Canlılar nasıl yaşar?

Biyoloji

Hücrelerden hayvanların davranışlarına kadar canlıların işleyişine dair bilgiler.

Bu konudaki kartlarSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakDoğa

Kākāpō, Yeni Zelanda’ya özgü, uçamayan ve geceleri etkin olan bir papağandır. Üremenin gerçekleştiği seyrek yıllarda erkekler toprakta sığ çukurlar kazar ve gece boyunca bu çukurlardan derin gümbürtüler salar; bu ses bir kilometreden uzağa ulaşabilir.

Kākāpō dünyanın uçamayan tek papağanıdır ve aynı zamanda en ağırıdır; erkekleri 4 kiloya kadar çıkabilir. Bir zamanlar bütün Yeni Zelanda’da yaşıyordu. Önce avlanma ve Polinezyalı yerleşimcilerin getirdiği köpekler ve sıçanlar, sonra Avrupalılarla gelen kediler, kakımlar ve sıçanlar onu yok olmanın eşiğine getirdi. Bugün hayatta kalan her kuşun bir adı var; hepsi yırtıcılardan arındırılmış adalarda ya da çitle korunan alanlarda, Kākāpō Recovery (Kākāpō’yu Kurtarma) programının gözetiminde yaşıyor. Dişiler yalnızca rimu gibi bazı yerli ağaçların olağanüstü bol meyve verdiği yıllarda ürer. İngilizcede “masting” denen bu bolluk iki ila dört yılda bir gelir. O mevsimlerde korucular yuvaları yakından izler, gerektiğinde yavruları kendileri büyütür.

MerakDoğa

Büyük fırkateyn kuşları okyanus üzerinde süzülürken uyuyabilir; bazen beynin yalnızca bir yarısıyla, bazen iki yarısıyla birden. Ama havadayken günde yalnızca 40 dakika kadar uyurlar; karada ise günde 12 saatten fazla uyurlar.

Bu bulgu, Almanya’daki Max Planck Ornitoloji Enstitüsü’nden Niels Rattenborg’un yönettiği 2016 tarihli bir araştırmadan geliyor. Ekip, Galápagos Adaları’nda kuluçkaya yatan büyük fırkateyn kuşlarına, on güne kadar süren uçuşlar boyunca beyin etkinliğini kaydeden küçük cihazlar taktı. Uykunun çoğu yaklaşık on ikişer saniyelik kısa parçalar hâlinde, genellikle kuşlar yükselen sıcak hava akımlarında daire çizerek tırmanırken geldi. Beynin yalnızca bir yarısı uyurken uyanık yarıya bağlı göz çoğunlukla uçuş yönüne bakıyordu. Fırkateyn kuşları açık denizde avlanır, ama tüyleri kolayca ıslandığı için suya konup dinlenemez. Bu kadar az uykuyla nasıl idare ettikleri hâlâ bilinmiyor.

MerakDoğa

Yaprak kesen karıncalar topladıkları yaprakların çoğunu yemez. Yaprakları çiğneyip yuvada yetiştirdikleri bir mantara zemin yaparlar; koloniyi besleyen de bu mantardır.

Yaprak kesen karıncaların yetiştirdiği mantar tek bir türdür: Leucoagaricus gongylophorus. Bu mantarın karınca yuvaları dışında yaşadığı bilinmiyor. Karıncalar mantar yetiştirmeye yaklaşık 50 ile 60 milyon yıl önce başladı; yaprak kesenler bu soyun çok daha genç bir koludur. Ürün doğadan toplanmaz, yuvadan yuvaya aktarılır: yeni bir koloni kurmak için yola çıkan genç kraliçe, ağzının içindeki küçük bir cepte bir parça mantar taşır. Birçok kolonide üçüncü bir ortak da vardır. Karıncaların vücudunda yaşayan Pseudonocardia bakterileri antibiyotik üretir ve mantar bahçesini yok edebilen Escovopsis adlı küfü baskı altında tutar. Olgun bir Atta yuvasında milyonlarca karınca yaşayabilir; odaları yerin metrelerce altına iner.

DinginlikDoğa

Biyolojik toprak kabukları siyanobakteri, liken, mantar, kara yosunu ve alglerin oluşturduğu canlı topluluklardır. Kurak bölgelerde toprağı bir arada tutar, suyun ve besinlerin döngüsünü etkilerler.

Bilim insanları bu kabuklara kısaca “biyokabuk” der. İlk yerleşenler arasında genellikle Microcoleus vaginatus adlı siyanobakteri bulunur: yapışkan iplikleri kum tanelerini birbirine bağlar, ardından gelecek liken, kara yosunu ve alglere zemin hazırlar. Kabuktaki bazı canlılar havadaki azotu bitkilerin kullanabileceği bir biçime de çevirir; çölün yoksul topraklarında bu büyük fark yaratır. Kurak toprakta her şey yavaş büyüdüğü için ezilen bir kabuğun ilk katmanı ancak yıllar içinde, tamamı ise on yıllarda, hatta yüzyıllarda yeniden oluşur. ABD’nin Colorado Platosu’ndaki Arches ve Canyonlands gibi millî parklarda tabelalar, ziyaretçilerden kabuğu ezmemek için patikadan çıkmamalarını ister.

DinginlikDoğa

Bulut ormanları suyun bir kısmını doğrudan geçen bulutlardan alır. Havadaki minik damlacıklar yapraklarda, yosunlarda ve dallarda toplanır, sonra damla damla toprağa iner ve ormanın suyuna önemli bir katkı yapar.

Bilim insanları buna “sis damlaması” ya da “yatay yağış” der; çünkü su yağmur gibi yukarıdan düşmez, rüzgârla yandan gelir. Toprakta değil başka bitkilerin üzerinde yaşayan yosun, eğrelti ve orkide gibi epifitler bu işte özellikle ustadır: sık ve dolaşık yüzeyleri damlacıkları yakalayan alanı kat kat büyütür. Bazı bulut ormanlarında, yağmurun az olduğu kurak mevsimde toprağa ulaşan suyun önemli bir bölümü sisten gelir. Kosta Rika’daki Monteverde bu ormanların en iyi incelenenlerinden biridir. Orada yapılıp 1999’da yayımlanan araştırmalar, ısınan denizler yüzünden bulutların dağın daha yukarılarında oluştuğunu ve ormana daha az sis ulaştığını ortaya koydu. Ağaçlar kesildiğinde ormanla birlikte bu doğal su toplayıcı da yok olur.

MerakDoğa

Rafflesia arnoldii, tropik bir asmanın içinde asalak olarak yaşar ve neredeyse hiç görünmez. Yalnızca leş kokulu, dev bir çiçek açmak için kısa bir süreliğine dışarı çıkar.

Rafflesia arnoldii, Sumatra ve Borneo’nun yağmur ormanlarında yetişir. Adını, onu 1818’de Sumatra’da kayda geçiren Sir Stamford Raffles ile cerrah ve doğa bilimci Joseph Arnold’dan alır; yöre halkı bitkiyi çok daha önceden tanıyordu. Rafflesia tam asalaktır: hiç yeşil dokusu yoktur ve bütün suyunu, besinini üzüm ailesinden bir Tetrastigma asmasından alır. Asmanın gövdesinin içinde iplik gibi uzanan hücreler hâlinde yaşar. Tomurcuğu aylarca şiştikten sonra açılır. Çiçeğin çapı bir metreye yaklaşabilir, ağırlığı birkaç kiloyu bulabilir; bitkiler âlemindeki en büyük tek çiçek budur. Çürümüş et kokusu, onu tozlaştıran leş sineklerini çeker. Çiçek yalnızca bir hafta kadar açık kalır. Ormanlar kesildikçe Rafflesia türlerinin birçoğu tehlikeye giriyor.

MerakDoğa

Filler yere düşük frekanslı titreşimler gönderir ve başka fillerin gönderdiği titreşimleri algılar. Topraktan gelen bu sinyalleri son derece hassas ayakları ve hortumlarıyla alırlar.

Biyolog Caitlin O’Connell-Rodwell, Afrika fillerindeki bu iletişimi 1990’larda Namibya’da incelemeye başladı. Ekibi, fillerin derinden gelen homurtularının ve yere vuruşlarının toprakta da titreşim yarattığını, bu titreşimler topraktan dinletildiğinde başka fillerin tepki verdiğini gösterdi. Araştırmacıların tahminine göre bu yer dalgaları birkaç kilometre uzağa ulaşabilir; bazı koşullarda aynı çağrının havada gidebildiğinden de uzağa. Filler bu sinyalleri iki yoldan alıyor gibi görünüyor: ayaklarındaki ve hortumlarındaki, Pacini cisimcikleri denen basınca duyarlı sinir uçlarıyla ve bacak kemiklerinden iç kulağa ulaşan titreşimle. Fillerin dinler gibi öne eğildiği ya da bir ayağını kaldırdığı görülmüştür. Toprak yoluyla ne kadar bilgi taşınabildiği hâlâ araştırılıyor.

MerakDoğa

Bayağı vampir yarasalar uzun süren dostluklar kurar. Aç kalan bir tünek arkadaşına, akrabası olmasa bile, daha önce kendisiyle paylaşmışsa emdiği kanın bir kısmını kusarak verebilir.

Beslenemeyen bir vampir yarasa iki üç gece içinde açlıktan ölebilir; bu yüzden paylaşılan bir öğün hayat kurtarır. Biyolog Gerald Wilkinson bu paylaşımı 1984’te Kosta Rika’daki yabani yarasalarda ayrıntılı olarak anlattı. Yarasaların, daha önce kendilerini doyuranları doyurmaya daha yatkın olduğunu gösterdi; bu, memelilerde akraba olmayanlar arasındaki karşılıklı yardımın ender örneklerinden biridir. Gerald Carter’ın yürüttüğü sonraki çalışmalar, yeni ortaklıkların adım adım kurulduğunu ortaya koydu: yarasalar önce birbirini tımar ediyor, kan paylaşımı ancak sonra geliyor. 2019’da yayımlanan bir araştırmada, laboratuvarda bir arada tutulurken bağ kuran yarasalar doğaya bırakıldıktan sonra bu bağların çoğunu sürdürdü; hayvanlar minik yakınlık sensörleriyle izlendi.

MerakDoğa

Yaprakla beslenen hoatzin, sert bitkileri sindirmek için iri kursağındaki mikroplardan yararlanır. Yiyeceği bu şekilde mayalandırarak sindirmek kuşlar arasında çok ender görülür.

Hoatzin, Güney Amerika’da Amazon ve Orinoco havzalarında, nehir kıyılarındaki bataklık ormanlarında yaşar. Yaprakları ağırlıklı olarak sindirim kanalının ön kısmında mayalandırarak sindiren bilinen tek kuştur; inek de işkembesinde buna benzer bir şey yapar. Kocaman kursağındaki ve yemek borusunun alt kısmındaki bakteriler, sert bitki liflerini daha mideye ulaşmadan parçalar. Mayalanan kursak kuşa ahır gübresini andıran bir koku verir; bu yüzden İngilizcede “kokan kuş” (stinkbird) diye anılır ve pek avlanmaz. İri kursak uçuş kaslarına da az yer bırakır, bu yüzden hoatzin beceriksiz bir uçucudur. Yavruların her kanadında iki pençe bulunur; bir yırtıcıdan kaçmak için suya atladıklarında bu pençelerle dallara geri tırmanırlar.

MerakDoğa

Yeni Gine’de yaşayan ötücü bir kuş olan kapüşonlu pitohui, derisinde ve tüylerinde batrakotoksin taşıyabilir. Bazı zehirli kurbağalarda da bulunan bu sinir zehrinin miktarı kuştan kuşa değişir ve besinlerinden geldiği düşünülür.

Yeni Gine halkı bu kuşun etinin yenmeyecek kadar kötü olduğunu çoktandır bilir; Batılı doğa bilimciler bunu 1895 gibi erken bir tarihte not etmiş. “Pitohui” adının Papua dillerinde “çöp kuş” anlamına geldiği söylenir. Zehir, 1990’da müze koleksiyonu için kuş derisi hazırlayan araştırmacıların ellerinde uyuşma ve yanma hissetmesiyle dikkat çekti. 1992’de kuşbilimci Jack Dumbacher’ın da içinde bulunduğu bir ekip, deride ve tüylerde batrakotoksinin yakın akrabası homobatrakotoksini saptadı; böylece pitohuiler bilimin belgelediği ilk zehirli kuşlar arasına girdi. Zehrin kaynağı daha sonra pitohuilerin midesinde bulunan ve aynı zehir ailesini taşıyan küçük Choresine böcekleri olarak belirlendi. Zehir büyük olasılıkla yırtıcıları ve tüy biti gibi asalakları uzak tutuyor.

MerakDoğa

Bombardıman böcekleri savunma kimyasallarını sağlam çeperli bir odada karıştırır ve kaynamaya yakın sıcaklıktaki bu karışımı art arda hızlı atımlarla püskürtür. Atımlar basıncı ve ısıyı dengede tutmaya yardım eder.

Böcek, karnındaki bir haznede iki madde saklar: hidrokinonlar ve hidrojen peroksit. Tehlike anında bunları, içinde enzimler (kimyasal tepkimeleri hızlandıran proteinler) bulunan sağlam çeperli bir tepkime odasına sıkar. Başlayan şiddetli tepkime karışımı 100 °C dolayına kadar ısıtır ve bir kısmını buhara çevirir. 1990’da yapılan bir çalışma, püskürtünün tek bir jet hâlinde değil, saniyede 500 kadar hızla art arda gelen yaklaşık 70 atımla çıktığını gösterdi. 2015’te araştırmacılar canlı böcekleri yüksek hızlı röntgen görüntülemeyle filme aldı ve bu ritmi odanın esnek çeperleriyle kapakçıkların ürettiğini gösterdi; bu düzen böceğin kendini haşlamasını da önlüyor. Bazı türler karın ucunu döndürerek püskürtüyü neredeyse her yöne yöneltebilir.

MerakBiyoloji

Bazı planarya (yassı solucan) türleri parçalara ayrıldığında, her küçük parça günler ya da haftalar içinde yeniden bütün bir solucana dönüşebilir. Baş ve kuyruk her seferinde doğru uçta çıkar.

Laboratuvarlarda en çok Schmidtea mediterranea ile Dugesia cinsinden türler incelenir. Biyolog Thomas Hunt Morgan daha 1898’de, solucanın 279’da biri kadar küçük bir parçasının bile bütün bir hayvana dönüşebildiğini buldu; sonraki tahminlere göre işe yarayan en küçük parça yaklaşık 10.000 hücreden oluşuyor. Yeni dokuyu, vücudun her yerine dağılmış erişkin kök hücreler olan neoblastlar üretir. 2011’de Peter Reddien’in laboratuvarı, kendi kök hücreleri ışınlamayla yok edilmiş bir solucana nakledilen tek bir neoblastın dokuları yeniden kurabildiğini gösterdi. İnsanda da bulunan Wnt adlı sinyal yolu gibi hücreler arası kimyasal sinyaller, her yaranın baş mı kuyruk mu üreteceğini belirler. Planaryalar bugün, dokuların kendini nasıl onarabileceğini araştıran çalışmaların başlıca modellerinden biridir.

MerakBiyoloji

Kaplumbağa kabuğu desenli kediler neredeyse her zaman dişidir. Gelişimin başında embriyodaki her hücre iki X kromozomundan birini rastgele kapatır; ondan türeyen hücreler bu seçimi korur. X’lerden biri turuncu renk genini, öteki turuncu olmayan çeşidini taşır; hangisinin kapandığı lekenin rengini belirler.

Bu sürecin adı X inaktivasyonudur. Fikri 1961’de farelerde tüy rengini inceleyen İngiliz genetikçi Mary Lyon ortaya attığı için lyonizasyon da denir. Memelilerde dişilerin iki, erkeklerin tek X kromozomu vardır; dişi hücrelerde X’lerden birinin kapanması, bu kromozomdaki genlerin payını iki cinsiyette eşitler. Seçim, embriyo henüz küçük bir hücre topağıyken yapılıp sonraki bütün hücrelere aktarıldığı için renk ince benekler yerine lekeler hâlinde görünür. Erkek bir kedinin kaplumbağa kabuğu desenli olabilmesi için fazladan bir X kromozomu (XXY) taşıması gerekir; bu ender durum genellikle kısırlığa yol açar. Üç renkli (calico) kedilerde de aynı düzenek işler; beyaz lekeleri ise ayrı bir gen ekler.

MerakBiyoloji

Yetiştirilen tatlı patateslerde, çok eskiden Agrobacterium adlı bir toprak bakterisinden doğal yolla geçmiş DNA bulunur ve bu bakteri genlerinden bazıları hâlâ çalışır. İşin içinde hiçbir laboratuvar yoktur: tatlı patates, doğanın kendi eliyle genetiği değiştirilmiş bir bitkidir.

Agrobacterium, kendi DNA’sının bir parçasını bitkilere sokup onlara kendisi için besin ürettirmesiyle bilinir. Genetik mühendisler de 1980’lerden beri aynı yöntemle bitkilere gen aktarıyor. 2015’te Gent Üniversitesi’nden Tina Kyndt ile Godelieve Gheysen’in yürüttüğü ve Uluslararası Patates Merkezi’nin de katıldığı bir çalışma, tatlı patates genomunda bakteri DNA’sı buldu. Dört bakteri geni içeren bir parça, incelenen 291 kültür çeşidinin hepsinde vardı; bitkinin yakın yabani akrabalarında ise yoktu. Bu tablo, ilk çiftçilerin bu parçayı taşıyan bitkileri farkında olmadan seçmiş olabileceğini düşündürüyor. Parçanın hangi özelliği etkilediği, gerçekten bir etkisi olup olmadığı hâlâ bilinmiyor. Bu örnek, genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili tartışmalarda sık sık anılır.

MerakOkyanus

Bazı deniz sümüklüböcekleri, yedikleri alglerin kloroplastlarını, yani güneş ışığını besine çeviren minik yeşil yapıları, kendi vücutlarında çalışır hâlde tutar. Bu çalıntı kloroplastlar günlerce, bazı türlerde aylarca fotosentez yapmayı sürdürebilir.

Bu sümüklüböcekler Sacoglossa adı verilen bir gruba girer. Yaptıklarına ise Yunanca “hırsız” ve “biçimlenmiş” sözcüklerinden gelen kleptoplasti adı verilir. Alg hücrelerini delip içini emerler, kloroplastları da bağırsaklarını döşeyen hücrelerde saklarlar. En bilinen örnek, Kuzey Amerika’nın Atlantik kıyılarında yaşayan zümrüt yeşili Elysia chlorotica’dır: Vaucheria litorea adlı algden aldığı kloroplastları aylarca çalıştırabilir. Bilim insanları bir zamanlar bu sümüklüböceğin, kloroplastları ayakta tutmak için alg genlerini kendi DNA’sına aldığını düşünüyordu; ancak sonraki genetik çalışmalar bunu doğrulamadı. Kloroplastların bu kadar uzun süre nasıl dayandığı hâlâ tartışılıyor. Sümüklüböceği ne kadar beslediği de öyle: bazı deneylerde karanlıkta tutulan aç sümüklüböcekler, ışıkta tutulanlar kadar uzun yaşadı.

MerakBiyoloji

Hayvanların yaşayan en yakın akrabaları, koanoflagellat denen tek hücreli canlılardır. Hücreleri süngerlerdeki bazı hücrelere çarpıcı biçimde benzer ve ilk hayvanların tek hücreli canlılardan nasıl evrildiğine dair ipuçları verir.

Koanoflagellatlar, kamçı denen tek bir ince uzantıyı çırparak suyu, parmak gibi minik çıkıntılardan oluşan bir yakanın içinden geçirir; yakada takılan bakteriler besinleri olur. Bizim atamız değil, hayvan soyundan yüz milyonlarca yıl önce ayrılmış kardeş bir soydur. İlk kez 2008’de okunan genomlarında, hayvanların hücreleri birbirine yapıştırmak için kullandığı kaderinlerin ve hücreler arasında sinyal taşıyan tirozin kinazların genleri bulunur. Salpingoeca rosetta adlı tür, tek başına yaşamaktan küçük, gül biçimli koloniler kurmaya geçebilir. Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’den Nicole King’in laboratuvarı 2012’de bu geçişi belirli bir bakterinin salgıladığı bir molekülün tetiklediğini buldu.

MerakOkyanus

Her gece sayısız deniz canlısı beslenmek için derinlerden yüzeye doğru yükselir, şafaktan önce yeniden derine iner. Günlük dikey göç denen bu yolculuk, karbonu okyanusun derinliklerine taşır.

Bu göç tesadüfen fark edildi. 1942’de C. F. Eyring, R. J. Christensen ve R. W. Raitt, USS Jasper gemisinde sonarla çalışırken gündüz 300-500 metre derinlikte görünen, geceleri ise daha yukarıda duran sahte bir deniz tabanıyla karşılaştı. Yankı milyonlarca canlıdan geliyordu; bunların başında, okyanusun loş orta derinliklerinde yaşayan ve gazla dolu yüzme keseleri sesi yansıtan küçük balıklar vardı. Bu tabakaya bugün derin saçılma tabakası deniyor. Hayvanlar karanlığın örtüsü altında plankton yemek için yükselir, şafakta görerek avlanan yırtıcılardan saklanmak için derine iner. Kütle bakımından sık sık yeryüzünün en büyük göçü olarak anılır. Derinde soluk alıp verdikçe, dışkı bıraktıkça ve başka canlılara yem oldukça karbonu da aşağı taşırlar.

DinginlikOkyanus

Deniz karı, plankton kalıntıları, mukus, dışkı topakları ve başka organik parçacıklardan oluşur. Bu parçacıklar üst sulardan derin denize durmadan yağar.

Bu parçacıkların çoğu yolda yenir ya da bakteriler onları ayrıştırır; deniz tabanına ancak küçük bir kısmı ulaşır. Yine de güneş ışığının ulaşmadığı, alglerin yetişemediği derinliklerde birçok canlının başlıca besin kaynağı budur. Tanecikler birbirine yapışarak büyür ve günde onlarca, hatta yüzlerce metre batabilir. Adın, 1930’larda Bermuda açıklarında batisferle dalan doğa bilimci William Beebe’ye dayandığı söylenir; Beebe projektörlerinin ışığında süzülen tanecikleri görmüştü. Bilim insanları bu yağışı tortu tuzakları ve su altı kameralarıyla ölçer, çünkü okyanusun biyolojik karbon pompasının önemli bir parçasıdır: yüzeyde planktonun aldığı karbon batar, tabana ulaşan kısmı ise yüzyıllarca, hatta daha uzun süre orada kalabilir.

MerakOkyanus

Fıçı gözlü balık Macropinna microstoma’nın tüp biçimli gözleri, başındaki saydam ve sıvı dolu bir kalkanın altındadır. Balık bu gözleri yukarı bakar konumdan ileri bakar konuma çevirebilir.

Fıçı gözlü balık Kuzey Pasifik’te 600-800 metre derinlikte yaşar ve 15 santimetre kadar büyür. 1939’da tanımlandı, ama onlarca yıl yalnızca ağlarla yukarı çekilen örneklerden tanındı. Ağlar yumuşak kalkanı parçaladığı için gözlerin kıpırdamadan hep yukarı baktığı sanılıyordu. Monterey Körfezi Akvaryumu Araştırma Enstitüsü’nden Bruce Robison ile Kim Reisenbichler, Kaliforniya açıklarında uzaktan kumandalı bir denizaltıyla canlı fıçı gözlü balıkları görüntüledi ve 2008’de yayımladıkları makalede yeşil gözlerin sağlam kubbenin içinde döndüğünü gösterdi. Ağzın üstünde göz gibi duran iki koyu nokta aslında koku organlarıdır. Robison, balığın denizanalarının sokan akrabaları olan sifonoforların yiyeceğini çalıyor olabileceğini, kalkanın da gözlerini onların dokunaçlarından koruduğunu düşünüyor.

MerakOkyanus

Denizanalarının akrabası olan sifonofor, tek bir döllenmiş yumurtadan birbirine bağlı parçalardan oluşan bir koloniye dönüşür. Zooit denen bu parçaların her biri tek bir işi üstlenir: yüzme, beslenme, savunma ya da üreme.

Sifonoforlar, denizanalarını ve mercanları da kapsayan knidliler (Cnidaria) grubundandır. Döllenmiş yumurtadan tek bir kurucu zooit gelişir; ötekilerin hepsi ondan tomurcuklanır, bu yüzden bütün parçalar genetik olarak aynıdır. Her zooit, akraba türlerde tek başına yaşayan bir polipe ya da küçük bir denizanasına karşılık gelir. Sifonoforda ise bir işte uzmanlaşmıştır ve tek başına yaşayamaz; koloni, organları olan tek bir beden gibi çalışır. En tanınmış sifonofor, acı veren sokması beslenme ve savunma zooitlerinden gelen Portekiz savaş gemisidir. Birçok türü ise derin denizlerde yaşayan, cam gibi saydam, narin canlılardır. Nisan 2020’de Batı Avustralya açıklarındaki Ningaloo kanyonlarında görüntülenen dev bir Apolemia kolonisi sarmal biçimde kıvrılmıştı; dış halkasının 47 metre kadar olduğu tahmin edildi. Bu, bugüne kadar kaydedilen en uzun hayvanlardan biridir.

MerakOkyanus

Miksinler saldırıya uğradığında mukus ve mikroskobik protein iplikleri salar. Bunlar deniz suyunda açılarak kısa sürede büyük miktarda koruyucu balçığa dönüşür.

Miksinler, deniz tabanında yaşayan, yılan balığına benzeyen çenesiz balıklardır. 70’ten fazla türü bilinir; yaklaşık 300 milyon yıllık fosiller bile bugünküleri andırır. Çoğu zaman ölü balıkların ve balina leşlerinin içine girerek beslenirler. Balçık, vücut boyunca dizili bezlerden salınan mukus ve sımsıkı sarılmış protein ipliklerinden oluşur. Deniz suyuna karışınca iplikler saniyenin küçük bir kesrinde çözülür; azıcık bir salgı litrelerce suyu balçığa çevirir ve saldıran balığın solungaçlarını tıkayabilir. Su altı kameraları, miksini bırakıp uzaklaşan köpekbalıklarını görüntülemiştir. Her iplik insan saçından çok daha incedir ama sağlam ve esnektir; araştırmacılar bu yüzden onu yeni lifler için örnek alıyor. Tehlike geçince miksin kendine düğüm atar ve düğümü gövdesi boyunca kaydırarak balçığı sıyırır.

MerakOkyanus

Kokolitoforlar, kendilerini ince işlenmiş tebeşir (kalsiyum karbonat) plakalarla kaplayan minicik, tek hücreli alglerdir. Güneş alan sularda milyarlarcası sürüklenir; mikroskobik yaşamla okyanusun kimyası ve dünyanın karbon döngüsü arasında köprü kurarlar.

Kokolit denen her plakanın çapı milimetrenin birkaç binde biri kadardır; plaka hücrenin içinde yapılır, sonra yüzeye itilir. Kokolitoforlar ölünce plakaları dibe çöker. Milyonlarca yılda kalınlaşan bu katmanlar sertleşip tebeşire dönüşmüştür: Dover’ın Beyaz Kayalıkları büyük ölçüde, yaklaşık 100 ile 66 milyon yıl önce, Kretase döneminde birikmiş kokolitlerden oluşur. Bugün en yaygın tür olan Emiliania huxleyi, denizi sütlü bir turkuaza boyayan ve uzaydan görülebilen kitlesel çoğalmalar yapar. Kokolitoforlar fotosentezle karbon alır; batan plakaları da karbonu deniz tabanına taşır. Bilim insanları oradaki fosillerinden yararlanarak geçmiş iklimleri yeniden kurar.

MerakBiyoloji

Okçu balıkları, suya sarkan yapraklardaki böcekleri ağızlarından fışkırttıkları suyla düşürür. Işık havadan suya geçerken kırıldığı için böcek göründüğü yerde değildir, ama balık yine de hedefi tutturur.

Okçu balıkları Hindistan ve Güneydoğu Asya’dan Kuzey Avustralya’ya kadar mangrov bataklıklarında ve nehir ağızlarında yaşar. Balık, atış yaparken dilini damağındaki ince bir oluğa dayar ve solungaç kapaklarını birden kapatır; oluktan fışkıran su, yüzeyin üç metre kadar yukarısındaki avı bile düşürebilir. Yetişkinler çoğunlukla ilk atışta vurur ve farklı açılardan nişan alsalar da isabetlerini korur. Yavrular başta sık sık ıskalar, deneye deneye ustalaşır. Alman biyolog Stefan Schuster’in ekibinin 2006’da yayımladığı bir çalışmaya göre, deneyimli bir balığın atışlarını izleyerek de öğrenebilirler. Aynı ekip, vurulan böcek düşmeye başlar başlamaz balığın onun nereye düşeceğini kestirip doğruca oraya yüzdüğünü de gösterdi.

MerakOkyanus

Aynı bölgedeki erkek kambur balinalar hep aynı şarkıyı söyler ve bu şarkı zamanla değişir. Yeni bir şarkı bir topluluktan ötekine genlerle değil, balinaların birbirinden öğrenmesiyle geçer.

Kambur balinalarda yalnızca erkekler şarkı söyler, özellikle de üreme mevsiminde. Şarkı; iniltilerden, çığlıklardan ve kısa vuruşlardan oluşan, bölüm bölüm tekrarlanan uzun bir dizidir. Bir bölgedeki bütün erkekler hemen hemen aynı şarkıyı söyler, ama şarkı durmadan değişir: biri küçük bir yenilik katar, ötekiler onu taklit eder. Değişim bazen bir anda olur. 1996’da Avustralya’nın doğu kıyısında çalışan araştırmacılar, batı kıyısındaki balinalara ait bir şarkıyı söyleyen iki erkek kaydetti. İki yıl içinde kaydettikleri bütün erkekler yeni şarkıya geçmişti. Ekip, 2000’de Nature dergisinde yayımladığı makalede buna “kültür devrimi” dedi; bu kadar hızlı ve eksiksiz bir değişim ancak öğrenmeyle yayılabilir. Sonraki çalışmalar, yeni şarkıların Güney Pasifik’te topluluktan topluluğa doğuya doğru ilerlediğini gösterdi.