Değişen iklim

İklim

İklimin nasıl işlediğini, nasıl değiştiğini ve canlıları nasıl etkilediğini anlatan bilgiler.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakBilim

Mangrovlar, tropik kıyılarda tuzlu suyun içinde yetişen ağaçlardır. Dalgaların gücünü kırarak kıyıyı korur, altlarındaki çamurda da büyük miktarda karbon saklarlar.

Mangrov köklerinin bir kısmı, hava almak için çamurdan şnorkel gibi yukarı uzanır. Kökler dalgaları yavaşlatır, tortuyu tutar ve kıyının aşınmasını azaltır; su altındaki sık kök ağı da balıklara, yengeçlere ve yavru deniz canlılarına sığınak olur. Mangrov ormanları ayrıca bol miktarda “mavi karbon”, yani kıyı ve deniz ekosistemlerinin depoladığı karbonu tutar. Bunun büyük kısmı suya doymuş, oksijeni az çamurdadır; ölü bitki kalıntıları orada öyle yavaş çürür ki karbon yüzyıllarca gömülü kalabilir. Tropik ormanlarla ilgili araştırmalar, alan başına bakıldığında mangrovların dünyanın karbonca en zengin ormanları arasında olduğunu gösteriyor. Bu yüzden karides çiftlikleri ya da yapılaşma için mangrovları kesmek, hem yaşam alanlarını ve kıyının doğal korumasını yok eder hem de karbonu atmosfere salar.

MerakBilim

Turbalıklar karaların yalnızca yüzde 3 kadarını kaplar, ama dünyadaki bütün ormanların yaklaşık iki katı karbon saklar. Bu sulak alanlar, yarı çürümüş bitkilerin binlerce yıl boyunca üst üste birikmesiyle oluşur.

Turba, suya doymuş ve oksijeni az topraklarda ölü bitkilerin çürümesi neredeyse durduğunda biriken koyu renkli, süngerimsi bir maddedir; çoğunlukla yosunlardan, özellikle de turba yosunundan oluşur. Çok yavaş büyür, yılda yaklaşık bir milimetre; bu yüzden birkaç metrelik bir turba katmanı binlerce yılın izini taşıyabilir. Turbalıklar İrlanda ve İskoçya’nın bataklıklarından Sibirya ve Kanada’nın uçsuz bucaksız düzlüklerine, Endonezya ile Kongo Havzası’nın tropik turba bataklıklarına kadar uzanır. Tarım ya da ormancılık için kurutulduklarında veya yandıklarında, binlerce yılda biriken karbon birkaç yıl içinde havaya karışabilir. Bu yüzden kurutulmuş turbalıkları yeniden sulamak, bugün pek çok ülkenin iklim planlarında yer alıyor.

MerakBilim

Dünya’daki canlıları zararlı morötesi ışınlardan koruyan ozon tabakası yavaş yavaş iyileşiyor. Bunu, ülkelerin 1987’de imzalanan Montreal Protokolü’yle ozonu yok eden kimyasalları adım adım bırakmasına borçluyuz.

Kloroflorokarbonlar, kısaca CFC’ler, bir zamanlar sprey kutularında, buzdolaplarında, klimalarda ve köpük malzemelerde yaygın biçimde kullanılıyordu. 1970’lerde bilim insanları, bu gazların atmosferin yukarı katmanlarında ozonu yok eden klor açığa çıkardığını gösterdi. 1985’te İngiliz araştırmacılar Antarktika üzerinde her yıl belli bir mevsimde ozonun büyük ölçüde azaldığını, yani “ozon deliğini” duyurdu. 1987’de kabul edilen Montreal Protokolü bu kimyasalların aşama aşama bırakılması için bir takvim belirledi ve Birleşmiş Milletler tarihinde bütün üye devletlerin onayladığı ilk antlaşma oldu. Antlaşma kapsamında hazırlanan 2022 bilimsel değerlendirmesine göre ozon tabakası dünyanın çoğunda 2040 dolaylarında, Kuzey Kutbu üzerinde 2045 dolaylarında, Antarktika üzerinde ise 2066 dolaylarında 1980’deki düzeyine dönecek.

DinginlikBilim

Deniz çayırları deniz tabanının yalnızca binde birini kaplar, ama okyanus tortullarına gömülen karbonun yaklaşık onda biri onların payıdır. Deniz çayırları kıyı sularında, su altında yetişen çiçekli bitkilerdir.

Alg olan deniz yosunlarının aksine deniz çayırlarının kökü, yaprağı ve çiçeği vardır; Antarktika dışındaki bütün kıtaların sığ kıyı sularında yetişirler. Yaprakları akıntıyı yavaşlatır, böylece ince tanecikler dibe çöker; kökleri de deniz tabanını bir arada tutar. Ölen yapraklar ve kökler oksijeni az olan çamura gömülür ve orada çok yavaş çürür; bu yüzden içlerindeki karbon yüzyıllarca hapsolabilir. Kıyı bitkilerinin bu yolla depoladığı karbona “mavi karbon” denir. Türkiye kıyıları da dahil olmak üzere Akdeniz’de Posidonia oceanica çayırları, binlerce yıl boyunca kök ve tortudan kalın katmanlar örer. 19. yüzyılın sonlarından bu yana dünyada bilinen deniz çayırı alanlarının beşte birinden fazlası tarama, kirlilik ve kıyı yapılaşması yüzünden yok oldu.

AzimBilim

Kunduzlar dal ve çamurdan barajlar kurar. Bu barajlar dereleri gölete, çevrelerini sulak alana çevirir; yeraltı suyunu yükseltir ve bütün bir vadinin görünümünü değiştirir.

Kunduzlar, yuvalarının çevresinde derin su olsun diye baraj kurar; böylece avcılardan saklanabilir, kış için dal depolayabilirler. Oluşan göletler taşkınları yavaşlatır, suyun taşıdığı mili tutar ve kurak dönemlerde toprağı nemli tutar; balıklara, kurbağalara, böceklere ve kuşlara yer açar. Yaptıkları iş pek çok canlıya yaşam alanı yarattığı için ekologlar kunduzlara “ekosistem mühendisi” der. ABD’nin batısındaki orman yangınları üzerine 2020’de yapılan bir araştırma, kunduzların baraj kurduğu dere boylarının, çevredeki arazi yanarken yeşil kaldığını gösterdi. Bazı arazi yöneticileri bugün dereleri eski hâline getirmek için kunduzları yeniden doğaya bırakıyor ya da kazık ve dallardan kunduz barajına benzeyen basit setler kuruyor. Kunduzlar tarlaları ve yolları da su altında bırakabildiği için her yerde hoş karşılanmaz.

AzimTeknoloji

Pasif Ev, termos gibi düşünülmüş bir binadır: Kalın yalıtımı, hava sızdırmayan kabuğu ve ısıyı geri kazanan havalandırmasıyla çok az enerji harcar.

Pasif Ev bir mimari tarz değil, bir performans standardıdır: Ölçülen sınırları tutturan her bina bu adı alabilir. Fikir, 1988’de İsveç’teki Lund Üniversitesi’nden Bo Adamson ile Alman fizikçi Wolfgang Feist arasındaki bir konuşmadan doğdu. Almanya’nın Darmstadt-Kranichstein semtinde 1990–91’de yapılan dört sıra ev, genellikle ilk örnekler sayılır. Feist, binaları belgelendirmek için 1996’da Darmstadt’ta Passivhaus Enstitüsü’nü kurdu. En bilinen iki ölçüt şunlardır: Yıllık ısıtma ihtiyacı metrekare başına en fazla 15 kilovatsaat olmalıdır; bir fanla basınç uygulanan binadan bir saatte, içindeki hava hacminin en fazla 0,6 katı kadar hava kaçabilir. Temiz hava, dışarı atılan bayat havanın ısısıyla ısıtılarak içeri veren bir havalandırma cihazından gelir.

AzimBilim

Şehirler çoğu zaman çevrelerindeki kırsaldan birkaç derece daha sıcaktır; buna kentsel ısı adası denir. Asfalt, beton ve koyu renkli çatılar güneşin ısısını emip yavaş yavaş geri verir, ağaçsız sokaklarda ise gölge kalmaz.

Bu etkiyi ilk kez 1810’larda, Londralı kimya üreticisi ve amatör meteorolog Luke Howard tanımladı. Howard, Londra’nın merkezinin geceleri çevredeki kırsaldan yaklaşık 2°C daha sıcak kaldığını fark etmişti. ABD Çevre Koruma Ajansı’na göre bugün ABD şehirlerinde bu fark gündüz 0,5 ile 4°C, gece 1 ile 3°C arasındadır. Fark çoğu zaman hava karardıktan sonra büyür, çünkü beton ve asfalt gün boyu biriktirdiği ısıyı o saatlerde salar. Şehirler buna açık renkli, güneşi yansıtan kaldırım ve çatılarla, yeşil çatılarla ve sokak ağaçlarıyla karşılık veriyor; gölge ve açık renkli yüzeyler yerel sıcaklığı ölçülebilir biçimde düşürür. Sıcak her yere eşit dağılmaz: Ağacı az, betonu çok mahalleler genellikle en sıcak olanlardır.

MerakMimarlık

Badgir, yani rüzgâr kulesi, çatıdan yükselen ve esen rüzgârı yakalayıp alttaki odalara indiren bir kuledir. İran gibi sıcak ve kurak yerlerde evleri yüzyıllardır hiçbir makine kullanmadan serinletir.

Kulenin tepesinde rüzgâra bakan açıklıklar vardır. İçeri dolan hava bir bacadan aşağı, eve doğru iner; ısınmış hava ise rüzgâr almayan taraftaki açıklıklardan çıkar. Rüzgârsız günlerde güneşte ısınan kule bir baca gibi çalışır ve havayı odaların içinden çeker. İran’ın ortasında, 2017’de UNESCO listesine alınan çöl kenti Yezd, sayısız badgiriyle ünlüdür; Devletabad Bahçesi’ndeki yaklaşık 33 metrelik badgir çoğu zaman dünyanın en yükseği olarak anılır. Ab-anbar denen üstü kapalı su depolarıyla birlikte kullanılan badgirler, içme suyunun serin kalmasına yardım ederdi. Benzer kuleler Mısır’dan Basra Körfezi’ne kadar görülür; bugün mimarlar onları az enerjiyle serinletmenin bir yolu olarak inceliyor.

MerakMühendislik

Kehriz (Farsça kanat), eski İran’da geliştirilmiş bir yeraltı kanalıdır: Tepelerin eteğindeki yeraltı suyunu yalnızca yerçekimiyle tarlalara ve kasabalara ulaştırır. Yukarıdan bakınca kurak toprak boyunca sıralanmış kuyu ağızları gibi görünür.

Yapımı bir “ana kuyu” ile başlar: Bu kuyu yeraltı suyunun bulunduğu derinliğe kadar kazılır. Ardından yüzeye doğru çok hafif eğimli bir tünel açılır; böylece su kanalı aşındırmadan akar. Güzergâh boyunca açılan dikey kuyular, işçilerin toprağı dışarı çıkarmasını, tünele hava girmesini ve sonradan temizlik yapılmasını sağlar. İran’ın doğusundaki Gonabad’da bulunan ve MÖ 700-500 yılları arasına tarihlenen Kasabe kehrizinin ana kuyusu 360 metreden derindir, kanallarının toplam uzunluğu 33 kilometreyi bulur ve hâlâ su taşır. UNESCO 2016’da İran’daki on bir kehrizi birlikte Dünya Mirası Listesi’ne aldı; hem mühendisliği hem de suyun hakça paylaşılmasına dair eski gelenekleri tanıdı.

Merakİklim

Tarım araştırma kurumu ICARDA, Suriye’deki iç savaş yüzünden Halep yakınındaki gen bankasına ulaşamaz hâle gelince, Norveç’in Arktik bölgesindeki Svalbard Küresel Tohum Deposu’nda sakladığı yedek tohumlara başvurdu. Bu tohumlarla Lübnan ve Fas’ta koleksiyonlarını yeniden kurdu.

Kurak Bölgelerde Tarımsal Araştırma Uluslararası Merkezi (ICARDA), buğday, arpa, mercimek ve başka ürünlerin çeşitlerinden oluşan dünyanın önemli koleksiyonlarından birini Halep yakınındaki Tel Hadya’da tutuyordu. Gen bankası, ıslahçılar ve araştırmacılar için tohumları canlı olarak saklayan bir depodur; ICARDA 2008-2014 yılları arasında 116.484 örneğin yedeğini Svalbard’a gönderdi. 2008’de açılan depo, Arktik’teki bir adada dağın içine oyulmuştur ve tohumları eksi 18°C dolayında donmuş hâlde saklar. ICARDA ilk kez 2015’te tohum geri aldı; bu, deponun tarihindeki ilk geri alımdı. Ardından 2017’de ve 2019’da yeniden aldı ve sonunda bütün örnekler geri döndü. Tohumlar Lübnan ve Fas’ta yeniden yetiştirilince yeni yedekler tekrar Svalbard’a gönderildi.

MerakGöç

Doğu Kuzey Amerika’nın kral kelebekleri her sonbahar Kanada ve ABD’den orta Meksika’nın dağlarına 4.800 kilometreye varan bir yol uçar. Ama bu yolu baştan sona gidip dönen tek bir kelebek yoktur; yıllık döngüyü yaklaşık dört kuşak birlikte tamamlar.

Yaz sonunda güneye uçan kelebekler özel bir kuşaktır: Yaklaşık sekiz ay yaşarlar, yazın doğan önceki kuşaklar ise iki aydan kısa yaşar. Kışı Michoacán ve México eyaletlerinin dağlarında, oyamel köknarlarının dallarında milyonlarca kelebek bir arada tutunarak geçirirler. İlkbaharda kuzeye yola çıkar, ABD’nin güneyinde Asclepias bitkilerine yumurta bırakır ve ölürler. Bu bitkiler, tırtıllarının yiyebildiği tek besindir. Yolu çocukları ve torunları kuzeye doğru sürdürür. Kelebeklerin kışı nerede geçirdiği Ocak 1975’e kadar bilinmiyordu. O ay, Kanadalı zoolog Fred Urquhart’a gönüllü olarak yardım eden Kenneth Brugger ile Catalina Aguado (sonradan Trail) ilk koloniyi buldu.

MerakMimarlık

Machu Picchu, Peru’da And Dağları’nın yükseklerinde bir sırta kurulmuş, 15. yüzyıldan kalma bir İnka yerleşimidir. Yüzlerce taş teras dik yamacın toprağını tutar, sağanak yağmurun suyunu akıtır; İnkalar bu teraslarda ürün de yetiştirirdi.

Machu Picchu, İnka hükümdarı Pachacuti için yaklaşık 1450’de, 2.430 metre yükseklikte bir saray yerleşimi olarak yapıldı. Mühendisliğinin büyük bölümü gözle görülmez: Hidrolog Kenneth Wright’ın yönettiği araştırmalara göre yapıların yaklaşık yüzde 60’ı toprağın altındadır. Temeller ve kırma taş katmanları, sık yağan sağanakların suyunu yamacı sürüklemeden akıtır. Burası aslında hiç “kaybolmamıştı”: Bölgedeki Keçua köylüleri yerini hep biliyordu, Perulu Agustín Lizárraga da 1902’de oraya ulaşmıştı. Machu Picchu’yu 1911’de dünyaya tanıtan, Amerikalı kâşif Hiram Bingham oldu. UNESCO alanı 1983’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakMimarlık

Mali’nin Cenne (Djenné) kentindeki Ulu Cami, çoğu zaman dünyanın en büyük kerpiç yapısı diye anılır. Yapı, bütün kent halkı her yıl yağmurlardan önce duvarlarını taze çamurla yeniden sıvadığı için ayakta kalıyor.

Bugünkü yapı 1907’de, kentin duvarcı loncasının başı Ismaila Traoré’nin yönetiminde, 13. yüzyıldan kaldığı söylenen bir caminin yerinde tamamlandı. Duvarları güneşte kurutulmuş kerpiçtendir; duvarlardan dışarı taşan palmiye kütükleri kalıcı bir iskele işi görür. Yağmur her yıl sıvayı aşındırır; bu yüzden kent her baharda “Crépissage” adlı bir şenlikle sıvayı yeniler. Erkekler ve oğlan çocukları sepetlerle çamuru duvarlara taşımak için yarışır, kadınlar nehirden su getirir, işi duvarcı loncasının yaşlı ustaları yönetir. Cenne’nin eski kenti 1988’den beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndedir.

MerakMimarlık

Petra, Nabatîlerin güney Ürdün’de kayalara oyarak kurduğu kenttir ve çölde yaşayabilmesini su mühendisliğine borçludur. Kanallar, bentler, sarnıçlar ve havuzlar kaynak sularını, yağmuru ve ani selleri toplardı.

Nabatîler, tütsü ve baharat kervan ticaretiyle zenginleşmiş bir Arap halkıydı; Petra da başkentleriydi. Kent en parlak dönemini MS 1. yüzyıl civarında yaşadı; Roma, Nabatî Krallığı’nı MS 106’da topraklarına kattı. Yılda yalnızca 15 santimetre kadar yağış alan bu bölgede kanallar, bentler, tüneller ve sarnıçlar suyu kurak aylar boyunca saklıyordu. Amerikan İnşaat Mühendisleri Derneği (ASCE), bu sistemin 30.000–40.000 kişinin suyunu karşıladığını tahmin ediyor. Ticaret yolları değişip depremler kenti sarsınca Petra geriledi. İsviçreli kâşif Johann Ludwig Burckhardt, kılık değiştirerek gittiği kenti 1812’de Avrupa’ya tanıttı. UNESCO Petra’yı 1985’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakOkyanus

Mercan resifleri okyanus tabanının yüzde 1’inden azını kaplar; buna karşın bilinen deniz türlerinin yaklaşık dörtte biri resiflere bağlı yaşar. Resifler kıyıları fırtına dalgalarından da korur.

Resifleri mercan polipleri kurar: Denizanalarıyla akraba olan ve kireçtaşından iskelet yapan küçük hayvanlar. Resif mercanlarının çoğu, dokularının içinde tek hücreli algler taşır. Algler fotosentez yaparak mercanı besler, karşılığında barınak bulur; mercana rengini de onlar verir. Su uzun süre fazla ısınınca mercanlar algleri dışarı atar ve bembeyaz kalır; buna mercan beyazlaması denir. Sıcaklık sürerse mercanlar açlıktan ölür. 2014–2017 arasındaki küresel beyazlama, dünya resiflerinin yaklaşık üçte ikisini etkiledi. Kayıtlardaki en şiddetli olay olan ve 2023–2025 arasında yaşanan dördüncü küresel beyazlama ise resif alanının yaklaşık yüzde 84’üne ulaştı.

DinginlikOkyanus

Mangrovlar, tuz bataklıkları ve deniz çayırları havadaki karbondioksiti alır ve kıyıdaki suya doymuş çamura, çoğu zaman yüzyıllarca kalacak biçimde gömer. Bilim insanları bu şekilde depolanan karbona “mavi karbon” der.

Terim, 2009’da yayımlanan bir Birleşmiş Milletler raporuyla yaygınlaştı. Kıyı çamurunda oksijen o kadar azdır ki ölü kökler ve yapraklar çok yavaş çürür; böylece karbon havaya dönmez, toprakta birikmeye devam eder. Bu ortamlar deniz tabanının küçük bir bölümünü kaplar, ama okyanus tortullarına gömülen karbonun yaklaşık yarısının buralarda biriktiği düşünülüyor. Mangrovlar ayrıca dalgaları kırar, tortuyu tutar, köklerinin arasında yavru balıklara ve yengeçlere sığınak olur. Bu sulak alanlar karides çiftlikleri ya da yapılaşma için kurutulur veya temizlenirse, içlerinde saklanan karbon yeniden atmosfere karışabilir.

MerakGöç

Her yıl bir milyonu aşkın gnu, yüz binlerce zebra ve ceylanla birlikte Tanzanya’daki Serengeti ile Kenya’daki Masai Mara arasında büyük bir daire çizer; yağmurların yeşerttiği taze otların peşinden gider.

Sürülerin sabit bir rotası yoktur; izledikleri yol her yıl yağmura göre değişir. Yılın başında Serengeti’nin güneyinde birkaç hafta içinde yüz binlerce yavru doğar. Ovalar kurudukça sürüler kuzeye ve batıya ilerler, yaz ortasında Kenya’daki Mara’ya varır, kısa yağmurlar başlayınca da güneye döner. Yolculuğun en tehlikeli anı Mara Nehri’nin geçişidir. 2017’de yayımlanan bir araştırmaya göre burada her yıl ortalama 6.250 gnu boğuluyor. Toplam 1.100 tonu bulan leşler balıkları, timsahları ve akbabaları besliyor, nehri yıllarca gübreliyor. Otlayan sürüler de otlakların sağlıklı kalmasını sağlıyor.

MerakEvrim

Sanayi dönemi Britanya’sında benekli güvenin koyu renkli biçimi, kurumla kararan ağaçlarda kuşlardan kolayca gizlenebildiği için yaygınlaştı. İlk kez 1848’de Manchester’da görülen bu biçim, 20. yüzyılda hava temizlenince yerini yeniden açık renkli güvelere bıraktı.

Benekli güve, doğal seçilimin ders kitaplarına giren örneği oldu. 1890’larda Manchester çevresindeki benekli güvelerin neredeyse tamamı koyu renkliydi. 1950’lerde Bernard Kettlewell’in arazi deneyleri, ağaç kabuğunda göze batan güvelerin kuşlara daha çok yem olduğunu gösteriyordu; ancak yöntemleri sonradan eleştirildi. Birleşik Krallık’ın 1956 tarihli Temiz Hava Yasası gibi düzenlemeler kurumu azaltınca koyu biçim yeniden seyrekleşti. Genetikçi Michael Majerus, eleştirilere Cambridge’de 4.864 güveyle yürüttüğü altı yıllık bir deneyle yanıt verdi. Ölümünden sonra, 2012’de yayımlanan sonuçlar, kuşların göze çarpan güveleri daha çok yakaladığını doğruladı. 2016’da bilim insanları koyu rengin kaynağını da buldu: 1819 dolaylarında cortex adlı bir genin içine yerleşmiş, yer değiştirebilen bir DNA parçası.

MerakMimarlık

Angkor, 9. ile 15. yüzyıllar arasında bugünkü Kamboçya’da Khmer İmparatorluğu’nun başkentiydi. Kentin dev rezervuarları, hendekleri ve kanalları muson yağmurlarını biriktirir, suyu yaklaşık 1.000 kilometrekareye yayılan kent alanında dolaştırırdı.

En büyük rezervuarlara baray denir; toprak setlerle çevrili dev dikdörtgenlerdir. 11. yüzyılda yapılan Batı Baray yaklaşık sekize iki kilometre boyutundadır ve bugün hâlâ su tutar. Angkor Vat’ı çevreleyen hendek gibi su yapıları, Hindu ve Budist evren tasavvurundaki kutsal dağı ve onu saran okyanusları canlandıran tapınakları çerçeveliyordu. 2007’de yayımlanan radar ve hava araştırmaları ile 2012’de ormanın altını görebilen havadan lazer taramaları (lidar), en az 1.000 kilometrekarelik bir alanda yolları, kanalları ve ev tümseklerini ortaya çıkardı. Bu, bilinen en büyük sanayi öncesi yerleşimdir. Barayların pirinç tarlalarını ne ölçüde suladığı hâlâ tartışılıyor. Ağaç halkaları, 14. ve 15. yüzyıllarda uzun kuraklıkların şiddetli musonlarla bölündüğünü gösteriyor; bu aşırılıklar su ağına zarar verdi ve büyük olasılıkla Angkor’un gerilemesinde rol oynadı.

MerakMimarlık

Elhamra, İspanya’nın Granada kentinde Nasri sultanlarının bir tepenin üzerine kurduğu saray ve kaledir; baştan başa kanallar, havuzlar ve çeşmelerle donatılmıştır. Su avluları serinletir, yapıları yansıtır ve hemen yanındaki Generalife bahçelerini sular.

İspanya’daki son Müslüman hanedan olan Nasriler, Granada’yı 1238’den 1492’ye kadar yönetti. Saray yapılarına hanedanın kurucusu I. Muhammed başladı. Kurak tepeye su, Darro Nehri’nden birkaç kilometre yukarıda alınan ve yamaç boyunca yerçekimiyle akan Kraliyet Kanalı’yla (Acequia Real) getirildi. Teraslı bahçeleriyle bir yazlık saray olan Generalife, 14. yüzyılın başında yapıldı. 14. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Aslanlı Avlu’da on iki mermer aslan bir çeşmeyi taşır; çeşmenin suyu dört kanala ayrılarak akar ve İslam geleneğinde dört nehirle sulanan bir bahçe olarak düşünülen cenneti hatırlatır. Özgün kanalların bir kısmı bahçeleri bugün hâlâ sular.

MerakOkyanus

Balinalar derinlerde beslenir, besin açısından zengin dışkılarını ise yüzeye yakın sularda bırakır. Bu dışkı, okyanus besin zincirinin temelindeki fitoplanktonu, yani suda sürüklenen minik algleri gübreler. Bilim insanları buna balina pompası der.

Terim, deniz bilimciler Joe Roman ile James McCarthy’nin, ABD’nin kuzeydoğu açıklarındaki Maine Körfezi’nde balinaları ve fokları incelediği 2010 tarihli çalışmadan gelir. Pek çok balina beslenmek için dalar, sonra dinlenmek ve nefes almak için yüzeye çıkar; burada azotça zengin, dağınık ve suyun üstünde kalan dışkı bulutları bırakır. Araştırmacılar, deniz memelilerinin körfezin güneş alan yüzey katmanına her yıl yaklaşık 23.000 ton azot geri taşıdığını hesapladı; bu miktar, körfeze dökülen bütün nehirlerin getirdiğinden fazladır. Sanayi ölçeğinde balina avcılığı başlamadan önce bu akışın çok daha büyük olduğu tahmin ediliyor. Başka çalışmalar, Güney Okyanusu’nda demir için benzer bir etki buldu. Fitoplankton karbondioksit de emdiği için balina nüfusunun toparlanması, hem okyanusun verimliliğine hem de karbon tutulmasına katkı sağlayabilir.

MerakTicaret

Tütsü Yolu, güzel kokulu ağaç reçineleri olan günlük ve mürü yüzyıllar boyunca güney Arabistan’dan Akdeniz pazarlarına taşıdı. Kervanlar çölü, yol boyunca sıralanan kentler, kuyular, kaleler ve su düzenleri sayesinde aşabiliyordu.

Günlük ve mür, güney Arabistan ile Afrika Boynuzu’nun kurak topraklarında yetişen ağaçlardan elde edilir. Tapınaklarda ve evlerde tütsü olarak yakılır, ilaç ve parfüm yapımında, mumyalamada da kullanılırdı. Yaşlı Plinius, MS 77 dolaylarında yazdığı Naturalis Historia’da, güney Arabistan’daki Thomna’dan Akdeniz kıyısındaki Gazze’ye uzanan yolun deve kervanları için 65 konağa bölündüğünü anlatır. Ona göre kıyıya varıldığında her deve yükünün maliyeti su, yem, konaklama, geçiş ücretleri ve rahiplere, muhafızlara, memurlara yapılan ödemelerle 688 denarius tutuyordu. Yolun bazı kesimlerini denetleyen kentler zenginleşti. Yemen’deki Şebve ve bugünkü Ürdün’de, sarnıçları ve barajlarıyla kervanlar için kıt yağmur suyunu biriktiren Nebati başkenti Petra bunlardan ikisidir.

MerakGöç

Grand Teton Ulusal Parkı’nın Amerika antilopları (pronghorn), yaz otlaklarıyla Wyoming’deki Yukarı Green River Havzası’nda bulunan kışlakları arasında 240 kilometreye (150 mil) kadar yol alır. Çok eski olan bu göç yolunu bugün karayolları, çitler ve yeni yapılar kesiyor.

Amerika antilobu antilopa benzer ama gerçek bir antilop değildir; yalnızca Kuzey Amerika’da yaşamış bir ailenin bugün hayatta kalan tek türüdür. Saatte 88 kilometreye kadar koşabilir; karada ondan hızlı olan tek hayvan çitadır. Ama pek zıplamaz: önüne çit çıkınca altından geçebileceği bir boşluk arar, bu yüzden sık örülmüş tel çitler yolu tümüyle kapatabilir. Göç yolunun daraldığı Trappers Point’te arkeologlar, yaklaşık 6.000 yıl önce yapılmış antilop avlarının kalıntılarını buldu. ABD Orman Servisi 2008’de bu güzergâhı “Path of the Pronghorn” (Pronghorn Yolu) adıyla ülkenin federal düzeyde korunan ilk yaban hayatı göç koridoru ilan etti. 2012’de Pinedale yakınlarında 191 numaralı karayolunun üstüne ve altına yapılan geçitler, sürülere yolu güvenle aşma imkânı verdi.