Koleksiyon 04

Sanata yakından bakın

Ressamların, bestecilerin ve eserlerin hikâyeleri. Bir ayrıntıdan başlayıp sanatçının dünyasına uzanan kartlar.

Bu koleksiyon hakkında

Aynı temadaki kartlar bir arada.

Sanatçıların kullandığı malzemeler, çalışma biçimleri ve eserlerinden ayrıntılar için seçildi.

MerakSanat

Johann Sebastian Bach (1685–1750), kontrpuanın, yani aynı anda çalan birkaç bağımsız ezgiyi birbirine uydurarak yazma sanatının ustasıydı. Füg denen biçimde kısa bir tema, katı kurallara göre sırayla farklı seslerde yeniden duyulur. Müziği bu kesinlik yüzünden kulağa matematiksel gelir, ama dinleyeni yine de derinden etkiler.

Bach kendine kimi zaman çok katı kurallar koyardı. 1741’de yayımlanan Goldberg Varyasyonları’nda bir açılış aryasının ardından 30 varyasyon gelir ve her üçüncüsü bir kanondur: İkinci ses, birincinin çaldığını biraz geriden aynen tekrarlar. İki ses arasındaki aralık her kanonda bir basamak büyür; 3. varyasyonda aynı notadan başlayan sesler, 27. varyasyonda dokuzlu aralıkla birbirini izler. Ölümünde yarım kalan Füg Sanatı’nın son fügünde, Almanca nota adlarıyla kendi adını yazan bir tema duyulur: B, A, C, H, yani si bemol, la, do ve si. Bach öldükten sonra tarzı eski moda sayıldı, ama besteciler onu incelemeyi sürdürdü; Mozart da Beethoven da İyi Düzenlenmiş Klavye’den çok şey öğrendi. 1829’da genç Felix Mendelssohn’un Berlin’de yönettiği Matta Pasyonu, Bach’a yeniden ilgi uyanmasının başlangıcı oldu.

DinginlikSanat

Bach 1723’te Leipzig’in başlıca kiliselerinin müzik yöneticisi oldu. Bu görev, yılda 60’a yakın pazar ve yortu günü için birer kantat demekti; kantat, koro, solistler ve orkestra için yazılan bir eserdir. İlk yılında, önceki eserlerinden uyarladığı birkaçı dışında, bunların çoğunu hafta hafta yeni baştan besteledi.

Bach’ın resmî unvanı “Thomaskantor”du, yani Aziz Thomas Okulu’nun müzik hocasıydı; bu görevi 1723’ten 1750’deki ölümüne kadar sürdürdü. Her kantatın o pazar okunacak Kutsal Kitap bölümlerine uyması gerekiyordu ve eser, Aziz Thomas ya da Aziz Nikolaus Kilisesi’ndeki ayin sırasında seslendiriliyordu. İlk yıllık döngüsü 30 Mayıs 1723’te başladı; yeni eserlerin yanı sıra Weimar’daki önceki görevinden kalma bazı kantatları da uyarlayıp yeniden seslendirdi. Advent ile Büyük Perhiz’de, yani Noel ve Paskalya öncesindeki sessiz dönemlerin büyük bölümünde kiliselerde kantat seslendirilmezdi. Okulun büyük öğrencileri koroda şarkı söyler, provalara ve partisyonların elle kopyalanmasına yardım ederdi. Oğlu Carl Philipp Emanuel ile eski bir öğrencisinin kaleme aldığı anma yazısı, beş tam yıllık kantat döngüsünden söz eder. Kantatlarından 200’den fazlası günümüze ulaştı; pek çoğu ise kayboldu.

DinginlikSanat

John Cage’in 1952 tarihli 4′33″ adlı eserinde müzisyenler dört dakika otuz üç saniye boyunca hiçbir şey çalmaz; dinleyiciler bu sürede salonun kendi seslerini duyar.

Eserin ilk seslendirmesini piyanist David Tudor, 29 Ağustos 1952’de New York eyaletinde, Woodstock yakınlarındaki Maverick Konser Salonu’nda yaptı. Tudor piyanonun başına oturdu; üç bölümün her birine piyanonun kapağını kapatarak başladı, kapağı açarak bitirdi. Cage’in anlattığına göre birinci bölümde dışarıda rüzgâr ağaçları hışırdattı, ikinci bölümde çatıya yağmur damladı, üçüncüsünde ise seyirciler homurdandı, bazıları salonu terk etti. Cage’i bu esere iki şey götürmüştü: Robert Rauschenberg’in bembeyaz tabloları ve 1951’de Harvard’da, sesi neredeyse tamamen yutan yankısız bir odaya yaptığı ziyaret. Orada bile iki ses duymuş, bunların sinir sistemiyle kan dolaşımı olduğunu öğrenmişti. Buradan gerçek sessizliğin var olmadığı sonucuna vardı.

MerakSanat

Bir filmde duyduğumuz ayak seslerinin, kumaş hışırtılarının ve küçük gündelik seslerin çoğu çekimden sonra yeniden yapılır. Bunları Foley sanatçıları, stüdyoda görüntüyü izleyerek canlı olarak seslendirir.

Bu zanaat, adını Universal Pictures’ta çalışan Jack Foley’den alır. Sinemaya ses geldiğinde, sessiz film olarak çekilmeye başlanan Show Boat’a (1929) çekimden sonra ses eklemek gerekti; Foley ve ekibi efektleri perdeye yansıyan görüntüyle eşzamanlı olarak canlı seslendirdi. Foley bu işi yaklaşık 30 yıl sürdürdü. Bugün Foley sanatçıları farklı ayakkabılarla çakıl, tahta ya da beton döşenmiş tablalarda yürür, mikrofonun önünde kumaş sürter, aksesuarlar kullanır: Örneğin deri bir kesenin içinde sıkılan mısır nişastası, karda yürüyen ayakların sesini verir. Setteki mikrofon çoğunlukla diyalogları kaydeder; bu yüzden bu sesler ayrıca eklenir. Film başka dillere dublajlanırken de bu ayrı efekt kaydına ihtiyaç duyulur.

AzimSanat

Kanagava Açıklarında Büyük Dalga baskısıyla tanınan Japon sanatçı Katsushika Hokusai, 75 yaşlarındayken yetmişinden önce yaptığı hiçbir şeyin hesaba katılmaya değmediğini yazdı. Umudu, 110 yaşına geldiğinde çizdiği her noktanın, her çizginin canlı olmasıydı.

Bu sözler, 1834’te yayımlanan Fuji Dağı’nın Yüz Görünümü adlı resimli kitabının sonsözünde geçer; Hokusai o sırada geleneksel Japon yaş sayımına göre 75 yaşındaydı. Altı yaşından beri nesnelerin biçimlerini çizmeye tutkun olduğunu, hayvanların, kuşların, böceklerin, balıkların yapısını ve bitkilerin nasıl büyüdüğünü ancak yetmiş üçünde biraz kavramaya başladığını anlatır. Seksenlerinde ve doksanlarında daha da ilerlemeyi, yüz yaşında ise kutsal sayılacak bir ustalığa ulaşmayı umar. Yazıyı “çizime deli yaşlı adam” anlamına gelen Gakyō Rōjin Manji adıyla imzalamıştı. Büyük Dalga’yı yaklaşık 1831’de çoktan yapmıştı. 1849’da 88 yaşında ölene dek çalışmayı sürdürdü.

AzimSanat

Hip-hop, 1970’lerde New York’un Bronx semtindeki mahalle partilerinde doğdu. DJ’ler iki pikapla plakların davul bölümlerini tekrar tekrar çalıyor, böylece dans hiç kesilmiyordu.

Hip-hop’un doğum tarihi genellikle 11 Ağustos 1973 kabul edilir. O gün DJ Kool Herc adıyla tanınan Clive Campbell, kız kardeşi Cindy’nin Bronx’taki 1520 Sedgwick Avenue binasının ortak salonunda düzenlediği okula dönüş partisinde plak çaldı. Herc, dansçıların en çok “break” denen bölümde coştuğunu fark etmişti: Şarkının sustuğu, davulun ve ritmin öne çıktığı kısa bölüm. Aynı plağın iki kopyasını iki pikapta çalıp birinden ötekine geçerek bu bölümü dakikalarca uzattı. Bu anı bekleyen dansçılara b-boy ve b-girl denmeye başladı; MC’ler de ritmin üzerine konuşup kafiyeli sözler söylemeye başladı, rap buradan doğdu. Grandmaster Flash ve Afrika Bambaataa gibi DJ’ler bu fikirleri daha da ileri taşıdı.

AzimSanat

Berry Gordy’nin 1959’da Detroit’te kurduğu plak şirketi Motown, kayıtlarını Hitsville U.S.A. adını verdiği eski bir evde yapıyordu. 1960 ile 1969 arasında 79 şarkısı Amerika’da ilk ona girdi.

Berry Gordy Jr., Detroit’te bir otomobil fabrikasında bant işçisi olarak çalışmış, şarkılar yazmıştı. Ocak 1959’da ailesinden aldığı 800 dolar borçla Tamla Records’u kurdu; şirket 1960’ta Motown Record Corporation adını aldı. 1959’da West Grand Bulvarı 2648 numaradaki eski bir fotoğraf stüdyosunu satın aldı, arka tarafı küçük bir kayıt stüdyosuna çevirdi ve ailesiyle üst kata taşındı. Şarkı yazarları, prodüktörler, sonradan Funk Brothers adıyla tanınan stüdyo grubu ve sanatçılara sahnede nasıl duracaklarını öğreten eğitmenler aynı çatı altında çalışıyordu; hangi kaydın yayımlanacağına her hafta yapılan bir toplantıda oyla karar veriliyordu. The Supremes, Marvin Gaye ve Stevie Wonder bu evden yetişti. Siyahi bir girişimcinin şirketi olan Motown, Amerika’da radyonun ve listelerin hâlâ ırka göre ayrıldığı bir dönemde beyaz dinleyicilere de geniş ölçüde ulaştı.

MerakTarih

Griot, Batı Afrika’da hem hikâye anlatıcısı hem müzisyen olan, toplumunun tarihini de ezberinde taşıyan kişidir.

Manding dillerinde griota jeli ya da jali, Volofçada ise gewel denir. Bu gelenek, 13. yüzyılda Sundiata Keita’nın kurduğu Mali İmparatorluğu’na bağlanır: Sundiata Destanı’nda griot Balla Fasséké genç krala danışmanlık eder. Soyunu ona dayandıran Kouyaté griot ailesi bugün de sahneye çıkar. Bu görev genellikle griot aileleri içinde kuşaktan kuşağa geçer. Bir griot soy kütüklerini, tarihleri ve övgü şarkılarını ezberler; bunları çoğu zaman 21 telli bir arp-lavta olan kora, ahşap bir ksilofon olan balafon ya da küçük bir lavta olan ngoni eşliğinde seslendirir. Griotlar hükümdarlara danışmanlık etmiş, anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapmış, kimin kimle akraba olduğunu bilen toplumsal hafıza olmuştur.

MerakMüzik

Igor Stravinsky’nin balesi Bahar Ayini, 29 Mayıs 1913’te Paris’teki ilk gösteriminde vurgulu, düzensiz ritimleri ve ayaklarını yere vuran dansçılarıyla salonu birbirine kattı. Salonda kavga çıktığı hikâyesi sonradan abartıldı, ama yaşanan şok gerçekti.

Bale, Sergey Diyagilev’in topluluğu Rus Baleleri (Ballets Russes) için hazırlandı; koreografisi Vaslav Nijinski’nin, dekor ve kostümleri Nikolay Rerih’indi. Eski Rusya’daki pagan ayinlerini anlatır ve kurban olarak seçilen genç bir kızın ölene dek dans etmesiyle biter. Nijinski dansçıların ayaklarını içe döndürdü, süzülmek yerine yere basıp tepinmelerini istedi. Müzikte vurgular kulağın beklemediği yerlere düşer, ölçü neredeyse her ölçü çizgisinde değişir. Şef Pierre Monteux yuhalamalara, kahkahalara ve bağırışlara rağmen orkestrayı yönetmeyi sürdürdü; koridorlarda kavga edildiğine dair hikâyeler çoğunlukla yıllar sonra yazılan anılardan gelir. Eser kısa sürede konser salonlarında büyük başarı kazandı ve bugün 20. yüzyıl müziğinin en çok çalınan yapıtlarından biridir.

MerakArkeoloji

Pazırık halısı, bugün bilinen en eski düğümlü halıdır. Yaklaşık 2.300 ila 2.500 yıl önce dokunmuş ve Sibirya’daki Altay Dağları’nda donmuş bir mezarda günümüze ulaşmıştır.

Sovyet arkeolog Sergei Rudenko halıyı 1949’da, Altay’ın atlı göçebelerine ait bir mezar höyüğü olan Pazırık 5 numaralı kurganda buldu. Mezar çok eski zamanlarda soyulmuştu; soyguncuların açtığı tünelden sızan su donmuş, buz da keçeyi, ahşabı, kumaşları ve halıyı bozulmadan saklamıştı. Rudenko mezarları MÖ 5. yüzyıla tarihlemişti; sonraki çalışmalar bu kurgan grubunu MÖ 4. ile 3. yüzyıllara yerleştiriyor. Yaklaşık iki metreye iki metre boyutundaki halıda 1,25 milyon kadar düğüm var; ortadaki alanı atlılar ve geyiklerle süslü kenar şeritleri çevreler. Halının nerede dokunduğu hâlâ tartışılıyor: İran, Ermenistan ve Orta Asya’nın adı geçiyor. Halı bugün St. Petersburg’daki Devlet Ermitaj Müzesi’nde saklanıyor.

MerakTarih

İngiltere’nin Norfolk bölgesinde bulunan 2.000 yıllık bir defineden neredeyse eksiksiz bir carnyx çıktı. Carnyx, ucu hayvan başı biçiminde olan uzun bir bronz savaş borusudur. 2025’te bulunup Ocak 2026’da duyurulan definede ikinci bir carnyx’in parçaları, yaban domuzu başlı bir sancak ve beş kalkan göbeği de vardı.

Carnyx, Demir Çağı Avrupası’nda aşağı yukarı MÖ 200 ile MS 200 arasında çalınırdı. Dik tutulan borunun ağzı açık hayvan başı biçimindeki ucu, kalabalığın çok üstünde yükselirdi. Norfolk’taki, Britanya’da bulunan yalnızca üçüncü carnyx. İlki 1768’de Lincolnshire’da Witham Nehri’nden çıkarılmış, ama metali incelenirken tahrip olmuştu. 1816’da İskoçya’da bulunan Deskford carnyx’inden ise yalnızca yaban domuzu başı biçimindeki ucu günümüze ulaştı. Sancak, bir savaşçı topluluğunu belirtmek için bir sırıkla taşınan simgedir; bu, Britanya’da bulunan ilk yaban domuzu başlı sancak. Kalkan göbeği ise kalkanın ortasında tutamağı örten metal kubbedir. Define büyük olasılıkla MS 1. yüzyılda, MS 60 ya da 61’de Roma’ya karşı ayaklanan Kraliçe Boudica’nın halkı Icenilerin topraklarında gömüldü.

MerakTarih

Leonardo da Vinci (1452–1519) defterlerini icatlarla doldurdu: uçan makineler, bir paraşüt, zırhlı bir savaş aracı, dev bir taş köprü. Bunların pek azı o yaşarken yapıldı; birçoğu da dönemin malzemeleriyle zaten çalışamazdı.

Leonardo neredeyse her gün not tuttu; binlerce sayfası günümüze ulaştı. Bu sayfalarda anatomi, ırmaklar ve kuşların uçuşu, alışveriş listeleriyle yan yana durur. 1505 dolaylarında yazdığı ve bugün Torino’da bulunan kısa Kuşların Uçuşu Üzerine Kodeks’te kuşların havayı nasıl kullandığını inceledi, onları taklit edecek makineler çizdi. Bazı fikirleri sonradan denendi. 2000’de İngiliz paraşütçü Adrian Nicholas, Leonardo’nun piramit biçimli tasarımına göre yapılan bir paraşütle güvenle yere indi. Leonardo 1502’de Osmanlı padişahı II. Bayezid’e, Haliç’in üzerinden tek bir kemerle geçen 240 metrelik bir taş köprü önermişti. Köprü hiç yapılmadı; ama 2001’de bu tasarımın küçültülmüş ahşap bir örneği Norveç’in Ås kentinde yaya köprüsü olarak açıldı. 2019’da MIT’den mühendisler de tasarımın ölçekli bir modelini yaparak köprünün ayakta kalabileceğini gösterdi.

MerakTarih

Magna Carta (Latince “Büyük Ferman”), İngiltere Kralı John’un isyancı baronlarla barışmak için 15 Haziran 1215’te Thames kıyısındaki Runnymede’de mühürlediği belgedir. Belge, hızlı işleyen bir adalet ve keyfî tutuklamaya karşı güvence vaat ediyor, kralın yetkilerine yazılı sınırlar koyuyordu.

Barış uzun sürmedi. İki taraf da sözünü tutmadı; Papa III. Innocentius Ağustos 1215’te fermanı geçersiz ilan etti ve Birinci Baronlar Savaşı başladı. John 1216’da ölünce, dokuz yaşındaki oğlu III. Henry adına ülkeyi yöneten danışmanlar belgenin kısaltılmış bir hâlini yeniden yayımladı. Ferman 1217’de ve 1225’te yeniden ilan edildi; 1297’de Kral I. Edward onu İngiliz yasalarının bir parçası yaptı. 1215 metnindeki en ünlü madde olan 39. maddeye göre hiçbir özgür insan, dengi olan kişilerin yasaya uygun kararı ya da ülkenin yasaları olmadan hapsedilemez, haklarından yoksun bırakılamazdı. 1215 fermanının dört nüshası bugüne ulaştı: ikisi British Library’de, biri Lincoln Kalesi’nde, biri de Salisbury Katedrali’nde. Üç maddesi, 1297’deki hâliyle İngiltere ve Galler’de hâlâ yürürlüktedir.

MerakTarih

Protestan Reformu’nun hızla yayılmasında matbaanın da büyük payı vardı. Martin Luther’in yazıları 1517’den itibaren kısa ve ucuz broşürler hâlinde basıldı; bunların pek çoğu Latince değil Almancaydı. 16. yüzyılın ilk üçte birinde Almanya’da basılan her beş eserden biri onundu.

Reform, 16. yüzyılda Batı Hristiyanlığını bölen ve Roma’ya bağlı olmayan Protestan kiliselerini doğuran harekettir. Başlangıcı genellikle 31 Ekim 1517 kabul edilir: Wittenberg’de keşiş ve üniversite hocası olan Luther o gün Doksan Beş Tez’ini yaydı. Tezler, Kilise’nin günahların cezasını hafifletmek için sattığı endüljans belgelerine karşı yazılmıştı. Bir yüzyıl önce Çek reformcu Jan Hus da benzer eleştiriler yapmış ve 1415’te idam edilmişti. Tarihçi Lyndal Roper’a göre Luther’in aynı sonu yaşamamasının başlıca nedeni matbaaydı. Johannes Gutenberg’in 15. yüzyılın ortasında geliştirdiği hareketli harfli baskı, kısa broşürleri ucuzlatmıştı. Matbaalar Almanya’nın pek çok kentine dağılmış olduğundan hiçbir otorite onları tek başına susturamıyordu; matbaası olan kentlerin Reform’u benimseme olasılığı da daha yüksekti. Halkın çoğu okuma yazma bilmediği için Luther’in yakın dostu ressam Yaşlı Lucas Cranach, onun görüşlerini resimlerle anlatan ağaç baskılar hazırladı.

MerakTarih

Ağustos 1947’de İngilizlerin Hindistan’daki yönetimi sona erdi ve topraklar din esasına göre iki devlete ayrıldı: Hindu çoğunluklu Hindistan ve Müslüman çoğunluklu Pakistan. Yeni sınırın iki yakasında 12 ila 20 milyon insan evini barkını bırakmak zorunda kaldı; bu, tarihteki en büyük göçlerden biriydi.

Pakistan 14 Ağustos 1947’de, Hindistan ise ertesi gün bağımsızlığına kavuştu. Pakistan, aralarında Hindistan toprakları bulunan iki ayrı parçadan oluşuyordu; doğudaki parça 1971’de ayrılıp Bangladeş adıyla bağımsız bir devlet oldu. Nüfusu karışık iki büyük eyalet, batıda Pencap, doğuda Bengal, yeni devletler arasında paylaştırıldı. Sınırı, Hindistan’a daha önce hiç ayak basmamış İngiliz hukukçu Cyril Radcliffe çizdi; bu iş için ona beş hafta kadar süre verilmişti. Sınır ancak 17 Ağustos’ta, yani bağımsızlıktan iki gün sonra açıklandı. Bu yüzden sınır boyunda yaşayan pek çok insan, bağımsızlık günü hangi ülkede olduğunu bilmiyordu. Hindular ve Sihler Hindistan’a, Müslümanlar Pakistan’a doğru yola koyuldu; çoğu yürüyerek ya da tıklım tıklım dolu trenlerle gitti. İki tarafta da korkunç bir şiddet yaşandı. Ölü sayısına ilişkin tahminler 200 bin ile 2 milyon arasında değişiyor.

MerakSanat

Bach yaşadığı dönemde orgcu ve klavsenci olarak ünlüydü; kiliseler yeni orglarını denemesi ve açılışta çalması için onu davet ederdi. Klavye eserlerini org, klavsen ve klavikord için yazdı. Piyano henüz yeni bir icattı, bugünkü konser piyanosu ise daha ortada yoktu.

Bu üç çalgının sesi birbirinden çok farklıdır. Orgda ses, borulara gönderilen havayla çıkar. Klavsende tuşa basınca kuş tüyünden küçük bir mızrap teli çeker; bu yüzden çalan kişi dokunuşuyla bir notayı ötekinden daha güçlü çıkaramaz. Klavikordda ise pirinçten küçük bir dil tele vurur ve telin üzerinde kalır; bu, sesin gücünü incelikle ayarlamaya izin verir, ama ses bir salonu dolduramayacak kadar kısıktır. 1700 dolaylarında Floransa’da Bartolomeo Cristofori’nin icat ettiği piyano, hem yumuşak hem güçlü çalmayı mümkün kıldı; tam adı olan pianoforte, İtalyancada “yumuşak-güçlü” demektir. 1730’larda Alman çalgı yapımcısı Gottfried Silbermann ilk piyanolarından birini Bach’a gösterdi. Bach tiz seslerin fazla cılız olduğunu söyledi. 1747’de Potsdam’da, Büyük Friedrich’in sarayında geliştirilmiş bir model üzerinde doğaçlama yaptı; sonraları Silbermann piyanolarının satışına da aracılık etti.

MerakSanat

Johann Sebastian Bach’ın (1685–1750) günümüze ulaşan binden fazla eseri var: kilise kantatlarından klavye parçalarına, konçertolardan oda müziğine kadar. Bu eserler BWV kataloğunda numaralanır; örneğin 1 Numaralı Çello Süiti BWV 1007 olarak bilinir.

BWV, Almanca Bach-Werke-Verzeichnis’in, yani “Bach Eserleri Kataloğu”nun kısaltmasıdır. Müzikolog Wolfgang Schmieder kataloğu 1950’de yayımladı ve bilinen her esere bir numara verdi. Eserleri tarihe göre değil türe göre sıraladı: Kilise kantatları BWV 1–200 numaralarıyla başta gelir; org, klavye, oda müziği ve orkestra eserleri onları izler. Leipzig’deki Bach Arşivi’yle birlikte hazırlanan gözden geçirilmiş üçüncü baskı 2022’de çıktı. Onlarca kantatın kaybolduğu biliniyor. Bunun bir nedeni, Bach 1750’de ölünce el yazmalarının oğulları arasında paylaştırılması ve hepsinin kendi payına aynı özeni göstermemesidir. Ölümünden sonra müziğinin büyük bölümü, Mozart ve Beethoven gibi müzisyenlerin üzerinde çalıştığı klavye eserleri dışında unutuldu. 1829’da Felix Mendelssohn, İsa’nın çektiği acıları ve ölümünü anlatan büyük koro eseri Matta Pasyonu’nu Berlin’de uzun bir aradan sonra seslendirince Bach yeniden keşfedildi.

AzimSanat

Bach, Haziran 1724 ile Mart 1725 arasında Leipzig kiliseleri için art arda 40 kadar kantat yazdı; neredeyse her pazar ve yortu günü için bir tane. Kantat, koro, solistler ve orkestra için yazılıp ayinde seslendirilen bir eserdir. Bu kantatların her biri, tanınmış bir Lutherci ilahiyi sözleri ve ezgisiyle temel alıyordu.

Bach 1723’te Leipzig’in kilise müziği yöneticisi, yani Thomaskantor oldu; ilk yılında neredeyse her hafta bir kantat hazırladı, bunların bir kısmı eski eserlerinden uyarlamaydı. İkinci yılı için kendine bir plan koydu: Her kantat, koral denen tek bir Lutherci ilahiye dayanacaktı. Açılış korosu ilahinin ilk kıtasını, ezgisi sopranolarda duyulacak biçimde işler; aradaki kıtalar solo şarkıcılar için yeniden yazılır; eser, son kıtanın sade, dört sesli bir düzenlemesiyle kapanır. Bu fikre, ilk Lutherci ilahi kitaplarının 1524’te basılmasının 200. yıl dönümü ilham vermiş olabilir. Dizi 1725’te, Paskalya’dan bir önceki pazar olan Palmiye Pazarı’ndan sonra kesildi; bunun nedeni, ilahileri onun için yeniden yazan kişinin, büyük olasılıkla Andreas Stübel’in, o yılın ocak ayında ölmesi olabilir. Bach uzmanı Klaus Hofmann bu diziyi, Bach’ın giriştiği en büyük müzik projesi olarak niteler.

MerakTarih

Gutenberg İncili, Avrupa’da hareketli metal harflerle basılmış ilk büyük kitaptır; Johannes Gutenberg onu 1450’lerde Mainz’da bastı. Yine de pahalı bir el yazmasına benzesin istendi: Harfleri kâtip yazısını taklit eder, renkleri elle eklenmiştir ve nüshaların dörtte birine yakını buzağı derisinden parşömene basılmıştır.

Araştırmacılara göre Gutenberg 160 ile 185 arasında nüsha bastı; bunların yaklaşık dörtte üçü kâğıda, geri kalanı parşömene basıldı. Her sayfada 42 satır bulunduğu için kitap “42 satırlı Kutsal Kitap” diye de anılır. Atölye el yazısını taklit edebilmek için, kâtiplerin bitişik yazdığı harf çiftleri de dâhil 290 ayrı harf kalıbı kullandı. Kırmızı bölüm başlıkları önce basıldı, ama kısa süre sonra bir kâtibin elle yazması için boş bırakılmaya başlandı. Alıcılar süslü baş harfleri ve kenar bezemelerini sanatçılara yaptırdı; bu yüzden iki nüsha birbirinin aynı değildir. Mart 1455’te, sonradan Papa II. Pius olacak Enea Silvio Piccolomini, Frankfurt’ta sergilenen sayfaları gördüğünü yazdı. Tamamı ya da büyük kısmı günümüze ulaşmış 49 nüsha var; parşömen nüshalardan biri Washington’daki Kongre Kütüphanesi’nde sergileniyor.

MerakSanat

Mona Lisa, 21 Ağustos 1911’de Paris’teki Louvre Müzesi’nden çalındı. Tablo iki yılı aşkın süre bulunamadı. Bu sürede dünya basınında çıkan haberler, o güne dek daha çok sanatseverlerin bildiği resmi yeryüzünün en tanınmış tablolarından biri yaptı.

Hırsız, Louvre’da kısa bir süre çalışmış ve tablonun koruyucu cam kasasının yapımına katılmış İtalyan bir usta olan Vincenzo Peruggia’ydı. Müzenin kapalı olduğu bir pazartesi günü, personelin giydiği beyaz önlükle içeri girdi; tabloyu duvardaki çengellerinden indirdi, kasasını ve çerçevesini bir servis merdiveninde bıraktı ve bir servis kapısından çıkıp gitti. Tablonun yerinde olmadığı ertesi güne kadar fark edilmedi. Polis şair Guillaume Apollinaire’i ve ressam Pablo Picasso’yu sorguladı; ikisi de aklandı. Peruggia tabloyu iki yıl boyunca Paris’teki evinde bir sandıkta sakladı, sonra trenle Floransa’ya götürdü. Aralık 1913’te onu bir sanat tacirine satmaya kalktı; tacir, Uffizi Galerisi’nin müdürünü de işin içine kattı ve Peruggia tutuklandı. Tabloyu İtalya’ya geri götürmek istediğini söyledi. Mona Lisa 4 Ocak 1914’te Louvre’a döndü.

MerakSanat

Ultramarin, Rönesans ressamlarının en değerli mavisiydi ve Afganistan dağlarında çıkarılan lapis lazuli taşından elde edilirdi. Boyayı taştan ayırmak uzun sürer, taşın çoğu da boşa giderdi. Bu yüzden zaman zaman altın kadar pahalıya mal olur, ressamlar onu resmin en önemli yerlerine, özellikle Meryem’in giysilerine saklardı.

Adı, “denizin ötesinden” anlamına gelen Latince ultramarinus’tan gelir; çünkü taş Avrupa’ya gemiyle ulaşırdı. 14. ve 15. yüzyıllarda bu ticaretin merkezi Venedik’ti. Bedahşan bölgesindeki Sar-i Sang madenlerinden binlerce yıldır lapis lazuli çıkarılıyordu. Bu taşla yapılmış bilinen en eski resimler, Afganistan’daki mağara tapınaklarında bulunan 6. ve 7. yüzyıl duvar resimleridir. Taşı yalnızca öğütmek soluk, grimsi bir toz verir; saf mavi, bu tozun uzun süre yoğrulup yıkanmasıyla ayrılırdı. Ressam Cennino Cennini 1400 dolaylarında bu yöntemi anlatmış ve ultramarini bütün boyaların en kusursuzu saymıştı. Vermeer bu maviyi bolca kullandı; İnci Küpeli Kız’daki türban buna bir örnektir. 1824’te bir Fransız kuruluşu yapay ultramarin için ödül koydu; Jean-Baptiste Guimet 1826’da bunu başardı ve boya ucuzladı. Türkçedeki lacivert sözcüğü de lapis lazuli anlamındaki Farsça lâjevard’dan gelir; İngilizcedeki azure (gök mavisi) da aynı köktendir.

MerakSanat

Mısır mavisi, bilinen en eski yapay boya maddesidir: Topraktan çıkarılmaz, bir tarife göre üretilir. Mısırlı ustalar onu en az 4.500 yıl önce kum, kireç, bakır ve natron denen doğal sodayı birlikte yaklaşık 800–1.000 °C’de ısıtarak elde ediyordu.

Mavi, eski Mısır’da çok değerliydi; ancak lapis lazuli ve firuze gibi doğal mavi taşlar azdı. Bu yüzden ustalar kendi mavilerini üretmeyi öğrendi. Bilinen en eski örnek, Hierakonpolis’te bulunan ve MÖ 3250 dolaylarına tarihlenen bir kâse olabilir. Pigment mezarlarda, heykellerde ve duvar resimlerinde kullanıldı, Akdeniz çevresine yayıldı ve Romalıların başlıca mavisi oldu. Romalılar ona caeruleum derdi; mimar Vitruvius MÖ 1. yüzyılda tarifini yazmıştı. Roma döneminden sonra yapım yöntemi unutuldu; 1815’te kimyacı Humphry Davy onu yeniden incelemeye başladı. Mısır mavisinin ilginç bir özelliği vardır: Sıradan ışık altında, gözle görülmeyen kızılötesi ışık yayar. Arkeologlar bugün kızılötesi kameralarla, boyasız görünen heykellerde bile bu pigmentin izlerini bulabiliyor.

MerakSanat

İzlenimcilik (empresyonizm) adını bir alaydan aldı. Eleştirmen Louis Leroy, Nisan 1874’te Monet ve arkadaşlarının Paris’teki sergisiyle dalga geçerken Monet’nin İzlenim: Gün Doğumu tablosunun adından yola çıktı ve gruba “İzlenimciler” dedi. 1877’ye gelindiğinde sanatçılar bu adı kendileri de kullanıyordu.

Sergi Nisan 1874’te fotoğrafçı Nadar’ın eski atölyesinde açıldı. Monet, Renoir, Degas, Pissarro, Sisley, Morisot ve Cézanne’ın da aralarında bulunduğu yaklaşık otuz sanatçı katıldı. Bu sanatçılar, eserlerini devletin desteklediği yıllık resmî sergi Salon’un dışında gösterebilmek için kendi derneklerini kurmuştu. Monet’nin tablosu, memleketi Le Havre’ın limanını gün doğarken hızlı ve serbest fırça darbeleriyle gösterir. Monet’nin sonradan anlattığına göre, katalog için bir ad istendiğinde tablonun bir Le Havre manzarası diye geçemeyeceğini düşünmüş ve “İzlenim yazın” demişti. Mizah gazetesi Le Charivari’de yazan Leroy ise yarım kalmış bir duvar kâğıdının bile bu deniz manzarasından daha bitmiş göründüğünü söyleyerek alay etti. Grup 1886’ya kadar sekiz sergi açtı. 2014’te gökbilimciler güneşin konumundan ve gelgit çizelgelerinden yola çıkarak manzaranın 13 Kasım 1872 sabahına ait olduğunu hesapladı.

MerakSanat

Vincent van Gogh yaklaşık 860 yağlı boya tablo yaptı; bunların çoğu 1890’daki ölümünden önceki son iki yılda çıktı. Ama pek az eser satabildi. Sağlığında satıldığı adıyla bilinen tek tablosu Kırmızı Bağ’dır: Belçikalı ressam Anna Boch onu 1890’da 400 franka satın aldı.

Van Gogh büyük ölçüde, Paris’te sanat taciri olarak çalışan küçük kardeşi Theo’nun gönderdiği parayla geçindi. İki kardeşin yüzlerce mektubu, onun hayatı ve sanat anlayışı hakkındaki en önemli kaynaktır. Birkaç desen de sattı; bunların arasında Amsterdam’da sanat taciri olan amcasının 1882’de ısmarladığı Lahey manzaraları vardır. Vincent Temmuz 1890’da 37 yaşında öldü; Theo da altı ay sonra hayatını kaybetti. Geride yüzlerce tablo ve desen kaldı. Theo’nun dul eşi Jo van Gogh-Bonger bu eserleri sergilere verdi, satışları özenle yöneterek ressamın ününü adım adım büyüttü ve 1914’te mektupları yayımladı; mektuplar Van Gogh’un Avrupa’da tanınmasına büyük katkı yaptı. Oğulları Vincent Willem daha sonra koleksiyonu bir vakfa devretti ve Van Gogh Müzesi 1973’te Amsterdam’da açıldı.

MerakSanat

Güney Fransa’da, Ardèche bölgesindeki Chauvet Mağarası’nda dünyanın en eski ve en iyi korunmuş mağara resimlerinden bazıları bulunur. Kömürle ve kırmızı aşı boyasıyla çizilmiş aslanların, atların, mamutların ve gergedanların en eskileri yaklaşık 36.000 yıllıktır.

Resimleri 18 Aralık 1994’te Jean-Marie Chauvet, Éliette Brunel-Deschamps ve Christian Hillaire adlı üç mağaracı buldu. Binlerce yıl önce düşen kayalar girişi kapatmış, bu da resimlerin neredeyse hiç bozulmadan kalmasını sağlamıştı. En az 13 türden yüzlerce hayvan resmedilmiştir; aralarında mağara aslanı, ayı ve sırtlan gibi başka mağaralarda nadir görülen yırtıcılar da vardır. Sanatçılar çizmeden önce duvarı kazıyarak düzleştirmiş, derinlik ve hareket duygusu vermek için figürlerin kenarlarını oymuş, iki yünlü gergedanın boynuz boynuza tokuştuğu sahneler bile çizmiştir. Radyokarbon yöntemi, kömürdeki ve kemikteki karbonun ne kadar bozunduğunu ölçerek yaş belirler. Bu yöntemle yapılan tarihlendirmeler, mağaranın iki ayrı dönemde, yaklaşık 37.000–33.500 ve 31.000–28.000 yıl önce kullanıldığını gösteriyor. UNESCO mağarayı 2014’te Dünya Mirası listesine aldı. Mağara korunmak için ziyarete kapalıdır; 2015’te yakınında birebir boyutlu bir kopyası açıldı.

MerakSanat

Salvator Mundi, Leonardo da Vinci’ye atfedilen bir İsa tablosudur. 15 Kasım 2017’de New York’ta Christie’s müzayedesinde 450,3 milyon dolara satıldı; bu, açık artırmada bir tabloya bugüne dek ödenen en yüksek fiyattır. On iki yıl önce, üstü kalın boyayla örtülü ve kopya sanılan tablo 1.175 dolara el değiştirmişti.

Salvator Mundi, Latincede “Dünyanın Kurtarıcısı” demektir. İki sanat taciri, kararmış ve hasar görmüş bu ahşap tabloyu 2005’te New Orleans’taki bir müzayededen aldı ve restorasyonunu Dianne Dwyer Modestini’ye yaptırdı. Modestini, çalışırken tablonun Leonardo’nun elinden çıktığına ikna oldu. Londra’daki National Gallery 2011’de eseri Leonardo tablosu olarak sergiledi; 2013’te tablo iki kez el değiştirdi ve sonunda 127,5 milyon dolara satıldı. Uzmanlar hâlâ anlaşamıyor. Kimileri eseri Leonardo’nun kabul ediyor, kimileri büyük bölümünü onun yardımcılarının ve öğrencilerinin yaptığını düşünüyor, kimileri de kapsamlı restorasyon yüzünden kesin bir karar verilemeyeceğini söylüyor. 2017’deki alıcı bir Suudi prensti; haberlere göre Veliaht Prens Muhammed bin Selman adına hareket ediyordu. Tablo satıştan bu yana hiç sergilenmedi; Suudi Arabistan’da bir depoda tutulduğu bildiriliyor.

MerakSanat

Mumya kahverengisi, gerçekten de öğütülmüş Mısır mumyalarından yapılan bir ressam boyasıydı; mumya tozu beyaz zift ve mürle karıştırılırdı. Avrupa’da 1700’lerin ortasından 1800’lerin sonuna kadar gölgelerde ve ten renklerinde çok kullanıldı. Mumyalar azalınca ve ressamlar boyanın içinde ne olduğunu öğrenince terk edildi.

Mısır mumyalarından elde edilen toz, boyada kullanılmadan çok önce Avrupa’da ilaç diye satılıyordu. Paris’te À la momie adlı bir boya dükkânı, 1712’de boya ve cilanın yanında mumya tozu da satıyordu. Pigment sıcak ve saydam bir kahverengi verirdi; bu yüzden başka renklerin üstüne sürülen ince, saydam katmanlar için elverişliydi. Viktorya dönemi ressamı Edward Burne-Jones, adın yalnızca bir kahverengi tonunu anlattığını sanıyordu. 1881’de ressam arkadaşı Lawrence Alma-Tadema ona, bir boya yapımcısının atölyesinde öğütülmeyi bekleyen bir mumya gördüğünü anlatınca Burne-Jones elindeki tüpü bahçeye gömdü. Boya ayrıca kolayca çatlıyor ve soluyordu. Time dergisi 1964’te, bu boyayı satan son firma olan Londralı C. Roberson’ın elinde mumya kalmadığını yazdı. Bugün mumya kahverengisi adıyla satılan boyalar demir oksit mineralleri ve kilden yapılır.

MerakSanat

Leonardo da Vinci kişisel notlarının çoğunu ayna yazısıyla yazdı: Harfler hem sağdan sola ilerler hem de ters dönüktür; yazı ancak aynada normal okunur. Başkalarının okuyacağı metinlerde ise normal yazıyı kullanırdı.

Leonardo anatomiden uçuşa, sudan makinelere ve resme kadar pek çok konuda binlerce sayfa not ve çizim bıraktı; aralarında alışveriş listeleri de, uçan makine tasarımları da vardır. Ayna yazısının en yaygın açıklaması solak olmasıdır: Sağdan sola yazınca eli yeni sürülmüş mürekkebin üstünden geçmez, yazıyı bulaştırmaz. Sırlarını saklamak için böyle yazdığı görüşü pek inandırıcı değildir, çünkü herhangi bir ayna bu yazıyı hemen çözer. 1519’daki ölümünden sonra defterler öğrencisi Francesco Melzi’ye kaldı, zamanla dağıldı. Bugün British Library ve Windsor Kalesi’ndeki Kraliyet Kütüphanesi gibi koleksiyonlarda bulunurlar; Codex Leicester adlı defteri ise Bill Gates 1994’te yaklaşık 30,8 milyon dolara satın aldı. Ayna yazısı Osmanlı hat sanatında da görülür: Müsenna denen, iki yarısı birbirinin aynadaki yansıması gibi yazılan bu kompozisyonlara çoğu zaman tasavvufi bir anlam yüklenirdi.

MerakSanat

Bayeux İşlemesi, Normanların 1066’da İngiltere’yi nasıl fethettiğini yaklaşık 70 metrelik bir keten bez üzerinde anlatır. Fransızca adı “Bayeux duvar halısı” anlamına gelse de eser dokuma değildir: Resimler bezin üstüne renkli yün iplikle işlenmiştir.

Yaklaşık 50 santimetre yüksekliğindeki bez, birbirine dikilmiş dokuz keten parçadan oluşur. Her biri kısa bir Latince yazıyla açıklanan 58 sahne, 1064’ten, Normandiya Dükü William’ın İngiliz Kralı Harold Godwinson’ı yendiği 1066’daki Hastings Muharebesi’ne kadar uzanır. İşlemede 600’den fazla insan, bine yakın hayvan, 41 gemi ve Halley Kuyruklu Yıldızı’nın bilinen en eski resmi yer alır. Tarihçilerin çoğuna göre eseri William’ın anne bir kardeşi, Bayeux Piskoposu Odo yaptırdı. İşleme 1070’lerde İngiltere’de, büyük olasılıkla Canterbury’de dikildi; belki de 1077’deki Bayeux Katedrali’nin açılışı için hazırlandı. Son bölümü kayıptır. Eser adını, tarihinin büyük bölümünde saklandığı Normandiya’daki Bayeux kasabasından alır ve UNESCO’nun Dünya Belleği listesinde yer alır.

MerakSanat

Yağlı boya, keten tohumu yağı gibi zamanla kuruyan bir yağla karılmış toz boyadır. Günlerce işlenebildiği için ressam renkleri yumuşakça birbirine geçirebilir, ince ve ışıltılı katmanları üst üste koyabilir. 15. yüzyılda Jan van Eyck gibi Flaman ressamlar onu başlıca resim malzemesi yaptı.

Yağlı boyadan önce Avrupa’da ahşap pano resimlerinin çoğu, birkaç dakikada kuruyan ve küçük fırça darbeleriyle işlenmesi gereken yumurtalı tempera ile yapılırdı. Yağlı boya buharlaşarak kurumaz; havadaki oksijenle yavaş yavaş tepkimeye girip sertleşir. Bu sayede ressam boyayı ince, saydam katmanlar hâlinde üst üste sürebildi: Bu katmanlardan geçen ışık alttaki beyaz zeminden geri yansır ve van Eyck’in 1434 tarihli Arnolfini Portresi’nde olduğu gibi tenlere ve kumaşlara ışıltı verir. 16. yüzyıl yazarı Giorgio Vasari’nin iddia ettiği gibi yağlı boyayı van Eyck icat etmedi. Bilinen en eski yağlı boya resimler, Afganistan’daki Bamiyan mağaralarında bulunan, yaklaşık MS 650’den kalma Budist duvar resimleridir; Theophilus adıyla yazan bir keşiş de 12. yüzyılın başlarında yağlı boyayla resim yapmayı anlatmıştır. Yelken bezinin kolay bulunduğu Venedik’te, Tiziano gibi ressamlar 16. yüzyılda ahşap panodan tuvale geçti.

MerakSanat

Michelangelo’nun 5,17 metre yüksekliğindeki Davut heykeli, 1501–1504 yıllarında Floransa’da yontuldu. Blok, başka heykeltıraşların onlarca yıl önce üzerinde çalışmaya başlayıp yarım bıraktığı bir mermerdi. Henüz 26 yaşındaki Michelangelo bu zor taştan, antik çağdan beri yapılan ilk dev mermer heykeli çıkardı.

Mermer Carrara ocaklarından geliyordu ve 1465’te Floransa Katedrali’nin yükseklerine konacak bir heykel için alınmıştı. Heykeltıraş Agostino di Duccio bacakları ve gövdeyi kabaca yonttuktan sonra işi bıraktı; 1476’da görevlendirilen Antonio Rossellino da kısa sürede vazgeçti. İtalyanca “Dev” anlamına gelen il Gigante lakaplı blok katedralin atölye avlusunda bekledi; 1500 yılındaki bir envanterde kötü yontulmuş olarak anılıyordu. Michelangelo sözleşmeyi 16 Ağustos 1501’de aldı. Heykelin önden arkaya alışılmadık ölçüde ince olması, bloğun daha önce yontulmuş olmasıyla açıklanır. Heykel bitince katedralin üstüne çıkarılamayacak kadar ağır bulundu ve Floransa Cumhuriyeti’nin simgesi olarak kentin ana meydanı Piazza della Signoria’ya kondu. 1873’te Galleria dell’Accademia’ya taşındı; meydanda bugün bir kopyası durur.

MerakSanat

Meksikalı ressam Frida Kahlo (1907–1954), resimlerinin çoğunda kendini konu aldı. Otoportrelerinde yaralı bedeni, evliliği, Meksikalı kökleri ve giydiği geleneksel kıyafetler yer alır; bu resimler bir araya gelince hayatının hikâyesini anlatır.

Kahlo 1925’te, 18 yaşındayken Mexico City’de ağır bir otobüs kazası geçirdi ve üç ay yatağa bağlı kaldı. Annesi, yatarken kullanabileceği özel bir şövale yaptırdı; şövalenin üstüne bir ayna kondu ve Kahlo aynada gördüğü yüzü resmetmeye başladı. Yıllar sonra, kendini resmetmesini sık sık yalnız kalmasına ve en iyi tanıdığı konunun kendisi olmasına bağladı. 1929’da duvar ressamı Diego Rivera ile evlendi. Küçük boyutlu, ayrıntılı resimlerinde döneminin dev kamusal duvar resimlerinden çok Meksika halk sanatından ve İspanyol fethinden önceki yerli sanattan beslendi. 1939’da Louvre onun Çerçeve adlı tablosunu satın aldı; bu, müzenin koleksiyonuna giren ilk Meksikalı sanatçı eseriydi. Coyoacán’daki aile evi Mavi Ev (La Casa Azul), bugün Frida Kahlo Müzesi’dir.

MerakSanat

Bauhaus, mimar Walter Gropius’un 1919’da Almanya’nın Weimar kentinde kurduğu, sanatı, zanaatı ve endüstriyel tasarımı bir arada öğreten bir okuldu. Yalnızca 14 yıl açık kaldı, ama fabrikada üretilebilecek sade ve kullanışlı biçimleriyle modern mobilyayı, yazı tasarımını ve mimariyi derinden etkiledi.

Bauhaus, Almancada “yapı evi” demektir. Öğrenciler önce malzeme, biçim ve renk üzerine bir hazırlık kursundan geçer, sonra metal, dokuma, mobilya ve baskı gibi atölyelerde çalışırdı; amaç, seri üretilebilecek nesneler tasarlamaktı. Öğretmenleri arasında ressamlar Paul Klee ve Wassily Kandinsky, dokuma sanatçısı Gunta Stölzl ve sanatçı László Moholy-Nagy vardı. Okul 1925’te Dessau’ya, Gropius’un tasarladığı cam cepheli binaya, 1932’de de Berlin’e taşındı. Naziler okulu “Alman ruhuna aykırı” ve komünist diye suçladı; okul 1933’te bu baskı altında kapandı. Öğretmenlerinin çoğu göç etti: Gropius Harvard’da ders verdi, son müdür Ludwig Mies van der Rohe Chicago’ya gitti, Bauhaus’ta yetişmiş mimarlar da Tel Aviv’in Beyaz Şehir diye anılan bölümünün yapımında rol oynadı.

MerakSanat

Kübizm, Pablo Picasso ile Georges Braque’ın 1907 dolaylarında Paris’te geliştirdiği bir resim akımıdır. Bir insanı ya da nesneyi, Rönesans’tan beri alışıldığı gibi tek bir açıdan değil, düz ve köşeli parçalara bölerek aynı anda birkaç açıdan gösterir.

İki ressam da manzaralarını ve natürmortlarını basit renk bloklarıyla kuran Paul Cézanne’ın son dönem eserlerinden etkilendi. Picasso’nun 1907 tarihli Avignonlu Kızlar tablosu çoğu zaman akımın başlangıç noktası sayılır. Akımın adını eleştirmenler koydu: Louis Vauxcelles 1908’de Braque’ın her şeyi “küplere” indirgediğini yazdı. Sanat tarihçileri akımı iki döneme ayırır. Analitik kübizmde (yaklaşık 1910–1912) nesneler, çoğu kahverengi ve gri tonlarda, çok sayıda küçük yüzeye bölündü. Sentetik kübizmde (yaklaşık 1912–1914) biçimler sadeleşti, renkler canlandı ve sanatçılar resimlerine gazete kâğıdı, duvar kâğıdı gibi gerçek malzemeler yapıştırmaya başladı. Picasso’nun 1912 tarihli Hasır Sandalyeli Natürmort’u ilk kübist kolaj sayılır. Kübizm çoğu zaman 20. yüzyılın en etkili sanat akımı sayılır; fütürizmden konstrüktivizme ve soyut sanata kadar pek çok akımı besledi.

MerakSanat

Vincent van Gogh, Yıldızlı Gece’yi Haziran 1889’da Güney Fransa’da, Saint-Rémy-de-Provence’taki akıl hastanesinde yaptı; hastaneye bir ay önce kendi isteğiyle yatmıştı. Resim, gün doğmadan hemen önce odasının penceresinden görünen manzarayı gösterir; ama köy ve kilisesi ressamın hayal gücünden çıkmadır.

Van Gogh, Arles’da geçirdiği bir sinir krizi sırasında kendi kulağını yaralamıştı. Birkaç ay sonra, 8 Mayıs 1889’da Saint-Paul-de-Mausole akıl hastanesine yattı. Doğuya bakan penceresinden, taş duvarla çevrili bir buğday tarlasının üzerinde doğan güneşi izliyordu; bu manzarayı en az 21 kez resmetti. Yıldızlı Gece’yi ise pencere başında değil, gündüzleri alt kattaki atölyesinde, eskizlerine ve hafızasına dayanarak yaptı. Bazı ayrıntılar gerçeğe uygundur: Ufkun yakınındaki parlak “sabah yıldızı” Venüs o günlerde gerçekten görünüyordu. Bazıları ise değildir: Ay o sırada hilal değil, yarısından fazlası aydınlık bir şişkin aydı; kilisenin sivri kulesi de Provence’tan çok Hollanda’yı andırır. Van Gogh, ressam Émile Bernard’a yazdığı bir mektupta bu tabloya başarısız bir deneme dedi. Eser 1941’den beri New York’taki Modern Sanat Müzesi’nde (MoMA) duruyor.

Sıradaki koleksiyonGeçmişten hikâyeler