Canlılar nasıl yaşar?

Biyoloji

Hücrelerden hayvanların davranışlarına kadar canlıların işleyişine dair bilgiler.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakBilim

Meksiko Şehri’nin göllerinde yaşayan bir semender olan aksolotl, kopan bacağını kemiği, kası ve siniriyle birlikte yeniden oluşturabilir; omuriliğinin ve kalbinin hasarlı kısımlarını da onarabilir.

Semenderlerin çoğu hayata suda, tüy gibi solungaçlarla başlar ve zamanla karada yaşayan erişkinlere dönüşür. Aksolotl bu dönüşümü hiç geçirmez: solungaçlarını koruyarak ve sudan çıkmadan büyür, hatta bu hâliyle ürer. Biyologlar buna neoteni der. Bir uzvunu kaybettiğinde yara kısa sürede deriyle kapanır; altında blastema denen, eksik parçayı yeniden kurabilen bir hücre tomurcuğu oluşur. Yeni bacak birkaç hafta ile birkaç ay içinde, çoğu zaman iz bırakmadan çıkar. Doğada artık başlıca Meksiko Şehri’ndeki eski göllerden geriye kalan Xochimilco kanallarında yaşar. Kirlilik, göllerin kurutulması ve sonradan getirilen sazan ve tilapya balıkları yüzünden türün nesli kritik tehlike altındadır. Buna karşılık dünyanın dört bir yanındaki laboratuvarlarda ve akvaryumlarda çok sayıda aksolotl yaşar; bilim insanlarının onları bu kadar yakından inceleyebilmesi de bu sayededir.

MerakEvrim

Archaeopteryx, yaklaşık 150 milyon yıl önce bugünkü Almanya’da yaşamış, saksağan büyüklüğünde bir hayvandı. Kuş gibi tüylü kanatları vardı, ama küçük bir dinozor gibi dişleri, pençeli parmakları ve uzun, kemikli bir kuyruğu da vardı. Kuşların dinozorlarla akraba olduğunun ilk ipuçlarından biri oldu.

1861’de Alman paleontolog Hermann von Meyer, Bavyera’daki Solnhofen kireçtaşından çıkan tek bir tüy fosilini tanımladı; aynı yıl yakınlarda neredeyse eksiksiz bir iskelet bulundu. Bu kireçtaşı o kadar ince taneliydi ki baskı kalıbı yapmak için çıkarılıyordu; tüylerin izlerini bile korumuştu. İskeleti British Museum satın aldı ve Richard Owen 1863’te, Darwin’in Türlerin Kökeni’nden dört yıl sonra, bilim dünyasına tanıttı. Bugün, 1870’lerde bulunan ve çok iyi korunmuş Berlin örneği de dahil olmak üzere, bir düzine kadar örnek biliniyor. Archaeopteryx hâlâ genellikle kuş soy ağacının dibine ya da yakınına yerleştirilir; ama büyük olasılıkla bugünkü kuşların doğrudan atası değil, yan bir dal.

MerakEvrim

Darwin ispinozları, Galápagos Adaları’nda yaşayan on ikiden fazla kuş türüdür ve hepsi tek bir atadan gelir. Gagaları, sert tohum kıran kalın gagalardan böcek toplayan cımbız gibi ince gagalara kadar çeşitlenmiştir; her türün gagası yaşadığı adadaki besine uygundur.

Darwin bu kuşların bir kısmını 1835’te HMS Beagle yolculuğu sırasında topladı, ama birbirlerine ne kadar yakın akraba olduklarını o zaman fark etmedi. Bunu yolculuktan sonra kuşbilimci John Gould ortaya koydu. Bugün bu ispinozlar, biyolojide adaptif radyasyon denen olgunun ders kitabı örneğidir: Tek bir atadan gelen tür zamanla çoğalır ve her yeni tür farklı bir yaşam biçimine uyum sağlar. Adları yanıltıcıdır; aslında gerçek ispinoz değil, tangaragiller familyasındandırlar. Peter ve Rosemary Grant 1973’ten beri bu kuşları küçük Daphne Major adasında inceliyor. 1977’deki şiddetli kuraklıktan sonra geriye çoğunlukla iri ve sert tohumlar kalınca büyük gagalı kuşlar daha çok hayatta kaldı; sonraki kuşağın gagaları ölçülebilir biçimde daha büyüktü. Evrim, birkaç yıl içinde gözle izlenebilmişti.

MerakTicaret

Kolomb takası, Kristof Kolomb’un 1492 yolculuğundan sonra bitkilerin, hayvanların, hastalıkların ve insanların Amerika ile dünyanın geri kalanı arasında büyük çapta yer değiştirmesidir. Patates, mısır ve domates Atlantik’i doğuya geçti; atlar, buğday, çiçek hastalığı ve köleleştirilen milyonlarca Afrikalı batıya taşındı.

Sürece adını tarihçi Alfred W. Crosby, 1972’de yayımlanan The Columbian Exchange adlı kitabıyla verdi. Amerika’dan gelen ürünler Eski Dünya’nın sofrasını değiştirdi: Patates Avrupa’da nüfusun artmasına katkıda bulundu, mısır Afrika’nın büyük bölümünde temel besin oldu, acı biber Hindistan’a ve Kore’ye ulaştı. Öteki yönde atlar Kuzey Amerika ovalarındaki yaşamı baştan değiştirdi; sığır, şeker kamışı ve buğday Amerika’nın toprağını dönüştürdü. En ağır bedeli Amerika’nın yerli halkları ödedi. Daha önce hiç karşılaşmadıkları çiçek hastalığı, kızamık ve başka salgınlar birkaç on yıl içinde nüfusun büyük bölümünü öldürdü. Ardından kurulan plantasyon ekonomisi, milyonlarca Afrikalının köle olarak zorla taşınmasına yol açtı.

MerakYemek

Fermantasyon, yani mayalanma, mayaların ve bakterilerin yiyeceklerdeki şekerle beslenip onu asite, alkole ya da gaza dönüştürmesidir. Ekmek, yoğurt, peynir, şarap ve turşu bu sayede yapılır; buzdolabından binlerce yıl önce yiyecekler de böyle bozulmadan saklanırdı.

İnsanlar yiyecekleri, nasıl olduğunu bilmeden çok önce mayalıyordu: Çin’deki Jiahu’da bulunan çömleklerin içindeki kalıntılar, orada yaklaşık 9.000 yıl önce pirinç, bal ve meyveden mayalanmış bir içki yapıldığını gösteriyor. Fermantasyon yüzyıllar boyunca salt kimyasal bir olay sanıldı. 1850’lerde Fransız kimyager Louis Pasteur bunun canlı mikroorganizmaların işi olduğunu ve farklı mikropların farklı sonuçlar verdiğini gösterdi: Kimi yiyeceğe lezzet katıyor, kimi onu bozuyordu. Bu buluş, istenmeyen mikropları hafif ısıtmayla öldüren pastörizasyonun doğmasını sağladı. Yöntem önce 1860’larda şaraba, daha sonra süte uygulandı.

MerakYemek

Ekşi maya, içinde yabani mayaların ve laktik asit bakterilerinin birlikte yaşadığı bir un ve su karışımıdır. Mayalar ekmeği kabartan gazı üretir; bakteriler de ekmeğe ekşi tadını veren ve daha uzun süre bozulmadan kalmasına yardım eden asitleri üretir.

Ticari fırın mayası 19. yüzyılda yaygınlaşana kadar mayalı ekmeğin büyük kısmı böyle yapılırdı: Her günkü hamurdan bir parça ayrılır, ertesi günün hamurunu mayalamak için saklanırdı. 1971’de ABD Tarım Bakanlığı’ndan araştırmacılar Kline ve Sugihara, San Francisco ekmeğinin ünlü ekşi tadını veren bakteriyi ayırdı; bakteriye sonradan Fructilactobacillus sanfranciscensis adı verildi. Bu bakteri o zamandan beri dünyanın her yerindeki ekşi mayalarda bulundu. Yanında yaşadığı maya, bakterinin en sevdiği şeker olan maltozu kullanamaz; bu yüzden ikisi hamuru paylaşır ama birbiriyle yarışmaz. Ekmeğin ne kadar ekşi olacağını sıcaklık ve mayanın ne sıklıkla beslendiği belirler; hangi mikrobun baskın çıkacağına bunlar karar verir.

MerakOkyanus

Mercan resifleri okyanus tabanının yüzde 1’inden azını kaplar; buna karşın bilinen deniz türlerinin yaklaşık dörtte biri resiflere bağlı yaşar. Resifler kıyıları fırtına dalgalarından da korur.

Resifleri mercan polipleri kurar: Denizanalarıyla akraba olan ve kireçtaşından iskelet yapan küçük hayvanlar. Resif mercanlarının çoğu, dokularının içinde tek hücreli algler taşır. Algler fotosentez yaparak mercanı besler, karşılığında barınak bulur; mercana rengini de onlar verir. Su uzun süre fazla ısınınca mercanlar algleri dışarı atar ve bembeyaz kalır; buna mercan beyazlaması denir. Sıcaklık sürerse mercanlar açlıktan ölür. 2014–2017 arasındaki küresel beyazlama, dünya resiflerinin yaklaşık üçte ikisini etkiledi. Kayıtlardaki en şiddetli olay olan ve 2023–2025 arasında yaşanan dördüncü küresel beyazlama ise resif alanının yaklaşık yüzde 84’üne ulaştı.

DinginlikOkyanus

Mangrovlar, tuz bataklıkları ve deniz çayırları havadaki karbondioksiti alır ve kıyıdaki suya doymuş çamura, çoğu zaman yüzyıllarca kalacak biçimde gömer. Bilim insanları bu şekilde depolanan karbona “mavi karbon” der.

Terim, 2009’da yayımlanan bir Birleşmiş Milletler raporuyla yaygınlaştı. Kıyı çamurunda oksijen o kadar azdır ki ölü kökler ve yapraklar çok yavaş çürür; böylece karbon havaya dönmez, toprakta birikmeye devam eder. Bu ortamlar deniz tabanının küçük bir bölümünü kaplar, ama okyanus tortullarına gömülen karbonun yaklaşık yarısının buralarda biriktiği düşünülüyor. Mangrovlar ayrıca dalgaları kırar, tortuyu tutar, köklerinin arasında yavru balıklara ve yengeçlere sığınak olur. Bu sulak alanlar karides çiftlikleri ya da yapılaşma için kurutulur veya temizlenirse, içlerinde saklanan karbon yeniden atmosfere karışabilir.

MerakOkyanus

Hidrotermal bacalar, okyanusun derinlerinde deniz tabanından fışkıran sıcak su kaynaklarıdır ve zifiri karanlıkta kalabalık hayvan topluluklarını besler. Buradaki besin zinciri güneş ışığıyla değil, bacadan çıkan sudaki kimyasallardan besin üreten mikroplarla başlar; buna kemosentez denir.

Şubat 1977’de jeolog Jack Corliss ve ekibi, Alvin denizaltısıyla Pasifik tabanındaki bir yarık olan Galápagos Rifti’ne, yaklaşık 2.500 metre derinliğe indi. Çıplak kaya bekliyorlardı; bunun yerine çevresi deniz tarakları, midyeler, yengeçler ve boru kurtlarıyla dolu ılık bacalar buldular. Baca suyu, çoğu canlı için zehirli bir gaz olan hidrojen sülfürce zengindir; ama bazı bakteriler, bitkilerin güneş ışığını kullanması gibi, bu gazdan enerji alıp şeker üretebilir. Ağzı ve bağırsağı olmayan dev boru kurtları bu bakterileri vücutlarının içinde barındırır ve onların ürettiğiyle yaşar. Bu keşif, yaşamın Dünya’da ve belki başka gezegenlerde nerelerde var olabileceğine dair düşünceleri değiştirdi.

MerakGöç

Her yıl bir milyonu aşkın gnu, yüz binlerce zebra ve ceylanla birlikte Tanzanya’daki Serengeti ile Kenya’daki Masai Mara arasında büyük bir daire çizer; yağmurların yeşerttiği taze otların peşinden gider.

Sürülerin sabit bir rotası yoktur; izledikleri yol her yıl yağmura göre değişir. Yılın başında Serengeti’nin güneyinde birkaç hafta içinde yüz binlerce yavru doğar. Ovalar kurudukça sürüler kuzeye ve batıya ilerler, yaz ortasında Kenya’daki Mara’ya varır, kısa yağmurlar başlayınca da güneye döner. Yolculuğun en tehlikeli anı Mara Nehri’nin geçişidir. 2017’de yayımlanan bir araştırmaya göre burada her yıl ortalama 6.250 gnu boğuluyor. Toplam 1.100 tonu bulan leşler balıkları, timsahları ve akbabaları besliyor, nehri yıllarca gübreliyor. Otlayan sürüler de otlakların sağlıklı kalmasını sağlıyor.

MerakGöç

Avrupa yılan balıkları Avrupa ve Kuzey Afrika’nın nehirlerinde yaşar, ama hayata yaklaşık 5.000 kilometre ötede, Atlas Okyanusu’nun batısındaki Sargasso Denizi’nde başlar. Yetişkinler üremek için oraya geri yüzer; yine de onları yumurtlarken gören olmamıştır.

Yılan balıklarının nasıl ürediği 2.000 yılı aşkın bir süre çözülemedi; Aristoteles onların çamurdan doğduğunu düşünüyordu. 1900’lerin başında Danimarkalı biyolog Johannes Schmidt yaklaşık yirmi yıl boyunca Atlas Okyanusu’nda yılan balığı larvası topladı. Batıya gittikçe larvalar küçülüyordu; en küçükleri yalnızca Sargasso Denizi’nde çıktı. Larvalar Golf Akıntısı’yla Avrupa’ya sürüklenir ve kıyıya yaklaşınca “cam yılan balığı” denen saydam yavrulara dönüşür. 2022’de araştırmacılar, Azor Adaları’nda uydu vericisi takılıp salınan yılan balıklarını izleyerek yetişkinlerin Sargasso Denizi’ne ulaştığını ilk kez doğrudan gösterdi. Ama henüz ne yumurta ne de yumurtlayan bir yetişkin bulundu. Tür bugün kritik tehlike altındadır.

MerakEvrim

Yaklaşık 538 milyon yıl önce başlayan Kambriyen patlamasında, bugün yaşayan başlıca hayvan gruplarının çoğu 20 milyon yıl kadar içinde denizlerde ortaya çıktı. İlk eklembacaklılar, yumuşakçalar ve omurgalıların erken akrabaları da bunlar arasındaydı.

Adı ani bir olayı çağrıştırsa da Kambriyen patlaması milyonlarca yıla yayıldı ve kendinden önceki Ediacara Dönemi’nin daha basit canlıları üzerine kuruldu. Asıl değişen çeşitlilikti. Gözler, bacaklar, kabuklar ve sert iskeletler bu dönemde ortaya çıkar; deniz tabanına kazılmış oyuklar ve avcıların av peşine düştüğünü gösteren ilk açık izler de öyle. İki olağanüstü fosil yatağı yumuşak dokuları bile korumuştur: Çin’deki yaklaşık 518 milyon yıllık Chengjiang ve Kanada’daki yaklaşık 508 milyon yıllık Burgess Şeyli. Deniz tabanında yaşayan zırhlı eklembacaklılar olan trilobitler dönemin başlarında ortaya çıktı ve 270 milyon yıl kadar varlığını sürdürdü. Bu ani çeşitlenme için öne sürülen başlıca açıklamalar, okyanuslarda artan oksijen, beden kurmaya yarayan yeni genetik araçlar ve avcılarla avları arasındaki silahlanma yarışıdır.

MerakEvrim

Sanayi dönemi Britanya’sında benekli güvenin koyu renkli biçimi, kurumla kararan ağaçlarda kuşlardan kolayca gizlenebildiği için yaygınlaştı. İlk kez 1848’de Manchester’da görülen bu biçim, 20. yüzyılda hava temizlenince yerini yeniden açık renkli güvelere bıraktı.

Benekli güve, doğal seçilimin ders kitaplarına giren örneği oldu. 1890’larda Manchester çevresindeki benekli güvelerin neredeyse tamamı koyu renkliydi. 1950’lerde Bernard Kettlewell’in arazi deneyleri, ağaç kabuğunda göze batan güvelerin kuşlara daha çok yem olduğunu gösteriyordu; ancak yöntemleri sonradan eleştirildi. Birleşik Krallık’ın 1956 tarihli Temiz Hava Yasası gibi düzenlemeler kurumu azaltınca koyu biçim yeniden seyrekleşti. Genetikçi Michael Majerus, eleştirilere Cambridge’de 4.864 güveyle yürüttüğü altı yıllık bir deneyle yanıt verdi. Ölümünden sonra, 2012’de yayımlanan sonuçlar, kuşların göze çarpan güveleri daha çok yakaladığını doğruladı. 2016’da bilim insanları koyu rengin kaynağını da buldu: 1819 dolaylarında cortex adlı bir genin içine yerleşmiş, yer değiştirebilen bir DNA parçası.

MerakEvrim

Dünyadaki yetişkinlerin çoğu, çocukluktan sonra süt şekerini sindiren laktaz enzimini çok az üretir. Uzun süredir süt hayvancılığı yapan bazı toplumlarda ise enzimi ömür boyu çalışır tutan gen değişiklikleri doğal seçilimle yayıldı. Bu özelliğe laktaz kalıcılığı denir.

Avrupa’da en sık görülen varyant, laktaz genini (LCT) açıp kapatan bir DNA bölgesinde bulunur; yaygın kabul gören bir tahmine göre yaklaşık 7.500 yıl önce yayılmaya başladı. Aynı etkiyi yapan farklı mutasyonlar, Doğu Afrika’daki sığır çobanları ve Orta Doğu’daki göçebe hayvancılar arasında birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktı; yani evrim aynı çözüme birkaç kez ulaştı. Bilim insanları buna gen-kültür birlikte evrimi der: Süt için hayvan beslemek gibi kültürel bir alışkanlık, hangi genlerin insanlara hayatta kalma avantajı sağlayacağını değiştirdi. Hikâye ilk göründüğünden daha karmaşık. Nature dergisinde 2022’de yayımlanan bir çalışma, Avrupalıların binlerce yıl süt kullandığı hâlde bu varyantın uzun süre seyrek kaldığını gösterdi. Araştırmacılara göre varyant en hızlı kıtlık ve salgın dönemlerinde yayıldı; bu dönemlerde süt, laktaz kalıcılığı olmayanları ağır biçimde hasta edebiliyordu.

MerakBiyoloji

Sarı renkli cıvık mantar Physarum polycephalum, beyni olmayan tek hücreli bir canlıdır. Yine de dağınık besin parçaları arasında, mühendislerin de yapmaya çalıştığı gibi kısa yolları, yedek bağlantıları ve düşük maliyeti dengeleyen bir tüp ağı örebilir.

Adına rağmen cıvık mantar bir mantar değildir: Physarum, çok sayıda çekirdek taşıyan tek ve dev bir hücre olarak yaşar; nemli kütüklerin üzerinde sürünerek bakteri ve mantar sporlarıyla beslenir. Science dergisinde 2010’da yayımlanan bir çalışmada, Hokkaido Üniversitesi’nden Atsushi Tero’nun yönettiği ekip, yulaf tanelerini Tokyo çevresindeki 36 kentin konumlarına göre dizdi ve cıvık mantarı Tokyo’yu gösteren noktaya koydu. Dağları ve denizi, canlının kaçındığı parlak ışıkla temsil ettiler. Cıvık mantar bir gün kadar içinde yulafları birbirine bağlayan bir ağ kurdu; bu ağ verimlilik, maliyet ve kopmalara dayanıklılık bakımından Tokyo’nun gerçek demiryolu ağına çok benziyordu. Ekip daha sonra canlının basit yerel kurallarını, ağ tasarımında kullanılabilecek bir matematik modele dönüştürdü.

MerakOkyanus

Balinalar derinlerde beslenir, besin açısından zengin dışkılarını ise yüzeye yakın sularda bırakır. Bu dışkı, okyanus besin zincirinin temelindeki fitoplanktonu, yani suda sürüklenen minik algleri gübreler. Bilim insanları buna balina pompası der.

Terim, deniz bilimciler Joe Roman ile James McCarthy’nin, ABD’nin kuzeydoğu açıklarındaki Maine Körfezi’nde balinaları ve fokları incelediği 2010 tarihli çalışmadan gelir. Pek çok balina beslenmek için dalar, sonra dinlenmek ve nefes almak için yüzeye çıkar; burada azotça zengin, dağınık ve suyun üstünde kalan dışkı bulutları bırakır. Araştırmacılar, deniz memelilerinin körfezin güneş alan yüzey katmanına her yıl yaklaşık 23.000 ton azot geri taşıdığını hesapladı; bu miktar, körfeze dökülen bütün nehirlerin getirdiğinden fazladır. Sanayi ölçeğinde balina avcılığı başlamadan önce bu akışın çok daha büyük olduğu tahmin ediliyor. Başka çalışmalar, Güney Okyanusu’nda demir için benzer bir etki buldu. Fitoplankton karbondioksit de emdiği için balina nüfusunun toparlanması, hem okyanusun verimliliğine hem de karbon tutulmasına katkı sağlayabilir.

MerakGöç

Grand Teton Ulusal Parkı’nın Amerika antilopları (pronghorn), yaz otlaklarıyla Wyoming’deki Yukarı Green River Havzası’nda bulunan kışlakları arasında 240 kilometreye (150 mil) kadar yol alır. Çok eski olan bu göç yolunu bugün karayolları, çitler ve yeni yapılar kesiyor.

Amerika antilobu antilopa benzer ama gerçek bir antilop değildir; yalnızca Kuzey Amerika’da yaşamış bir ailenin bugün hayatta kalan tek türüdür. Saatte 88 kilometreye kadar koşabilir; karada ondan hızlı olan tek hayvan çitadır. Ama pek zıplamaz: önüne çit çıkınca altından geçebileceği bir boşluk arar, bu yüzden sık örülmüş tel çitler yolu tümüyle kapatabilir. Göç yolunun daraldığı Trappers Point’te arkeologlar, yaklaşık 6.000 yıl önce yapılmış antilop avlarının kalıntılarını buldu. ABD Orman Servisi 2008’de bu güzergâhı “Path of the Pronghorn” (Pronghorn Yolu) adıyla ülkenin federal düzeyde korunan ilk yaban hayatı göç koridoru ilan etti. 2012’de Pinedale yakınlarında 191 numaralı karayolunun üstüne ve altına yapılan geçitler, sürülere yolu güvenle aşma imkânı verdi.

MerakGöç

Sardalya göçü her yıl kabaca mayıs ile temmuz arasında Güney Afrika’nın doğu kıyısında yaşanır: dev sardalya sürüleri, kıyı boyunca uzanan serin bir su şeridini izleyerek kuzeye ilerler. Yunuslar, sümsük kuşları, köpek balıkları, foklar ve balinalar bu sürülerle beslenmek için toplanır.

Sardalyalar normalde Güney Afrika’nın güney ve batı kıyılarındaki serin sularda yaşar. Bazı kışlar Doğu Kap ile KwaZulu-Natal kıyısında, sahil ile ılık Agulhas Akıntısı arasında dar bir soğuk su şeridi oluşur ve balıklar bu şerit boyunca kuzeye ilerler. Kilometrelerce uzayabilen sürüler havadan gözcü uçaklarıyla izlenir. Yunuslar sardalyaları yüzeye yakın sıkı yumaklar hâlinde toplar, sümsük kuşları yüksekten suya dalar; köpek balıkları, Kap kürklü fokları ve Bryde balinaları da açıkta kalan balıklarla beslenir. Göçü her yıl neyin başlattığı hâlâ tam bilinmiyor: bazı yıllar zayıf geçiyor ya da neredeyse hiç yaşanmıyor, bunun nedeni de henüz tam açıklanamadı.

MerakEvrim

Tanzanya’daki Laetoli’de yaklaşık 3,6 milyon yıl önce volkanik küle basılmış ayak izleri, insanın erken akrabalarının o dönemde iki ayak üzerinde dik yürüdüğünü gösteriyor. Bunlar, insanı ve soyu tükenmiş yakın akrabalarını kapsayan homininlere ait bilinen en eski ayak izleri arasındadır.

Homininlere ait izleri 1978’de paleoantropolog Mary Leakey’nin ekibi buldu; bölgede hayvan izleri iki yıl önce fark edilmişti. Büyük olasılıkla yakındaki Sadiman Yanardağı’ndan yağan kül, hafif bir yağmurla ıslanmış, üzerinden geçen hayvanların ve homininlerin izlerini almış, yeni kül katmanlarıyla örtülmeden önce de taş gibi sertleşmişti. Asıl iz yolu yaklaşık 27 metre uzunluğundadır ve en az iki bireye aittir. İzleri bırakanlar büyük olasılıkla, Lucy adıyla bilinen ünlü iskeletin de ait olduğu Australopithecus afarensis türündendi. Ayak kemerinin bizimkine benzemesi ve ayak başparmağının öteki parmaklarla aynı hizada durması, dik yürüyüşün büyük beyinlerden ve taş aletlerden çok önce yerleştiğini gösteriyor.

MerakEvrim

Yakınsak evrim, akraba olmayan canlıların benzer özellikleri birbirinden bağımsız olarak geliştirmesidir. Köpek balıklarının, yunusların ve soyu tükenmiş ihtiyozorların aynı akıcı gövde biçimine sahip olması buna bir örnektir.

Köpek balığı bir balık, yunus bir memeli, ihtiyozor ise bir deniz sürüngeniydi. Yine de üçü de birbirinden bağımsız olarak hızlı yüzmeye uygun, yüzgeçli, akıcı bir gövde geliştirdi. Aynı durum başka örneklerde de görülür: ışığı bir mercekle ağ tabakaya odaklayan, fotoğraf makinesine benzer gözler hem omurgalılarda hem ahtapotlarda ayrı ayrı ortaya çıktı. Soyu tükenmiş Tazmanya kaplanı (keseli kurt) kesesi olan bir hayvandı ve köpeklerle yakın akrabalığı yoktu; yine de görünüşü şaşırtıcı ölçüde kurda benziyordu. Yakınsak evrim, canlılığın önceden belirlenmiş tasarımlara doğru ilerlediği anlamına gelmez. Doğal seçilim, belli koşullarda en iyi işleyen beden yapısını öne çıkarır; bu yüzden akraba olmayan soylar çoğu zaman birbirine çok benzeyen çözümlere varır.

MerakEvrim

Mısır, şeker kamışı ve sorgum sıcakta ve güçlü güneş altında iyi yetişir; bunun bir nedeni, karbondioksiti yaprağın içinde yoğunlaştıran C4 fotosentezini kullanmalarıdır. Bu yöntem, farklı bitki gruplarında birbirinden bağımsız olarak 60’tan fazla kez ortaya çıktı.

Bitkilerin çoğu C3 fotosentezi yapar ve karbondioksiti RuBisCO adlı bir enzimle yakalar. Sıcak ve kurak havada bitki su kaybetmemek için yapraklarındaki gözenekleri kapatır, yaprağın içinde karbondioksit azalır ve RuBisCO bu kez oksijene bağlanır. Fotosolunum denen bu süreç enerjiyi boşa harcar. C4 bitkileri ise karbondioksiti önce yaprağın dış hücrelerinde dört karbon atomlu bir bileşik olarak tutar; yol adını da buradan alır. Ardından bu bileşiği RuBisCO’nun çalıştığı iç hücrelere taşıyıp karbondioksiti orada serbest bırakır; böylece enzimin çevresi karbondioksitle dolar. 60’tan fazla ayrı kökeniyle bu, bitki evriminde en sık tekrarlanan uyumlardan biridir. Bilim insanları bugün bu özelliği pirince kazandırmaya çalışıyor.

MerakDoğa

Welwitschia, Namibya ve Angola’daki Namib Çölü’nde yetişen ve ömrü boyunca yalnızca iki yaprak çıkaran bir bitkidir. Bu yapraklar yüzyıllar boyunca diplerinden uzamayı sürdürür; bazı bitkilerin bin yaşından büyük olduğu düşünülüyor.

Avusturyalı botanikçi Friedrich Welwitsch bitkiye 1859’da Angola’nın güneyinde rastladı; kendi anlattığına göre, dokunursa hayal olduğu anlaşılacak diye yarı korkuyla önünde diz çöküp uzun uzun baktı. Welwitschia, kozalaklı ağaçlar gibi açık tohumlu bir bitkidir: tohumları meyvenin içinde değil kozalaklarda oluşur; erkek ve dişi kozalaklar ayrı bitkilerde yetişir. Rüzgâr iki yaprağı yıllar içinde şerit şerit yırtar, bu yüzden yaşlı bir bitki bir yaprak yığınına benzer. Namib, yeryüzünün en kurak yerlerinden biridir. Yapraklar sisi ve çiyi toplayıp yüzeye yakın köklere damlatır; yine de 2019’da yapılan bir araştırma, bitkinin asıl su kaynağının toprağa sızan yağmur suyu olduğunu düşündürüyor. Welwitschia, Namibya’nın armasında da yer alır.

MerakDoğa

Orta Asya bozkırlarında yaşayan bir antilop olan sayganın iri ve esnek burnu, yazın tozu süzer, kışın da dondurucu havayı akciğerlere ulaşmadan önce ısıtıp nemlendirir.

Saygalar Kazakistan, Rusya, Özbekistan ve Moğolistan’ın kurak otlaklarında yaşar; sürüler yaz ve kış otlakları arasında yüzlerce kilometre göç eder. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra sayıları çöktü: geleneksel Çin tıbbında kullanılan boynuzları için erkeklerin avlanması, nüfusu yaklaşık yüzde 95 azalttı. Mayıs 2015’te olağandışı sıcak ve nemli bir havada, hayvanların normalde zararsızca taşıdığı Pasteurella multocida bakterisi bir kan enfeksiyonuna yol açtı; Kazakistan’da birkaç hafta içinde yaklaşık 200.000 sayga, yani o sırada yaşayan saygaların yarısından fazlası öldü. Kaçak avcılığa karşı alınan önlemler sayesinde Kazakistan’daki sürüler öyle güçlü toparlandı ki Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) 2023’te türü “kritik tehlikede” kategorisinden “tehdide açık” kategorisine indirdi.