Binaların hikâyesi

Mimarlık

Evler, tapınaklar ve şehirler. Bir yapının tasarımında malzemenin, iklimin ve yaşadığı dönemin payı.

Bu konudaki kartlarSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakMimarlık

Tunus’taki Kayrevan Ulu Camii, İslam dünyasının en eski camilerinden biridir: 670’te kuruldu, bugünkü hâlini büyük ölçüde 836’daki yeniden yapımla aldı. Geniş avlusu, sütunlu ibadet salonu ve kare minaresi, Kuzey Afrika’daki camilere örnek oldu.

Arap komutan Ukbe bin Nafi, 670’te Kayrevan kentini kurarken caminin yerini de seçti. Cami birkaç kez yeniden yapıldı; bugün ayakta olan yapının büyük bölümü, Emir I. Ziyadetullah’ın 836’da yaptırdığı yeniden yapımdan kalmadır. İbadet salonu hipostil bir salondur, yani çatısı sıra sıra dizilmiş sütunlara oturur. Mermer, granit ve porfirden 414 sütun, Kartaca gibi antik kentlerden getirilmiştir; bu yüzden gövdeleri ve başlıkları birbirinden farklıdır. Kare bir kaide üzerinde üç kademe hâlinde yükselen 31,5 metrelik minare, hâlâ ayakta duran en eski minare kabul edilir. Cami, Mısır’ın batısında kalan Kuzey Afrika topraklarında, yani Mağrip’te sonraki camilere örnek oldu ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki Kayrevan kentinin bir parçasıdır.

MerakMimarlık

Büyük Zimbabve, Şona halkının atalarının 11. ile 15. yüzyıllar arasında kurduğu bir taş kenttir; dev granit duvarları harç kullanılmadan örülmüştür. Kent, Hint Okyanusu kıyısına altın gönderen bir krallığın başkentiydi.

Kalıntılar bugünkü Zimbabve’nin güneydoğusunda birkaç kilometrekarelik bir alana yayılır; kent en parlak döneminde muhtemelen 10.000 kadar kişiye ev sahipliği yapıyordu. En tanınmış yapısı olan Büyük Çevre’nin (Great Enclosure) duvarları 11 metreye kadar yükselir; bazılarının üstünde taşların zikzak biçiminde dizildiği şevron desenleri vardır. Kazılarda Çin çanak çömleği, cam boncuklar, Arabistan sikkeleri ve Svahili kıyısındaki Kilwa’da basılmış bir sikke bulundu; bunlar kentin Hint Okyanusu ticaretindeki yerini gösterir. Sömürgeci yazarlar kenti Afrikalıların yapmış olamayacağını ileri sürdü. David Randall-MacIver 1905’te, Gertrude Caton-Thompson 1929’da kentin Şonaların atalarının eseri olduğunu gösterdi; yine de Rodezya hükûmeti 1980’deki bağımsızlığa kadar başka kuramları desteklemeyi sürdürdü. Şonaca dzimbabwe “taş evler” demektir; ülke de adını bu kentten aldı.

MerakMühendislik

İran’daki Şuştar Tarihî Su Sistemi, Karun Nehri üzerinde bentlerden, köprülerden, tünellerden, kanallardan ve değirmenlerden oluşan bir ağdır; büyük bölümü MS 3. yüzyılda yapıldı. Tarlaları suladı, kente su verdi ve değirmenleri döndürdü.

Rivayete göre Şuştar’daki ilk kanallar MÖ 5. yüzyılda Pers kralı I. Darius döneminde açıldı; ama sistemin asıl yapıları Sasani İmparatorluğu’ndan kalmadır. Karun Nehri’ni yaklaşık 500 metre boyunca kesen Bend-i Kayser’i (Kayser’in Bendi), Sasani hükümdarı I. Şapur’un 260’ta Roma İmparatoru Valerianus’u yenmesinden sonra esir alınan Romalı askerlerin yaptığı söylenir. Bent nehrin seviyesini yükseltir, suyu kanallara ve kayaya oyulmuş tünellere yönlendirirdi. Su, değirmenleri döndürüp tarlaları suladıktan sonra bir dizi çağlayanla kentin altındaki bir havuza dökülürdü. On üç bent, köprü ve öteki yapı tek bir sistem gibi çalışıyordu. UNESCO, sistemi 2009’da Dünya Mirası listesine aldı.

MerakMühendislik

Hipokaust, Romalıların yerden ısıtma sistemiydi: bir ocak, küçük ayaklar üzerine oturtulmuş zeminin altına sıcak hava gönderir, bazı yapılarda bu hava duvarlardaki boşluklardan da yükselirdi. Böylece hamamlar ve varlıklı evler ısınırdı.

Adı, Yunanca “alttan ısıtılan” anlamındaki sözcüklerden gelir. Zeminin altında, pilae denen küçük tuğla ya da taş ayaklar sıra sıra dizilirdi; odanın dışındaki bir ocak sıcak havayı ve dumanı bu alçak boşluğa gönderirdi. Duvarlara yerleştirilen içi boş kutu tuğlalar ise ısıyı yukarı taşıyıp dışarı atardı. Romalı yazarlar, MÖ 1. yüzyılın başlarında yaşamış varlıklı bir iş insanı olan Sergius Orata’yı ısıtmalı “asma hamamların” mucidi sayar; ama tarihçiler, zemini bu yolla ısıtan ilk kişinin o olduğundan şüphelidir. Mimar Vitruvius, MÖ 1. yüzyılın sonlarında böyle hamamların nasıl yapılacağını anlattı; sistem Britanya’dan Kuzey Afrika’ya kadar imparatorluğun her yanına yayıldı. Ateşi sürekli yanık tutmak için bol yakıt ve bu işi yapan köleler ya da hizmetkârlar gerekiyordu.

DinginlikMimarlık

Meşrebiye, eski Arap kentlerinde sık görülen, oyma ahşap kafesle kapatılmış bir çıkma penceredir. Kafes güneşin parlaklığını kırar, esintiyi içeri alır; içeridekiler de görünmeden sokağı izleyebilir.

Meşrebiyenin bugünkü biçimine ait en eski izler, Abbasi halifeleri dönemindeki 12. yüzyıl Bağdat’ına uzanır. Oradan Mısır’a, Doğu Akdeniz kıyılarına, Arabistan’a ve daha ötelere yayıldı, en parlak dönemini Osmanlılar zamanında yaşadı. Irak’ta şenaşil, Cidde’de revaşin adıyla anılır. Kafes genellikle altta sık, üstte daha seyrek işlenir; böylece hava baş hizasının üstünde hızlı, aşağıda yavaş akar. Pencereye konan su testileri, üzerlerinden geçen esintiyi buharlaşmayla serinletirdi. Mahremiyet de önemliydi: ev halkı sokaktaki hayatı görünmeden izleyebilirdi. 20. yüzyılda terk edilen meşrebiyeler, binaları makinesiz serinletmenin bir yolu olarak bugün yeniden mimarların ilgisini çekiyor.

MerakMimarlık

Mukarnas, küçük nişlerin bal peteği gibi kat kat dizilmesiyle yapılan bir İslam mimarisi bezemesidir. Kare bir odanın yuvarlak kubbeyle birleştiği köşelerde geçiş öğesi olarak, ayrıca kapıların ve tonozların üst kısımlarında kullanılır.

Batılı yazarlar mukarnası çoğu zaman “sarkıt” ya da “bal peteği” tonozu diye anmıştır. Günümüze ulaşan en eski örnekler, kubbelerin altındaki köşelerde kullanılan üç bölümlü basit nişlerdir: Özbekistan’da Tim’deki Arab-Ata Türbesi (977–978) ile İran’daki Kabus Kümbeti (1006–1007) bunlardandır. Bilinen en eski eksiksiz mukarnas kubbe, Irak’ın Samarra kentindeki İmam Dur Türbesi’ni örtüyordu ve 1090’da tamamlanmıştı. Tekniğin kuzeydoğu İran’da mı, yoksa Abbasi Irak’ında mı doğduğu hâlâ tartışılıyor. Tuğla ve alçıdan, oyma taştan ya da ahşaptan yapılan mukarnas İslam dünyasının her yanına yayıldı: Anadolu Selçukluları onu görkemli taş taç kapılarda kullandı, İspanya’da ise Elhamra Sarayı’nın tavanlarını doldurur.

MerakTasarım

Girih karoları, Orta Çağ İslam ustalarının duvarlara ve kubbelere işlenen iç içe geçmiş yıldızlı desenleri planlarken kullandığı beş biçimlik bir takımdır. 15. yüzyıldan kalma bazı desenler, matematikçilerin ancak 1970’lerde tanımladığı bir düzene çok yaklaşır.

Girih, Farsçada “düğüm” demektir. Beş karonun her biri (ongen, beşgen, uzun altıgen, papyon ve eşkenar dörtgen) üzerinde süsleme çizgileri taşır. Karolar kenar kenara dizildiğinde bu çizgiler birleşip kesintisiz şeritlere dönüşür; böylece bir usta birkaç parçayla dev bir desen kurabilirdi. Fizikçiler Peter Lu ve Paul Steinhardt 2007’de, başta İsfahan’daki Darb-ı İmam türbesi (1453) olmak üzere bazı desenlerin kuazikristal düzene çok yaklaştığını gösterdi. Kuazikristal düzen, son derece düzenli olduğu hâlde kendini hiçbir zaman aynen tekrarlamayan bir diziliştir; matematikçilerin 1970’lerde tanımladığı Penrose döşemeleri buna örnektir. Ustalar bu düzene, onu anlatacak matematikten yüzyıllar önce geometri bilgisi ve deneyimle ulaşmıştı.

MerakArkeoloji

Nan Madol, Mikronezya’daki Pohnpei Adası’nın kıyısında, gelgit kanallarıyla birbirinden ayrılan yaklaşık yüz yapay adacık üzerine kurulmuş bir yıkık kenttir; bazalt duvarları, mezarları ve tören yapıları hâlâ ayaktadır.

Adacıkların yapımı 8. ya da 9. yüzyılda başladı; büyük bazalt duvarlar ise 1180–1200 dolaylarından itibaren yükseldi. Kent, Pohnpei’yi yaklaşık 1628’e kadar tek elden yöneten Saudeleur hanedanının tören ve yönetim merkezi oldu; rakip şefler, göz önünde olsunlar diye burada yaşamak zorundaydı. Yapıcılar, Pohnpei’nin başka bir yerinden çıkarılıp buraya getirilen, doğal olarak çok köşeli uzun bazalt sütunlar kullandı. Sütunları bir enine, bir boyuna sıralar hâlinde üst üste koydular ve içini mercan molozuyla doldurdukları platformları böyle çevirdiler. Bu ağır taşların nasıl taşınıp kaldırıldığına dair bir kayıt yok. Mezarların bulunduğu Madol Powe bölümünde, duvarlarla çevrili kraliyet mezarı Nandauwas da yer alır. UNESCO, Nan Madol’u 2016’da Dünya Mirası listesine aldı ve kanalları tıkayan alüvyon ve mangrovlar yüzünden aynı anda Tehlike Altındaki Dünya Mirası listesine ekledi.

MerakTicaret

Tanzanya kıyısı açığındaki Kilwa Kisiwani adası, 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar en zengin Svahili ticaret kentlerinden biriydi. Güney kıyısının altın ticaretini elinde tuttu, camilerini ve saraylarını mercan taşından yaptı.

Svahililer, Doğu Afrika kıyısında yaşayan Müslüman ve Afrikalı tüccar topluluklardı. Kilwa, sultanları bugünkü Mozambik’teki Sofala’nın altın ticaretini ele geçirince zenginleşti; Zimbabve platosunun altını denize orada ulaşıyordu. Tüccarlar Arabistan’dan, İran’dan, Hindistan’dan ve Çin’den kumaş, cam boncuk ve porselen getirirdi. Kıyıda ayakta kalan en eski camilerden biri olan Ulu Cami ile dev Husuni Kubwa sarayı mercan taşından yapıldı. Kilwa yaklaşık 500 yıl boyunca çoğu bakırdan kendi sikkelerini bastı; bu sikkeler iç bölgelerde, Büyük Zimbabve’ye kadar uzanan yerlerde bulundu. 1505’te bir Portekiz filosu kenti yağmaladı ve ticareti geriledi. UNESCO kalıntıları 1981’de Dünya Mirası listesine aldı; 2004’ten beri tehlike listesinde olan kalıntılar, koruma çalışmalarının ardından 2014’te bu listeden çıkarıldı.

AzimMühendislik

Öngerilmeli betonun içinde sıkıca gerilmiş çelik halatlar bulunur; böylece beton, üzerine yük binmeden önce sıkıştırılmış olur. Beton çekildiğinde kolayca çatlar ama sıkıştırıldığında çok dayanıklıdır; bu yüzden öngerme, kirişlerin ve köprülerin daha uzun açıklıklar geçmesini sağlar.

Sıradan betonarmede çekme kuvvetlerini içine gömülen çelik donatı çubukları karşılar, ama beton eğildikçe yine çatlar. Öngerme bir adım ileri gider. Ön germe yönteminde çelik halatlar beton dökülmeden önce gerilir, beton sertleşince serbest bırakılır; art germe yönteminde ise sertleşmiş betonun içindeki kanallardan geçirilen kablolar sonradan gerilip ankrajlanır. Her iki durumda da trafik ya da yük bir kirişin alt yüzünü uzatmaya çalıştığında, önce içerideki bu sıkışmayı yenmek zorundadır. Fransız mühendis Eugène Freyssinet 1928’de, sıkışmanın zamanla azalmaması için yüksek dayanımlı çelik kullanan uygulanabilir bir yöntemin patentini aldı. 20. yüzyılın ortasından itibaren öngerme köprülerde, otoparklarda ve döşemelerde standart hâle geldi, daha uzun açıklıklara ve daha ince kesitlere olanak verdi.

MerakMühendislik

Corten çelik, açık havada kaldığında yüzeyinde sıkı ve kalıcı bir pas tabakası oluşturan bir alaşımdır. Bu tabaka paslanmanın ilerlemesini yavaşlatır; bu yüzden çeliği boyamaya gerek kalmaz.

Sıradan pas pul pul dökülür ve altındaki taze metali açığa çıkarır; böylece paslanma içeri doğru ilerler. Corten gibi hava koşullarına dayanıklı çeliklerde az miktarda bakır, krom, nikel ve fosfor bulunur. Bunlar pasın yüzeye sıkıca yapışan, patina denen yoğun bir tabaka oluşturmasına yardım eder; bu tabaka oksijenin ve nemin büyük kısmını dışarıda tutar. Rengi birkaç yıl içinde turuncudan koyu kahverengiye döner. US Steel alaşımı 1933’te kömür ve cevher taşıyan yük vagonları için piyasaya sürdü. Koruma ancak yüzey ıslandıktan sonra kuruyabiliyorsa işe yarar; sürekli nem, deniz tuzu ya da birleşim yerlerinde biriken su patinayı bozar. Bu çeliği çıplak bırakan ilk bina, Eero Saarinen’in tasarladığı ve 1964’te tamamlanan, Illinois eyaletinin Moline kentindeki John Deere genel merkezidir.

MerakMühendislik

Taipei 101’in üst katlarında 660 tonluk çelik bir küre asılıdır. Sert rüzgârda kule bir yana yattığında küre ters yöne salınır ve içeridekiler sallantıyı çok daha az hisseder. Bu düzeneğin adı ayarlı kütle sönümleyicidir.

Taipei 101, Tayvan’ın başkentinde 2004’te açılan 508 metrelik bir gökdelendir. Altın rengine boyanmış küre 5,5 metre çapındadır; 92. kattan 88. kata kadar sarkar ve ziyaretçiler onu yakından görebilir. Küre, kulenin kendi doğal salınım hızına göre ayarlanmıştır ama onunla ters zamanda hareket eder; böylece rüzgârın her itişini kısmen dengeler. Hidrolik sönümleyiciler de bu hareketi ısıya çevirerek söndürür. Sistem binanın sallanmasını yüzde 40’a kadar azaltabilir. Ağustos 2015’teki Soudelor tayfununda küre 1 metre salınarak rekor kırdı. Daha küçük sönümleyiciler köprülerde, bacalarda ve elektrik hatlarında da kullanılır. Londra’daki Millennium Köprüsü, 2000’deki açılışında kalabalığın adımlarıyla sallanınca bu düzeneklerle donatıldı.

AzimMühendislik

Deprem bölgelerindeki bazı binalar doğrudan temele oturmaz; kauçuk ve çelik katmanlardan yapılmış esnek yastıklar, yani izolatörler üzerinde durur. Zemin sarsıldığında hareketin büyük kısmını bu yastıklar karşılar, üstteki bina çok daha yumuşak salınır. Bu yönteme sismik izolasyon denir.

Sıradan bir bina zemine sıkıca bağlıdır; bu yüzden her sarsıntıyı neredeyse olduğu gibi yaşar. İzolasyonlu bir binada ise yapı ile temel arasında izolatörler bulunur. Bunlar genellikle üst üste dizilmiş kauçuk ve çelik katmanlardan oluşur, çoğunun ortasında enerjiyi emen bir kurşun çekirdek vardır. Kurşun çekirdekli kauçuk izolatörü 1974’te Yeni Zelandalı mühendis Bill Robinson geliştirdi. Bina izolatörlerin üzerinde yavaşça kaydığı için üst katlar sarsıntıyı çok daha hafif hisseder, içerideki cihazların çalışmayı sürdürme şansı artar. Binanın çevresinde hareket payı bırakılır, borular ve kablolar esnek bağlantılarla döşenir. San Francisco Belediye Binası, Wellington’daki Te Papa Müzesi, İstanbul’da da Sabiha Gökçen Havalimanı terminali ile Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi izolatörler üzerinde durur.

MerakMimarlık

Kervansaraylar, Orta Doğu’dan Anadolu’ya ve Orta Asya’ya uzanan ticaret yolları boyunca yapılmış, sağlam duvarlı hanlardı. Tek ve güçlü bir kapının ardında tüccarları odalar, depolar, ahırlar ve su beklerdi; aralarında yaklaşık bir günlük yol olduğu için kervanlar her konağı önceden hesaplayabilirdi.

Sözcük Farsçadır: kârvân “kervan”, sarây ise “saray, büyük yapı” demektir. Tipik bir kervansaray, çevresi odalarla çevrili bir avludan oluşurdu; hayvanlar ve yükler gece duvarların içinde güvende kalırdı. Hükümdarlar ve varlıklı hayırseverler ticareti canlandırmak için kervansaray yaptırır, pek çoğunun giderleri vakıflarla karşılanırdı. Anadolu’da Selçuklular 13. yüzyılda sık bir han ağı kurdu; Konya–Aksaray yolu üzerinde 1229’da yapılan Sultanhanı, bunların en büyüklerindendir. İran’da Safevî hükümdarı I. Abbas 1600’ler civarında pek çok yenisini ekledi; UNESCO da 2023’te 54 İran kervansarayını Dünya Mirası Listesi’ne aldı. Kervansaraylar yalnızca konaklama yeri değildi; ticaret yapılan, para bozdurulan, başka şehirlerden haber alınan yerlerdi.

MerakTarih

Ise Tapınağı, Japonya’nın yerli dini Şinto’nun en kutsal yeridir; ana yapıları her 20 yılda bir sökülür ve hemen yandaki arsada aynen yeniden kurulur. 690’da başlayan bu gelenek zaman zaman uzun aralar verse de bugün sürüyor; bir sonraki yenileme 2033’te yapılacak.

Bu yenilemenin adı Shikinen Sengū’dur. Yapılarla birlikte tapınağın eşyaları ve kutsal nesneleri de baştan yapılır, girişteki ahşap Uji Köprüsü de yenilenir. Kereste, bir Japon servi türü olan hinoki ağacından gelir. Tapınak alanında elektrikli alet kullanılmadığı için iş, geleneksel tapınak yapımında yetişmiş ve miyadaiku denen marangozlara düşer. Daha az deneyimli ustalar genellikle önce köprüde pişer, sonra ana yapılara geçer. Şinto bu anlayışa tokowaka, yani “hep genç” der: Kutsal yapıyı yenilemek onu hep taze tutar, ustalığı da kuşaktan kuşağa aktarır. Bugünkü yapılar 2013’te kurulan 62. yapılardır. Döngü savaşlar yüzünden birkaç kez aksadı; en uzun ara, Japonya’nın 15. ve 16. yüzyıldaki iç savaşları sırasında yüz yılı aştı.