Gelenekler ve günlük hayat

Kültür

Farklı toplumların gelenekleri, el sanatları ve günlük alışkanlıkları. Bildiğimiz şeylerin başka yerlerdeki karşılıkları.

Bu konudaki kartlarSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakMüzik

Mısırlı şarkıcı Ümmü Gülsüm, “Doğu’nun Yıldızı” lakabıyla 20. yüzyıl Arap dünyasının en çok sevilen seslerinden biri oldu. Klasik Arap şiirini uzun doğaçlamalarla söylediği aylık radyo konserleri, bütün bölgede milyonları radyo başına toplardı.

1900’lerin başında Nil Deltası’ndaki bir köyde doğdu. Çocukken Kur’an okumayı öğrendi, imam olan babasının küçük topluluğunda dinî ezgiler söyledi; sahneye çıkabilmesi için erkek çocuk kılığına sokuldu. Bu eğitim, sonradan aşk şarkılarına taşıdığı süslü ve esnek okuyuşu biçimlendirdi. 1937’den itibaren her ayın ilk perşembesi, Arap dünyasının dört bir yanına canlı yayımlanan bir konser verdi. Dinleyicinin coşkusuna karşılık bir dizeyi yineleyip her seferinde farklı söylediği için tek bir şarkı bir saati aşabiliyordu; şarkıcıyla dinleyicinin birlikte kapıldığı bu coşkuya Arapçada tarab denir. Mısır’ın 1967 savaşındaki yenilgisinden sonra yurt içinde ve dışında konserler verip gelirini devlete bağışladı. 1975’te Kahire’deki cenazesine yaklaşık dört milyon kişinin katıldığı tahmin ediliyor.

DinginlikMüzik

Fado, 19. yüzyılın başlarında Lizbon’un limana yakın eski mahallelerinde, Alfama, Mouraria ve Bairro Alto’da gelişen bir şarkı geleneğidir. Adı büyük olasılıkla Latincede “kader” anlamına gelen fatum sözcüğünden gelir. Tek bir şarkıcıya genellikle bir klasik gitar ile on iki telli, armut biçimli Portekiz gitarı eşlik eder.

Fado ilk olarak liman mahallelerinde denizciler, liman işçileri ve kentin yoksulları arasında söylendi. UNESCO’ya göre fado; Afro-Brezilya kökenli şarkılı dansların, yerel şarkı ve dansların, göçmenlerin kırsaldan Lizbon’a getirdiği geleneklerin ve 19. yüzyıl başının kent şarkılarının kaynaşmasından doğdu. Şarkılar aşkı, ayrılığı, kaderi ve kentin gündelik hayatını anlatır. Pek çoğuna, kaybedilmiş bir insana, bir yere ya da bir zamana duyulan özlem olan saudade siner; bu duygu bizdeki hasrete yakındır, ama her fadonun konusu değildir. Fado bugün de konser salonlarında, küçük fado evlerinde ve mahalle derneklerinde söyleniyor; 2011’de UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne girdi.

AzimMüzik

Delta blues, 20. yüzyılın başlarında Mississippi Deltası’ndaki Afroamerikanlar arasında doğan, gitarla ve sesle yapılan blues’tur. İş şarkılarından, tarlada çalışanların birbirine seslendiği ezgilerden ve hikâye anlatma geleneğinden beslendi; sonraki blues’u, rock’ı ve popüler müziğin büyük bölümünü biçimlendirdi.

Delta blues, Mississippi Deltası’nda ortakçı olarak, yani tarlanın kirasını ürünün bir kısmıyla ödeyerek çalışan siyahi çiftçiler ve tarım işçileri arasında şekillendi. İşçilerin tarlada birbirine seslendiği ezgilerden, iş şarkılarından, kilise ilahilerinden ve tellerin üzerinde bir şişe boynu ya da bıçak kaydırılarak çalınan yeni gitar tekniklerinden beslendi. Delta blues’un babası sayılan Charley Patton ile Son House, siyahi işçilerin içki içmek, dans etmek ve müzik dinlemek için toplandığı, “juke joint” denen kırsal meyhanelerde çalardı. Irkçı şiddet ve ortakçılığın getirdiği borç, bu müziğin doğduğu dünyayı biçimlendirdi. Büyük Göç’le pek çok Delta müzisyeni kuzeye taşındı; Chicago’da elektro gitara geçen Muddy Waters’ın elektrikli blues’u doğrudan rock and roll’u besledi.

MerakArkeoloji

İskoçya’nın kuzey kıyısı açığındaki Orkney Adaları’nda bulunan Skara Brae, yaklaşık 5.000 yıl önce kurulmuş bir köydür; taş evlerinde yataklar, ocaklar ve raflar hâlâ yerinde durur. Avrupa’nın en iyi korunmuş Neolitik, yani Cilalı Taş Devri köylerinden biridir.

Skara Brae’de yaşam MÖ 3180 dolaylarında başladı ve yaklaşık 600 yıl sürdü; köy, Stonehenge’in ünlü taş çemberinden de Mısır’daki Büyük Giza Piramidi’nden de eskidir. 1850’de şiddetli bir fırtına köyü örten kum tepesini savurunca, üstü örtülü dar geçitlerle birbirine bağlanan evler ortaya çıktı. Her evde taştan bir ocak, kenarları taş levhalarla çevrili yataklar ve eşyaların dizildiği taş bir raf vardı. Orkney’de ağaç çok az olduğundan hepsi taş levhalardan yapılmıştı. İlk bilimsel kazıları 1920’lerde arkeolog V. Gordon Childe yürüttü. Köy bugün, aynı döneme ait iki taş çember olan Ring of Brodgar ve Stenness Dikili Taşları ile birlikte “Neolitik Orkney’in Kalbi” adlı Dünya Mirası Alanı’nın parçasıdır.

AzimTasarım

Isotype, toplumsal ve ekonomik verileri yan yana dizilmiş, tekrar eden küçük resimlerle anlatan bir görsel sistemdir; amacı, dili ya da eğitimi ne olursa olsun herkesin bu verileri anlayabilmesiydi. Sistemi 1920’lerin Viyana’sında Otto Neurath, sonradan Neurath soyadını alan Marie Reidemeister ve grafik sanatçısı Gerd Arntz geliştirdi.

Isotype adı, İngilizce “International System of Typographic Picture Education” (Uluslararası Tipografik Resimli Eğitim Sistemi) sözlerinin kısaltmasıdır. Otto Neurath sistemi 1920’lerde Viyana’daki Toplum ve Ekonomi Müzesi’nde geliştirdi; amacı, az okumuş insanlar dahil herkesin toplumsal ve ekonomik verileri bir bakışta karşılaştırabilmesiydi. Temel kural basitti: daha büyük bir miktarı göstermek için simge büyütülmez, aynı küçük simge daha çok kez yinelenir. Böylece okuyucu hem sayabilir hem karşılaştırabilir. Avusturya’daki siyasi çalkantı Neurath’ı 1934’te ülkeden ayrılmak zorunda bırakınca çalışmalarını önce Hollanda’da, sonra İngiltere’de sürdürdü. Bu yaklaşımın izleri bugün toplu taşıma haritalarında, trafik işaretlerinde ve infografiklerdeki tekrar eden küçük simgelerde görülüyor.

MerakArkeoloji

Vindolanda tabletleri, MS 100 civarında kuzey İngiltere’deki bir Roma kalesinde incecik tahta levhalara mürekkeple yazılmış belgelerdir. Mektuplar, listeler ve ordu kayıtları, imparatorluğun sınırındaki gündelik hayatı ilk elden anlatır.

İlk tabletler Mart 1973’te bulundu. Arkeolog Robin Birley, öğrenci kazıcı Keith Liddell’in dikkat çekmesiyle, talaş sanılan parçaların içinde yazı olduğunu fark etti: birbirine yapışmış iki parça ayrılınca mürekkep ortaya çıkmıştı. Bugüne kadar 1.700’den fazla tablet bulundu; hepsi nemli, oksijensiz toprakta korunmuştu. Çoğu, MS 122’de yakınında yapımına başlanan Hadrian Duvarı’ndan biraz eskidir. Aralarında bir süvari subayının adamları için kibarca daha fazla bira istediği bir mektup, bir askere gönderilen iç çamaşırından söz eden bir not ve Claudia Severa’nın arkadaşı Sulpicia Lepidina’ya yazdığı bir doğum günü daveti var. Davetin büyük kısmını bir kâtip yazmış, ama kapanıştaki selamı Severa kendi eliyle eklemiş; bu, bir kadının Latince yazısının bilinen en eski örneklerinden biridir. Tabletlerin çoğu British Museum’da saklanıyor.

MerakArkeoloji

1992’de İngiltere’nin Suffolk bölgesinde bulunan Hoxne Definesi, Britanya’da bugüne kadar çıkan en büyük geç Roma altın ve gümüş definesidir: takılar, kaşıklar ve karabiberliklerle birlikte 15 bine yakın sikke. MS 5. yüzyılın başında toprağa gömülmüştü.

Metal dedektörü meraklısı emekli bahçıvan Eric Lawes, defineyi 16 Kasım 1992’de, çiftçi Peter Whatling’in kaybettiği çekici aramasına yardım ederken buldu. Gümüş kaşıklar ve altın sikkeler görününce kazmayı bıraktı ve buluntuyu bildirdi. Böylece arkeologlar ertesi gün, eşyaların çoğu hâlâ çürümüş bir meşe sandığın içinde yerli yerindeyken kazı yapabildi. En geç tarihli sikkeler, definenin MS 407’den sonra, Roma’nın Britanya’daki egemenliği sona ererken gömüldüğünü gösteriyor. Hazinenin en ilginç parçaları arasında dört gümüş karabiberlik var; biri zarif bir kadının büstü biçiminde yapılmış ve “İmparatoriçe” adıyla anılıyor. İçlerinde büyük olasılıkla Hindistan’dan gelen karabiber vardı. Lawes ile Whatling, 1,75 milyon sterlinlik ödülü paylaştı. Define bugün Londra’daki British Museum’da.

MerakArkeoloji

Lewis satranç taşları, 12. yüzyılda çoğu mors dişinden oyulmuş ve 1831’de İskoçya’daki Lewis Adası’nda bulunmuş figürlerdir. Takımda krallar, kaygılı yüzlü kraliçeler, piskoposlar, atlı şövalyeler ve kalkanını ısıran savaşçılar var.

Taşlar 1831’de İskoçya’nın Dış Hebrid Adaları’ndan Lewis Adası’nda, Uig bölgesinde, başka bir masa oyununa ait düz pullar ve bir kemer tokasıyla birlikte bulundu. Büyük olasılıkla 1150-1200 yılları arasında oyuldular; en yaygın görüşe göre Hebridler’in Norveç yönetiminde olduğu o dönemde Norveç’in Trondheim kentinde. Birkaç eksik takımdan geldikleri anlaşılıyor; belki bir tüccarın satılık malıydılar. Kalkanını ısıran savaşçılar, İskandinav efsanelerinde savaşta kendinden geçen “berserker” denen dövüşçülerdir. Elini yanağına dayamış kraliçeler de büyük olasılıkla kaygıyı değil, sükûneti ve bilgeliği anlatıyordu. Bugün 82 parça Londra’daki British Museum’da, 11 parça Edinburgh’daki İskoçya Ulusal Müzesi’nde. 2019’da, onlarca yıl Edinburgh’da bir ailenin evinde ne olduğu bilinmeden duran bir kale taşı açık artırmada 735 bin sterline satıldı.

MerakArkeoloji

Hohlenstein-Stadel Aslan Adamı, mamut dişinden oyulmuş, insan gövdeli ve mağara aslanı başlı bir heykelciktir. Yaklaşık 35.000–41.000 yıl önce bugünkü Almanya topraklarında yapılan figür, bilinen en eski heykellerden biridir.

Jeolog Otto Völzing ilk parçaları 25 Ağustos 1939’da Almanya’nın güneyindeki Hohlenstein-Stadel Mağarası’nda buldu. Bir hafta sonra İkinci Dünya Savaşı başladı ve parçalar yaklaşık otuz yıl Ulm Müzesi’nde unutulup kaldı. Sonunda arkeolog Joachim Hahn 200’den fazla parçayı ayıklayıp birleştirmeye başlayınca insan ve hayvan özellikleri taşıyan bir figür belirdi. Mağarada sonraki yıllarda bulunan yeni parçalar, 2008’de toprağın elenmesiyle çıkan küçük kırıntılar da dahil, sonraki restorasyonlarda eklendi. 2013’te biten son çalışmayla figürün boyu 31,1 santimetreye ulaştı. Bulunduğu katmanın karbon tarihlemesi 35.000–41.000 yıllık bir yaş veriyor. Çakmaktaşı aletlerle oyulan heykel Ulm Müzesi’nde sergileniyor.

MerakMimarlık

Fujian tulouları, Çin’in güneydoğusunda Hakka ve Minnan topluluklarının sıkıştırılmış topraktan yaptığı yuvarlak ya da kare biçimli dev evlerdir. Kale gibi kapalı tek bir halka, ortak bir avlunun çevresinde bütün bir sülaleyi, bazen birkaç yüz kişiyi barındırırdı.

Tuloların çoğu 12. ile 20. yüzyıllar arasında Fujian’ın güneybatısındaki tepelik bölgede yapıldı. Haydutların ve sülaleler arası kavgaların eksik olmadığı bu yerlerde, bir kale gibi kapanabilen bir ev emeğe değerdi. Üç ila beş kat yüksekliğindeki duvarlar, tahta kalıpların arasına toprak dövülerek kat kat yükseltildi. Dışarıya tek bir kapı ve birkaç pencere açılır; içeride ise her katı ahşap galeriler dolaşır. Her aile zeminden en üst kata kadar kendi odalarına sahipti; avluda kuyu ve sülalenin atalarını andığı salon bulunurdu. En büyük tuloular 800 kişiye kadar barındırabiliyordu. UNESCO, 46 tuloyu 2008’de Dünya Mirası listesine aldı.

MerakMimarlık

Tunus’taki Kayrevan Ulu Camii, İslam dünyasının en eski camilerinden biridir: 670’te kuruldu, bugünkü hâlini büyük ölçüde 836’daki yeniden yapımla aldı. Geniş avlusu, sütunlu ibadet salonu ve kare minaresi, Kuzey Afrika’daki camilere örnek oldu.

Arap komutan Ukbe bin Nafi, 670’te Kayrevan kentini kurarken caminin yerini de seçti. Cami birkaç kez yeniden yapıldı; bugün ayakta olan yapının büyük bölümü, Emir I. Ziyadetullah’ın 836’da yaptırdığı yeniden yapımdan kalmadır. İbadet salonu hipostil bir salondur, yani çatısı sıra sıra dizilmiş sütunlara oturur. Mermer, granit ve porfirden 414 sütun, Kartaca gibi antik kentlerden getirilmiştir; bu yüzden gövdeleri ve başlıkları birbirinden farklıdır. Kare bir kaide üzerinde üç kademe hâlinde yükselen 31,5 metrelik minare, hâlâ ayakta duran en eski minare kabul edilir. Cami, Mısır’ın batısında kalan Kuzey Afrika topraklarında, yani Mağrip’te sonraki camilere örnek oldu ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki Kayrevan kentinin bir parçasıdır.

DinginlikMimarlık

Meşrebiye, eski Arap kentlerinde sık görülen, oyma ahşap kafesle kapatılmış bir çıkma penceredir. Kafes güneşin parlaklığını kırar, esintiyi içeri alır; içeridekiler de görünmeden sokağı izleyebilir.

Meşrebiyenin bugünkü biçimine ait en eski izler, Abbasi halifeleri dönemindeki 12. yüzyıl Bağdat’ına uzanır. Oradan Mısır’a, Doğu Akdeniz kıyılarına, Arabistan’a ve daha ötelere yayıldı, en parlak dönemini Osmanlılar zamanında yaşadı. Irak’ta şenaşil, Cidde’de revaşin adıyla anılır. Kafes genellikle altta sık, üstte daha seyrek işlenir; böylece hava baş hizasının üstünde hızlı, aşağıda yavaş akar. Pencereye konan su testileri, üzerlerinden geçen esintiyi buharlaşmayla serinletirdi. Mahremiyet de önemliydi: ev halkı sokaktaki hayatı görünmeden izleyebilirdi. 20. yüzyılda terk edilen meşrebiyeler, binaları makinesiz serinletmenin bir yolu olarak bugün yeniden mimarların ilgisini çekiyor.

MerakMimarlık

Mukarnas, küçük nişlerin bal peteği gibi kat kat dizilmesiyle yapılan bir İslam mimarisi bezemesidir. Kare bir odanın yuvarlak kubbeyle birleştiği köşelerde geçiş öğesi olarak, ayrıca kapıların ve tonozların üst kısımlarında kullanılır.

Batılı yazarlar mukarnası çoğu zaman “sarkıt” ya da “bal peteği” tonozu diye anmıştır. Günümüze ulaşan en eski örnekler, kubbelerin altındaki köşelerde kullanılan üç bölümlü basit nişlerdir: Özbekistan’da Tim’deki Arab-Ata Türbesi (977–978) ile İran’daki Kabus Kümbeti (1006–1007) bunlardandır. Bilinen en eski eksiksiz mukarnas kubbe, Irak’ın Samarra kentindeki İmam Dur Türbesi’ni örtüyordu ve 1090’da tamamlanmıştı. Tekniğin kuzeydoğu İran’da mı, yoksa Abbasi Irak’ında mı doğduğu hâlâ tartışılıyor. Tuğla ve alçıdan, oyma taştan ya da ahşaptan yapılan mukarnas İslam dünyasının her yanına yayıldı: Anadolu Selçukluları onu görkemli taş taç kapılarda kullandı, İspanya’da ise Elhamra Sarayı’nın tavanlarını doldurur.

AzimTasarım

Batı Almanya’daki Ulm Tasarım Yüksekokulu 1953’ten 1968’e kadar açık kaldı ve tasarımı bir süsleme işi olarak değil; bilimle, sosyolojiyle ve sanayi üretimiyle birlikte öğretti. Braun’un sade ürünlerinde ve Lufthansa’nın görsel kimliğinde okulun hocalarının ve öğrencilerinin imzası vardır.

Okulu Inge Scholl, tasarımcı Otl Aicher ve İsviçreli sanatçı ve mimar Max Bill kurdu. Inge Scholl’un kardeşleri Hans ve Sophie Scholl, Nazilere direndikleri için 1943’te idam edilmişti; okul kısmen onların anısına, savaş sonrasında sorumluluk sahibi yurttaşlar yetiştirmek amacıyla açıldı. Binasını Max Bill tasarladı, ilk yöneticisi de o oldu. Eğitim giderek daha yöntemli bir hâl aldı; matematikten, psikolojiden ve işaretlerin nasıl anlam taşıdığını inceleyen bilimden yararlandı. Okulun hocası Hans Gugelot, Braun’un 1950’lerdeki radyo ve pikaplarında firmayla birlikte çalıştı. Aicher’in ekibi 1960’ların başında Lufthansa’nın bütün kurumsal kimliğini tasarladı; Aicher daha sonra 1972 Münih Olimpiyatları’nın piktogramlarını da çizdi. Okul, kamu desteği kesilince 1968’de kapandı.

MerakTicaret

Papua Yeni Gine’nin Massim adalarındaki Kula halkasında ortaklar, deniz kabuğundan yapılmış değerli eşyaları değiş tokuş etmek için adadan adaya yelken açar. Kırmızı kolyeler halkada saat yönünde, beyaz bilezikler ters yönde dolaşır. Hiçbiri kimsede kalıcı olarak kalmaz; her biri önceki sahiplerinin hikâyesiyle elden ele geçer.

Kolyelere soulava, bileziklere mwali denir. Katılımcılar bunları bir adadaki ortaklarından alır, bir süre sonra başka bir adadaki ortaklarına verir; böylece aynı eşyalar kuşaklar boyunca dolaşır, ünlü parçaların kendi adları ve hikâyeleri olur. Polonya doğumlu antropolog Bronisław Malinowski, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Trobriand Adaları’nda yaşadı ve Kula’yı 1922’de yayımlanan Argonauts of the Western Pacific (Batı Pasifik’in Argonotları) adlı kitabında anlattı. Bu kitap, günümüz alan araştırmasının temel eserlerinden biri sayılır. Malinowski, Kula’nın bir takas olmadığını gösterdi: itibar, törene katılmaktan, cömertlikten ve değerli parçalar emanet edilecek kadar güvenilir olmaktan doğuyordu; sıradan mal ticareti ise bu törensel alışverişin yanında ayrıca sürüyordu. Kula bugün de yaşıyor.

MerakTicaret

Pasifik’teki Yap adasında rai denen, ortası delik büyük kireç taşı diskler, önemli alışverişlerde uzun zamandır değerli bir ödeme aracı olarak kullanılır. Bazıları insan boyundan büyük olduğu için el değiştirirken yerinden oynatılmaz; hangi taşın kime ait olduğunu herkes bilir.

Taşlar çoğunlukla yüzlerce kilometre uzaktaki Palau’da ocaklardan çıkarıldı ve tehlikeli yolculuklarla kanolar ve sallarla getirildi. Bir taşın değeri büyüklüğüne ve işçiliğine, ama en çok da geçmişine bağlıdır: onu kim getirdi, getirilirken can kaybı yaşandı mı? Bugün ayakta kalan en büyük taşın çapı 3,6 metre, ağırlığı yaklaşık 4 tondur. 1870’lerde İrlanda asıllı Amerikalı tüccar David O’Keefe, kurutulmuş hindistancevizi ve deniz hıyarı karşılığında gemisiyle Yap’a taş taşıdı. Eski bir anlatıya göre taşıma sırasında denize batan bir rai bile, herkes onun hâlâ orada olduğunu kabul ettiği için el değiştirmeyi sürdürdü. İktisatçı Milton Friedman bu düzeni, sahibi değişirken banka kasasından hiç çıkmayan altına benzetmişti. Rai taşları bugün de geleneksel yollarla el değiştiriyor.

MerakMüzik

Mbira, Zimbabve’deki Shona halkının çalgısıdır: ahşap bir tablaya dizilmiş metal tuşlar, başparmaklarla ve işaret parmağıyla çekilip bırakılarak çalınır. Çalan kişi kısa ve birbirine geçen kalıpları tekrarlar; dinleyen de bu tekrarların içinden yeni ezgilerin doğduğunu duyar.

Tipik bir mbira dzavadzimu, yani “ata ruhlarının mbirası”, 22 ile 28 arasında tuş taşır. Çalınırken çoğu zaman deze denen büyük, içi oyulmuş bir su kabağının içine yerleştirilir; bu, sesi güçlendirir. Üzerine takılan şişe kapakları ya da deniz kabukları da vızıldayan bir ses katar. Shona halkı mbirayı, ailelerin ata ruhlarına seslendiği ve bira denen bütün gece süren toplantılarda, ayrıca kutlamalarda ve konserlerde çalar. 1950’lerin sonunda İngiliz müzik araştırmacısı Hugh Tracey, kalimba adını verdiği sadeleştirilmiş bir versiyon üretmeye başladı ve bu ses böylece dünyaya yayıldı. UNESCO, 2020’de Zimbabve ve Malavi’deki mbira yapımı ve çalımı geleneğini Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne aldı.

DinginlikMüzik

Duduk, kayısı ağacından yapılan ve geniş bir çift kamışla çalınan bir Ermeni nefesli çalgısıdır; insan sesini andıran sıcak, yumuşak bir tınısı vardır. Genellikle iki kişiyle çalınır: biri ezgiyi çalarken öteki arkadan hiç kesilmeyen bir dem tutar.

Ermenice adı tsiranapogh, “kayısı borusu” demektir. Arkadaki sürekli sese dam denir; bu sesi tutan müzisyen dairesel nefes tekniğini kullanır: burnundan nefes alırken yanaklarında biriktirdiği havayı üflemeyi sürdürür, böylece ses hiç kesilmez. Duduk düğünlerde de, türkülerde de, cenazelerde de çalınır. Çalgının en tanınmış ustası Djivan Gasparyan (1928–2021), onu dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilere tanıttı; Gladyatör gibi filmlerin müziklerinde onun çalışı duyulur. UNESCO, Ermeni duduk müziğini 2005’te sözlü ve somut olmayan mirasın başyapıtlarından biri ilan etti, 2008’de de listesine aldı. Bölgede benzer çift kamışlı çalgılar da vardır; Türkiye’deki mey ve Azerbaycan’daki balaban bunlardandır.

MerakMüzik

Güney Sibirya’daki Tuva’nın gırtlak şarkıcıları aynı anda iki ses çıkarır: altta pes ve sürekli bir uğultu, üstte ıslığa benzeyen tiz bir ezgi. Tiz ezgi, ağzın ve boğazın biçimi değiştirilerek sesin içinde saklı doğuşkanların öne çıkarılmasıyla oluşur.

Söylenen her nota aslında bir ses demetidir: asıl perdenin yanında, her sese kendine özgü rengini veren daha hafif ve daha tiz sesler, yani doğuşkanlar (harmonikler) bulunur. Gırtlak şarkıcıları dillerini ve dudaklarını öyle ince ayarlarla oynatmayı öğrenir ki tek tek doğuşkanlar ayrı bir ezgi gibi çınlar. Genel adı höömey’dir; sıgıt ıslığa benzeyen bir üslup, kargıraa ise çok derin, hırıltılı bir üsluptur. Türk dillerinden birini konuşan Tuvalılar bu sesleri göçebe hayvancılığın manzarasıyla, rüzgârı, nehirleri ve hayvanları taklit etmekle ilişkilendirir. Huun-Huur-Tu gibi topluluklar bu müziği 1990’lardan itibaren dünya sahnelerine taşıdı. Fizikçi Richard Feynman da yıllarca Tuva’ya gitmenin yolunu aradı; bu çabası Tuva or Bust! adlı kitapta anlatılır.

DinginlikMüzik

Kavvali, Güney Asya’daki tasavvuf geleneğinden doğan dinî bir müziktir. Baş okuyucu bir şiir dizesini söyler, koro ona karşılık verir; el çırpmaları, armonyum ve davullar eşliğinde tekrarlanan dizeler giderek güçlenir ve bütün meclisi birlikte sarar.

Kavvali, Güney Asya’da müziğin dinleyiciyi Tanrı’ya yaklaştırdığına inanılan tasavvuf dergâhlarında ve türbelerinde gelişti. Geleneğin kurucusu olarak genellikle Delhili şair ve müzisyen Emir Hüsrev (1253–1325) gösterilir. Okunan sözler Urduca, Farsça, Pencapça ya da Hintçe tasavvuf şiirleridir. Baş okuyucu tek bir dizeyi dakikalarca işleyebilir: vurgusunu değiştirir, çevresinde doğaçlama yapar; koro dizeyi yineler, dinleyiciler de karşılık verir. 20. yüzyılda Sabri Kardeşler ve özellikle Pakistanlı Nusrat Fateh Ali Khan kavvaliyi dünyanın dört bir yanındaki konser salonlarına taşıdı. Nusrat’ın 1990’larda Batılı müzisyenlerle yaptığı ortak çalışmalar bu müziği bütün dünyada tanıttı.

MerakMüzik

Azerbaycan’ın klasik müziği muğam, büyük ölçüde doğaçlamaya dayanır. Hanende ve çalgıcılar sabit bir notayı değil, kendine özgü ezgi yolları ve havası olan bir makamı izler; her icra bu çerçevede yeniden kurulur.

Klasik bir muğam üçlüsünde hanende çoğu zaman elindeki defle (Azerbaycan’da gaval) tempo tutar; ona uzun saplı bir telli çalgı olan tar ile yayla çalınan kamança eşlik eder. İcracılar makamın bölümleri arasında ilerler, ses giderek tizleşir ve doruğa ulaşır. Hanende genellikle Fuzûlî gibi klasik şairlerin gazellerini okur. Gelenek, İran ve Türk makam müziğiyle aynı köklerden beslenir. UNESCO, Azerbaycan muğamını 2003’te İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Başyapıtlarından biri ilan etti; Bakü’deki Uluslararası Muğam Merkezi de 2008’de açıldı.

AzimDil

N’Ko, Gineli bilgin Solomana Kanté’nin 1949’da Batı Afrika’nın Manding dilleri için yarattığı alfabedir. Sağdan sola yazılır; kendine özgü harfleri ve ton işaretleri sayesinde bu dilleri Latin ya da Arap harflerine sığdırmaya gerek kalmaz.

Bambara, Maninka ve Dyula gibi Manding dillerinde bir hecenin perdesi sözcüğün anlamını değiştirebilir; ne Latin ne de Arap alfabesi bunu iyi gösterir. Anlatıldığına göre Kanté, Afrikalıların kendilerine ait bir yazısı olmadığını ileri süren bir yazı okuduktan sonra işe koyuldu. Alfabeye, bütün Manding dillerinde “ben diyorum” anlamına gelen N’Ko adını verdi; ömrünün geri kalanında bu alfabeyle Kur’an çevirisinden tarih ve tıp kitaplarına kadar pek çok eser yazdı ve çevirdi. Yazı Gine, Mali ve Fildişi Sahili’nde resmî olmayan derslerle yayıldı. Unicode 2006’da N’Ko’yu ekledi; bu alfabe artık telefonda ve bilgisayarda da yazılabiliyor.

AzimDil

Yeni Tifinag, Kuzey Afrika’daki Amazig (Berberi) dilleri için eski Tifinag harflerinden geliştirilmiş çağdaş bir alfabedir. Bugün okullarda, tabelalarda ve internette kullanılıyor.

Çoğu zaman Berberi diye anılan Amazigler, Kuzey Afrika’nın yerli halklarıdır. Yazılarının kökeni, iki bin yılı aşkın geçmişi olan kaya oymalarında ve yazıtlarda görülen Libya-Berberi alfabesine uzanır; Sahra’daki Tuaregler bu yazının bir biçimini, Tifinag’ı, gündelik hayatta kullanmayı sürdürdü. 1960’ların sonundan itibaren başta Paris’teki Berberi Akademisi olmak üzere aktivistler bu harfleri Yeni Tifinag’a uyarladı. Fas’taki Kraliyet Amazig Kültürü Enstitüsü 2003’te Tamazight’in okullarda bu alfabeyle öğretilmesine karar verdi; Tamazight 2011’de Fas anayasasında resmî dil oldu. Unicode 2005’te Tifinag’ı ekledi; bu harfler artık bilgisayarda ve telefonda yazılabiliyor.

DinginlikDil

Vedik okuma, Hinduizmin en eski kutsal metinleri olan Sanskritçe Vedaların ezberden okunmasıdır. Okuyucular yaklaşık üç bin yıldır sözcükleri, perde vurgularını ve telaffuzu hiç değiştirmeden aktarıyor; bunun için sözcükleri her hatayı kolayca ele veren kalıplarla da tekrarlıyorlar.

Dört Vedadan en eskisi olan Rigveda, kabaca MÖ 1500 ile 1000 arasında oluşturuldu ve yazıya geçirilmeden önce yüzyıllar boyunca ezberden aktarıldı; öğrenciler bugün de onu öğretmenlerinden dinleyerek öğreniyor. Okuyucular metni baştan sona okumanın yanı sıra, patha denen sabit düzenlerle yeniden dizerek de ezberler. Basit bir düzende sözcükler ikişer ikişer, bir öncekiyle örtüşerek okunur (1-2, 2-3, 3-4); en karmaşığı olan ghanada ise sözcükler ileri geri giden uzun, iç içe döngülerle tekrarlanır. Her dizilişin öbürleriyle birebir tutması gerektiğinden, birindeki tek bir sürçme hemen fark edilir. UNESCO, Vedik okuma geleneğini 2003’te İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Başyapıtlarından biri ilan etti.