Bilim, sanat, doğa, dil

Merak

Merak edecek çok şey var.

Bir keşif, bir sanatçının hikâyesi ya da doğadan şaşırtıcı bir bilgi. İlginizi çeken yerden başlayın.

Okuma seçeneğiSayfa 6Ek açıklama ve kaynaklar

Bu seçkide neler var?

Merak

Bilimden, sanattan, tarihten ve doğadan merak uyandıran kartları bir araya getirdik.

MerakBilim

Nötron yıldızı, Güneş’in bir ila iki katı kütleyi çapı yalnızca 20 km kadar, yani bir şehir büyüklüğünde bir küreye sığdırır. Büyük kütleli bir yıldız patladığında geriye kalan, çökmüş çekirdektir.

Kütlesi Güneş’in yaklaşık 10 ila 25 katı olan bir yıldız süpernova denen dev bir patlamayla öldüğünde, çekirdeği öyle şiddetle çöker ki proton ve elektronlar birbirine bastırılarak nötrona dönüşür; nötronlar da bir atom çekirdeğindeki kadar sıkı bir araya gelir. NASA’nın kesme şeker karşılaştırması buradan gelir: Şeker küpü kadar nötron yıldızı maddesi Dünya’da yaklaşık 1 trilyon kilogram, yani aşağı yukarı bir dağ kadar çekerdi. Bu yıldızların varlığına dair ilk kanıt 1967’de geldi. Cambridge Üniversitesi’nde Antony Hewish’le çalışan doktora öğrencisi Jocelyn Bell (sonraki adıyla Bell Burnell), saat gibi düzenli aralıklarla atan bir radyo sinyali yakaladı. Sinyal bir pulsardan, yani kendi çevresinde hızla dönerken deniz feneri gibi uzayı bir ışın demetiyle tarayan bir nötron yıldızından geliyordu. Bilinen en hızlı pulsar saniyede 716 kez döner.

MerakBilim

Kara delikler her şeyi içine çeken kozmik elektrikli süpürgeler değildir. Uzaktaki cisimleri, aynı kütledeki bir yıldız ne kadar çekiyorsa o kadar çeker; kütleçekiminden kaçmak ancak ona çok yaklaşınca imkânsız hâle gelir.

Kütleçekimi kütleye ve uzaklığa bağlıdır; kara delik ise çok büyük bir kütlenin çok küçük bir alana sıkışmış hâlidir. Güneş, kütlesi değişmeden bir kara deliğe dönüşseydi çapı yalnızca 6 km kadar olurdu; Dünya ise bugünkü yörüngesinde dönmeyi sürdürürdü. Değişen tek şey, günlerin karanlık ve soğuk olması olurdu. Tehlike, olay ufku denen sınıra yaklaşınca başlar: Bu sınırı geçen hiçbir şey, ışık bile geri dönemez. Galaksimizin merkezinde, bizden yaklaşık 26.000 ışık yılı uzakta, kütlesi Güneş’inkinin yaklaşık dört milyon katı olan Sagittarius A* adlı bir kara delik vardır. Yıldızlar onun çevresinde düzenli yörüngelerde döner. Bunlardan S2 adlı yıldızın izlenmesi, Reinhard Genzel ile Andrea Ghez’e 2020 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandıran çalışmanın bir parçasıydı.

MerakBilim

Güneş ışığı, Güneş ile Dünya arasındaki 150 milyon kilometrelik yolu yaklaşık 8 dakika 20 saniyede alır. Bu yüzden Güneş’i hep sekiz küsur dakika önceki hâliyle görürüz.

Işık saniyede yaklaşık 300.000 km yol alır. Güneş bizden ortalama 150 milyon km uzakta olduğundan ışığı bize yaklaşık 8 dakika 20 saniyede ulaşır. Dünya’nın Güneş’e en yakın olduğu ocak başında bu süre biraz kısalır, en uzak olduğu temmuz başında biraz uzar. Işığın bir yerden bir yere anında gitmediğini, yolculuğunun zaman aldığını 1676’da Danimarkalı astronom Ole Rømer gösterdi. Paris’te çalışan Rømer, Jüpiter’in uydusu İo’nun tutulmaları arasındaki sürenin, Dünya Jüpiter’den uzaklaşırken uzadığını, yaklaşırken kısaldığını fark etti; çünkü ışığın alması gereken yol uzuyor ya da kısalıyordu. Güneş ışığındaki enerji ise sekiz dakikadan çok daha yaşlıdır: Güneş’in çekirdeğinde üretilir ve yüzeye çıkmasının 10.000 ile 170.000 yıl arasında sürdüğü tahmin edilir.

MerakBilim

Uzayın derinliklerine bakmak, geçmişe bakmak demektir: Uzak yıldızların ve galaksilerin ışığı bize ancak uzun bir yolculuktan sonra ulaşır.

Işık hızlıdır ama anında ulaşmaz: Saniyede yaklaşık 300.000 km yol alır. Ay’ı yaklaşık 1,3 saniye, Güneş’i yaklaşık sekiz dakika, Güneş’ten sonra bize en yakın yıldız olan Proxima Centauri’yi ise yaklaşık 4,2 yıl önceki hâliyle görürüz. Gökbilimciler bu uzaklıkları ışık yılıyla ölçer: Işığın bir yılda aldığı yol, yaklaşık 9,5 trilyon km. Çıplak gözle görülebilen en uzak cisimlerden biri olan Andromeda Galaksisi yaklaşık 2,5 milyon ışık yılı uzaktadır; yani o galaksiden gördüğümüz ışık 2,5 milyon yıl önce yola çıkmıştır. Bu gecikme sayesinde teleskoplar genç evreni doğrudan inceleyebilir. James Webb Uzay Teleskobu 2025’te MoM-z14 adlı bir galaksiyi, Büyük Patlama’dan yaklaşık 280 milyon yıl sonraki hâliyle görüntüledi. Görebildiğimiz en eski ışık ise Büyük Patlama’dan yaklaşık 380.000 yıl sonra salınan kozmik mikrodalga arka plan ışımasıdır.

MerakBilim

Atomun kütlesinin neredeyse tamamı ortadaki minicik çekirdektedir; atomun büyüklüğünü ise çevresini saran, çok daha geniş elektron bulutu belirler. Masaya bastırdığınızda elinizdeki atomların elektron bulutlarıyla masanınkiler birbirini iter; eliniz de bu yüzden masanın içinden geçmez.

Çekirdeğin ne kadar küçük olduğunu Manchester Üniversitesi’ndeki deneylerden öğrendik. 1909’da Ernest Rutherford’la çalışan Hans Geiger ve Ernest Marsden, çok ince bir altın varağa alfa parçacıkları, yani radyoaktif atomların fırlattığı minik parçacıklar gönderdi. Parçacıkların çoğu varaktan dosdoğru geçti, ama birkaçı sertçe geri sekti. Rutherford 1911’de, atomun kütlesinin neredeyse tamamının ortadaki minicik bir çekirdekte toplandığı sonucuna vardı. Bugünkü ölçümlere göre çekirdek, kütlenin yüzde 99,9’undan fazlasını taşır ve çapı atomunkinden 27.000 ila 60.000 kat küçüktür. Atomların iç içe geçmesini iki etki önler. Elektronların hepsi eksi yüklüdür, bu yüzden birbirini iter. Ayrıca Wolfgang Pauli’nin 1925’te ortaya koyduğu bir kuantum fiziği kuralı olan Pauli dışarlama ilkesi, iki elektronun tamamen aynı durumda bulunmasını yasaklar; bu yüzden elektron bulutları sıkıştırılmaya direnir.

MerakBilim

Dokunduğunuz bir şeyin sıcak ya da soğuk gelmesi yalnızca sıcaklığına değil, cildinizle ne kadar hızlı ısı alışverişi yaptığına da bağlıdır.

Cildinizin sıcaklığı genellikle 30 °C’nin biraz üstündedir, yani 20 °C’lik bir odadan daha sıcaktır. Bir şeye dokunduğunuzda cildinizden ona ısı akar; sıcağı ve soğuğu algılayan sinir uçları da en çok bu akışın hızına tepki verir. Metaller ısıyı son derece iyi iletir: Örneğin alüminyum ısıyı tahtadan bin kattan fazla iyi iletir. Bu yüzden metal bir kulp parmaklarınızdaki ısıyı hızla çeker ve soğuk gelir; tahta bir kulpta ise cildiniz sıcak kalır. Mühendisler burada belirleyici olan özelliği, bir malzemenin ısıyı ne kadar iyi ilettiğini ve ne kadar ısı emebildiğini birlikte hesaba katan bir değerle ölçer. Aynı kural sıcakta tersine işler: 80 °C’yi aşan bir saunada tahta bankta oturabilirsiniz, ama aynı sıcaklıktaki metal bir bank sizi yakardı. Fayans döşeli bir zeminin ayağınıza halıdan daha soğuk gelmesinin nedeni de budur.

MerakBilim

Doğadaki en sert madde olan elmas da, kurşun kalemlerdeki yumuşak gri grafit de saf karbondur. Fark, atomların birbirine nasıl bağlandığındadır: Elmasta atomlar sağlam, üç boyutlu bir çatı oluşturur; grafitte ise birbirinin üzerinden kayan düz katmanlar hâlinde dizilir.

Elmas ve grafit, aynı elementin farklı biçimleri, yani allotroplarıdır. Elmasta her karbon atomu dört komşusuna sıkıca bağlanır ve ortaya sağlam, üç boyutlu bir çatı çıkar; elmasın bu kadar sert olmasının nedeni budur. Grafitte ise her atom üç komşusuyla birlikte düz katmanlar oluşturur. Katmanlar birbirine zayıfça tutunduğu için kolayca kayar; kurşun kalemin kâğıtta gri bir iz bırakması da bundandır. Grafit elektriği iletir, elmas iletmez. Doğal elmasların çoğu yerin 150-250 km altında, mantoda, büyük sıcaklık ve basınç altında oluşmuştur. Grafen, grafitin tek atom kalınlığındaki tek bir katmanıdır. Grafeni ilk kez 2004’te Manchester Üniversitesi’nde Andre Geim ile Konstantin Novoselov, grafitten sıradan bir selobantla ince pullar soyarak elde etti; bu buluş ikiliye 2010 Nobel Fizik Ödülü’nü getirdi.

MerakBilim

Yağmurdan sonra duyulan kokunun bir kısmı geosmin adlı bileşikten gelir. Bu maddeyi topraktaki bakteriler üretir; düşen yağmur damlaları da onu havaya karıştırır.

Yağmur kokusunun bir adı da var: petrikor. Sözcüğü 1964’te Avustralyalı araştırmacılar Isabel Joy Bear ile Richard Thomas türetti: Yunancada “taş” demek olan petra sözcüğüyle, mitolojide tanrıların damarlarında aktığına inanılan sıvının adı olan ikhor sözcüğünü birleştirdiler. Kokunun bir kısmı kurak günlerde toprakta ve kayalarda biriken bitki yağlarından, bir kısmı da Streptomyces gibi toprak bakterilerinin ürettiği geosminden gelir. Burnumuz geosmine son derece duyarlıdır: Çoğu insan onu suda trilyonda 6-10 oranında bile olsa fark eder. 2015’te MIT’deki araştırmacılar yağmur damlalarını yüksek hızlı kameralarla çekti. Kuru ve gözenekli toprağa düşen damlanın minik hava kabarcıkları hapsettiğini, bu kabarcıkların yükselip patlarken kokuyu havaya taşıyan ince bir sis oluşturduğunu gördüler. Pancarın topraksı tadı da geosminden gelir.

MerakTeknoloji

Telomerler, kromozomların uçlarını kapatan koruyucu DNA bölgeleridir; ayakkabı bağcığının ucundaki plastik kılıfa benzetilirler. Aynı kısa DNA dizisinin defalarca yinelenmesinden oluşurlar ve vücuttaki hücrelerin çoğu bölündükçe kısalırlar. Ama uzunluklarına bakarak bir insanın ne kadar yaşayacağı söylenemez.

Avustralya doğumlu biyolog Elizabeth Blackburn, 1970’lerin ortasında Yale Üniversitesi’nde çalışırken, kromozom uçlarında kısa bir DNA “sözcüğünün” art arda defalarca yinelendiğini buldu; insanda bu sözcük TTAGGG’dir. Blackburn, 2009 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü Carol Greider ve Jack Szostak’la paylaştı; üçü, telomerlerin ve onları yeniden uzatan telomeraz enziminin kromozomları nasıl koruduğunu göstermişti. Vücut hücrelerinin çoğu her bölündüğünde, DNA’yı kopyalayan düzenek zincirin en ucuna yetişemez ve telomerden küçük bir parça eksilir. Telomer çok kısalınca hücre bölünmeyi bırakır; telomerlere saat denmesi bundandır. Ama bu saat, insanları ya da türleri karşılaştırmaya yaramaz: Farelerin telomerleri insanınkinden çok daha uzundur, yine de fareler ancak iki üç yıl yaşar. İnsanların telomer uzunluğu da doğuştan birbirinden çok farklıdır. Bu yüzden birçok bilim insanı, telomerlere bakarak “biyolojik yaşınızı” ölçtüğünü söyleyen ticari testlere kuşkuyla yaklaşır.

MerakTeknoloji

GPS uydularındaki atom saatleri, Einstein’ın görelilik kuramlarının öngördüğü gibi, yerdeki saatlerden her gün yaklaşık 38 mikrosaniye, yani saniyenin milyonda 38’i kadar ileri gider. Bu kayma düzeltilmese, bulunduğunuz yer tek bir günde 11 kilometre kadar yanlış hesaplanırdı.

Telefonunuzdaki gibi bir GPS alıcısı, yaklaşık 20.200 km yükseklikte dolanan uydulardan sinyal alır ve bu sinyallerin ne kadar sürede geldiğini ölçerek yerini bulur. Radyo sinyalleri bir mikrosaniyede, yani saniyenin milyonda birinde 300 metre kadar yol alır; bu yüzden saatteki en küçük hata bile önemlidir. Görelilik, uydu saatlerini iki yönden etkiler. Özel göreliliğe göre hareket eden saat yavaş işler: Saniyede 4 kilometreye yakın hızla giden uydu saatleri her gün 7 mikrosaniye kadar geri kalır. Genel göreliliğe göre ise kütleçekiminin zayıf olduğu yerde saat hızlı işler: Dünya’nın çok yukarısındaki bu saatler her gün 46 mikrosaniye kadar kazanır. Sonuçta günde yaklaşık 38 mikrosaniye ileri giderler. Bu yüzden her uydunun saati, fırlatılmadan önce biraz yavaş çalışacak biçimde ayarlanır: Saniyede 10,23 milyon yerine 10,22999999543 milyon salınım yapar. Böylece yörüngede yerdeki saatlerle aynı hızda işler.

MerakTeknoloji

Apollo Yönlendirme Bilgisayarı, astronotları Ay’a götürürken yalnızca 4 kilobayt kadar yazılabilir, 72 kilobayt kadar da kalıcı bellekle çalışıyordu. Programlar belleğe elle örülerek işlenmişti: “Halat bellek” denen bu yöntemde tel minicik bir mıknatıs halkanın içinden geçiyorsa 1, yanından geçiyorsa 0 anlamına geliyordu.

Bilgisayarı MIT Enstrümantasyon Laboratuvarı tasarladı, Raytheon şirketi üretti. Silikon yongaları, yani entegre devreleri kullanan ilk bilgisayarlardan biriydi ve 28 litrelik bir hacme sığıyordu. Belleği, 16 bitlik, yani 16 ikili basamaktan oluşan “sözcüklerle” ölçülürdü: 2.048 yazılabilir, 36.864 kalıcı sözcük. Apollo 11, 20 Temmuz 1969’da Ay’a inerken bilgisayar 1202 ve 1201 alarmları verdi. İnişten vazgeçmek gerekirse diye bir radar açık bırakılmıştı; bu radar, bilgisayarın işlem zamanını boşuna harcayıp onu aşırı yüklüyordu. J. Halcombe Laning’in tasarladığı işletim sistemi, acil olmayan işleri bırakıp bir anda yeniden başladı; iniş programları ise çalışmayı sürdürdü. Bu yüzden Görev Kontrol Merkezi mürettebata inişe devam etmesini söyledi. Uçuş yazılımını Margaret Hamilton’ın yönettiği bir ekip yazmıştı; Hamilton 2016’da ABD’nin en yüksek sivil nişanlarından Başkanlık Özgürlük Madalyası’nı aldı. Bilgisayarın gücü, 1970’lerin sonundaki ilk ev bilgisayarlarınınkine yakındı.

MerakTeknoloji

John Clarke, Michel Devoret ve John Martinis 1984 ve 1985’te, bir çipteki elektrik devresini mutlak sıfırın hemen üstüne kadar soğuttular ve devrenin tıpkı bir atom gibi, bütünüyle tek bir kuantum nesnesi olarak davranabildiğini gösterdiler. Bu buluş onlara 2025 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandırdı.

Deneyler Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’de, Clarke’ın ekibinde yapıldı; Martinis onun doktora öğrencisi, Devoret ise doktora sonrası araştırmacıydı. Mutlak sıfır (−273,15 °C), olabilecek en düşük sıcaklıktır. Devrenin kalbinde bir Josephson eklemi vardı: çok soğukken akımı hiç dirençsiz ileten iki süperiletken metal ve aralarında yalnızca birkaç atom kalınlığında yalıtkan bir katman. Devredeki sayısız elektron, tek bir parçacıkmış gibi birlikte hareket ediyordu. Ekip, kuantum davranışının iki işaretini gördü. Devre, hapsolduğu durumdan tünelleme denen olayla, yani aşamayacağı bir enerji engelinin içinden sızarak kurtuldu. Mikrodalga enerjisini de tıpkı bir atom gibi yalnızca belirli paketler, yani kuantumlar hâlinde soğurdu. Bugün bu tür devreler, Google ve IBM gibi şirketlerin süperiletken kuantum bilgisayarlarında kübit, yani temel bilgi birimi olarak kullanılıyor.

MerakTeknoloji

Antikitera düzeneği, büyük olasılıkla MÖ 2. yüzyılda yapılmış, dişlilerle çalışan bir Yunan aygıtıdır. Tutulmaları önceden bildirmek için 223 kamerî ayı kapsayan sarmal bir kadranı vardı: Kadrandaki işaretler Güneş ya da Ay tutulması beklenen ayları gösteriyor, yazıtlar da tutulmanın saati gibi ayrıntıları veriyordu.

Düzenek 1901’de bulundu. Süngerciler, Yunanistan’ın Antikitera adası açıklarında Roma döneminden kalma bir batıktan pek çok eser çıkarmıştı; aşınıp kabuk bağlamış bu yığın da onların arasındaydı. Gemi MÖ 70–60 dolaylarında batmıştı. Elle çevrilen bronz dişlileri Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini gösteriyordu. Bu yüzden bilinen en eski analog bilgisayar, yani rakamlarla değil hareketli parçalarla hesap yapan bir makine sayılır. Tutulma kadranı Saros döngüsüne dayanır: 223 kamerî ay, yani yaklaşık 18 yıl 11 gün sonra Güneş, Dünya ve Ay hemen hemen aynı konuma döner ve tutulmalar benzer bir düzenle yinelenir. Kamerî ay, bir yeni aydan ötekine kadar geçen süredir. Kadrandaki 51 bölmede yer alan işaretler 38 Ay ve 27 Güneş tutulmasını gösterir. Bunların çoğu ancak 2000’lerde, aralarında Mike Edmunds ve Tony Freeth’in de bulunduğu araştırmacılar parçaların içini röntgen taramalarıyla görüntüleyince okunabildi. Muhtemelen gezegenleri gösteren ön yüz ise büyük ölçüde kayıptır.

MerakTeknoloji

Kâğıt para ilk kez Çin’de kullanıldı. 11. yüzyılın başında Sichuan’daki tüccarlar, ağır demir sikkelerin yerine jiaozi denen kâğıt senetler çıkarmaya başladı; 1023’te bu işi Song devleti üstlendi. Avrupa’nın ilk banknotları ise 1661’de İsveç’te basıldı.

Fikrin kökleri Tang hanedanına (618–907) uzanır: 804’te tüccarlar “uçan para” denen kâğıt belgeler kullanıyordu. Bu belgeler sayesinde sikke taşımadan Çin’in bir ucundan öbürüne para gönderebiliyorlardı. Demir sikkelerin büyük ödemeler için fazla ağır olduğu Sichuan’da, bölgenin merkezi Chengdu’daki özel işletmeler jiaozi senetleri çıkarmaya başladı. Bu işletmelerden bazıları iflas edince devlet 1023’te kendi dairesini kurdu, ertesi yıl da ilk resmî banknotları bastı. Kâğıt para güvene dayanıyordu: Bir banknot, onu çıkaranın verdiği söz kadar değerliydi. Bu güven kötüye de kullanılabiliyordu; Song yönetimi karşılığında sikke bulunmayan yığınla banknot basınca fiyatlar hızla yükseldi. Avrupalılar kâğıt parayı, 13. yüzyılda Moğol hükümdarı Kubilay Han’ın banknotlarını anlatan Marco Polo gibi gezginlerden öğrendi. Avrupa’nın ilk banknotlarını 1661’de İsveç’teki Stockholms Banco çıkardı; banka altı yıl sonra battı.

MerakTeknoloji

Manyetik pusula Çin’de fal ve feng şui aracı olarak doğdu; feng şui, evlerin ve mezarların yerini araziyle uyumlu seçme sanatıdır. Çinli denizcilerin mıknatıslı bir iğneyle yön bulduğunu anlatan ilk kayıtlar 12. yüzyılın başlarına aittir.

Çin’deki ilk yön bulucular büyük olasılıkla “güneyi gösteren kaşıklar”dı. Bu kaşıklar, doğal olarak mıknatıslı bir demir cevheri olan mıknatıs taşından yapılırdı. Yönlerin işaretlendiği pürüzsüz bir bronz levhaya konan kaşık, sapı güneyi gösterene kadar dönerdi. Han hanedanı döneminden (MÖ 206–MS 220) kalma metinler böyle araçları anlatıyor gibidir, ama arkeologlar henüz böyle bir kaşık bulamadı. Asıl adım Song hanedanı döneminde atıldı. Bilgin Shen Kuo 1088’de, mıknatıs taşına sürtülerek mıknatıslanan iğneleri anlattı ve bunların tam kuzey-güney yönünü göstermediğini fark etti; bugün buna manyetik sapma deniyor. Birkaç on yıl sonra yazar Zhu Yu, denizcilerin geceleri yıldızlara, gündüzleri güneşe bakarak yol aldığını, hava kapalıyken de güneyi gösteren iğneye başvurduğunu yazdı. Avrupa’da pusuladan söz eden ilk yazılı kayıt 1190 dolaylarına aittir.

MerakTeknoloji

Barut 9. yüzyılda Çin’de, uzun ömür iksiri arayan simyacıların elinde ortaya çıktı. Güherçile, kükürt ve odun kömüründen oluşan bu karışımın Çince adı huoyao bugün de “ateş ilacı” demektir. Sonraki yüzyıllarda batıya yayılan barut, dünyanın her yerinde savaşı değiştirdi.

Barutun kesin olarak bilinen ilk tarifleri, Tang hanedanı dönemindeki Taocu simya kitaplarında geçer. Bunlardan biri 808 tarihlidir. Yaklaşık 50 yıl sonra yazılan Zhenyuan miaodao yaolüe ise güherçileyle kükürdü balla birlikte ısıtanların ellerini, yüzlerini, hatta bütün evlerini yaktığını anlatarak okuru uyarır. Güherçile (potasyum nitrat) ısınınca oksijen açığa çıkarır; karışımın bu kadar hızlı yanması bundandır. Çin orduları barutu ateşli oklarda ve bombalarda kullandı; askerî kullanım için bilinen en eski yazılı tarifler de 1044’te tamamlanan Wujing Zongyao adlı savaş el kitabındadır. 12. yüzyılda askerler, önce alev, sonra mermi fırlatan “ateş mızrakları” taşıyordu. Barut 13. yüzyılda İslam dünyasına ve Avrupa’ya ulaştı; İngiliz rahip ve bilgin Roger Bacon onu 1267’de anlattı. 1453’te de Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u kuşatırken surları dev toplarla dövdü.

MerakTeknoloji

Saat dilimleri kurulmadan önce her kasaba kendi saatini güneşe göre ayarlardı: Güneş gökte en yükseğe çıktığında o kasabada öğle olurdu. Dünya her dört dakikada bir derece döndüğü için Bristol’de öğle, Londra’dakinden on dakika kadar sonra gelirdi.

Kasaba saatleri genellikle yerel ortalama zamanı gösterirdi. Bu, güneş saatinin yıl boyunca ortalaması alınmış hâliydi; çünkü güneş saati, mevsime göre çeyrek saate kadar ileri ya da geri kalır. Doğuya ya da batıya gidildikçe fark büyürdü. Britanya’da Oxford Londra’nın beş, Leeds altı dakika gerisindeydi; Hindistan’da ve Kuzey Amerika’da şehirler arasındaki fark bir saati bulabiliyordu. Yolculuklar günler sürerken bu pek önemli değildi, ama trenler ve telgraf onu bir soruna dönüştürdü. Kuzey Amerika demiryolları 18 Kasım 1883’te beş standart saat dilimine geçti. 1884’te Washington’da toplanan 25 ülkenin temsilcileri de Greenwich’ten geçen meridyeni dünyanın sıfır boylamı olarak seçti. Osmanlı İmparatorluğu’nun da kendine özgü bir düzeni vardı: her gün güneş batarken saatlerin 12’ye ayarlandığı alaturka saat. Türkiye bu düzeni 1926’da bırakıp uluslararası 24 saatlik güne geçti.

MerakTeknoloji

Demiryolları Britanya’yı tek bir ulusal saate geçirdi. Great Western Railway şirketi Kasım 1840’ta trenlerini Londra saatine göre işletmeye başladı; 1847’nin sonunda Britanya’daki demiryollarının neredeyse hepsi onu izlemişti. 1880’de de Greenwich Ortalama Zamanı, Büyük Britanya’nın yasal saati oldu.

Londra saati Greenwich’teki Kraliyet Gözlemevi’nde belirlendiği için Greenwich Ortalama Zamanı (GMT) diye anılırdı; halk arasındaki adı ise “demiryolu saati”ydi. Yerden yere değişen saatler karışıklığa, kaçırılan aktarmalara ve trenlerin kıl payı çarpışmaktan kurtulduğu olaylara yol açıyordu. Bazı kasabalar direndi. Bristol’deki Borsa binasının saatine Londra saatini gösteren ikinci bir yelkovan eklendi; saat bugün de ikisini birlikte gösterir. Exeter ise 1852’ye kadar ayak diredi: Kentin saatini katedralin saati belirliyordu ve katedralin başrahibi onu değiştirmek istemiyordu. Sorunu elektrikli telgraf çözdü: 1850’lerden itibaren Greenwich’ten gönderilen saat sinyalleri rayların yanındaki tellerle ülkeye yayıldı ve 1855’e gelindiğinde Britanya’daki kasabaların neredeyse hepsi GMT’ye geçmişti. Parlamento 2 Ağustos 1880’de GMT’yi Büyük Britanya’nın yasal saati yaptı.

MerakTeknoloji

Louis Daguerre’in 1838’de Paris’te çektiği Boulevard du Temple fotoğrafında kalabalık cadde neredeyse boş görünür: Poz dakikalarca sürdüğü için yürüyenler ve arabalar iz bırakmamıştır. Net seçilen tek insanlar, ayakkabısını boyatan bir adamla büyük olasılıkla boyacısıdır; ikisi de görüntüye geçecek kadar kıpırdamadan durmuştur.

Fransız dekor ressamı Daguerre, fotoğrafı 1838’in (belki de 1837’nin) nisan sonunda ya da mayıs başında, sabah saat sekizde stüdyosunun penceresinden çekti. Adını taşıyan dagerotip yönteminde görüntü doğrudan gümüş kaplı bir bakır levhanın üzerinde oluşuyordu. Bugüne kalan en eski fotoğrafı Nicéphore Niépce 1820’lerde çekmişti ve onun için en az sekiz saat poz gerekmişti. Daguerre’in yöntemi bu süreyi dört beş dakikaya indirdi; yine de yürüyen insanlar ve atlı arabalar için bu çok uzundu. Bütün dagerotiplerde olduğu gibi görüntünün sağı ile solu yer değiştirmiştir. Daguerre buluşunu Ocak 1839’da duyurdu, aynı yılın ekiminde de bu levhayı Bavyera Kralı I. Ludwig’e armağan etti. Özgün levha sonradan başarısız bir onarım girişiminde harap oldu. Bugün bildiğimiz görüntü, 1930’larda çekilmiş kopyalardan gelir; bu kopyaları fotoğraf tarihçisi Beaumont Newhall yapmıştı.

MerakTeknoloji

Auguste ve Louis Lumière, 28 Aralık 1895’te Paris’teki Grand Café’nin Salon Indien adlı salonunda paralı bir film gösterimi yaptı; bu gösterim geleneksel olarak sinemanın doğuşu sayılır. Sinematografla gösterdikleri on filmin her biri bir dakikadan kısaydı; gerçek hareket, an geçtikten sonra da izlenebiliyordu.

Kardeşlerin Şubat 1895’te patentini aldığı sinematograf, elle çevrilen, taşınabilir bir kutuydu; hem kamera, hem baskı makinesi, hem de projektör olarak çalışıyordu. Lumière ailesinin Lyon’da fotoğraf levhası üreten bir fabrikası vardı; kardeşlerin ilk filmi de işçilerin fabrika kapısından çıkışını gösteriyordu. Daha önce de film gösterilmişti: Kardeşler bu filmi 22 Mart 1895’te bir Fransız sanayi derneğinin 200 kadar üyesine göstermişti. Berlin’de de Skladanowsky kardeşler, 1 Kasım’da bilet alan seyircilere film göstermişti. Aralıktaki gösterimi ise bilet alan ya da davet edilen 40 kadar kişi izledi. Ünlü Trenin Gara Girişi o programda yoktu; ilk kez Ocak 1896’da gösterildi. Seyircilerin korkup salondan kaçtığı da anlatılır, ama tarihçiler o döneme ait böyle bir habere rastlamamıştır.

MerakTeknoloji

1945’te altı kadın, ilk genel amaçlı elektronik bilgisayarlardan biri olan ENIAC’ın ilk programcıları oldu. Topçu atış cetvellerini elle hesaplayan yaklaşık 200 “insan bilgisayar” arasından seçilmişlerdi. Ne kılavuz vardı ne programlama dili; makineyi bağlantı şemalarından öğrendiler.

ENIAC, top mermilerinin izleyeceği yolu hesaplamak için ABD Ordusu adına Pennsylvania Üniversitesi’nde yapıldı. Koca bir odayı dolduruyordu: 30 metre kadar uzanan paneller, akımı açıp kapayan 18.000 kadar cam elektron tüpü ve 27 tonluk bir düzenek. Onu programlamak, anahtarları ayarlamak ve birimleri arasına kablolar takmak demekti; bu iş günler sürebiliyordu. Programlamayı Kay McNulty, Betty Jennings, Betty Snyder, Marlyn Wescoff, Fran Bilas ve Ruth Lichterman üstlendi. Bir arızanın hangi tüpten kaynaklandığını bulabilecek kadar makineye hâkimdiler, yine de “yardımcı personel” sayıldılar. Öğrenci Kathy Kleiman 1980’lerde onların fotoğraflarına rastladığında, kendisine bunların büyük olasılıkla makinenin yanında poz veren mankenler olduğu söylendi. Kleiman 1990’larda kadınların çoğunun ENIAC’ın 50. yıl kutlamasına bile çağrılmadığını öğrendi; bunun üzerine onları tek tek bulup anılarını kayda geçirdi. 1997’de altısı da Women in Technology International’ın Onur Listesi’ne alındı.

MerakTeknoloji

İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’deki Bletchley Park’ın şifre çözücüleri, Enigma ve Lorenz makineleriyle şifrelenmiş Alman mesajlarını okudu. Bunun için ilk hesaplama makinelerinden bazılarını geliştirdiler; dünyanın ilk programlanabilir elektronik dijital bilgisayarı Colossus da bunlardan biriydi.

Londra’nın kuzeybatısındaki bir malikâne olan Bletchley Park, savaş yıllarında İngiliz şifre çözücülerin merkeziydi; çalışanlarının yaklaşık dörtte üçü kadındı. Çalışmalar Polonya’nın başarısına dayanıyordu: Savaştan beş hafta önce Polonya Şifre Bürosu, İngiliz ve Fransız uzmanlara Enigma’yı nasıl çözdüğünü göstermişti. 1940’tan itibaren Bombe adlı elektromekanik makineler, Enigma’nın olası ayarlarını büyük bir hızla taradı; bu makineleri Alan Turing tasarlamış, Gordon Welchman geliştirmişti. Alman Yüksek Komutanlığı’nın kullandığı Lorenz makinesinin şifresi ise Colossus’la çözüldü. Colossus’u İngiliz Posta İdaresi’nin mühendisi Tommy Flowers yapmıştı. Makine ilk mesajını Şubat 1944’te çözdü; geliştirilmiş modeli de Müttefiklerin Normandiya Çıkarması’ndan birkaç gün önce çalışmaya başladı. Kendisi de Bletchley’de çalışmış olan tarihçi Harry Hinsley, bu çalışmaların savaşı iki ila dört yıl kısalttığını tahmin etti; başka tarihçilere göre kazanç daha küçüktü ve böyle bir süre ölçülemez. Bütün bunlar 1970’lere kadar gizli kaldı.

MerakTeknoloji

ABD’nin bir araştırma ağı olan ARPANET, ilk mesajını 29 Ekim 1969’da Los Angeles’taki Kaliforniya Üniversitesi’nden (UCLA) Stanford Araştırma Enstitüsü’ne iletti. Veriyi küçük “paketlere” bölüyordu: Paketler ayrı ayrı yol alıyor, varınca yeniden birleşiyordu. ARPANET, internetin başlıca öncüsü oldu.

ARPANET’i, ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı araştırma ajansı ARPA finanse etti. Amaç, bilim insanlarının az bulunan pahalı bilgisayarları uzaktan ortaklaşa kullanabilmesiydi. Veriyi paketlere bölerek gönderme fikri, ABD’de Paul Baran’ın ve İngiltere’de Donald Davies’in çalışmalarına dayanıyordu. O ilk akşam UCLA öğrencisi Charley Kline “login” yazmaya başladı, ama Stanford’daki bilgisayar iki harften sonra çöktü; yani ilk mesaj yalnızca “lo” oldu. Yaklaşık bir saat sonra ikinci denemede oturum açıldı. Ağ 1971’de resmen hizmete girdi ve kısa sürede e-postanın ilk biçimlerinden birini taşımaya başladı. 1974’te Vint Cerf ile Bob Kahn, ayrı ağların birbirine veri aktarabilmesi için bir yöntem tanımladı; bu yöntem, internetin bugün de kullandığı ortak kurallar olan TCP/IP’ye dönüştü. ARPANET 1 Ocak 1983’te TCP/IP’ye geçti; bu tarih çoğu zaman internetin doğum günü diye anılır. ARPANET’in kendisi ise 1990’da kapatıldı.

MerakBilim

İnsan vücudunda çekirdeği olan hücrelerin hemen hepsi özünde aynı DNA’yı taşır. Deri, karaciğer ve sinir hücrelerini birbirinden ayıran, her birinin kendine özgü bir grup geni çalıştırıp gerisini kapalı tutmasıdır.

İnsan DNA’sında protein tarifi taşıyan yaklaşık 20.000 gen bulunur. Bir genin açılmasına, yani hücrenin onu okuyup proteinini üretmesine gen ifadesi denir. Embriyo gelişirken transkripsiyon faktörü denen proteinler ve DNA’ya eklenen kimyasal işaretler her hücreyi kendi görevine kilitler. Bu işaretler DNA dizisini değiştirmez, yalnızca genlerin nasıl kullanılacağını etkiler; onları inceleyen bilim dalına epigenetik denir. Uzmanlaşmış hücrelerin talimatların tamamını hâlâ taşıdığını 1962’de İngiliz biyolog John Gurdon gösterdi: Bir iribaşın bağırsak hücresinden aldığı çekirdeği, kendi çekirdeği yok edilmiş bir kurbağa yumurtasına yerleştirdi ve bu yumurtadan normal bir iribaş gelişti. 2006’da Shinya Yamanaka, olgun fare hücrelerini dört gen yardımıyla, her tür hücreye dönüşebilen kök hücrelere geri çevirdi. İkisi 2012 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü paylaştı. Olgun alyuvarlar ise bir istisnadır, çünkü çekirdekleri yoktur.

Diğer okuma seçeneğiAzimBazen ilk adım, bazen biraz cesaret.