Sanata yakından bakın

Sanat

Sanatçıların hayatlarından, eserlerinden ve kullandıkları tekniklerden kısa hikâyeler.

Bu konudaki kartlarSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakSanat

Mona Lisa, 21 Ağustos 1911’de Paris’teki Louvre Müzesi’nden çalındı. Tablo iki yılı aşkın süre bulunamadı. Bu sürede dünya basınında çıkan haberler, o güne dek daha çok sanatseverlerin bildiği resmi yeryüzünün en tanınmış tablolarından biri yaptı.

Hırsız, Louvre’da kısa bir süre çalışmış ve tablonun koruyucu cam kasasının yapımına katılmış İtalyan bir usta olan Vincenzo Peruggia’ydı. Müzenin kapalı olduğu bir pazartesi günü, personelin giydiği beyaz önlükle içeri girdi; tabloyu duvardaki çengellerinden indirdi, kasasını ve çerçevesini bir servis merdiveninde bıraktı ve bir servis kapısından çıkıp gitti. Tablonun yerinde olmadığı ertesi güne kadar fark edilmedi. Polis şair Guillaume Apollinaire’i ve ressam Pablo Picasso’yu sorguladı; ikisi de aklandı. Peruggia tabloyu iki yıl boyunca Paris’teki evinde bir sandıkta sakladı, sonra trenle Floransa’ya götürdü. Aralık 1913’te onu bir sanat tacirine satmaya kalktı; tacir, Uffizi Galerisi’nin müdürünü de işin içine kattı ve Peruggia tutuklandı. Tabloyu İtalya’ya geri götürmek istediğini söyledi. Mona Lisa 4 Ocak 1914’te Louvre’a döndü.

DinginlikSanat

Michelangelo, Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin tavanını 1508–1512 yılları arasında, yüksek bir ahşap iskelenin üstünde ayakta durup başını geriye eğerek boyadı; sanıldığı gibi sırtüstü yatarak değil. Yaklaşık 35’e 14 metrelik tavanda 300’den fazla figür vardır.

Tavanı Papa II. Julius sipariş etti. Kendini ressamdan çok heykeltıraş sayan Michelangelo işi isteksizce kabul etti; sözleşme 8 Mayıs 1508’de imzalandı. İlk kurulan iskele, tavandaki deliklerden iplerle sarkıtılmıştı; Michelangelo bunu beğenmedi ve yerden yükselen bağımsız bir iskele yaptırdı. İlk biyografi yazarları Giorgio Vasari ve Ascanio Condivi, onun ayakta çalıştığını yazar; Vasari, uzun süre başını geriye eğerek çalışmanın ne kadar zahmetli olduğunu anlatır. Sırtüstü yatma hikâyesi, dönemin bir başka yazarı Paolo Giovio’dan kalmadır. Michelangelo’nun bu zahmeti bir arkadaşına yazdığı esprili bir şiirde anlattığı, sayfanın kenarına da tavanı boyayan birinin küçük bir çizimini eklediği düşünülür. Tavan fresk tekniğiyle, her gün yeni sürülen yaş sıva parçalarının üzerine boyandı; 20. yüzyılın sonundaki restorasyonda bu günlük parçaların her biri tek tek belirlendi. Tavan 31 Ekim 1512’de ziyaretçilere gösterildi.

MerakSanat

Ultramarin, Rönesans ressamlarının en değerli mavisiydi ve Afganistan dağlarında çıkarılan lapis lazuli taşından elde edilirdi. Boyayı taştan ayırmak uzun sürer, taşın çoğu da boşa giderdi. Bu yüzden zaman zaman altın kadar pahalıya mal olur, ressamlar onu resmin en önemli yerlerine, özellikle Meryem’in giysilerine saklardı.

Adı, “denizin ötesinden” anlamına gelen Latince ultramarinus’tan gelir; çünkü taş Avrupa’ya gemiyle ulaşırdı. 14. ve 15. yüzyıllarda bu ticaretin merkezi Venedik’ti. Bedahşan bölgesindeki Sar-i Sang madenlerinden binlerce yıldır lapis lazuli çıkarılıyordu. Bu taşla yapılmış bilinen en eski resimler, Afganistan’daki mağara tapınaklarında bulunan 6. ve 7. yüzyıl duvar resimleridir. Taşı yalnızca öğütmek soluk, grimsi bir toz verir; saf mavi, bu tozun uzun süre yoğrulup yıkanmasıyla ayrılırdı. Ressam Cennino Cennini 1400 dolaylarında bu yöntemi anlatmış ve ultramarini bütün boyaların en kusursuzu saymıştı. Vermeer bu maviyi bolca kullandı; İnci Küpeli Kız’daki türban buna bir örnektir. 1824’te bir Fransız kuruluşu yapay ultramarin için ödül koydu; Jean-Baptiste Guimet 1826’da bunu başardı ve boya ucuzladı. Türkçedeki lacivert sözcüğü de lapis lazuli anlamındaki Farsça lâjevard’dan gelir; İngilizcedeki azure (gök mavisi) da aynı köktendir.

MerakSanat

Mısır mavisi, bilinen en eski yapay boya maddesidir: Topraktan çıkarılmaz, bir tarife göre üretilir. Mısırlı ustalar onu en az 4.500 yıl önce kum, kireç, bakır ve natron denen doğal sodayı birlikte yaklaşık 800–1.000 °C’de ısıtarak elde ediyordu.

Mavi, eski Mısır’da çok değerliydi; ancak lapis lazuli ve firuze gibi doğal mavi taşlar azdı. Bu yüzden ustalar kendi mavilerini üretmeyi öğrendi. Bilinen en eski örnek, Hierakonpolis’te bulunan ve MÖ 3250 dolaylarına tarihlenen bir kâse olabilir. Pigment mezarlarda, heykellerde ve duvar resimlerinde kullanıldı, Akdeniz çevresine yayıldı ve Romalıların başlıca mavisi oldu. Romalılar ona caeruleum derdi; mimar Vitruvius MÖ 1. yüzyılda tarifini yazmıştı. Roma döneminden sonra yapım yöntemi unutuldu; 1815’te kimyacı Humphry Davy onu yeniden incelemeye başladı. Mısır mavisinin ilginç bir özelliği vardır: Sıradan ışık altında, gözle görülmeyen kızılötesi ışık yayar. Arkeologlar bugün kızılötesi kameralarla, boyasız görünen heykellerde bile bu pigmentin izlerini bulabiliyor.

MerakSanat

İzlenimcilik (empresyonizm) adını bir alaydan aldı. Eleştirmen Louis Leroy, Nisan 1874’te Monet ve arkadaşlarının Paris’teki sergisiyle dalga geçerken Monet’nin İzlenim: Gün Doğumu tablosunun adından yola çıktı ve gruba “İzlenimciler” dedi. 1877’ye gelindiğinde sanatçılar bu adı kendileri de kullanıyordu.

Sergi Nisan 1874’te fotoğrafçı Nadar’ın eski atölyesinde açıldı. Monet, Renoir, Degas, Pissarro, Sisley, Morisot ve Cézanne’ın da aralarında bulunduğu yaklaşık otuz sanatçı katıldı. Bu sanatçılar, eserlerini devletin desteklediği yıllık resmî sergi Salon’un dışında gösterebilmek için kendi derneklerini kurmuştu. Monet’nin tablosu, memleketi Le Havre’ın limanını gün doğarken hızlı ve serbest fırça darbeleriyle gösterir. Monet’nin sonradan anlattığına göre, katalog için bir ad istendiğinde tablonun bir Le Havre manzarası diye geçemeyeceğini düşünmüş ve “İzlenim yazın” demişti. Mizah gazetesi Le Charivari’de yazan Leroy ise yarım kalmış bir duvar kâğıdının bile bu deniz manzarasından daha bitmiş göründüğünü söyleyerek alay etti. Grup 1886’ya kadar sekiz sergi açtı. 2014’te gökbilimciler güneşin konumundan ve gelgit çizelgelerinden yola çıkarak manzaranın 13 Kasım 1872 sabahına ait olduğunu hesapladı.

MerakSanat

Vincent van Gogh yaklaşık 860 yağlı boya tablo yaptı; bunların çoğu 1890’daki ölümünden önceki son iki yılda çıktı. Ama pek az eser satabildi. Sağlığında satıldığı adıyla bilinen tek tablosu Kırmızı Bağ’dır: Belçikalı ressam Anna Boch onu 1890’da 400 franka satın aldı.

Van Gogh büyük ölçüde, Paris’te sanat taciri olarak çalışan küçük kardeşi Theo’nun gönderdiği parayla geçindi. İki kardeşin yüzlerce mektubu, onun hayatı ve sanat anlayışı hakkındaki en önemli kaynaktır. Birkaç desen de sattı; bunların arasında Amsterdam’da sanat taciri olan amcasının 1882’de ısmarladığı Lahey manzaraları vardır. Vincent Temmuz 1890’da 37 yaşında öldü; Theo da altı ay sonra hayatını kaybetti. Geride yüzlerce tablo ve desen kaldı. Theo’nun dul eşi Jo van Gogh-Bonger bu eserleri sergilere verdi, satışları özenle yöneterek ressamın ününü adım adım büyüttü ve 1914’te mektupları yayımladı; mektuplar Van Gogh’un Avrupa’da tanınmasına büyük katkı yaptı. Oğulları Vincent Willem daha sonra koleksiyonu bir vakfa devretti ve Van Gogh Müzesi 1973’te Amsterdam’da açıldı.

MerakSanat

Güney Fransa’da, Ardèche bölgesindeki Chauvet Mağarası’nda dünyanın en eski ve en iyi korunmuş mağara resimlerinden bazıları bulunur. Kömürle ve kırmızı aşı boyasıyla çizilmiş aslanların, atların, mamutların ve gergedanların en eskileri yaklaşık 36.000 yıllıktır.

Resimleri 18 Aralık 1994’te Jean-Marie Chauvet, Éliette Brunel-Deschamps ve Christian Hillaire adlı üç mağaracı buldu. Binlerce yıl önce düşen kayalar girişi kapatmış, bu da resimlerin neredeyse hiç bozulmadan kalmasını sağlamıştı. En az 13 türden yüzlerce hayvan resmedilmiştir; aralarında mağara aslanı, ayı ve sırtlan gibi başka mağaralarda nadir görülen yırtıcılar da vardır. Sanatçılar çizmeden önce duvarı kazıyarak düzleştirmiş, derinlik ve hareket duygusu vermek için figürlerin kenarlarını oymuş, iki yünlü gergedanın boynuz boynuza tokuştuğu sahneler bile çizmiştir. Radyokarbon yöntemi, kömürdeki ve kemikteki karbonun ne kadar bozunduğunu ölçerek yaş belirler. Bu yöntemle yapılan tarihlendirmeler, mağaranın iki ayrı dönemde, yaklaşık 37.000–33.500 ve 31.000–28.000 yıl önce kullanıldığını gösteriyor. UNESCO mağarayı 2014’te Dünya Mirası listesine aldı. Mağara korunmak için ziyarete kapalıdır; 2015’te yakınında birebir boyutlu bir kopyası açıldı.

MerakSanat

Japon sanatçı Hokusai’nin Kanagawa Açıklarında Büyük Dalga adlı eseri tek bir tablo değil, 1831 dolaylarında yayımlanmış bir tahta baskıdır. Kâğıt, mürekkeplenmiş oyma kalıpların üzerine elle bastırıldı; tahminen 8.000 kopya yapıldı. İlk baskılardan yüzü aşkın örnek bugün dünyanın dört bir yanındaki müzelerdedir.

Hokusai bu eseri yaklaşık 71 yaşındayken, Fuji Dağı’nın Otuz Altı Manzarası serisinin ilk baskısı olarak yaptı; karlı zirve, dalganın ve üç balıkçı teknesinin ardında küçücük görünür. Eserin Japonca adı Kanagawa Oki Nami Ura, “Kanagawa açıklarında, dalganın altında” demektir. “Yüzen dünyanın resimleri” anlamına gelen ukiyo-e adlı bu Japon baskıları bir ekip işiydi: Sanatçı deseni çizer, oymacı her renk için ayrı bir tahta kalıp keser, baskıcı kalıpları mürekkepleyip kâğıdı üzerlerine bastırır, yayıncı da masrafı karşılayıp baskıları satardı. Bu eserin yayıncısı Nishimuraya Yohachi’ydi. Koyu mavi, Prusya mavisidir: Avrupa’dan yeni gelen bu yapay boya, geleneksel çivitten daha geç solar. İlk baskıda yaklaşık 1.000 kopya basıldı; kalıplar aşındıkça sonraki baskılarda ayrıntılar silikleşti. Japonya 19. yüzyılın ikinci yarısında Batı’ya açılınca bu baskılar Avrupa’ya akın etti. Claude Debussy de 1905’te La Mer (Deniz) adlı orkestra eserinin kapağına bu dalganın konmasını istedi.

MerakSanat

Salvator Mundi, Leonardo da Vinci’ye atfedilen bir İsa tablosudur. 15 Kasım 2017’de New York’ta Christie’s müzayedesinde 450,3 milyon dolara satıldı; bu, açık artırmada bir tabloya bugüne dek ödenen en yüksek fiyattır. On iki yıl önce, üstü kalın boyayla örtülü ve kopya sanılan tablo 1.175 dolara el değiştirmişti.

Salvator Mundi, Latincede “Dünyanın Kurtarıcısı” demektir. İki sanat taciri, kararmış ve hasar görmüş bu ahşap tabloyu 2005’te New Orleans’taki bir müzayededen aldı ve restorasyonunu Dianne Dwyer Modestini’ye yaptırdı. Modestini, çalışırken tablonun Leonardo’nun elinden çıktığına ikna oldu. Londra’daki National Gallery 2011’de eseri Leonardo tablosu olarak sergiledi; 2013’te tablo iki kez el değiştirdi ve sonunda 127,5 milyon dolara satıldı. Uzmanlar hâlâ anlaşamıyor. Kimileri eseri Leonardo’nun kabul ediyor, kimileri büyük bölümünü onun yardımcılarının ve öğrencilerinin yaptığını düşünüyor, kimileri de kapsamlı restorasyon yüzünden kesin bir karar verilemeyeceğini söylüyor. 2017’deki alıcı bir Suudi prensti; haberlere göre Veliaht Prens Muhammed bin Selman adına hareket ediyordu. Tablo satıştan bu yana hiç sergilenmedi; Suudi Arabistan’da bir depoda tutulduğu bildiriliyor.

MerakSanat

Mumya kahverengisi, gerçekten de öğütülmüş Mısır mumyalarından yapılan bir ressam boyasıydı; mumya tozu beyaz zift ve mürle karıştırılırdı. Avrupa’da 1700’lerin ortasından 1800’lerin sonuna kadar gölgelerde ve ten renklerinde çok kullanıldı. Mumyalar azalınca ve ressamlar boyanın içinde ne olduğunu öğrenince terk edildi.

Mısır mumyalarından elde edilen toz, boyada kullanılmadan çok önce Avrupa’da ilaç diye satılıyordu. Paris’te À la momie adlı bir boya dükkânı, 1712’de boya ve cilanın yanında mumya tozu da satıyordu. Pigment sıcak ve saydam bir kahverengi verirdi; bu yüzden başka renklerin üstüne sürülen ince, saydam katmanlar için elverişliydi. Viktorya dönemi ressamı Edward Burne-Jones, adın yalnızca bir kahverengi tonunu anlattığını sanıyordu. 1881’de ressam arkadaşı Lawrence Alma-Tadema ona, bir boya yapımcısının atölyesinde öğütülmeyi bekleyen bir mumya gördüğünü anlatınca Burne-Jones elindeki tüpü bahçeye gömdü. Boya ayrıca kolayca çatlıyor ve soluyordu. Time dergisi 1964’te, bu boyayı satan son firma olan Londralı C. Roberson’ın elinde mumya kalmadığını yazdı. Bugün mumya kahverengisi adıyla satılan boyalar demir oksit mineralleri ve kilden yapılır.

MerakSanat

Leonardo da Vinci kişisel notlarının çoğunu ayna yazısıyla yazdı: Harfler hem sağdan sola ilerler hem de ters dönüktür; yazı ancak aynada normal okunur. Başkalarının okuyacağı metinlerde ise normal yazıyı kullanırdı.

Leonardo anatomiden uçuşa, sudan makinelere ve resme kadar pek çok konuda binlerce sayfa not ve çizim bıraktı; aralarında alışveriş listeleri de, uçan makine tasarımları da vardır. Ayna yazısının en yaygın açıklaması solak olmasıdır: Sağdan sola yazınca eli yeni sürülmüş mürekkebin üstünden geçmez, yazıyı bulaştırmaz. Sırlarını saklamak için böyle yazdığı görüşü pek inandırıcı değildir, çünkü herhangi bir ayna bu yazıyı hemen çözer. 1519’daki ölümünden sonra defterler öğrencisi Francesco Melzi’ye kaldı, zamanla dağıldı. Bugün British Library ve Windsor Kalesi’ndeki Kraliyet Kütüphanesi gibi koleksiyonlarda bulunurlar; Codex Leicester adlı defteri ise Bill Gates 1994’te yaklaşık 30,8 milyon dolara satın aldı. Ayna yazısı Osmanlı hat sanatında da görülür: Müsenna denen, iki yarısı birbirinin aynadaki yansıması gibi yazılan bu kompozisyonlara çoğu zaman tasavvufi bir anlam yüklenirdi.

MerakSanat

Bayeux İşlemesi, Normanların 1066’da İngiltere’yi nasıl fethettiğini yaklaşık 70 metrelik bir keten bez üzerinde anlatır. Fransızca adı “Bayeux duvar halısı” anlamına gelse de eser dokuma değildir: Resimler bezin üstüne renkli yün iplikle işlenmiştir.

Yaklaşık 50 santimetre yüksekliğindeki bez, birbirine dikilmiş dokuz keten parçadan oluşur. Her biri kısa bir Latince yazıyla açıklanan 58 sahne, 1064’ten, Normandiya Dükü William’ın İngiliz Kralı Harold Godwinson’ı yendiği 1066’daki Hastings Muharebesi’ne kadar uzanır. İşlemede 600’den fazla insan, bine yakın hayvan, 41 gemi ve Halley Kuyruklu Yıldızı’nın bilinen en eski resmi yer alır. Tarihçilerin çoğuna göre eseri William’ın anne bir kardeşi, Bayeux Piskoposu Odo yaptırdı. İşleme 1070’lerde İngiltere’de, büyük olasılıkla Canterbury’de dikildi; belki de 1077’deki Bayeux Katedrali’nin açılışı için hazırlandı. Son bölümü kayıptır. Eser adını, tarihinin büyük bölümünde saklandığı Normandiya’daki Bayeux kasabasından alır ve UNESCO’nun Dünya Belleği listesinde yer alır.

DinginlikSanat

Gerçek fresk tekniğinde ressam, yalnızca suyla karıştırılmış toz boyayı taze, yaş kireç sıvaya sürer. Sıva kururken havayla tepkimeye girer ve rengi duvarın içine hapseder; freskler yüzyıllarca bu sayede dayanır.

Fresco, İtalyancada “taze” demektir. Yaş kireç sıva havadaki karbondioksiti emerek yavaş yavaş kalsiyum karbonata, yani bir tür kireç taşına dönüşür; sertleşirken de boyayı içine hapseder. Sıva aynı gün içinde katılaştığı için her sabah yalnızca o gün boyanacak kadar taze sıva sürülür. Bir günde işlenen bu parçaya İtalyanca “günlük iş” anlamında giornata denir; parçaların ince birleşme izleri çoğu zaman bugün de görülür. Hata yapılırsa sıva kazınır ve iş baştan alınır. Ultramarin gibi bazı maviler yaş kireçle iyi sonuç vermediği için sonradan kuru sıvaya sürülürdü. Secco (“kuru”) denen bu yöntemle sürülen boya daha kolay dökülür. Bilinen en eski gerçek fresklerin arasında, MÖ 2. binyılda Girit’te ve Santorini’de yapılmış Minos duvar resimleri vardır. Giotto’nun Padova’daki Scrovegni Şapeli ve Michelangelo’nun Sistina Şapeli tavanı sonraki dönemlerin ünlü örnekleridir.

DinginlikSanat

Chiaroscuro, resimde ışıkla gölgeyi güçlü bir karşıtlık içinde kullanma tekniğidir; adı İtalyancada “aydınlık-karanlık” demektir. Aydınlıktan karanlığa geçen gölgeler figürlere hacim verir; karanlığın ortasındaki parlak bir alan da bakışı oraya çeker ve sahneye dram katar.

Türkçede ışık-gölge diye de anılır. Figürleri gölgelendirmek eski Yunan’da bile biliniyordu; MÖ 5. yüzyılda yaşamış Atinalı ressam Apollodoros bu alanda öncü sayılırdı. Terim ise Rönesans İtalya’sında renkli kâğıda yapılan desenler için doğdu: Sanatçı kâğıdın tonundan yola çıkıp aydınlık yerleri beyaz boyayla, karanlık yerleri mürekkeple işlerdi. Leonardo da Vinci yüzleri yumuşak bir ışık-gölgeyle biçimlendirdi. 1600 dolaylarında Caravaggio bunu en uca taşıdı ve figürleri neredeyse kapkara bir zeminde tek bir sert ışıkla aydınlattı. Bu üsluba, İtalyanca tenebroso (karanlık) sözcüğünden gelen tenebrizm adı verilir. Rembrandt, mum ışığında geçen sahneleriyle Georges de La Tour ve Joseph Wright of Derby bu yolu her biri kendi tarzıyla sürdürdü. Sinema da bu fikri benimsedi: 1940’ların siyah-beyaz polisiye filmlerinde, kara film (film noir) denen türün derin gölgeleri de birer chiaroscuro örneğidir.

DinginlikSanat

Negatif alan, bir görüntüde konunun çevresinde ve nesnelerin arasında kalan boş alandır. Sanatçılar ve tasarımcılar onu kompozisyonun bir parçası sayar: Boşluk gözün dinlenmesini sağlar, çizgileri keskinleştirir, hatta kendi başına gizli biçimler oluşturabilir.

Bu fikrin en ünlü örneği, Danimarkalı psikolog Edgar Rubin’in 1915 dolaylarında tasarladığı Rubin vazosudur: Aynı çizim ya beyaz bir vazo ya da karşılıklı bakan iki koyu yüz profili olarak görülür, ama ikisi aynı anda asla görülmez. Psikologlar buna şekil-zemin algısı der; beyin bir sahneyi hep bir ana şekil ve bir arka plan olarak ayırır. Tasarımcılar bunu bilinçli olarak kullanır. Lindon Leader’ın 1994’te tasarladığı FedEx logosunda, E ile x harfleri arasındaki beyaz boşlukta bir ok gizlidir. Sayfa ve ekran tasarımında aynı kavrama beyaz alan denir; geniş kenar boşlukları ve satır araları metnin daha kolay okunmasını sağlar. Japoncada anlamlı bir aralık ya da duraklama için ma sözcüğü kullanılır; bahçeden mimariye ve müziğe uzanan bu kavramda, yerinde bir sessizlik resimdeki boşluğun işini görür.

MerakSanat

Yağlı boya, keten tohumu yağı gibi zamanla kuruyan bir yağla karılmış toz boyadır. Günlerce işlenebildiği için ressam renkleri yumuşakça birbirine geçirebilir, ince ve ışıltılı katmanları üst üste koyabilir. 15. yüzyılda Jan van Eyck gibi Flaman ressamlar onu başlıca resim malzemesi yaptı.

Yağlı boyadan önce Avrupa’da ahşap pano resimlerinin çoğu, birkaç dakikada kuruyan ve küçük fırça darbeleriyle işlenmesi gereken yumurtalı tempera ile yapılırdı. Yağlı boya buharlaşarak kurumaz; havadaki oksijenle yavaş yavaş tepkimeye girip sertleşir. Bu sayede ressam boyayı ince, saydam katmanlar hâlinde üst üste sürebildi: Bu katmanlardan geçen ışık alttaki beyaz zeminden geri yansır ve van Eyck’in 1434 tarihli Arnolfini Portresi’nde olduğu gibi tenlere ve kumaşlara ışıltı verir. 16. yüzyıl yazarı Giorgio Vasari’nin iddia ettiği gibi yağlı boyayı van Eyck icat etmedi. Bilinen en eski yağlı boya resimler, Afganistan’daki Bamiyan mağaralarında bulunan, yaklaşık MS 650’den kalma Budist duvar resimleridir; Theophilus adıyla yazan bir keşiş de 12. yüzyılın başlarında yağlı boyayla resim yapmayı anlatmıştır. Yelken bezinin kolay bulunduğu Venedik’te, Tiziano gibi ressamlar 16. yüzyılda ahşap panodan tuvale geçti.

MerakSanat

Michelangelo’nun 5,17 metre yüksekliğindeki Davut heykeli, 1501–1504 yıllarında Floransa’da yontuldu. Blok, başka heykeltıraşların onlarca yıl önce üzerinde çalışmaya başlayıp yarım bıraktığı bir mermerdi. Henüz 26 yaşındaki Michelangelo bu zor taştan, antik çağdan beri yapılan ilk dev mermer heykeli çıkardı.

Mermer Carrara ocaklarından geliyordu ve 1465’te Floransa Katedrali’nin yükseklerine konacak bir heykel için alınmıştı. Heykeltıraş Agostino di Duccio bacakları ve gövdeyi kabaca yonttuktan sonra işi bıraktı; 1476’da görevlendirilen Antonio Rossellino da kısa sürede vazgeçti. İtalyanca “Dev” anlamına gelen il Gigante lakaplı blok katedralin atölye avlusunda bekledi; 1500 yılındaki bir envanterde kötü yontulmuş olarak anılıyordu. Michelangelo sözleşmeyi 16 Ağustos 1501’de aldı. Heykelin önden arkaya alışılmadık ölçüde ince olması, bloğun daha önce yontulmuş olmasıyla açıklanır. Heykel bitince katedralin üstüne çıkarılamayacak kadar ağır bulundu ve Floransa Cumhuriyeti’nin simgesi olarak kentin ana meydanı Piazza della Signoria’ya kondu. 1873’te Galleria dell’Accademia’ya taşındı; meydanda bugün bir kopyası durur.

MerakSanat

Meksikalı ressam Frida Kahlo (1907–1954), resimlerinin çoğunda kendini konu aldı. Otoportrelerinde yaralı bedeni, evliliği, Meksikalı kökleri ve giydiği geleneksel kıyafetler yer alır; bu resimler bir araya gelince hayatının hikâyesini anlatır.

Kahlo 1925’te, 18 yaşındayken Mexico City’de ağır bir otobüs kazası geçirdi ve üç ay yatağa bağlı kaldı. Annesi, yatarken kullanabileceği özel bir şövale yaptırdı; şövalenin üstüne bir ayna kondu ve Kahlo aynada gördüğü yüzü resmetmeye başladı. Yıllar sonra, kendini resmetmesini sık sık yalnız kalmasına ve en iyi tanıdığı konunun kendisi olmasına bağladı. 1929’da duvar ressamı Diego Rivera ile evlendi. Küçük boyutlu, ayrıntılı resimlerinde döneminin dev kamusal duvar resimlerinden çok Meksika halk sanatından ve İspanyol fethinden önceki yerli sanattan beslendi. 1939’da Louvre onun Çerçeve adlı tablosunu satın aldı; bu, müzenin koleksiyonuna giren ilk Meksikalı sanatçı eseriydi. Coyoacán’daki aile evi Mavi Ev (La Casa Azul), bugün Frida Kahlo Müzesi’dir.

DinginlikSanat

Tamamlayıcı renkler, renk çemberinde karşı karşıya duran renklerdir: mavi ile turuncu, kırmızı ile yeşil, sarı ile mor gibi. Yan yana konduklarında birbirlerini daha canlı gösterirler; boya olarak karıştırıldıklarında ise birbirlerini söndürür, donuk bir gri ya da kahverengi verirler.

Etkiyi bilimsel olarak Fransız kimyacı Michel Eugène Chevreul inceledi. Chevreul 1824’te, renklerle ilgili şikâyetler üzerine Paris’teki ünlü Gobelins dokuma atölyesinin boyahanesinin başına getirildi. Eleştirilen siyah boyanın aslında çok iyi olduğunu, yalnızca mavi ve morların arasında kaldığında soluk ve kırmızımsı göründüğünü fark etti. Yan yana duran renklerin birbirini nasıl değiştirdiğini anlattığı, “eş zamanlı karşıtlık” üzerine 1839’da yayımladığı kitap, İzlenimciler başta olmak üzere pek çok ressamın elinden düşmedi. Türkçedeki goblen sözcüğü de bu atölyenin adından gelir. Bunda gözün de payı vardır: Yarım dakika kadar kırmızı bir lekeye bakıp sonra beyaz bir duvara dönen kişi, mavi-yeşil bir ardıl görüntü görür; çünkü görme sisteminin bazı bölümleri kısa bir süre yorulur. Van Gogh bu etkiyi bilerek kullandı; 1888 tarihli Gece Kahvesi tablosu için, insanın korkunç tutkularını kırmızı ve yeşille anlatmaya çalıştığını yazmıştır.

MerakSanat

Bauhaus, mimar Walter Gropius’un 1919’da Almanya’nın Weimar kentinde kurduğu, sanatı, zanaatı ve endüstriyel tasarımı bir arada öğreten bir okuldu. Yalnızca 14 yıl açık kaldı, ama fabrikada üretilebilecek sade ve kullanışlı biçimleriyle modern mobilyayı, yazı tasarımını ve mimariyi derinden etkiledi.

Bauhaus, Almancada “yapı evi” demektir. Öğrenciler önce malzeme, biçim ve renk üzerine bir hazırlık kursundan geçer, sonra metal, dokuma, mobilya ve baskı gibi atölyelerde çalışırdı; amaç, seri üretilebilecek nesneler tasarlamaktı. Öğretmenleri arasında ressamlar Paul Klee ve Wassily Kandinsky, dokuma sanatçısı Gunta Stölzl ve sanatçı László Moholy-Nagy vardı. Okul 1925’te Dessau’ya, Gropius’un tasarladığı cam cepheli binaya, 1932’de de Berlin’e taşındı. Naziler okulu “Alman ruhuna aykırı” ve komünist diye suçladı; okul 1933’te bu baskı altında kapandı. Öğretmenlerinin çoğu göç etti: Gropius Harvard’da ders verdi, son müdür Ludwig Mies van der Rohe Chicago’ya gitti, Bauhaus’ta yetişmiş mimarlar da Tel Aviv’in Beyaz Şehir diye anılan bölümünün yapımında rol oynadı.

DinginlikSanat

Mark Rothko, sınırları yumuşakça dağılan renk kütleleriyle dolu dev tuvaller boyadı, ama bu resimlerin renkle değil, trajedi ve coşku gibi duygularla ilgili olduğunu söylerdi. Tablolarının karşısında ağlayan izleyicileri, duygunun onlara ulaştığının kanıtı sayardı.

Rothko (1903–1970), bugün Letonya sınırları içinde kalan Daugavpils’te doğdu, çocukken ailesiyle ABD’ye göç etti. Onu tanınır kılan resimleri 1949 dolaylarında yapmaya başladı: Renkli bir zeminin üzerinde yüzer gibi duran, ışıldayan büyük dikdörtgenler. Bu üsluba çoğu zaman renk alanı resmi denir. Yazar Selden Rodman’la 1956’da yaptığı ve Rodman’ın Conversations with Artists (Sanatçılarla Söyleşiler) kitabında yayımlanan konuşmada, yalnızca temel insani duyguları anlatmakla ilgilendiğini söyledi. Tablolarının önünde ağlayanların, kendisinin o resimleri yaparken yaşadığı dinsel deneyimin aynısını yaşadığını da ekledi. Tuvallerini izleyici kendini resmin içinde hissetsin diye büyük tutuyor, resimlere 45 cm kadar yakından bakılmasını öneriyor, loş bir ışık istiyordu. Son büyük işi Houston’daki Rothko Şapeli oldu: Her inançtan insana açık, sessiz bir mekân için yaptığı 14 koyu tuval. Şapel, ölümünden bir yıl sonra, 1971’de açıldı.

MerakSanat

Kübizm, Pablo Picasso ile Georges Braque’ın 1907 dolaylarında Paris’te geliştirdiği bir resim akımıdır. Bir insanı ya da nesneyi, Rönesans’tan beri alışıldığı gibi tek bir açıdan değil, düz ve köşeli parçalara bölerek aynı anda birkaç açıdan gösterir.

İki ressam da manzaralarını ve natürmortlarını basit renk bloklarıyla kuran Paul Cézanne’ın son dönem eserlerinden etkilendi. Picasso’nun 1907 tarihli Avignonlu Kızlar tablosu çoğu zaman akımın başlangıç noktası sayılır. Akımın adını eleştirmenler koydu: Louis Vauxcelles 1908’de Braque’ın her şeyi “küplere” indirgediğini yazdı. Sanat tarihçileri akımı iki döneme ayırır. Analitik kübizmde (yaklaşık 1910–1912) nesneler, çoğu kahverengi ve gri tonlarda, çok sayıda küçük yüzeye bölündü. Sentetik kübizmde (yaklaşık 1912–1914) biçimler sadeleşti, renkler canlandı ve sanatçılar resimlerine gazete kâğıdı, duvar kâğıdı gibi gerçek malzemeler yapıştırmaya başladı. Picasso’nun 1912 tarihli Hasır Sandalyeli Natürmort’u ilk kübist kolaj sayılır. Kübizm çoğu zaman 20. yüzyılın en etkili sanat akımı sayılır; fütürizmden konstrüktivizme ve soyut sanata kadar pek çok akımı besledi.

MerakSanat

Vantablack, İngiltere’de son derece ince karbon tüplerinden üretilen bir kaplamadır ve görünür ışığın %99,965’ine kadarını soğurur. Onunla kaplanan buruşuk ya da kavisli bir cisim bütün hatlarını yitirir, boşlukta açılmış dümdüz bir delik gibi görünür.

Vantablack’i 2014’te İngiliz şirketi Surrey NanoSystems tanıttı; ilk çalışmalar İngiltere’nin Ulusal Fizik Laboratuvarı’nda yapılmıştı. Adındaki VANTA, İngilizcede “dikey hizalanmış nanotüp dizileri” anlamına gelen ifadenin kısaltmasıdır. Özgün Vantablack bir boya değildir: Bir yüzeyin üzerinde dimdik büyütülen, sık bir karbon nanotüp ormanıdır. Karbon nanotüpler, karbon atomlarından oluşan ve insan saçından binlerce kat ince tüplerdir. Bu ormana giren ışık tüplerin arasında sekip durur, sonunda soğrulup ısıya dönüşür; göze neredeyse hiç ışık geri dönmez. Asıl kullanım alanı bilimseldir; örneğin teleskoplarda ve kameralarda istenmeyen ışığı engeller. 2016’da, malzemeyi sanatta kullanma hakkının yalnızca heykeltıraş Anish Kapoor’a verildiği ortaya çıktı; bu, pek çok sanatçıyı kızdırdı. Stuart Semple, Kapoor dışında herkese satılan “dünyanın en pembe pembesi” adlı boyayla karşılık verdi, ardından daha ucuz siyah boyalar çıkardı. 2019’da MIT mühendisleri daha da koyu bir malzeme geliştirdiklerini duyurdu.

MerakSanat

Vincent van Gogh, Yıldızlı Gece’yi Haziran 1889’da Güney Fransa’da, Saint-Rémy-de-Provence’taki akıl hastanesinde yaptı; hastaneye bir ay önce kendi isteğiyle yatmıştı. Resim, gün doğmadan hemen önce odasının penceresinden görünen manzarayı gösterir; ama köy ve kilisesi ressamın hayal gücünden çıkmadır.

Van Gogh, Arles’da geçirdiği bir sinir krizi sırasında kendi kulağını yaralamıştı. Birkaç ay sonra, 8 Mayıs 1889’da Saint-Paul-de-Mausole akıl hastanesine yattı. Doğuya bakan penceresinden, taş duvarla çevrili bir buğday tarlasının üzerinde doğan güneşi izliyordu; bu manzarayı en az 21 kez resmetti. Yıldızlı Gece’yi ise pencere başında değil, gündüzleri alt kattaki atölyesinde, eskizlerine ve hafızasına dayanarak yaptı. Bazı ayrıntılar gerçeğe uygundur: Ufkun yakınındaki parlak “sabah yıldızı” Venüs o günlerde gerçekten görünüyordu. Bazıları ise değildir: Ay o sırada hilal değil, yarısından fazlası aydınlık bir şişkin aydı; kilisenin sivri kulesi de Provence’tan çok Hollanda’yı andırır. Van Gogh, ressam Émile Bernard’a yazdığı bir mektupta bu tabloya başarısız bir deneme dedi. Eser 1941’den beri New York’taki Modern Sanat Müzesi’nde (MoMA) duruyor.