The story behind the card
The brothers Auguste and Louis Lumière, already famous for their cinema projector, patented the process in 1903. Millions of starch grains, each dyed one of three colours, were spread across a glass plate, the gaps filled with soot, and the whole layer coated with light-sensitive emulsion. Each grain acted as a tiny colour filter. The plate was developed directly into a positive image on the glass, which glowed only when light shone through it or when it was projected. Exposures were far longer than black-and-white plates needed, so sitters had to keep still, and the random mosaic gave pictures a soft, dotted look reminiscent of pointillist painting. Autochrome remained the main colour process until the mid-1930s, when colour films such as Kodachrome replaced it.
Türkçe oku
İlk yaygın renkli fotoğraf yöntemi olan Autochrome, 1907'de Fransa'da satışa çıktı. Lumière kardeşlerin bulduğu bu yöntemde renk, cam plaka üzerinde mikroskobik patates nişastası tanelerinden oluşan bir mozaikle kaydediliyordu; taneler kırmızı-turuncu, yeşil ve mavi-mora boyanmıştı.
Sinema aygıtlarıyla zaten ünlü olan Auguste ve Louis Lumière kardeşler, yöntemin patentini 1903'te aldı. Her biri üç renkten birine boyanmış milyonlarca nişasta tanesi cam bir plakaya serpiliyor, aradaki boşluklar isle dolduruluyor, bütün katman da ışığa duyarlı bir emülsiyonla kaplanıyordu. Her tane minicik bir renk süzgeci gibi çalışıyordu. Plaka, cam üzerinde doğrudan pozitif bir görüntü verecek biçimde banyo ediliyordu; görüntü ancak arkasından ışık verildiğinde ya da perdeye yansıtıldığında parlıyordu. Poz süreleri siyah-beyaz plakalara göre çok daha uzundu, bu yüzden fotoğrafı çekilenlerin kıpırdamaması gerekiyordu. Düzensiz mozaik de fotoğraflara noktacı resimleri andıran yumuşak, benekli bir görünüm veriyordu. Autochrome, 1930'ların ortasında Kodachrome gibi renkli filmler çıkana kadar başlıca renkli fotoğraf yöntemi olarak kaldı.
