Gelenekler ve günlük hayat

Kültür

Farklı toplumların gelenekleri, el sanatları ve günlük alışkanlıkları. Bildiğimiz şeylerin başka yerlerdeki karşılıkları.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakDil

Kanarya Adaları’ndaki La Gomera’da İspanyolca ıslıkla da konuşulur. Silbo Gomero denen bu yöntemde sözler ıslığa dönüşür ve adanın derin vadilerinde beş kilometreye kadar uzağa ulaşır; bir bağırışın gidebileceğinden çok daha uzağa.

Silbo Gomero ayrı bir dil değil, İspanyolcayı ıslıkla konuşmanın bir yoludur: Islık çalan kişi konuşmanın seslerini, perdesi inip çıkan birkaç ünlü ve ünsüz ıslığına dönüştürür; bunu yaparken bazen parmağını ağzına koyar. Yöntem, adanın İspanyollardan önceki halkı Guançların ıslıklı konuşmasından gelir ve 1400’lerdeki fetihten sonra İspanyolcaya uyarlanmıştır. Karşı yamaçta görünen bir komşunun yürüyerek bir saat uzakta olabildiği bu adada çobanlar ve çiftçiler için hayati önemdeydi. 1950’lerden itibaren ada göç verip telefon yaygınlaşınca kullanımı hızla azaldı. Kanarya Adaları yönetimi 1999’da onu okullarda zorunlu ders yaptı; UNESCO da 2009’da insanlığın somut olmayan kültürel mirası listesine ekledi.

MerakSanat

Benin Bronzları, bugünkü Nijerya’nın güneyindeki Benin Krallığı’nın sarayı için yapılmış binlerce pirinç ve bronz levha ile heykeldir. Kralları, törenleri ve saray hayatını anlatan bu eserler 1897’de İngiliz askerlerince yağmalandı.

Eserleri, bugün Nijerya’nın Edo Eyaleti’nde bulunan Benin City’deki saraya bağlı bir döküm ustaları loncası yaptı. Bu gelenek en az 13. yüzyıla uzanır; levhaların çoğu ise 16. ve 17. yüzyıldan kalmadır ve oba denen eski kralları onurlandırır. Şubat 1897’de İngiliz kuvvetleri kenti ele geçirdi, saray yakıldı, binlerce eser alınıp götürüldü. Britanya bu baskını, kente giden bir İngiliz heyetinin çoğunun Benin askerlerince öldürülmesine verilmiş bir ceza olarak sundu; tarihçiler ise onu sömürge denetimini genişletme çabasının bir parçası sayıyor. Eserler satıldı ve Avrupa ile Kuzey Amerika’daki müzelere, özel koleksiyonlara dağıldı. Almanya 2022’de yaklaşık 1.130 bronzun mülkiyetini Nijerya’ya devretti; başka müzeler de iadelere başladı.

MerakGöç

Polinezyalı denizciler pusula, harita ya da hiçbir alet kullanmadan Pasifik’in binlerce kilometrelik açık sularını aştı. Yönlerini doğan ve batan yıldızlardan, güneşten, okyanus dalgalarından ve deniz kuşlarından bulur, hızlarını ve rotalarını akıllarında tutarlardı.

1970’lere gelindiğinde bu eski bilgi neredeyse unutulmuştu ve bazı araştırmacılar Pasifik adalarına insanların rastgele sürüklenen kanolarla ulaştığını ileri sürüyordu. Polinezya Denizcilik Derneği bu görüşü sınamak için Mikronezya’daki küçük Satawal adasından usta denizci Mau Piailug’dan yardım istedi. Satawal’da bu geleneğin yakın bir akrabası hâlâ yaşıyordu. Piailug 1976’da çift gövdeli Hōkūleʻa kanosunu hiçbir alet kullanmadan Hawaii’den Tahiti’ye, yaklaşık 4.000 kilometre götürdü. Yolculuk, uzak adalara bilerek ve yön bularak gidilebileceğini gösterdi. Piailug daha sonra aralarında Nainoa Thompson’ın da bulunduğu Hawaiili denizcileri yetiştirdi; geleneksel yön bulma bugün Pasifik’in pek çok yerinde yeniden yaşıyor.

MerakTicaret

İpek Yolu tek bir yol değil, Çin’i 1.500 yılı aşkın bir süre boyunca Orta Asya, Hindistan, İran ve Akdeniz’e bağlayan kervan ve deniz yollarından oluşan bir ağdı. Bu yollardan ipek ve baharatın yanı sıra dinler, icatlar ve hastalıklar da geçti.

Bu ad, yolların kendisinden çok daha yenidir: “Seidenstraße”, yani “İpek Yolu” adını 1877’de Alman coğrafyacı Ferdinand von Richthofen koydu. Ticaret, MÖ 2. yüzyıldan itibaren Çin’de Han Hanedanı döneminde gelişti. Elçiler ve kervanlar Kaşgar ve Semerkant gibi vaha kentlerinden geçerek batıya uzanan yollar açtı; gemiler de Çin, Hint, Arap ve Doğu Afrika limanlarını birbirine bağladı. Yolun tamamını gidip gelen tüccar azdı; mallar elden ele geçerek ilerlerdi. Budizm bu yollardan Çin’e ulaştı, kâğıt yapımı önce İslam dünyasına, sonra Avrupa’ya yayıldı. 14. yüzyılda vebanın da bu yolları izleyerek Karadeniz’e ve Avrupa’ya ulaştığı düşünülüyor.

MerakTicaret

Hansa Birliği, Alman tüccar loncalarının ve ticaret kentlerinin kurduğu bir birlikti; 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar Baltık ve Kuzey Denizi ticaretine hâkim oldu. Birliğin fiilî merkezi Lübeck’ti; Londra’dan Novgorod’a kadar ticaret büroları vardı.

Birlik 12. yüzyılın sonunda birkaç kuzey Alman kentinden doğdu ve en parlak döneminde bugünkü sekiz ülkeye yayılan 200’e yakın yerleşimi kapsadı. Kralı, ordusu ya da kalıcı bir hükûmeti yoktu. Üye kentler zaman zaman toplanan ve Hansetag denen meclislere temsilci gönderir, ticaret ayrıcalıklarını paylaşır, gerektiğinde rakiplerini abluka altına alır, hatta onlarla savaşırdı; 1370’te Danimarka’ya karşı kazanılan savaş bunun bir örneğidir. Yurt dışındaki büyük ticaret büroları, yani kontorlar, Londra, Brugge, Bergen ve Novgorod’daydı. Güçlü toprak devletleri ortaya çıktıkça birlik etkisini yitirdi; son meclisini 1669’da topladı. Hamburg ve Bremen bugün de kendilerini “Özgür Hansa Kenti” olarak adlandırır.

MerakMimarlık

Mali’nin Cenne (Djenné) kentindeki Ulu Cami, çoğu zaman dünyanın en büyük kerpiç yapısı diye anılır. Yapı, bütün kent halkı her yıl yağmurlardan önce duvarlarını taze çamurla yeniden sıvadığı için ayakta kalıyor.

Bugünkü yapı 1907’de, kentin duvarcı loncasının başı Ismaila Traoré’nin yönetiminde, 13. yüzyıldan kaldığı söylenen bir caminin yerinde tamamlandı. Duvarları güneşte kurutulmuş kerpiçtendir; duvarlardan dışarı taşan palmiye kütükleri kalıcı bir iskele işi görür. Yağmur her yıl sıvayı aşındırır; bu yüzden kent her baharda “Crépissage” adlı bir şenlikle sıvayı yeniler. Erkekler ve oğlan çocukları sepetlerle çamuru duvarlara taşımak için yarışır, kadınlar nehirden su getirir, işi duvarcı loncasının yaşlı ustaları yönetir. Cenne’nin eski kenti 1988’den beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndedir.

MerakKültür

Haenyeolar, Güney Kore’nin güneyindeki Jeju Adası’nda tüp kullanmadan dalan kadınlardır. Nefeslerini bir ila üç dakika tutarak 20 metreye kadar iner, deniz kulağı, deniz kestanesi, ahtapot ve yosun toplarlar.

Haenyeo, Korecede “deniz kadınları” demektir. Kızlar bu işi geleneksel olarak köydeki yaşlı dalgıçlardan öğrenir. Kadınlar köylerde dalgıç dernekleri kurar; ne zaman ve neyin toplanacağına bu dernekler karar verir, dalgıçlar da birbirinin güvenliğini gözetir. UNESCO, denizi bu şekilde ortaklaşa koruyan kültürü 2016’da Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne aldı. Sayıları hızla azaldı: 1965’te 23.081 olan haenyeo sayısı 1970’te 14.143’e indi; bugün birkaç bin kişi kaldı. Çoğu 60 yaşın üzerinde; en yaşlıları 80’i geçmiş olmasına rağmen hâlâ dalıyor.

MerakYemek

Fermantasyon, yani mayalanma, mayaların ve bakterilerin yiyeceklerdeki şekerle beslenip onu asite, alkole ya da gaza dönüştürmesidir. Ekmek, yoğurt, peynir, şarap ve turşu bu sayede yapılır; buzdolabından binlerce yıl önce yiyecekler de böyle bozulmadan saklanırdı.

İnsanlar yiyecekleri, nasıl olduğunu bilmeden çok önce mayalıyordu: Çin’deki Jiahu’da bulunan çömleklerin içindeki kalıntılar, orada yaklaşık 9.000 yıl önce pirinç, bal ve meyveden mayalanmış bir içki yapıldığını gösteriyor. Fermantasyon yüzyıllar boyunca salt kimyasal bir olay sanıldı. 1850’lerde Fransız kimyager Louis Pasteur bunun canlı mikroorganizmaların işi olduğunu ve farklı mikropların farklı sonuçlar verdiğini gösterdi: Kimi yiyeceğe lezzet katıyor, kimi onu bozuyordu. Bu buluş, istenmeyen mikropları hafif ısıtmayla öldüren pastörizasyonun doğmasını sağladı. Yöntem önce 1860’larda şaraba, daha sonra süte uygulandı.

MerakYemek

Ekşi maya, içinde yabani mayaların ve laktik asit bakterilerinin birlikte yaşadığı bir un ve su karışımıdır. Mayalar ekmeği kabartan gazı üretir; bakteriler de ekmeğe ekşi tadını veren ve daha uzun süre bozulmadan kalmasına yardım eden asitleri üretir.

Ticari fırın mayası 19. yüzyılda yaygınlaşana kadar mayalı ekmeğin büyük kısmı böyle yapılırdı: Her günkü hamurdan bir parça ayrılır, ertesi günün hamurunu mayalamak için saklanırdı. 1971’de ABD Tarım Bakanlığı’ndan araştırmacılar Kline ve Sugihara, San Francisco ekmeğinin ünlü ekşi tadını veren bakteriyi ayırdı; bakteriye sonradan Fructilactobacillus sanfranciscensis adı verildi. Bu bakteri o zamandan beri dünyanın her yerindeki ekşi mayalarda bulundu. Yanında yaşadığı maya, bakterinin en sevdiği şeker olan maltozu kullanamaz; bu yüzden ikisi hamuru paylaşır ama birbiriyle yarışmaz. Ekmeğin ne kadar ekşi olacağını sıcaklık ve mayanın ne sıklıkla beslendiği belirler; hangi mikrobun baskın çıkacağına bunlar karar verir.

MerakGöç

Bantu dilleri konuşan çiftçi topluluklar, binlerce yıl içinde bugünkü Kamerun ile Nijerya arasındaki yaylalardan Orta, Doğu ve Güney Afrika’nın büyük bölümüne yayıldı. Bugün bu bölgelerde Svahili, Zulu, Şona ve Kikuyu gibi yüzlerce akraba Bantu dili konuşuluyor.

Tarihçiler bir zamanlar tek ve büyük bir “Bantu göçü” düşünüyordu. Bugün dilbilimsel, arkeolojik ve genetik kanıtlar, kabaca MÖ 4000 ile MS 500 arasında pek çok yoldan ilerleyen daha yavaş bir yayılmaya işaret ediyor; Bantu dilli topluluklar bugünkü Güney Afrika’ya MS 300 civarında ulaşmıştı. “Bantu” adını 1862’de Alman dilbilimci Wilhelm Bleek, bu dillerin çoğunda “insanlar” anlamına gelen sözcükten türetti. Tarım, hayvancılık ve demircilik bölgeden bölgeye farklı bileşimlerle yayıldı; yeni gelenler her yerde orada yaşayan halklarla karıştı. Örneğin Zulu ve Xhosa dillerindeki “tık” sesleri, güney Afrika’da daha önce konuşulan Khoisan dillerinden alınmıştır.

MerakEvrim

Dünyadaki yetişkinlerin çoğu, çocukluktan sonra süt şekerini sindiren laktaz enzimini çok az üretir. Uzun süredir süt hayvancılığı yapan bazı toplumlarda ise enzimi ömür boyu çalışır tutan gen değişiklikleri doğal seçilimle yayıldı. Bu özelliğe laktaz kalıcılığı denir.

Avrupa’da en sık görülen varyant, laktaz genini (LCT) açıp kapatan bir DNA bölgesinde bulunur; yaygın kabul gören bir tahmine göre yaklaşık 7.500 yıl önce yayılmaya başladı. Aynı etkiyi yapan farklı mutasyonlar, Doğu Afrika’daki sığır çobanları ve Orta Doğu’daki göçebe hayvancılar arasında birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktı; yani evrim aynı çözüme birkaç kez ulaştı. Bilim insanları buna gen-kültür birlikte evrimi der: Süt için hayvan beslemek gibi kültürel bir alışkanlık, hangi genlerin insanlara hayatta kalma avantajı sağlayacağını değiştirdi. Hikâye ilk göründüğünden daha karmaşık. Nature dergisinde 2022’de yayımlanan bir çalışma, Avrupalıların binlerce yıl süt kullandığı hâlde bu varyantın uzun süre seyrek kaldığını gösterdi. Araştırmacılara göre varyant en hızlı kıtlık ve salgın dönemlerinde yayıldı; bu dönemlerde süt, laktaz kalıcılığı olmayanları ağır biçimde hasta edebiliyordu.

MerakTicaret

Sekizinci yüzyıldan itibaren Sahra’yı aşan deve kervanları, Batı Afrika’yı Kuzey Afrika’ya ve Akdeniz’e bağladı. Kuzeye altın, güneye tuz taşındı; kitaplar, âlimler ve fikirler de iki yönde yol aldı.

Develer MS ilk yüzyıllarda Sahra’ya yayılınca çölü geçmek mümkün hâle geldi; kuyular ve vahalar arasında günlerce susuz yürüyebiliyorlardı. Taghaza gibi çöl madenlerinden kesilen tuza, altını bol ama tuzu az olan Batı Afrika savanında büyük talep vardı; Gana, Mali ve Songhay imparatorluklarının altını da Akdeniz’deki darphanelere ulaşıyordu. Kervanlar binlerce deveden oluşabiliyordu. Bu ticaretle zenginleşen Timbuktu, 14. yüzyıldan itibaren Sankore gibi camilerin çevresinde gelişen bir İslam ilim merkezine dönüştü; kütüphanelerindeki binlerce el yazması günümüze ulaştı. Aynı yollar, köleleştirilmiş Afrikalıları da çölün kuzeyine taşıdı.

MerakTicaret

Hint Okyanusu’ndaki deniz ticareti, iki bin yılı aşkın bir süre mevsimle yön değiştiren muson rüzgârlarına göre yapıldı. Yolculuklarını bu rüzgârlara göre ayarlayan tüccarlar Doğu Afrika’yı, Arabistan’ı, Hindistan’ı, Güneydoğu Asya’yı ve Çin’i işlek limanlardan oluşan bir zincirle birbirine bağladı.

Hint Okyanusu’nun kuzeyinde muson yazın güneybatıdan, kışın kuzeydoğudan eser; bu yüzden bir gemi bir mevsimin rüzgârıyla açılıp ötekinin rüzgârıyla dönebilirdi. MS 1. yüzyıldan kalma Yunanca bir denizcilik rehberi olan Eritre Denizi Periplus’u, Mısır, Arabistan, Doğu Afrika ve Hindistan arasındaki bu ticareti daha o zaman anlatır. Arap ve İranlı denizcilerin dau denen ahşap yelkenlileri, Hint ve Malay gemileri, daha sonra da Çin filoları aynı düzeni kullandı; Amiral Zheng He’nin seferleri 1400’lerin başında Doğu Afrika’ya kadar ulaştı. Kilva, Kalikut ve Malakka gibi limanlar baharat, pamuklu kumaş, porselen ve altın ticaretiyle zenginleşti. İslam, Svahili kültürü ve pek çok sözcük de aynı yollardan yayıldı.

MerakTicaret

1565’ten 1815’e kadar Manila kalyonları denen İspanyol gemileri, Filipinler’deki Manila ile Meksika’daki Acapulco arasında Pasifik’i geçti. Doğuya Asya ipeği, porseleni ve baharatı taşıyan kalyonlar, Amerikan gümüşüyle geri döndü.

Genellikle her yönde yılda yalnızca bir ya da iki kalyon sefer yapardı. Acapulco’dan batıya yolculuk alize rüzgârlarıyla üç ay kadar sürerdi. Dönüşte ise gemiler batı rüzgârlarını yakalamak için çok kuzeyden dolaşmak zorundaydı ve yolculuk dört ila altı ay sürebilirdi; iskorbüt ve fırtınalar pek çok denizcinin canına mal oldu. Bugünkü Bolivya’daki Potosí ile Meksika’daki Zacatecas madenlerinden çıkan gümüşün büyük bölümü, ekonomisi giderek gümüşe dayanan Çin’e gitti. Meksika’ya ulaşan Çin porseleni, Puebla kentinin mavi-beyaz Talavera seramiklerini etkiledi; Manila da Çinli, İspanyol, Filipinli ve Japon tüccarların buluştuğu bir kente dönüştü. Rotanın 250 yıllık tarihinde onlarca kalyon battı.

MerakTicaret

Kauri denen küçük deniz salyangozlarının parlak kabukları, dayanıklı, sayması ve taşıması kolay, taklidi zor oldukları için Afrika, Asya ve Pasifik’in bazı bölgelerinde yüzyıllarca para olarak kullanıldı.

Kauriler Çin’de 3.000 yılı aşkın bir süre önce, Şang Hanedanı döneminde kullanılıyordu; Çincede “kabuk” anlamına gelen işaret bugün hâlâ “mal” ve “satın almak” gibi parayla ilgili birçok karakterin içinde yer alır. Asya’da ve Afrika’da kullanılan kaurilerin çoğu Maldiv Adaları’ndan geliyordu. Gezgin İbn Battuta, 1350’lerde Mali İmparatorluğu’nda bu kabukların para olarak kullanıldığını gördü. 16. yüzyıldan itibaren Avrupa gemileri kaurileri, çoğu zaman safra olarak, tonlarca Batı Afrika’ya taşıdı. Orada gündelik alışverişte ve vergilerde kullanıldılar; Atlantik köle ticaretinde köleleştirilen insanların bedeli de bu kabuklarla ödendi. İthalat arttıkça değerleri düştü ve 1900 dolaylarında yerlerini sömürge paraları aldı.

MerakMimarlık

İstanbul’da 537’de Konstantinopolis’in katedrali olarak tamamlanan Ayasofya, mimarlık tarihinin en etkili iç mekânlarından birine sahiptir. Büyük kubbesi, yuvarlak bir kubbenin kare bir plana oturmasını sağlayan pandantiflere, yani kavisli üçgen duvar parçalarına dayanır; kubbenin eteğindeki 40 pencere içeriyi ışıkla doldurur.

İmparator I. Justinianus, 532’deki ayaklanmada eski kilise yanınca yenisini yaptırdı. Tasarımı, matematik ve mekanikte usta iki bilgin, Trallesli Anthemios ile Miletli İsidoros üstlendi; yapı altı yıldan kısa bir sürede bitirildi. Kubbenin çapı 31 metre kadardır, tepesi zeminden 55 metreye yükselir. Tarihçi Prokopios, kubbenin taş duvarlara oturmadığını, gökten altın bir zincirle sarkıtılmış gibi durduğunu yazmıştı. 558’deki depremlerde ilk kubbenin bir bölümü çöktü; yerine daha yüksek ve daha dik bir kubbe yapıldı. Yapı 900 yılı aşkın süre katedral olarak kullanıldı; 1453’teki Osmanlı fethinden sonra camiye, 1934’te müzeye dönüştürüldü ve 2020’den bu yana yeniden camidir.

MerakMimarlık

Angkor, 9. ile 15. yüzyıllar arasında bugünkü Kamboçya’da Khmer İmparatorluğu’nun başkentiydi. Kentin dev rezervuarları, hendekleri ve kanalları muson yağmurlarını biriktirir, suyu yaklaşık 1.000 kilometrekareye yayılan kent alanında dolaştırırdı.

En büyük rezervuarlara baray denir; toprak setlerle çevrili dev dikdörtgenlerdir. 11. yüzyılda yapılan Batı Baray yaklaşık sekize iki kilometre boyutundadır ve bugün hâlâ su tutar. Angkor Vat’ı çevreleyen hendek gibi su yapıları, Hindu ve Budist evren tasavvurundaki kutsal dağı ve onu saran okyanusları canlandıran tapınakları çerçeveliyordu. 2007’de yayımlanan radar ve hava araştırmaları ile 2012’de ormanın altını görebilen havadan lazer taramaları (lidar), en az 1.000 kilometrekarelik bir alanda yolları, kanalları ve ev tümseklerini ortaya çıkardı. Bu, bilinen en büyük sanayi öncesi yerleşimdir. Barayların pirinç tarlalarını ne ölçüde suladığı hâlâ tartışılıyor. Ağaç halkaları, 14. ve 15. yüzyıllarda uzun kuraklıkların şiddetli musonlarla bölündüğünü gösteriyor; bu aşırılıklar su ağına zarar verdi ve büyük olasılıkla Angkor’un gerilemesinde rol oynadı.

MerakMimarlık

Kuzey Etiyopya’daki Lalibela’nın on bir kilisesi, Orta Çağ’da tek parça volkanik kayadan oyuldu. Her biri derin hendeklerin içinde yukarıdan aşağıya biçimlendirildi; kiliseler bugün de Etiyopyalı Hristiyanların hac yeridir.

Gelenek, kiliseleri 12. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın başında hüküm süren Zagwe hanedanından Kral Gebre Meskel Lalibela’ya bağlar; arkeologlara göre bazı bölümler daha eskidir ve yapım sırası hâlâ tartışılıyor. Efsaneye göre kral, Selahaddin Eyyubi’nin 1187’de Kudüs’ü almasından sonra burayı yeni bir Kudüs olarak tasarladı. Bölgedeki pek çok yer, adını Ürdün Nehri’nden alan bir dere gibi, Kutsal Kitap’tan gelen adlar taşır. Ustalar önce hendek kazarak bir kaya bloğunu çevresinden ayırdı, sonra odaları, sütunları, pencereleri ve kapıları bu bloğun içinden oydu. En ünlü kilise olan Bete Giyorgis, yukarıdan bakıldığında haç biçimindedir. Tünellerle birbirine bağlanan kiliseler bugün de her gün kullanılıyor. UNESCO, kiliseleri 1978’de Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMimarlık

Elhamra, İspanya’nın Granada kentinde Nasri sultanlarının bir tepenin üzerine kurduğu saray ve kaledir; baştan başa kanallar, havuzlar ve çeşmelerle donatılmıştır. Su avluları serinletir, yapıları yansıtır ve hemen yanındaki Generalife bahçelerini sular.

İspanya’daki son Müslüman hanedan olan Nasriler, Granada’yı 1238’den 1492’ye kadar yönetti. Saray yapılarına hanedanın kurucusu I. Muhammed başladı. Kurak tepeye su, Darro Nehri’nden birkaç kilometre yukarıda alınan ve yamaç boyunca yerçekimiyle akan Kraliyet Kanalı’yla (Acequia Real) getirildi. Teraslı bahçeleriyle bir yazlık saray olan Generalife, 14. yüzyılın başında yapıldı. 14. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Aslanlı Avlu’da on iki mermer aslan bir çeşmeyi taşır; çeşmenin suyu dört kanala ayrılarak akar ve İslam geleneğinde dört nehirle sulanan bir bahçe olarak düşünülen cenneti hatırlatır. Özgün kanalların bir kısmı bahçeleri bugün hâlâ sular.

AzimTicaret

12. ve 13. yüzyıllarda Fransa’nın kuzeydoğusundaki Champagne bölgesinde her yıl kurulan altı panayır, Avrupa ticaretinin başlıca buluşma yerlerindendi. Flaman kumaşı burada İtalyan tüccarlarla, Akdeniz baharatıyla, kredi ve para değişimiyle buluşuyordu.

Panayırlar dört kasaba arasında dönerdi: Lagny, Bar-sur-Aube, Provins ve Troyes. Her biri birkaç hafta sürdüğü için hepsi birlikte yılın büyük bölümünü kaplardı. Champagne kontları yollarda tüccarların güvenliğini sağlıyor, panayır görevlileri de sözleşmelerin uygulanmasını gözetip borcunu ödemeyenleri cezalandırıyordu. Böylece uzak kentlerden gelen, birbirini tanımayan tüccarlar birbirine güvenebiliyordu. Hesaplar çoğu zaman kâğıt üzerinde görülürdü: Bir panayırda biriken borçlar panayırın sonunda kapatılır ya da bir sonrakine devredilirdi. Bu, modern bankacılığa doğru atılmış erken bir adımdı. Panayırlar 14. yüzyılın başında geriledi. Champagne, 1284’te bölgenin vârisi Jeanne’ın ileride IV. Philippe olacak veliahtla evlenmesiyle Fransız tacına geçmişti; ardından kraliyet vergileri arttı, savaş Flaman ticaretini sekteye uğrattı ve İtalyan gemileri doğrudan Brugge’ye gitmeye başladı.

MerakGöç

Avustronezya dil ailesinden dilleri konuşan denizciler, 4.000 yılı aşkın bir süre önce Tayvan’dan yola çıkarak Güneydoğu Asya adalarına ve Pasifik’in büyük bölümüne yerleşti. Hawaii, Yeni Zelanda ve Paskalya Adası’na kadar ilerlediler, batıda da Madagaskar’a ulaştılar.

Dilbilimcilerin, arkeologların ve genetikçilerin çoğu, bu yayılmanın Tayvan’da başladığı ve MÖ 2000 dolaylarında Filipinler’e ulaştığı görüşünde; ancak yeni gelenler adalarda zaten yaşayan halklarla yoğun biçimde karıştı. Bir yanlarındaki yüzdürücüyle dengelenen kanolarla yol alan bu denizciler yanlarında taro, yam, domuz, köpek ve tavuk taşıdı. Yaklaşık 3.300 yıl öncesinden itibaren Lapita adı verilen, damga desenli kendine özgü bir çömlek türü, batı Pasifik’e yayılışlarının izini sürmeyi sağlar. Yıldızlardan, okyanus dalgalarından ve kuşlardan yön bulan Polinezyalı denizciler daha sonra Hawaii’ye, Paskalya Adası’na ve en son, MS 1250–1300 dolaylarında Yeni Zelanda’ya ulaştı. Yaklaşık 1.500 yıl önce ise başka bir grup Hint Okyanusu’nu aşıp Madagaskar’a vardı; Malgaşçanın en yakın akrabasının Borneo’da konuşulan bir dil olmasının nedeni budur.

AzimGöç

1910’lardan 1970’lere uzanan Büyük Göç’te yaklaşık altı milyon Siyah Amerikalı, ABD’nin güneyinden kuzeyin, orta batının ve batının kentlerine taşındı. Bu göç çalışma hayatını, siyaseti, müziği ve aile yaşamını baştan biçimlendirdi.

İnsanlar, ırk ayrımını yasayla dayatan ve Güneyli Siyahların çoğunu oy kullanmaktan alıkoyan Jim Crow yasalarından, ırkçı şiddetten ve ortakçılıktan, yani ürünün bir payı karşılığında başkasının tarlasında çalışmanın getirdiği yoksulluktan kaçıyordu. Tarihçiler genellikle iki dalgadan söz eder: Birincisi, Birinci Dünya Savaşı kuzeydeki fabrikalarda işçi açığı yaratınca başladı ve yaklaşık 1916’dan 1940’a kadar sürdü; daha büyük olan ikinci dalga ise 1940’tan 1970’e kadar devam etti. Chicago, Detroit, New York ve Los Angeles’ta büyük Siyah toplulukları oluştu. Göçmenler Güney’in müziğini de beraberlerinde getirdi: Muddy Waters 1943’te Mississippi’den Chicago’ya taşındı ve elektrikli Chicago bluesunun doğuşuna katkıda bulundu. Kuzey’de de ayrımcılıkla karşılaştılar. Bunlardan biri, bankaların ve bir federal kurumun Siyahların yaşadığı mahalleleri konut kredisi için fazla riskli diye işaretlediği “redlining” uygulamasıydı.

MerakMimarlık

Barselona’daki Sagrada Família, Antoni Gaudí’nin 1883’ten 1926’daki ölümüne kadar üzerinde çalıştığı bazilikadır ve yapımı hâlâ sürüyor. Ağaç gibi dallanan sütunları ve doğadan alınmış biçimleri Gaudí’nindir; onun sağlığında tamamlanan Doğuş cephesi ve kripta (yeraltı kilisesi) UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alır.

Gaudí projeyi 1883’te mimar Francisco de Paula del Villar’dan devraldı ve sıradan bir neo-Gotik kiliseyi bambaşka bir yapıya dönüştürdü. Daha önceki bir kilise için kemerleri asılı zincirlerle incelemişti: iki ucundan asılan bir zincir kendiliğinden bir eğri çizer; bu eğri ters çevrildiğinde, taş bir kemerin yükü yalnızca basınçla taşıdığı biçim ortaya çıkar. Hiperboloit gibi, kavisli görünse de tamamen düz çizgilerle kurulabilen regle yüzeyleri de kullandı; bu, karmaşık taşların kesilmesini kolaylaştırdı. Günahların kefareti için yapılan bir “kefaret kilisesi” olduğundan bağışlarla, bugün de büyük ölçüde ziyaretçi biletleriyle finanse ediliyor; yapımın bu kadar uzun sürmesinin bir nedeni de bu. Papa XVI. Benediktus 2010’da yapıyı bazilika olarak kutsadı. Gaudí, bazilikanın kriptasında gömülüdür.