Binaların hikâyesi

Mimarlık

Evler, tapınaklar ve şehirler. Bir yapının tasarımında malzemenin, iklimin ve yaşadığı dönemin payı.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimTeknoloji

Pasif Ev, termos gibi düşünülmüş bir binadır: Kalın yalıtımı, hava sızdırmayan kabuğu ve ısıyı geri kazanan havalandırmasıyla çok az enerji harcar.

Pasif Ev bir mimari tarz değil, bir performans standardıdır: Ölçülen sınırları tutturan her bina bu adı alabilir. Fikir, 1988’de İsveç’teki Lund Üniversitesi’nden Bo Adamson ile Alman fizikçi Wolfgang Feist arasındaki bir konuşmadan doğdu. Almanya’nın Darmstadt-Kranichstein semtinde 1990–91’de yapılan dört sıra ev, genellikle ilk örnekler sayılır. Feist, binaları belgelendirmek için 1996’da Darmstadt’ta Passivhaus Enstitüsü’nü kurdu. En bilinen iki ölçüt şunlardır: Yıllık ısıtma ihtiyacı metrekare başına en fazla 15 kilovatsaat olmalıdır; bir fanla basınç uygulanan binadan bir saatte, içindeki hava hacminin en fazla 0,6 katı kadar hava kaçabilir. Temiz hava, dışarı atılan bayat havanın ısısıyla ısıtılarak içeri veren bir havalandırma cihazından gelir.

AzimBilim

Şehirler çoğu zaman çevrelerindeki kırsaldan birkaç derece daha sıcaktır; buna kentsel ısı adası denir. Asfalt, beton ve koyu renkli çatılar güneşin ısısını emip yavaş yavaş geri verir, ağaçsız sokaklarda ise gölge kalmaz.

Bu etkiyi ilk kez 1810’larda, Londralı kimya üreticisi ve amatör meteorolog Luke Howard tanımladı. Howard, Londra’nın merkezinin geceleri çevredeki kırsaldan yaklaşık 2°C daha sıcak kaldığını fark etmişti. ABD Çevre Koruma Ajansı’na göre bugün ABD şehirlerinde bu fark gündüz 0,5 ile 4°C, gece 1 ile 3°C arasındadır. Fark çoğu zaman hava karardıktan sonra büyür, çünkü beton ve asfalt gün boyu biriktirdiği ısıyı o saatlerde salar. Şehirler buna açık renkli, güneşi yansıtan kaldırım ve çatılarla, yeşil çatılarla ve sokak ağaçlarıyla karşılık veriyor; gölge ve açık renkli yüzeyler yerel sıcaklığı ölçülebilir biçimde düşürür. Sıcak her yere eşit dağılmaz: Ağacı az, betonu çok mahalleler genellikle en sıcak olanlardır.

MerakMimarlık

Badgir, yani rüzgâr kulesi, çatıdan yükselen ve esen rüzgârı yakalayıp alttaki odalara indiren bir kuledir. İran gibi sıcak ve kurak yerlerde evleri yüzyıllardır hiçbir makine kullanmadan serinletir.

Kulenin tepesinde rüzgâra bakan açıklıklar vardır. İçeri dolan hava bir bacadan aşağı, eve doğru iner; ısınmış hava ise rüzgâr almayan taraftaki açıklıklardan çıkar. Rüzgârsız günlerde güneşte ısınan kule bir baca gibi çalışır ve havayı odaların içinden çeker. İran’ın ortasında, 2017’de UNESCO listesine alınan çöl kenti Yezd, sayısız badgiriyle ünlüdür; Devletabad Bahçesi’ndeki yaklaşık 33 metrelik badgir çoğu zaman dünyanın en yükseği olarak anılır. Ab-anbar denen üstü kapalı su depolarıyla birlikte kullanılan badgirler, içme suyunun serin kalmasına yardım ederdi. Benzer kuleler Mısır’dan Basra Körfezi’ne kadar görülür; bugün mimarlar onları az enerjiyle serinletmenin bir yolu olarak inceliyor.

MerakMimarlık

Hindistan’ın Jaipur kentindeki Jantar Mantar, Racput hükümdarı II. Sawai Jai Singh için 1734’te tamamlanmış bir gözlemevidir; gökyüzünü çıplak gözle ölçmeye yarayan dev taş aletlerden oluşur. En büyük güneş saatinin yüksekliği 27 metreyi bulur.

1727’de Jaipur kentini kuran Jai Singh, takvimler ve tutulma hesapları için daha doğru astronomi tabloları istiyordu. Bu amaçla Kuzey Hindistan’da beş gözlemevi yaptırdı: Delhi, Jaipur, Ujjain, Mathura ve Varanasi’de. Bunların en büyüğü ve en iyi korunanı Jaipur’dakidir. Adı genellikle “hesap aleti” diye açıklanır. On dokuz ana alet, gölgeler ve nişan çizgileri yardımıyla zamanı, Güneş’in yüksekliğini ve yıldızların konumunu ölçer. Samrat Yantra adlı dev güneş saatinde gölge dakikada altı santimetre kadar ilerler; bu sayede yerel saat iki saniyeye yakın bir hassasiyetle okunabilir. UNESCO, gözlemevini 2010’da Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMühendislik

Roma betonuyla yapılmış limanlar, kubbeler ve su kemerleri iki bin yıldır ayakta. Betonun içindeki küçük beyaz kireç topakları bunun nedenlerinden biri: Bir çatlağa su sızdığında bu topaklardaki kalsiyum yeni kristaller oluşturup çatlağı kapatabiliyor.

Bu beyaz topaklar uzun süre özensiz karıştırmanın izi sayıldı. 2023’te Science Advances dergisinde yayımlanan ve MIT’den Admir Masic’in ekibinin yaptığı bir çalışma başka bir açıklama getirdi. Çalışmaya göre Romalılar, tepkimeye çok yatkın bir kireç türü olan sönmemiş kireci doğrudan karışıma katıyordu; kireç tepkimeye girerken karışımı ısıtıyordu. “Sıcak karıştırma” denen bu yöntem topakları geride bırakıyordu. Ekip fikri sınamak için aynı yöntemle beton yaptı, betonu çatlattı ve çatlaklardan su geçirdi. Yaklaşık iki hafta içinde çatlaklar kapandı; sönmemiş kireç katılmadan yapılan örnekte ise kapanmadı. Karışıma katılan Napoli Körfezi’nin volkanik külü de betonu güçlendiriyordu. Jeolog Marie Jackson’ın yönettiği bir ekip ise 2017’de Roma liman duvarlarında başka bir süreç buldu: Duvarlara sızan deniz suyu volkanik külle tepkimeye giriyor ve betonu güçlendiren nadir mineraller oluşturuyor.

MerakMimarlık

Machu Picchu, Peru’da And Dağları’nın yükseklerinde bir sırta kurulmuş, 15. yüzyıldan kalma bir İnka yerleşimidir. Yüzlerce taş teras dik yamacın toprağını tutar, sağanak yağmurun suyunu akıtır; İnkalar bu teraslarda ürün de yetiştirirdi.

Machu Picchu, İnka hükümdarı Pachacuti için yaklaşık 1450’de, 2.430 metre yükseklikte bir saray yerleşimi olarak yapıldı. Mühendisliğinin büyük bölümü gözle görülmez: Hidrolog Kenneth Wright’ın yönettiği araştırmalara göre yapıların yaklaşık yüzde 60’ı toprağın altındadır. Temeller ve kırma taş katmanları, sık yağan sağanakların suyunu yamacı sürüklemeden akıtır. Burası aslında hiç “kaybolmamıştı”: Bölgedeki Keçua köylüleri yerini hep biliyordu, Perulu Agustín Lizárraga da 1902’de oraya ulaşmıştı. Machu Picchu’yu 1911’de dünyaya tanıtan, Amerikalı kâşif Hiram Bingham oldu. UNESCO alanı 1983’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMimarlık

Mali’nin Cenne (Djenné) kentindeki Ulu Cami, çoğu zaman dünyanın en büyük kerpiç yapısı diye anılır. Yapı, bütün kent halkı her yıl yağmurlardan önce duvarlarını taze çamurla yeniden sıvadığı için ayakta kalıyor.

Bugünkü yapı 1907’de, kentin duvarcı loncasının başı Ismaila Traoré’nin yönetiminde, 13. yüzyıldan kaldığı söylenen bir caminin yerinde tamamlandı. Duvarları güneşte kurutulmuş kerpiçtendir; duvarlardan dışarı taşan palmiye kütükleri kalıcı bir iskele işi görür. Yağmur her yıl sıvayı aşındırır; bu yüzden kent her baharda “Crépissage” adlı bir şenlikle sıvayı yeniler. Erkekler ve oğlan çocukları sepetlerle çamuru duvarlara taşımak için yarışır, kadınlar nehirden su getirir, işi duvarcı loncasının yaşlı ustaları yönetir. Cenne’nin eski kenti 1988’den beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndedir.

MerakMimarlık

Petra, Nabatîlerin güney Ürdün’de kayalara oyarak kurduğu kenttir ve çölde yaşayabilmesini su mühendisliğine borçludur. Kanallar, bentler, sarnıçlar ve havuzlar kaynak sularını, yağmuru ve ani selleri toplardı.

Nabatîler, tütsü ve baharat kervan ticaretiyle zenginleşmiş bir Arap halkıydı; Petra da başkentleriydi. Kent en parlak dönemini MS 1. yüzyıl civarında yaşadı; Roma, Nabatî Krallığı’nı MS 106’da topraklarına kattı. Yılda yalnızca 15 santimetre kadar yağış alan bu bölgede kanallar, bentler, tüneller ve sarnıçlar suyu kurak aylar boyunca saklıyordu. Amerikan İnşaat Mühendisleri Derneği (ASCE), bu sistemin 30.000–40.000 kişinin suyunu karşıladığını tahmin ediyor. Ticaret yolları değişip depremler kenti sarsınca Petra geriledi. İsviçreli kâşif Johann Ludwig Burckhardt, kılık değiştirerek gittiği kenti 1812’de Avrupa’ya tanıttı. UNESCO Petra’yı 1985’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMimarlık

İstanbul’da 537’de Konstantinopolis’in katedrali olarak tamamlanan Ayasofya, mimarlık tarihinin en etkili iç mekânlarından birine sahiptir. Büyük kubbesi, yuvarlak bir kubbenin kare bir plana oturmasını sağlayan pandantiflere, yani kavisli üçgen duvar parçalarına dayanır; kubbenin eteğindeki 40 pencere içeriyi ışıkla doldurur.

İmparator I. Justinianus, 532’deki ayaklanmada eski kilise yanınca yenisini yaptırdı. Tasarımı, matematik ve mekanikte usta iki bilgin, Trallesli Anthemios ile Miletli İsidoros üstlendi; yapı altı yıldan kısa bir sürede bitirildi. Kubbenin çapı 31 metre kadardır, tepesi zeminden 55 metreye yükselir. Tarihçi Prokopios, kubbenin taş duvarlara oturmadığını, gökten altın bir zincirle sarkıtılmış gibi durduğunu yazmıştı. 558’deki depremlerde ilk kubbenin bir bölümü çöktü; yerine daha yüksek ve daha dik bir kubbe yapıldı. Yapı 900 yılı aşkın süre katedral olarak kullanıldı; 1453’teki Osmanlı fethinden sonra camiye, 1934’te müzeye dönüştürüldü ve 2020’den bu yana yeniden camidir.

MerakMimarlık

Angkor, 9. ile 15. yüzyıllar arasında bugünkü Kamboçya’da Khmer İmparatorluğu’nun başkentiydi. Kentin dev rezervuarları, hendekleri ve kanalları muson yağmurlarını biriktirir, suyu yaklaşık 1.000 kilometrekareye yayılan kent alanında dolaştırırdı.

En büyük rezervuarlara baray denir; toprak setlerle çevrili dev dikdörtgenlerdir. 11. yüzyılda yapılan Batı Baray yaklaşık sekize iki kilometre boyutundadır ve bugün hâlâ su tutar. Angkor Vat’ı çevreleyen hendek gibi su yapıları, Hindu ve Budist evren tasavvurundaki kutsal dağı ve onu saran okyanusları canlandıran tapınakları çerçeveliyordu. 2007’de yayımlanan radar ve hava araştırmaları ile 2012’de ormanın altını görebilen havadan lazer taramaları (lidar), en az 1.000 kilometrekarelik bir alanda yolları, kanalları ve ev tümseklerini ortaya çıkardı. Bu, bilinen en büyük sanayi öncesi yerleşimdir. Barayların pirinç tarlalarını ne ölçüde suladığı hâlâ tartışılıyor. Ağaç halkaları, 14. ve 15. yüzyıllarda uzun kuraklıkların şiddetli musonlarla bölündüğünü gösteriyor; bu aşırılıklar su ağına zarar verdi ve büyük olasılıkla Angkor’un gerilemesinde rol oynadı.

MerakMimarlık

Kuzey Etiyopya’daki Lalibela’nın on bir kilisesi, Orta Çağ’da tek parça volkanik kayadan oyuldu. Her biri derin hendeklerin içinde yukarıdan aşağıya biçimlendirildi; kiliseler bugün de Etiyopyalı Hristiyanların hac yeridir.

Gelenek, kiliseleri 12. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın başında hüküm süren Zagwe hanedanından Kral Gebre Meskel Lalibela’ya bağlar; arkeologlara göre bazı bölümler daha eskidir ve yapım sırası hâlâ tartışılıyor. Efsaneye göre kral, Selahaddin Eyyubi’nin 1187’de Kudüs’ü almasından sonra burayı yeni bir Kudüs olarak tasarladı. Bölgedeki pek çok yer, adını Ürdün Nehri’nden alan bir dere gibi, Kutsal Kitap’tan gelen adlar taşır. Ustalar önce hendek kazarak bir kaya bloğunu çevresinden ayırdı, sonra odaları, sütunları, pencereleri ve kapıları bu bloğun içinden oydu. En ünlü kilise olan Bete Giyorgis, yukarıdan bakıldığında haç biçimindedir. Tünellerle birbirine bağlanan kiliseler bugün de her gün kullanılıyor. UNESCO, kiliseleri 1978’de Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMühendislik

Güney Fransa’daki Pont du Gard, 48,8 metre yüksekliğinde, üç katlı bir Roma köprüsüdür. Nîmes kentine su taşıyan kanalı Gardon Nehri’nin üzerinden geçirmek için yapıldı ve suyun yalnızca yerçekimiyle akabilmesi için gereken çok hafif eğimi korur.

Su kanalı Uzès yakınlarındaki bir kaynaktan Nîmes’e kadar yaklaşık 50 kilometre uzanıyordu; buna karşın bütün yol boyunca yalnızca 12,6 metre kadar alçalıyordu. Bu, kilometre başına ortalama 25 santimetre demektir. Köprünün alt kemerleri nehrin üzerinden geçer, en üstteki küçük kemer dizisi de üstü kapalı su kanalını taşır. Ayakta kalan en yüksek Roma su kemeri köprüsüdür. Tarihçilerin çoğu onu MS 1. yüzyıla, belki de İmparator Claudius dönemine tarihlendirir. Su kanalı 6. yüzyıl dolaylarında kullanılmaz hâle gelince köprü yüzyıllarca yol geçidi olarak kullanıldı; arabalar geçebilsin diye ikinci katın ayaklarının bir kısmı oyuldu. III. Napolyon 1850’lerde kapsamlı bir onarım yaptırdı; UNESCO köprüyü 1985’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMimarlık

Elhamra, İspanya’nın Granada kentinde Nasri sultanlarının bir tepenin üzerine kurduğu saray ve kaledir; baştan başa kanallar, havuzlar ve çeşmelerle donatılmıştır. Su avluları serinletir, yapıları yansıtır ve hemen yanındaki Generalife bahçelerini sular.

İspanya’daki son Müslüman hanedan olan Nasriler, Granada’yı 1238’den 1492’ye kadar yönetti. Saray yapılarına hanedanın kurucusu I. Muhammed başladı. Kurak tepeye su, Darro Nehri’nden birkaç kilometre yukarıda alınan ve yamaç boyunca yerçekimiyle akan Kraliyet Kanalı’yla (Acequia Real) getirildi. Teraslı bahçeleriyle bir yazlık saray olan Generalife, 14. yüzyılın başında yapıldı. 14. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Aslanlı Avlu’da on iki mermer aslan bir çeşmeyi taşır; çeşmenin suyu dört kanala ayrılarak akar ve İslam geleneğinde dört nehirle sulanan bir bahçe olarak düşünülen cenneti hatırlatır. Özgün kanalların bir kısmı bahçeleri bugün hâlâ sular.

MerakTicaret

Tütsü Yolu, güzel kokulu ağaç reçineleri olan günlük ve mürü yüzyıllar boyunca güney Arabistan’dan Akdeniz pazarlarına taşıdı. Kervanlar çölü, yol boyunca sıralanan kentler, kuyular, kaleler ve su düzenleri sayesinde aşabiliyordu.

Günlük ve mür, güney Arabistan ile Afrika Boynuzu’nun kurak topraklarında yetişen ağaçlardan elde edilir. Tapınaklarda ve evlerde tütsü olarak yakılır, ilaç ve parfüm yapımında, mumyalamada da kullanılırdı. Yaşlı Plinius, MS 77 dolaylarında yazdığı Naturalis Historia’da, güney Arabistan’daki Thomna’dan Akdeniz kıyısındaki Gazze’ye uzanan yolun deve kervanları için 65 konağa bölündüğünü anlatır. Ona göre kıyıya varıldığında her deve yükünün maliyeti su, yem, konaklama, geçiş ücretleri ve rahiplere, muhafızlara, memurlara yapılan ödemelerle 688 denarius tutuyordu. Yolun bazı kesimlerini denetleyen kentler zenginleşti. Yemen’deki Şebve ve bugünkü Ürdün’de, sarnıçları ve barajlarıyla kervanlar için kıt yağmur suyunu biriktiren Nebati başkenti Petra bunlardan ikisidir.

AzimBiyografi

Bangladeş asıllı Amerikalı yapı mühendisi Fazlur Rahman Khan, geliştirdiği “tüp” sistemleriyle çok yüksek binaları daha ucuza yapılabilir hâle getirdi. Bu sistemlerde kulenin dış duvarları birlikte çalışarak rüzgâra karşı koyar. Chicago’daki John Hancock Center ile bugünkü adı Willis Tower olan Sears Tower bu fikirle yükseldi.

Khan’dan önce gökdelenlerin çoğu, içeriden çelik kolon ve kirişlerle kurulan sağlam bir iskelete dayanıyordu; bina yükseldikçe rüzgârda sallanmaması için gereken çelik de artıyordu. Khan’ın çerçeveli tüp sisteminde kolonlar binanın dış çevresine sık aralıklarla dizilir ve derin kirişlerle birbirine bağlanır. Böylece bütün dış duvar, zemine sağlamca oturmuş, içi boş ve rijit tek bir boru gibi davranır. Chicago’daki Skidmore, Owings & Merrill firmasında bu fikrin farklı biçimlerini geliştirdi: John Hancock Center’da (1969) tüp, cepheye yerleştirilmiş dev X biçimli çaprazlarla güçlendirildi; Sears Tower’da (1973) ise dokuz tüp bir demet gibi bir araya getirildi. Khan 1929’da Dakka’da doğdu, 1982’de öldü.

MerakBiyografi

Bağdat doğumlu İngiliz mimar Zaha Hadid, 2004’te mimarlığın en saygın ödülü sayılan Pritzker’i kazanan ilk kadın oldu. Önce resimlerinde denediği keskin açılı ve akışkan biçimler, çağdaş binaların neye benzeyebileceğine dair sınırları genişletti.

Hadid uzun yıllar “kâğıt mimar” diye anıldı: 1983’te kazandığı, Hong Kong’da bir tepe yamacına planlanan The Peak kulübü gibi yarışma projeleri büyük ilgi gördü ama inşa edilmedi. Fikirlerini, perspektifi bilerek büküp çarpıttığı büyük resimlerde geliştirdi; binayı sabit bir kutudan çok, hareket hâlindeki kuvvetlerin bir bütünü olarak düşündü. Tamamlanan ilk yapısı, Almanya’nın Weil am Rhein kentinde Vitra mobilya şirketi için tasarladığı itfaiye binasıydı ve 1993’te açıldı. Bilgisayarla modelleme onun çizimlerine yetiştikçe, Bakü’deki Haydar Aliyev Merkezi (2012) ve 2012 Olimpiyatları için yapılan Londra Su Sporları Merkezi gibi projeler bu akışkan biçimlerin gerçek ölçekte de kurulabildiğini gösterdi. Hadid 2016’da öldü.

MerakMimarlık

Barselona’daki Sagrada Família, Antoni Gaudí’nin 1883’ten 1926’daki ölümüne kadar üzerinde çalıştığı bazilikadır ve yapımı hâlâ sürüyor. Ağaç gibi dallanan sütunları ve doğadan alınmış biçimleri Gaudí’nindir; onun sağlığında tamamlanan Doğuş cephesi ve kripta (yeraltı kilisesi) UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alır.

Gaudí projeyi 1883’te mimar Francisco de Paula del Villar’dan devraldı ve sıradan bir neo-Gotik kiliseyi bambaşka bir yapıya dönüştürdü. Daha önceki bir kilise için kemerleri asılı zincirlerle incelemişti: iki ucundan asılan bir zincir kendiliğinden bir eğri çizer; bu eğri ters çevrildiğinde, taş bir kemerin yükü yalnızca basınçla taşıdığı biçim ortaya çıkar. Hiperboloit gibi, kavisli görünse de tamamen düz çizgilerle kurulabilen regle yüzeyleri de kullandı; bu, karmaşık taşların kesilmesini kolaylaştırdı. Günahların kefareti için yapılan bir “kefaret kilisesi” olduğundan bağışlarla, bugün de büyük ölçüde ziyaretçi biletleriyle finanse ediliyor; yapımın bu kadar uzun sürmesinin bir nedeni de bu. Papa XVI. Benediktus 2010’da yapıyı bazilika olarak kutsadı. Gaudí, bazilikanın kriptasında gömülüdür.

AzimMühendislik

Hoover Barajı, 1931–1936 yılları arasında Colorado Nehri üzerindeki Black Canyon’da, Nevada ile Arizona sınırında yapıldı. Taşkınları önler, Mead Gölü’nde su biriktirir ve Amerika’nın güneybatısına hidroelektrik enerji sağlar.

Baraj, binlerce insanın iş bulmak için çöle geldiği Büyük Buhran yıllarında yapıldı. Resmî kayıtlara göre inşaat sırasında 96 işçi kazalarda hayatını kaybetti. 221 metre yüksekliğiyle tamamlandığında dünyanın en yüksek barajıydı ve ABD’nin hacim bakımından en büyük baraj gölü olan Mead Gölü’nü oluşturdu. Suyu, 1922 tarihli Colorado Nehri Sözleşmesi’yle yedi ABD eyaleti arasında, 1944’te imzalanan bir antlaşmayla da Meksika ile paylaşılıyor. Nehrin suyunun o kadar büyük bölümü kentlere ve tarlalara çekiliyor ki Colorado artık denize nadiren ulaşıyor. Yıllar süren kuraklığın ardından Mead Gölü 2022’de, ilk dolduğu günden bu yana en düşük seviyesine indi.

MerakArkeoloji

İskoçya’nın kuzey kıyısı açığındaki Orkney Adaları’nda bulunan Skara Brae, yaklaşık 5.000 yıl önce kurulmuş bir köydür; taş evlerinde yataklar, ocaklar ve raflar hâlâ yerinde durur. Avrupa’nın en iyi korunmuş Neolitik, yani Cilalı Taş Devri köylerinden biridir.

Skara Brae’de yaşam MÖ 3180 dolaylarında başladı ve yaklaşık 600 yıl sürdü; köy, Stonehenge’in ünlü taş çemberinden de Mısır’daki Büyük Giza Piramidi’nden de eskidir. 1850’de şiddetli bir fırtına köyü örten kum tepesini savurunca, üstü örtülü dar geçitlerle birbirine bağlanan evler ortaya çıktı. Her evde taştan bir ocak, kenarları taş levhalarla çevrili yataklar ve eşyaların dizildiği taş bir raf vardı. Orkney’de ağaç çok az olduğundan hepsi taş levhalardan yapılmıştı. İlk bilimsel kazıları 1920’lerde arkeolog V. Gordon Childe yürüttü. Köy bugün, aynı döneme ait iki taş çember olan Ring of Brodgar ve Stenness Dikili Taşları ile birlikte “Neolitik Orkney’in Kalbi” adlı Dünya Mirası Alanı’nın parçasıdır.

MerakArkeoloji

Must Farm, İngiltere’nin doğusunda kazıklar üzerine kurulmuş yuvarlak evlerden oluşan bir Tunç Çağı köyüydü. MÖ 850 civarında yanıp altındaki nehir yatağına çöktü; oksijensiz çamur ahşabı, kumaşları, çömlekleri, hatta yemekleri korudu.

Alan, Cambridgeshire’daki Whittlesey yakınında, Flag Fen havzasında kurumuş bir nehrin yatağındaki kil ocağında yer alır. Cambridge Üniversitesi’nin arkeoloji birimi burayı 2015 ve 2016’da kazdı; basın da kısa sürede “Britanya’nın Pompeii’si” adını taktı, çünkü felaket gündelik hayatı olduğu yerde mühürlemişti. Yangın çıkınca platform ve evler suya çöktü; su alevleri söndürdü ve içerideki her şeyi çamura gömdü. Buluntular arasında bitki liflerinden dokunmuş ince kumaşlar, ahşap ve toprak kaplar, bronz aletler ve içinde hâlâ yemek duran, tahta bir kaşığı da içinde bırakılmış küçük bir kâse var. Ekip 2016’da ayrıca göbeğiyle birlikte, bir metre kadar çapında ahşap bir tekerlek çıkardı: Britanya’da bulunmuş en eski eksiksiz tekerlek. Yakınında bulunan bir at omurgası, tekerleğin bir arabaya ait olduğunu düşündürüyor.

MerakMimarlık

Hindistan’ın Racastan eyaletindeki Chand Baori, suya merdivenle inilen bir basamaklı kuyudur. 3.500 kadar basamağı, 13 kat boyunca yaklaşık 30 metre derinliğe iner.

Chand Baori, Abhaneri köyündedir ve adını Nikumbh hanedanından yerel bir hükümdar olan Raca Chanda’dan aldığı söylenir. Yapımını anlatan bir yazıt yok; ama mimari üslubu kuyuyu 8. ya da 9. yüzyıla tarihlendiriyor. Yağmurun büyük kısmının yılın birkaç muson ayında yağdığı bu kurak bölgede basamaklı kuyular suyu depolar, su seviyesi yıl boyunca düştükçe insanların ona ulaşmasını sağlardı. Burada kare biçimli kuyunun üç yanını zikzak çizen merdivenler kaplar, dördüncü yanda ise sütunlu bir galeri ve odalar yer alır. Derinlik sayesinde dipteki hava yüzeydekinden belirgin biçimde serin kalırdı. Kuyunun hemen yanında neşe tanrıçası Harshat Mata’nın tapınağı bulunur.

MerakMimarlık

Yemen’deki surlarla çevrili Şibam kasabasında 500 kadar kerpiç kule ev yükselir; bazıları on bir katlı ve 30 metreden yüksektir. Büyük bölümü 16. yüzyılda yapılan kent, yukarıya doğru büyümek üzere planlanmış yerleşimlerin en eski örneklerinden biridir.

Hadramut Vadisi’ndeki Şibam’da yaklaşık 1.700 yıldır insanlar yaşıyor. 1532–33’teki büyük bir sel eski kentin çoğunu yıktı ve kent, vadi tabanının üzerindeki kayalık bir tepede yeniden kuruldu. Tek bir savunma suruyla çevrili olduğu için yayılacak yeri yoktu; evler de bu yüzden yukarı doğru büyüdü, her katta bir ya da iki oda bulunur. Güneşte kurutulmuş kerpiçten kalın duvarlar çöl sıcağında içeriyi serin tutar, ama sürekli bakım ister: 2008’de bir tropik fırtınanın getirdiği sel birkaç binayı yıktı. Kente sık sık “Çölün Manhattan’ı” denir; UNESCO Şibam’ı 1982’de Dünya Mirası listesine aldı.

MerakMimarlık

Fujian tulouları, Çin’in güneydoğusunda Hakka ve Minnan topluluklarının sıkıştırılmış topraktan yaptığı yuvarlak ya da kare biçimli dev evlerdir. Kale gibi kapalı tek bir halka, ortak bir avlunun çevresinde bütün bir sülaleyi, bazen birkaç yüz kişiyi barındırırdı.

Tuloların çoğu 12. ile 20. yüzyıllar arasında Fujian’ın güneybatısındaki tepelik bölgede yapıldı. Haydutların ve sülaleler arası kavgaların eksik olmadığı bu yerlerde, bir kale gibi kapanabilen bir ev emeğe değerdi. Üç ila beş kat yüksekliğindeki duvarlar, tahta kalıpların arasına toprak dövülerek kat kat yükseltildi. Dışarıya tek bir kapı ve birkaç pencere açılır; içeride ise her katı ahşap galeriler dolaşır. Her aile zeminden en üst kata kadar kendi odalarına sahipti; avluda kuyu ve sülalenin atalarını andığı salon bulunurdu. En büyük tuloular 800 kişiye kadar barındırabiliyordu. UNESCO, 46 tuloyu 2008’de Dünya Mirası listesine aldı.