Dünya’nın ötesinde

Uzay

Gezegenler, yıldızlar ve uzay araştırmaları. Evren hakkında bildiklerimiz ve merak ettiklerimiz.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakBilim

Jüpiter’in uydusu Europa’nın buz kabuğunun altında tuzlu bir okyanus olduğu düşünülüyor. Bu okyanusta, Dünya’daki bütün okyanusların toplamının iki katı kadar su bulunabilir.

Europa, Ay’dan biraz küçüktür. NASA’nın bilim insanlarına göre buz kabuğu 15 ile 25 kilometre kalınlığında, altındaki okyanus ise 60 ile 150 kilometre derinliğindedir. Suyu sıvı tutan ısı Güneş’ten değil, gelgitten gelir: Europa, Jüpiter’in çevresinde dönerken dev gezegenin çekimi onu sıkıştırıp esnetir ve iç kısmını ısıtır. En güçlü kanıtı, 2000 dolaylarında NASA’nın Galileo aracı buldu: Europa, Jüpiter’in manyetik alanını tam da yer altındaki tuzlu bir su katmanının bozacağı biçimde bozuyordu. Okyanus büyük olasılıkla kayalık bir deniz tabanına değdiği için yaşamın gerektirdiği kimyaya sahip olabilir. NASA’nın Ekim 2024’te fırlattığı Europa Clipper aracının 2030’da Jüpiter’e varması bekleniyor.

MerakTarih

Nebra Gök Diski, üzerine altından bir güneş ya da dolunay, bir hilal ve yıldızlar işlenmiş bronz bir disktir. Yaklaşık 3.600 yıl önce Almanya’da toprağa gömülmüştür ve gökyüzünün bilinen en eski tasvirlerinden biridir.

Metal dedektörlü iki defineci, diski 1999’da Almanya’nın doğusundaki Nebra kasabası yakınlarında bir tepede kaçak kazıyla çıkardı. Disk karaborsada el değiştirdi ve 2002’de İsviçre’nin Basel kentinde düzenlenen bir operasyonla polis tarafından ele geçirildi. Yanına gömülen kılıç ve baltalar ile kılıç kabzalarındaki huş kabuğu, gömülme tarihini Erken Tunç Çağı’na, MÖ 1600 dolaylarına yerleştirir. Yedi altın noktadan oluşan küme genellikle Ülker olarak yorumlanır; ilk çiftçiler mevsimlerin zamanını bu yıldız kümesine bakarak belirlerdi. Kenarlara sonradan eklenen altın yaylar, yaz ve kış gündönümlerinde güneşin doğduğu noktalar arasındaki açıyı gösterir; alttaki kavisli şekil ise çoğu zaman bir güneş kayığı olarak yorumlanır. Disk bugün Halle’deki Eyalet Tarih Öncesi Müzesi’nde korunuyor ve UNESCO’nun Dünya Belleği listesinde yer alıyor.

MerakUzay

Başka bir yıldız sisteminden gelen 3I/ATLAS adlı kuyruklu yıldız, Temmuz 2025’te keşfedildi. Yıldızlar arası uzaydan gelip Güneş Sistemi’nden geçerken yakalanan yalnızca üçüncü gök cismi.

Kuyruklu yıldızı 1 Temmuz 2025’te, NASA’nın desteklediği ATLAS tarama teleskobu Şili’nin Río Hurtado bölgesinden fark etti. Adı, “ATLAS’ın bulduğu üçüncü yıldızlar arası cisim” anlamına gelir; ilk ikisi 2017’deki ʻOumuamua ile 2019’daki Borisov’du. Yolu kapalı bir yörünge değil, açık bir eğri olduğu için Güneş’in çekimi onu tutamaz: Saniyede yaklaşık 58 kilometre hızla geldi ve bir daha dönmemek üzere gidecek. Güneş’e en yakın noktasına 29 Ekim 2025’te ulaştı; o sırada Güneş’ten yaklaşık 203 milyon kilometre uzaktaydı, yani Dünya ile Mars’ın yörüngeleri arasındaydı. Galaksideki rotasına bakılırsa Güneş Sistemi’nden bile yaşlı olabilir; bir tahmine göre 7 milyar yaşında ya da daha yaşlı.

MerakUzay

Şili’deki yeni Vera C. Rubin Gözlemevi, ilk görüntülerini Haziran 2025’te yayımladı. Yaklaşık on saatlik deneme gözleminde daha önce kimsenin görmediği 2.104 asteroit buldu; ilk geniş görüntülerinde ise 10 milyon kadar galaksi vardı.

Rubin Gözlemevi, Şili’deki And Dağları’nda, Cerro Pachón’da kurulu. 8,4 metrelik bir aynası ve bugüne dek yapılmış en büyük dijital kamerası var: küçük bir otomobil büyüklüğünde, 3.200 megapiksellik bir aygıt. Adını, galaksilerin dönüşü üzerine çalışmalarıyla karanlık maddenin varlığına güçlü kanıtlar sunan Amerikalı gökbilimci Vera Rubin’den alıyor. Gözlemevi 2026’da on yıl sürecek büyük taramasına başladı: Güney gökyüzünün tamamını birkaç gecede bir fotoğraflayıp hareket eden, parlayan ya da sönükleşen her şeyi yakalayacak. Bir karşılaştırma: Dünya’daki bütün öteki gözlemevleri bir yılda toplam 20.000 kadar yeni asteroit keşfeder. Rubin ise ilk on saatinde 2.104 tane buldu; yedisi Dünya’ya yakın geçen asteroitlerdi.

MerakUzay

NASA’nın Bennu asteroidinden getirdiği tozda amino asitler ve DNA ile RNA’nın kimyasal “harfleri” olan beş nükleobazın hepsi bulundu. Bunlar yaşam kimyasının temel bileşenleri, ama yaşamın kendisine işaret etmiyor.

NASA’nın OSIRIS-REx uzay aracı 2016’da fırlatıldı, 2018’de yaklaşık 500 metre çapındaki, karbonca zengin Bennu asteroidine ulaştı ve 2020’de yüzeyine birkaç saniyeliğine dokunup gevşek kaya ve toz topladı. Örnek kapsülü Eylül 2023’te ABD’nin Utah eyaletine 121,6 gram malzemeyle indi. 2025’te yayımlanan çalışmalar, Dünya’daki canlıların protein yapımında kullandığı 20 amino asitten 14’ünü, beş nükleobazın hepsini ve eski bir tuzlu suyun buharlaşmasıyla geride kalmış tuz minerallerini ortaya çıkardı. Dünya’daki yaşam neredeyse yalnızca “sol elli” amino asitleri kullanır; Bennu’dakilerde ise sol elli ve sağ elli biçimler aşağı yukarı eşit oranda. Bunların hiçbiri yaşam kanıtı değil; bu yapı taşlarının erken Güneş Sistemi’nde yaygın olduğunu gösteriyor.

MerakUzay

Gökbilimciler 2025’te, 124 ışık yılı uzaklıktaki K2-18b gezegeninin atmosferinde, Dünya’da çoğunlukla canlıların ürettiği gazların bulunabileceğini bildirdi. Başka bilim insanları hemen uyardı: İşaret zayıf ve yaşamın kanıtı sayılmaz.

K2-18b, Dünya’nın yaklaşık 8,6 katı kütlede bir gezegen; küçük, kızıl bir yıldızın çevresinde, sıvı suyun bulunabileceği kuşakta dolanıyor. Nikku Madhusudhan’ın yönettiği Cambridge ekibine göre burası, hidrojence zengin bir atmosferin altında okyanusla kaplı bir “hycean” dünya olabilir. Ekip, James Webb Uzay Teleskobu’nun verilerinde, Dünya’da daha çok denizdeki planktonların ürettiği dimetil sülfür gazının izlerini gördüğünü açıkladı; ancak sinyalin gücü, bilimde bir keşif için genellikle aranan eşiğin altındaydı. Aynı verileri yeniden inceleyen başka ekipler işareti zayıf buldu ya da hiç bulamadı ve bu gazın canlılar olmadan da oluşabileceğini hatırlattı. Tartışma, böyle iddiaların nasıl sınandığını gösteriyor: verilere tekrar tekrar bakılarak.

MerakUzay

Şimdiye dek saptanan en büyük kara delik birleşmesi 2025’te duyuruldu: Güneş’in yaklaşık 100 ve 140 katı kütledeki iki kara delik çarpışıp 225 Güneş kütlesini aşan tek bir kara delik oluşturdu. Çarpışmanın yaydığı kütleçekim dalgaları Dünya’ya Kasım 2023’te ulaşmıştı.

Kütleçekim dalgaları, kara delikler gibi çok ağır cisimler birbirinin çevresinde dönerek birleşirken uzayın kendisinde oluşan dalgalanmalardır. Adını tarihinden alan GW231123 sinyali, 23 Kasım 2023’te ABD’deki iki LIGO dedektörüne yakalandı ve 2025’te, İtalya ile Japonya’da da dedektörleri bulunan LIGO–Virgo–KAGRA işbirliği tarafından duyuruldu. İki kara delik bilim insanlarını şaşırtıyor: En az biri, Güneş’in yaklaşık 60 ile 130 katı arasındaki bir “kütle boşluğuna” düşüyor. Bu büyüklükte kara delik bırakacak kadar ağır yıldızların, geride hiçbir şey bırakmadan tümüyle parçalandığı düşünülür. En güçlü açıklama, iki kara deliğin de daha önceki birer birleşmeden doğmuş olması; olağanüstü hızlı dönmeleri de buna uyuyor.

MerakUzay

Gökbilimciler 2025’te, Büyük Patlama’dan yalnızca 500 milyon yıl kadar sonraki hâliyle görülen bir galakside dev bir kara deliğin varlığını doğruladı. Bu, bilinen en erken dev kara deliklerden biri.

CAPERS-LRD-z9 adlı galaksiyi, Teksas Üniversitesi’nin Austin kampüsü öncülüğündeki bir ekip, James Webb Uzay Teleskobu’yla yapılan CAPERS taramasında inceledi. Galaksi, Webb’in erken evrende çok sayıda bulduğu, küçük, yoğun ve çok kızıl görünen “küçük kırmızı noktalar”dan biri. Webb, galaksinin ışığını tayfına ayırarak büyüyen bir kara deliğin çevresinde hızla dönen gazı gösterdi; bu, bir kara deliğin en açık işaretidir. Kütle tahminleri değişiyor, ama kara delik galaksideki bütün yıldızların toplam kütlesinin yarısı kadar ağır olabilir. Üstelik evren o sırada bugünkü yaşının yüzde 4’ünden bile gençti. Bu kadar erken dönemdeki devler, kara deliklerin ya çok hızlı büyüdüğünü ya da baştan alışılmadık derecede ağır doğduğunu düşündürüyor.

MerakUzay

Satürn, Mart 2025’teki tek bir duyuruyla 128 yeni uydu kazandı ve uydu sayısı 274’e çıktı. Bu sayı, o tarihte öteki gezegenlerin bütün uydularının toplamından fazlaydı.

Uyduları, Tayvan’daki Academia Sinica’dan Edward Ashton’ın yönettiği bir ekip, Kanada-Fransa-Hawaii Teleskobu’yla buldu. Ekip 2019-2021 arasındaki bir taramada zaten onlarca uydu bulmuştu; bu kez 2023’te üç ay boyunca gökyüzünün aynı bölgelerini gözledi ve çok sayıda görüntüyü üst üste bindirerek hareket eden sönük noktaları görünür kıldı. Güneş Sistemi’ndeki keşifleri Uluslararası Astronomi Birliği adına onaylayan Küçük Gezegen Merkezi, bunlardan 128’ini Mart 2025’te doğruladı. Hepsi düzensiz uydu denen türden: birkaç kilometre çapında, gezegenden uzakta ve eğik yörüngelerde dolanan küçük cisimler. Büyük olasılıkla Satürn’ün çok eskiden yakaladığı, sonra çarpışmalarla parçalanan daha büyük uyduların kalıntılarıdır.

MerakUzay

1954’te Ann Hodges, Alabama’daki evinde kanepede uyurken yaklaşık 4 kilogramlık bir göktaşı tavanı delip içeri girdi, radyoya çarpıp sekti ve kalçasına isabet etti. Hodges, göktaşı çarpmasıyla yaralandığı doğrulanmış çok az kişiden biridir.

Yaklaşık 4,5 milyar yaşındaki taş, Sylacauga kasabasının üzerinde düşerken ikiye ayrıldı; ikinci parçayı birkaç kilometre ötede yerel bir çiftçi buldu. Hodges’ın kalçasında büyük bir morluk kaldı. Ev sahibi Birdie Guy, evin sahibi olarak taşın kendisine ait olduğunu ileri sürdü; Hodges sonunda ona 500 dolar ödeyerek göktaşını elinde tuttu. Peşini bırakmayan gazeteciler ve meraklılar onu çok yordu; 1956’da göktaşını Alabama Doğa Tarihi Müzesi’ne bağışladı ve taş bugün de orada sergileniyor. Olay, bir göktaşının bir insanı yaraladığı ilk iyi belgelenmiş vaka olarak anılır.

MerakUzay

Wow! sinyali, Ağustos 1977’de Ohio’daki bir radyo teleskobunun yakaladığı güçlü bir radyo sinyaliydi. Teleskop başka uygarlıklardan gelebilecek mesajları arıyordu; sinyal Yay takımyıldızı yönünden geldi. Çıktıyı inceleyen gökbilimci onu daire içine alıp yanına “Wow!” yazdı. Sinyal bir daha hiç yakalanamadı.

Teleskop, Ohio State Üniversitesi’nin Big Ear adlı radyo teleskobuydu; gökbilimci ise bu aramada gönüllü çalışan Jerry Ehman’dı. Sinyal 72 saniye sürdü; bu, gökyüzünde sabit bir noktanın teleskobun görüş alanından geçmesi için gereken süredir. Frekansı, evrende en bol bulunan element olan hidrojenin doğal olarak yaydığı 1.420 megahertze çok yakındı. Bilim insanları, başka uygarlıkların iletişim için bu frekansı seçebileceğini öne sürmüştü. Çıktıda sinyalin gücü harf ve rakamlarla gösteriliyordu; “6EQUJ5” dizisi, gücün arka plandaki gürültünün yaklaşık 30 katına çıktığını gösterir. Big Ear ve başka teleskoplar gökyüzünün aynı bölgesini defalarca taradı ama bir şey bulamadı. 2017’de bir gökbilimci sinyali geçen bir kuyrukluyıldıza bağladı; diğer gökbilimciler bu açıklamayı kabul etmedi. 2024’te yayımlanan bir çalışma ise bir anlık ışınım patlamasıyla parlayan bir hidrojen bulutunu işaret etti; bu da kanıtlanmış değil.

MerakUzay

Jocelyn Bell Burnell, 1967’de Cambridge’de doktora öğrencisiyken pulsarların keşfine yol açan düzenli radyo atımlarını fark etti. Pulsarlar, radyo dalgalarını deniz feneri gibi çevreye saçan, hızla dönen çökmüş yıldızlardır. 1974 Nobel Ödülü ise ona değil, danışmanı Antony Hewish ile Martin Ryle’a verildi.

Bell Burnell, Cambridge yakınındaki radyo teleskobunun kurulmasında iki yıl çalışmıştı; teleskobun kayıtlarını, her gece 29 metreyi bulan kâğıt şeritler üzerinde tek tek inceliyordu. Bu izler arasında silik ama düzenli bir leke gözüne çarptı; kendisi buna “bir parça kir” diyordu. Kendisi ve danışmanı Hewish, sinyale yarı şaka “Küçük Yeşil Adamlar” anlamına gelen LGM-1 adını verdi. Sonradan kaynağın bir nötron yıldızı olduğu anlaşıldı: Büyük bir yıldız patladığında geriye kalan, çok küçük ve son derece yoğun çekirdek. Bu yıldız dönerken 1,33 saniyede bir radyo atımı yayıyordu. 1974 Nobel Fizik Ödülü Hewish ile Ryle’a verilince gökbilimci Fred Hoyle buna açıkça itiraz etti. Bell Burnell ise ödülün, çok istisnai durumlar dışında araştırma öğrencilerine verilmesinin ödüllerin değerini düşüreceğini söyledi. 2018’de kazandığı 3 milyon dolarlık Temel Fizik Özel Breakthrough Ödülü’nün tamamını, fizikte az temsil edilen kesimlerden gelen öğrencilere burs olarak bağışladı.

MerakUzay

30 Haziran 1908’de, büyük olasılıkla 50–60 metre çapında taşlı bir asteroit, Sibirya’nın Tunguska bölgesi üzerinde havada patladı ve yaklaşık 2.000 kilometrekarelik ormanı yerle bir etti. Bugüne kadar hiçbir çarpma krateri bulunamadı.

Asteroidin yerden 5–10 kilometre yükseklikte parçalandığı düşünülüyor; bu yüzden patlama çukur açmadı, ağaçları devirdi. Ağaçlar, genişliği 70 kilometreyi bulan kelebek biçimli bir alanda merkezden dışa doğru yatmıştı. Patlamanın tam altındaki bazı ağaçlar ise dalları sıyrılmış hâlde ayakta kaldı. Patlamanın gücü 3 ile 50 megaton TNT arasında tahmin ediliyor; bu, Hiroşima’ya atılan bombanın yüzlerce katı. Bölge çok ıssızdı, Rusya da savaş ve devrimle çalkalanıyordu; bu yüzden Leonid Kulik’in ekibi olay yerine ancak 1927’de ulaşabildi. 65 kilometre uzaktaki bir ticaret karakolunda bulunan tanıklar patlamanın sıcaklığını tenlerinde hissetti. Tunguska, yazılı tarihteki en büyük çarpma olayı olmayı sürdürüyor.

MerakTeknoloji

Nisan 1970’te Apollo 13’te, Dünya’dan 300.000 km’den fazla uzakta bir oksijen tankı patladı ve üç astronot iki kişilik ay modülüne sığınmak zorunda kaldı. Yerdeki mühendisler, komuta modülünün kare hava filtrelerini ay modülünün yuvarlak yuvalarına uydurmanın yolunu yalnızca araçta bulunan malzemelerle bulmak zorundaydı.

Üç kişinin iki kişilik bir araçta nefes alması karbondioksiti tehlikeli düzeylere doğru tırmandırıyordu; ay modülünde bu gazı tutan lityum hidroksit kutuları da yetmiyordu. Ed Smylie’nin yönettiği mühendisler, araçta olduğu bilinen malzemelerle bir bağlantı parçası tasarladı: plastik poşetler, uçuş planının kapağından karton, koli bandı, bir uzay giysisi hortumu ve bir çorap. Görev Kontrol talimatları telsizden mürettebata adım adım okudu ve düzenek işe yaradı. Cankurtaran olarak tasarlanmamış ay modülü, Jim Lovell, Jack Swigert ve Fred Haise’i yaklaşık dört gün hayatta tuttu; üçü de 17 Nisan 1970’te sağ salim okyanusa indi. NASA bu göreve sonradan “başarılı bir başarısızlık” dedi.

MerakUzay

Genel bakış etkisi, pek çok astronotun Dünya’yı uzaydan gördüğünde yaşadığını anlattığı duygudur: gezegenin küçük ve kırılgan olduğunu, üstünde hiçbir sınır görünmediğini birdenbire derinden hissetmek. Bu adı 1987’de yazar Frank White koydu.

Uzay üzerine yazan Amerikalı yazar White, The Overview Effect adlı kitabı için astronotlarla konuştu ve aynı temaların tekrar tekrar karşısına çıktığını gördü: gezegendeki herkesle güçlü bir bağ hissi, çatışmalara karşı sabırsızlık ve Dünya’yı koruma isteği. Örneğin Apollo 14 astronotu Edgar Mitchell, 1971’de Ay’dan dönerken bütün insanlıkla bir olduğunu birden hissettiğini anlattı. Psikolog David Yaden ve arkadaşlarının 2016’da yayımladığı bir makale, bu etkiyi bir huşu biçimi olarak tanımladı: çok büyük bir şeyle karşılaşıp kendimizi başka türlü görmeye başladığımız o duygu. Türkçede “kuş bakışı etkisi” diye de anılıyor. Kanıtlar hâlâ ölçümlere değil, çoğunlukla astronotların kendi anlatımlarına dayanıyor.

MerakUzay

John Glenn 1962’deki uçuşundan önce, elektronik bilgisayarın yaptığı yörünge hesaplarını NASA matematikçisi Katherine Johnson’ın elle kontrol etmesini istedi. Johnson rakamların doğru olduğunu söylerse uçmaya hazır olduğunu belirtti. Glenn, Dünya’nın çevresinde dolanan ilk Amerikalı oldu.

Johnson 1953’ten itibaren Virginia’daki Langley araştırma merkezinde, önce NASA’nın öncülü NACA’da, sonra NASA’da çalıştı. İşe, hesapları elle yapan ve çoğu kadınlardan oluşan “insan bilgisayarlar” arasında, siyahi matematikçilerin ayrı tutulduğu West Area Computing biriminde başladı. Alan Shepard’ın 1961’deki uçuşunun rotasını hesapladı, Glenn’in yörüngesini doğruladı, ardından Apollo 11’in Ay yolculuğu üzerinde çalıştı. 1970’te Apollo 13 arızalanınca hazırladığı yedek prosedürler ve çizelgeler mürettebatın sağ salim dönmesine yardım etti. 1986’da emekli oldu, 2015’te Başkanlık Özgürlük Madalyası’nı aldı; 2016’da yayımlanan Gizli Sayılar kitabı ve filmiyle geniş kitlelerce tanındı. 2020’de 101 yaşında öldü.

MerakUzay

Güneş yelkeni, çok ince ve dev bir aynadır; uzay aracı onunla güneş ışığının hafif itişiyle yol alır. Yakıt gerektirmez; üzerine ışık düştükçe bu küçük itiş aracı durmadan hızlandırır.

Işığın kütlesi yoktur ama momentumu vardır; bu yüzden bir aynaya çarpıp yansırken ona küçük bir itme uygular. Fikir Johannes Kepler’e kadar uzanır: Kepler 1600’lerin başında kuyruklu yıldızların kuyruğunun hep Güneş’in ters yönünü gösterdiğini fark etmiş ve göksel bir rüzgârla yol alan gemiler hayal etmişti. 2010’da Japonya’nın IKAROS aracı, Venüs’e doğru giderken gezegenler arası uzayda güneş yelkeni kullanan ilk uzay aracı oldu. 2019’da The Planetary Society’nin kısmen bağışlarla finanse ettiği LightSail 2, küçük bir uydunun yalnızca güneş ışığıyla yörüngesini yükseltebileceğini gösterdi; araç 2022’de atmosfere girerek yandı. İtme çok küçüktür ama hiç tükenmez; aylar içinde birikerek büyür.

AzimUzay

NASA’nın DART uzay aracı, 26 Eylül 2022’de daha büyük bir asteroidin çevresinde dönen küçük Dimorphos asteroidine bilerek çarptı. Çarpma, Dimorphos’un eşinin çevresindeki bir turunu yaklaşık 33 dakika kısalttı; bu, bir asteroidin rotasının çarpmayla değiştirilebileceğinin ilk kanıtıydı.

Adı Double Asteroid Redirection Test’in (Çift Asteroit Yönlendirme Testi) kısaltması olan DART, Kasım 2021’de fırlatıldı ve yaklaşık 150 metre çapındaki Dimorphos’a saniyede 6,1 kilometre hızla çarptı. Ne Dimorphos ne de eşi Didymos Dünya için tehdit oluşturuyordu; bu ikili, küçük asteroidin yörüngesindeki bir değişiklik teleskoplarla kolayca ölçülebildiği için seçildi. Çarpmadan önce Dimorphos, Didymos’un çevresini 11 saat 55 dakikada dolanıyordu. Görev ekibi 73 saniyelik bir değişikliği bile başarı sayacaktı; gerçekleşen değişim ise 33 dakika kadardı. Bunun bir nedeni, çarpmanın fırlattığı dev kaya ve toz bulutunun asteroidi fazladan itmesiydi. İtalya’nın küçük uydusu LICIACube bu bulutu fotoğrafladı. Avrupa Uzay Ajansı’nın 2024’te fırlattığı Hera aracının da krateri incelemek için 2026 sonunda oraya varması bekleniyor.

MerakUzay

NASA’nın 2018’de fırlatılan Parker Güneş Sondası, Güneş’in korona denen dış atmosferinin içinden geçerek uçuyor. Aralık 2024’te Güneş’in yüzeyine yalnızca 6,1 milyon kilometre yaklaştı; daha önce hiçbir uzay aracı bu kadar yaklaşmamıştı.

Sonda, adını 1958’de güneş rüzgârının, yani Güneş’ten dışarı akan yüklü parçacık akımının varlığını öngören astrofizikçi Eugene Parker’dan alır; NASA’nın yaşayan birinin adını verdiği ilk uzay aracıdır. Güneş’e dönük, yaklaşık 11 santimetre kalınlığındaki karbon kompozit ısı kalkanı 1.000 °C dolayına kadar ısınır; arkasındaki aletler ise oda sıcaklığına yakın kalır. Venüs’ün yakınından yedi kez geçen sonda, her geçişte yörüngesini biraz daha daralttı. En yakın geçişlerinde saatte yaklaşık 690.000 kilometre hıza ulaşır; insan yapımı hiçbir nesne bu kadar hızlı gitmemiştir. 2021’de koronanın içinden geçen ilk uzay aracı oldu. Ölçümleri, güneş rüzgârının nasıl oluştuğunu ve güneş fırtınalarının uyduları ve elektrik şebekelerini nasıl bozabildiğini anlamaya yardımcı oluyor.

MerakBiyografi

İngiliz asıllı Amerikalı astronom Cecilia Payne, 1925’teki doktora tezinde yıldızların Dünya’dan farklı olarak büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluştuğunu gösterdi. Bu sonuca, renklerine ayrılmış yıldız ışığını, sıcaklığın atomlardan nasıl elektron kopardığını açıklayan yeni fizik bilgisiyle okuyarak ulaştı.

O dönemde astronomlar yıldızların aşağı yukarı Dünya ile aynı maddelerden oluştuğunu düşünüyordu. Harvard Gözlemevi’nde çalışan Payne, yıldız tayfları, yani renklerine ayrılmış yıldız ışığı arasındaki farkların bileşimden değil, esas olarak sıcaklıktan kaynaklandığını ve hidrojenin beklenenden kat kat bol olduğunu gösterdi. Dönemin önde gelen Amerikalı astronomu Henry Norris Russell bu sonucu akla yatkın bulmadı; Payne de yayımlanan tezinde kendi hidrojen oranı için “neredeyse kesinlikle gerçek değil” diye yazdı. Dört yıl sonra Russell başka yollardan aynı sonuca ulaştı ve Payne’in çalışmasını teslim etti. Astronomlar Otto Struve ve Velta Zebergs, onun tezini sonradan astronomide yazılmış en parlak doktora tezi olarak niteledi. Payne, 1956’da Harvard Sanat ve Bilim Fakültesi’nde profesörlüğe yükselen ilk kadın oldu.

MerakBiyografi

Henrietta Swan Leavitt 1912’de, düzenli aralıklarla parlayıp sönen Sefeid yıldızlarında bir kural buldu: yıldız gerçekte ne kadar parlaksa, döngüsü o kadar uzun sürüyordu. Bu kural Sefeidleri gökyüzünün cetveli yaptı; döngüyü ölçen gökbilimci, yıldızın ne kadar uzakta olduğunu hesaplayabilir.

Leavitt 1893’te Harvard Gözlemevi’ne, önce gönüllü olarak, fotoğraf plakalarındaki yıldızları düşük ücretle ölçen ve “hesaplayıcılar” (computers) diye anılan kadınlardan biri olarak katıldı. Bütün yıldızları bize aşağı yukarı aynı uzaklıkta bulunan iki küçük galaksiyi, Macellan Bulutları’nı inceledi ve 1.777 değişen yıldızı kataloğa geçirdi. Bu yıldızlar aynı uzaklıkta olduğu için daha parlak görünen bir Sefeid gerçekten de daha parlaktı; parlaklıkla döngü süresi arasındaki bağ böyle ortaya çıktı. Başka gökbilimciler yakındaki birkaç Sefeidin uzaklığını ölçünce kural her yerde kullanılabilir hâle geldi. Edwin Hubble 1920’lerde bu kuralla Andromeda bulutsusunun Samanyolu’nun çok dışında olduğunu gösterdi. Leavitt, çalışmasının önemi geniş çevrelerce anlaşılmadan, 1921’de öldü.

MerakBiyografi

Subrahmanyan Chandrasekhar 19 yaşındayken, Güneş gibi bir yıldız ölünce geride kalan yoğun çekirdeğin, yani beyaz cücenin, Güneş kütlesinin yaklaşık 1,4 katından ağır olamayacağını hesapladı. Bugün onun adıyla anılan bu sınırın üzerinde yıldız, kendi kütle çekimine karşı ayakta kalamaz.

Chandrasekhar bu hesabı 1930’da, Cambridge’de okumak için Hindistan’dan İngiltere’ye giden gemide, kuantum mekaniğini Einstein’ın özel görelilik kuramıyla birleştirerek yaptı. Beyaz cüceyi ayakta tutan şey elektron yozlaşma basıncıdır: birbirine çok sıkıştırılan elektronlar daha fazla yaklaşmaya direnir; bu tamamen kuantum mekaniğine özgü bir etkidir. Chandrasekhar bu direncin bir üst sınırı olduğunu gösterdi. Sonucu 1935’te sunduğunda dönemin etkili astronomu Arthur Eddington herkesin önünde onunla alay etti; matematiği doğru olduğu hâlde meslektaşlarının çoğu yıllarca Eddington’dan yana durdu. Bu sınır bugün süpernovaları ve nötron yıldızlarını anlamanın temel taşlarından biridir. Chandrasekhar, yıldızların yapısı ve evrimi üzerine çalışmalarıyla 1983 Nobel Fizik Ödülü’nü paylaştı.

AzimUzay

NASA’nın ilk astronomi şefi Nancy Grace Roman, 1960’larda kurumun uzay astronomisi programını kurdu ve sonradan Hubble adını alacak teleskop için yıllarca destek topladı.

Yıldızların hareketleri üzerine çalışmış bir gökbilimci olan Roman, 1959’da NASA’ya katıldı ve kurumda yönetici koltuğuna oturan ilk kadın oldu. NASA’nın ilk yörünge gözlemevlerini yönetti; bunlar başarılı olunca, uzaydan gelen ışığın büyük bölümünü bulanıklaştıran ya da engelleyen atmosferin dışına büyük bir teleskop yerleştirilmesini savunmaya başladı. 1971’de teleskobun neler yapması gerektiğini belirlemek için gökbilimcilerden ve mühendislerden oluşan bir yönlendirme grubu kurdu; 1970’ler boyunca destek topladı ve Kongre’ye sunulacak ifadeler hazırladı. Elektronik ışık algılayıcılarına yatırım yapılmasını da destekledi; Hubble, sonradan dijital fotoğraf makinelerinde de kullanılacak CCD algılayıcıları kullanan ilk büyük gözlemevi oldu. Roman 1979’da emekli oldu; Hubble 1990’da fırlatıldı. Roman’a sık sık “Hubble’ın Annesi” denir. NASA, 2020’de yeni bir uzay teleskobuna onun adını verdi.