Araştırmacılar, bugünkü Kırgızistan’da, Issık Göl yakınlarındaki Çüy Vadisi’nde bulunan iki Orta Çağ mezarlığını inceledi. Buradaki 1338 ve 1339 tarihli mezar taşlarında ölümlerin “salgından” olduğu yazıyordu. Gömülenlerin dişlerinden elde edilen DNA’da vebaya yol açan Yersinia pestis bakterisi bulundu ve bu soyun, daha sonra Avrupa’yı kasıp kavuran soyların doğrudan atası olduğu anlaşıldı. Veba çoğunlukla sıçanların ve başka hayvanların üzerinde yaşayan pirelerin ısırmasıyla bulaşır. Hastalık 1346’da Kefe’yi kuşatan Moğol ordusuna ulaşmıştı. Kırım’daki Kefe, Cenevizlilerin Karadeniz’deki ticaret limanıydı; tüccar gemileri hastalığı oradan Akdeniz’e taşıdı. Avrupa’daki kayıplara ilişkin tahminler, nüfusun dörtte biri ile %60’ı arasında değişiyor.

MerakTarih

Johannes Gutenberg’in Almanya’nın Mainz kentindeki atölyesi, 1455 dolaylarında Latince bir Kutsal Kitap basmayı tamamladı. Harfler metalden tek tek dökülmüştü; dizilip sayfa yapılıyor, basıldıktan sonra sökülüp yeniden kullanılıyordu. Avrupa’da basılan ilk büyük kitap buydu ve elli yıl içinde matbaalar bütün kıtaya yayıldı.

Bugün Gutenberg İncili diye bilinen bu Kutsal Kitap’ın baskısına 1452 dolaylarında başlandı. Büyük bir işti: Her nüsha 1.300’e yakın sayfa tutuyor, genellikle iki büyük cilt hâlinde bağlanıyordu; toplam 160 ile 185 arasında nüsha basıldı. Bazı nüshaların 30 florine, yani bir kâtibin üç yıllık kazancına satıldığı biliniyor. Gutenberg, matbaası ve bu kitap için Mainzlı zengin sarraf Johann Fust’tan 1.600 gulden borç almıştı. Fust 1455’te parasını geri almak için mahkemeye başvurdu. Karar anlaşılan Fust’un lehine çıktı; Kutsal Kitap atölyesini o devraldı, Gutenberg ise ağır bir borcun altında kaldı. Fust ile ortağı Peter Schöffer baskıyı sürdürdü. 1457’de bastıkları Mainz Mezmurlar Kitabı, basımcılarının adını ve basılı bir tarihi taşıyan ilk kitap oldu; Gutenberg’in adı ise kitapta geçmiyordu. Eksiksiz bir Gutenberg İncili en son 1978’de 2,2 milyon dolara satıldı.

MerakDil

İngilizcedeki “salary” (maaş), Latincede “tuz” demek olan sal’dan türemiş salarium sözcüğünden gelir. Roma askerlerine maaşlarının tuzla ödendiği hikâyesi çok yaygındır, ama bunu destekleyen sağlam bir kanıt yok: Askerler düzenli ücretlerini madenî parayla alırdı.

Bu iki sözcüğü birbirine bağlayan tek antik yazar Yaşlı Plinius’tur. MS 70’lerde yazdığı Doğa Tarihi’nde tuzun resmî görevlerde ve askerlikte de yeri olduğunu, salarium sözcüğünün de buradan geldiğini söyler; ama askerlere maaşın tuzla ödendiğinden hiç söz etmez. Roma askerleri stipendium denen düzenli ücreti madenî parayla alırdı; Yunan tarihçi Polybios, MÖ 2. yüzyılda bir piyadenin günlük ücretini kaydetmiştir. Tuz Roma için önemliydi, nitekim eski Via Salaria, yani “Tuz Yolu”, adını tuzdan alır; ama ucuzdu. “Tuzla maaş” hikâyesi 18. ve 19. yüzyıl Latince sözlüklerinden doğmuş görünüyor: Bu sözlükler, hiçbir antik metinde geçmeyen bir “tuz parası” ödeneği varsaymıştı. İngilizcedeki “worth one’s salt” (tuzunu hak eden, yani işinin ehli) deyimi de Roma’dan kalma değildir; ilk kez 1830’da kayda geçmiştir. Türkçedeki “maaş” ise Arapçada “geçim” anlamına gelen bir sözcükten gelir.

MerakDil

Karantina sözcüğü, Venedik dilinde “kırk gün” anlamına gelen quarantena’dan gelir. Orta Çağ’ın sonlarında Venedik, veba görülen limanlardan gelen gemileri kırk gün açıkta bekletirdi; gemide hastalık çıkıp çıkmadığı anlaşılana kadar kimse karaya ayak basamazdı.

Uygulama aslında biraz daha önce, daha kısa bir bekleme süresiyle başladı. 1377’de Ragusa Cumhuriyeti, yani bugün Hırvatistan’daki Dubrovnik, veba görülen yerlerden gelenlerin 30 gün ayrı bir yerde kalmasını şart koştu. Venedik 1423’te lagünündeki bir adada lazaret denen kalıcı bir tecrit hastanesi açtı ve kırk günlük bekleme orada kural hâline geldi; Venedik Senatosu’nun bu süreyi 1448’de belirlediği söylenir. Neden kırk gün seçildiği kesin olarak bilinmiyor. Bu süre, Yunan hekim Hipokrat’ın akut, yani ani başlayan hastalıklar üzerine görüşlerinden ya da İsa’nın çölde geçirdiği kırk günden gelmiş olabilir. Sözcük Osmanlı Türkçesine Venedik dilinden geçti; “karantina” 1721’de, Paris’e elçi olarak giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin sefaretnamesinde geçer. Kırk gün beklemek Türk geleneğine de yabancı değildir: Doğumdan ya da ölümden sonra kırk günün dolmasına “kırkı çıkmak” denir.

MerakTeknoloji

CERN, 30 Nisan 1993’te World Wide Web yazılımını kamu malı ilan etti: Artık herkes onu para ödemeden ve kimseden izin almadan kullanabilir, çoğaltabilir, değiştirebilirdi. Bu karar sayesinde web, fizikçilerin kullandığı bir araç olmaktan çıkıp bütün dünyaya yayıldı.

Zamanlama da önemliydi. Aynı yılın başında Minnesota Üniversitesi, internette belge bulmaya yarayan rakip sistem Gopher’ın yazılımı için lisans ücreti alacağını açıklamıştı; pek çok geliştirici bunun üzerine web’e yöneldi. Yine 1993’ün başında ABD’nin Illinois eyaletindeki Ulusal Süperbilgisayar Uygulamaları Merkezi (NCSA), resimleri metinle birlikte gösteren, kullanımı kolay Mosaic tarayıcısını yayımladı; kısa süre sonra sıradan PC ve Mac bilgisayarlar için de sürümleri çıktı. 1993’ün sonunda bilinen web sunucusu sayısı 500’ü aşmıştı ve bunlar internet trafiğinin yaklaşık %1’ini taşıyordu. 1994’ün sonunda sunucu sayısı 10.000’e, kullanıcı sayısı 10 milyona ulaştı. Aynı yıl Berners-Lee CERN’den ayrıldı ve web standartlarının herkese açık ve ücretsiz kalması için çalışan World Wide Web Consortium’u (W3C) kurdu.

MerakBilim

Marie Curie, 1903 Nobel Fizik Ödülü’nü radyoaktivite üzerine yaptığı araştırmalarla paylaştı; 1911 Nobel Kimya Ödülü’nü ise polonyum ve radyum elementlerini keşfettiği için tek başına aldı. İki Nobel kazanan ilk kişi odur; iki ayrı bilim dalında Nobel alan tek kişi de hâlâ odur.

Maria Skłodowska adıyla 1867’de Varşova’da doğdu. Polonya o sırada Rus yönetimindeydi ve kadınlar orada üniversitede okuyamıyordu; bu yüzden 1891’de Paris’e gitti. Eşi Pierre ile birlikte, uranyum cevherinin içindeki uranyumla açıklanamayacak kadar çok ışınım yaydığını fark etti ve bu fazlalığın iki yeni elementten geldiğini buldu. İlkine, vatanı Polonya’nın adını vererek polonyum dedi. 1903 ödülünü, radyoaktiviteyi keşfeden Henri Becquerel ile paylaştılar. Komite başta ödülü yalnızca iki erkeğe vermeyi düşünüyordu; İsveçli matematikçi Gösta Mittag-Leffler durumu Pierre’e haber verdi, Pierre de Marie’nin adının eklenmesi için diretti. Pierre 1906’da Paris’te bir at arabasının altında kalarak ölünce Marie onun kürsüsünü devraldı ve Paris Üniversitesi’nde profesör olan ilk kadın oldu. Kızı Irène de 1935’te Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı.

MerakTeknoloji

Orville Wright, 17 Aralık 1903’te Kuzey Karolina’da Kitty Hawk yakınlarında Wright Flyer’la 12 saniye havada kaldı ve 37 metre yol aldı. Bu, motorlu bir uçağın pilotun denetiminde havada tutunabildiği ilk uçuştu. Kardeşler o gün üç kez daha uçtu; en uzun uçuşu Wilbur yaptı: 59 saniyede 260 metre.

Kardeşler üç gün önce de denemişti. 14 Aralık’ta yazı tura attılar; kazanan Wilbur oldu, ama uçak üç buçuk saniye sonra havada tutunamayıp yere indi. Onarımdan sonra, 17 Aralık’ta kalkış rayını düz bir zemine, saatte 30 kilometreyi aşan rüzgâra karşı döşediler; havalanmak için gereken hızı rüzgâr sağladı. Uçuşları çevreden beş kişi izledi. Bunlardan biri, yakındaki can kurtarma istasyonunda çalışan John Daniels, Orville’in uçuşunun ünlü fotoğrafını çekti. Dört uçuş da dümdüz bir hatta ve yerden en fazla 3 metre kadar yükseklikte yapıldı. Uçağın 12 beygir gücündeki motorunu kardeşlerin teknisyeni Charlie Taylor yapmıştı. Son uçuştan birkaç dakika sonra sert bir rüzgâr Flyer’ı devirip parçaladı. Kardeşler babalarına telgraf çekip haberi basına vermesini istedi; ama Dayton Journal gazetesi uçuşları haber olamayacak kadar kısa buldu.

MerakBilim

Birinci Dünya Savaşı’nda Marie Curie, otomobillere röntgen cihazları yerleştirip onları cepheye yakın sahra hastanelerine götürdü; zaman zaman direksiyona kendisi geçti. Böylece cerrahlar yaralı askerlerin vücudundaki kurşunları, şarapnel parçalarını ve kırıkları görebildi. Bu araçlara “küçük Curie’ler” (petites Curies) adı verildi.

Savaş 1914’te başladığında röntgen cihazları çoğunlukla kentlerdeki hastanelerde, yani askerlerin yaralandığı yerlerden çok uzakta bulunuyordu. Curie radyoloji, anatomi ve otomobil mekaniği çalıştı, araba kullanmayı öğrendi; röntgen cihazları, araçlar ve jeneratörler buldu. Kızılhaç’ın radyoloji hizmetini yönetirken 20 seyyar röntgen birimini donattı, sahra hastanelerinde de 200 kadar sabit röntgen odasının kurulmasına önderlik etti. On yedi yaşındaki kızı Irène yanında çalıştı; Curie cihazları kullanmaları için 150 kadını yetiştirdi. Savaş boyunca bir milyondan fazla yaralı askerin röntgeninin çekildiği tahmin ediliyor; buna karşın Fransız hükümeti bu çalışmayı hiçbir zaman resmî olarak takdir etmedi. Laboratuvarda ve cephede yıllarca maruz kaldığı ışınımın, 1934’te ölümüne yol açan aplastik anemiye, yani kemik iliğinin kan hücresi üretememesine neden olduğu düşünülüyor.

MerakSanat

Johann Sebastian Bach (1685–1750), kontrpuanın, yani aynı anda çalan birkaç bağımsız ezgiyi birbirine uydurarak yazma sanatının ustasıydı. Füg denen biçimde kısa bir tema, katı kurallara göre sırayla farklı seslerde yeniden duyulur. Müziği bu kesinlik yüzünden kulağa matematiksel gelir, ama dinleyeni yine de derinden etkiler.

Bach kendine kimi zaman çok katı kurallar koyardı. 1741’de yayımlanan Goldberg Varyasyonları’nda bir açılış aryasının ardından 30 varyasyon gelir ve her üçüncüsü bir kanondur: İkinci ses, birincinin çaldığını biraz geriden aynen tekrarlar. İki ses arasındaki aralık her kanonda bir basamak büyür; 3. varyasyonda aynı notadan başlayan sesler, 27. varyasyonda dokuzlu aralıkla birbirini izler. Ölümünde yarım kalan Füg Sanatı’nın son fügünde, Almanca nota adlarıyla kendi adını yazan bir tema duyulur: B, A, C, H, yani si bemol, la, do ve si. Bach öldükten sonra tarzı eski moda sayıldı, ama besteciler onu incelemeyi sürdürdü; Mozart da Beethoven da İyi Düzenlenmiş Klavye’den çok şey öğrendi. 1829’da genç Felix Mendelssohn’un Berlin’de yönettiği Matta Pasyonu, Bach’a yeniden ilgi uyanmasının başlangıcı oldu.

MerakTarih

Rosetta Taşı’nın üzerinde, Mısırlı rahiplerin MÖ 196’da Memfis’te toplanıp çıkardığı bir kararname yazılıdır. Kararname, 13 yaşındaki Kral V. Ptolemaios’u onurlandırır; ailesi Yunanca konuşan bu hanedan, Mısır’ı firavunlar gibi yönetiyordu. Metin taşta üç kez yer alır: hiyerogliflerle, gündelik Demotik yazıyla ve Yunanca.

Kararname, tapınakların ve rahiplerin vergilerini hafiflettiği için krala teşekkür eder; Mısır’daki her tapınağa onun bir heykelinin dikilip onurlandırılmasını, doğum gününde de kutlama yapılmasını buyurur. Taş aslında, stel denen ve üzeri yazılı daha büyük bir dikili taşın parçasıdır; aynı kararnamenin üç başka kopyasının parçaları da sonradan bulundu. Yüzyıllar sonra taş kırılıp yapı malzemesi olarak kullanıldı. Fransız askerleri taşı Temmuz 1799’da, Napolyon’un Mısır seferi sırasında, Avrupalıların Rosetta dediği Reşid limanının yakınında bir kalenin duvarında buldu. İngilizler Fransızları yenince taş, 1801’deki teslim anlaşmasıyla onlara geçti ve 1802’den bu yana neredeyse hiç ara vermeden Londra’daki British Museum’da sergileniyor. Taş, granite benzeyen koyu renkli bir kayaç olan granodiyorittendir ve müzenin en çok ziyaret edilen eseridir.

MerakTarih

Gize’deki Büyük Piramit, Antik Dünyanın Yedi Harikası’ndan bugün hâlâ ayakta duran tek yapıdır. Firavun Keops (Hufu) için yaklaşık 4.500 yıl önce yapılan piramit, harikaların en eskisiydi de: Yunan yazarlar dünyanın görülmeye değer yerlerini sıraladığında 2.000 yaşını çoktan geçmişti.

Yunanlar bu yapılara theamata, yani “görülecek yerler” diyordu. Günümüze ulaşan en eski listelerden biri, MÖ 2. yüzyılda Sidonlu Antipatros’un yazdığı bir şiirdir; sonraki listelerde İskenderiye Feneri’nin bulunduğu yerde onun listesinde Babil surları vardır. Bugünkü listede piramidin yanında Babil’in Asma Bahçeleri, Efes’teki Artemis Tapınağı, Olympia’daki Zeus Heykeli, Halikarnas Mozolesi, Rodos Heykeli ve İskenderiye Feneri yer alır. Bunlardan ikisi bugünkü Türkiye topraklarındaydı: Artemis Tapınağı Selçuk yakınlarında, Mozole de Bodrum’daydı. Rodos Heykeli MÖ 226’da bir depremde yıkıldı; yani yedi harika aynı anda ancak 60 yıldan kısa bir süre ayakta kaldı. Asma Bahçeler’in gerçekten var olup olmadığı bile bilinmiyor; bugüne dek sağlam bir kanıt bulunamadı. Bugün kullanılan yedili liste, Hollandalı ressam Maarten van Heemskerck’in 1572’de yayımlanan gravür dizisiyle kesinleşti.

MerakTarih

Gize’deki Büyük Piramit, yaklaşık 4.500 yıl önce tamamlandığında 146,6 metre yüksekliğindeydi. İnsan eliyle yapılmış hiçbir yapı 3.800 yılı aşkın bir süre onu geçemedi; rekoru ancak Orta Çağ’da İngiliz katedrallerinin ahşap sivri kuleleri kırdı.

Piramit, firavun Keops için tahminen 2,3 milyon taş bloktan yapıldı ve Nil’in karşı yakasındaki Tura’dan teknelerle getirilen cilalı beyaz kireçtaşıyla kaplandı. Orta Çağ’da bu kaplamanın büyük kısmı sökülüp Kahire’deki yapılarda kullanıldı; tepesi de eksik. Bu yüzden piramit bugün yaklaşık 138,5 metredir. Rekoru ilk hangi yapının kırdığı konusunda kaynaklar ayrışır. Kimileri 13. yüzyılda tamamlanan Londra’daki eski St Paul Katedrali’ni, kimileri de orta kulesinin 14. yüzyılın başında yaklaşık 160 metreye ulaştığı söylenen Lincoln Katedrali’ni gösterir. İki kule de kurşunla kaplı ahşaptan yapılmıştı ve ikisi de bugün yok: Lincoln’ünkü 1548’de bir fırtınada devrildi, St Paul’ünkü ise 1561’de yıldırım düştükten sonra yandı.