Kazılardan çıkan hikâyeler

Arkeoloji

Eski yerleşimler, yapılar ve eşyalar. Arkeolojik buluntular geçmişte insanların nasıl yaşadığına dair neler söylüyor?

Bu konudaki kartlarSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakArkeoloji

1990’larda Almanya’da bir kömür madeninde bulunan Schöningen mızrakları, bilinen en eski av silahları arasındadır: fırlatılmak için biçimlendirilip dengelenmiş ahşap mızraklar. Bir zamanlar 400 bin yıllık sanılan mızrakların gerçek yaşı hâlâ tartışılıyor.

Arkeolog Hartmut Thieme’nin yönettiği ekip, 1994-1999 yılları arasında Aşağı Saksonya’daki Schöningen’de, açık ocak bir linyit madeninde on ahşap silah buldu. Göl kıyısındaki suya doymuş çamur, ahşabın çürümesini önlemişti. Mızrakların çoğu ladin gövdesinden, biri de çamdan yontulmuştu; bazılarında gövdenin en kalın yeri, günümüzün cirit mızraklarında olduğu gibi ön üçte birliktedir. Sporcular kopyalarını fırlattığında 15-20 metre ötedeki hedeflere ulaştılar. Mızraklar, soyu tükenmiş bir yaban atı türünün kemikleri arasında bulundu; kemiklerin çoğunda kasaplık izleri var. Yaşları her yeni tarihleme yöntemiyle değişti: önce 380-400 bin, sonra 300-337 bin yıl dendi. 2025’teki bir çalışma ise yaklaşık 200 bin yıl önerdi; bu doğruysa mızrakları büyük olasılıkla Neandertaller yaptı.

MerakArkeoloji

Dişlerde biriken sert tabaka, yani diş taşı, DNA’yı, proteinleri, mikropları ve minik yiyecek kalıntılarını binlerce yıl saklayabilir. Arkeologlar böylece eski insanların ne yediğini ve sağlık durumunu öğrenebilir.

Diş plağı, insan hayattayken sertleşip diş taşına dönüşür ve ağızdan geçen her şeyin izlerini içine hapseder; toprakta da yumuşak kalıntıların çoğundan çok daha iyi korunur. 2017’de İspanya’daki El Sidrón Mağarası’nda bulunan Neandertallerin diş taşındaki DNA’yı inceleyen bir ekip, ağrılı bir diş apsesi olan genç bir bireyde kavak izlerine rastladı. Kavak, aspirinin akrabası olan ağrı kesici salisilik asidin doğal bir kaynağıdır; aynı dişlerde Penicillium küfünün izleri de vardı. Araştırmacılar, bu kişinin kendini tedavi etmiş olabileceğini öne sürdü, ama bu bir varsayım olarak kalıyor. 2014’te Christina Warinner’in yönettiği bir ekip ise eski dişlerin diş taşında korunmuş bir süt proteini buldu. Bu, hayvancılık tarih öncesi topluluklara yayılırken kimlerin süt içtiğinin doğrudan kanıtıdır.

MerakArkeoloji

Vindolanda tabletleri, MS 100 civarında kuzey İngiltere’deki bir Roma kalesinde incecik tahta levhalara mürekkeple yazılmış belgelerdir. Mektuplar, listeler ve ordu kayıtları, imparatorluğun sınırındaki gündelik hayatı ilk elden anlatır.

İlk tabletler Mart 1973’te bulundu. Arkeolog Robin Birley, öğrenci kazıcı Keith Liddell’in dikkat çekmesiyle, talaş sanılan parçaların içinde yazı olduğunu fark etti: birbirine yapışmış iki parça ayrılınca mürekkep ortaya çıkmıştı. Bugüne kadar 1.700’den fazla tablet bulundu; hepsi nemli, oksijensiz toprakta korunmuştu. Çoğu, MS 122’de yakınında yapımına başlanan Hadrian Duvarı’ndan biraz eskidir. Aralarında bir süvari subayının adamları için kibarca daha fazla bira istediği bir mektup, bir askere gönderilen iç çamaşırından söz eden bir not ve Claudia Severa’nın arkadaşı Sulpicia Lepidina’ya yazdığı bir doğum günü daveti var. Davetin büyük kısmını bir kâtip yazmış, ama kapanıştaki selamı Severa kendi eliyle eklemiş; bu, bir kadının Latince yazısının bilinen en eski örneklerinden biridir. Tabletlerin çoğu British Museum’da saklanıyor.

MerakArkeoloji

Pazırık halısı, bugün bilinen en eski düğümlü halıdır. Yaklaşık 2.300 ila 2.500 yıl önce dokunmuş ve Sibirya’daki Altay Dağları’nda donmuş bir mezarda günümüze ulaşmıştır.

Sovyet arkeolog Sergei Rudenko halıyı 1949’da, Altay’ın atlı göçebelerine ait bir mezar höyüğü olan Pazırık 5 numaralı kurganda buldu. Mezar çok eski zamanlarda soyulmuştu; soyguncuların açtığı tünelden sızan su donmuş, buz da keçeyi, ahşabı, kumaşları ve halıyı bozulmadan saklamıştı. Rudenko mezarları MÖ 5. yüzyıla tarihlemişti; sonraki çalışmalar bu kurgan grubunu MÖ 4. ile 3. yüzyıllara yerleştiriyor. Yaklaşık iki metreye iki metre boyutundaki halıda 1,25 milyon kadar düğüm var; ortadaki alanı atlılar ve geyiklerle süslü kenar şeritleri çevreler. Halının nerede dokunduğu hâlâ tartışılıyor: İran, Ermenistan ve Orta Asya’nın adı geçiyor. Halı bugün St. Petersburg’daki Devlet Ermitaj Müzesi’nde saklanıyor.

MerakArkeoloji

Roma dodekahedronları, on iki beşgen yüzlü, içi boş küçük bronz nesnelerdir; her yüzde yuvarlak bir delik, her köşede küçük bir topuz bulunur. Yaklaşık 130 örnek bilinse de hiçbir antik metin ne işe yaradıklarını söylemez.

İlk örnek 1739’da İngiltere’de kayda geçti. O günden bu yana Britanya, Fransa, Almanya, Benelüks ülkeleri, İsviçre, Avusturya ve Macaristan’da 130 kadar örnek bulundu; imparatorluğun kalbi İtalya’da ise tek bir tane bile çıkmadı. Boyları 4 ile 11 santimetre arasında değişir; çoğu MS 2. ile 4. yüzyıllar arasında Galya’da dökülmüştür ve aynı nesnedeki delikler genellikle farklı büyüklüktedir. Pek azında kullanım izi var, hiçbirinde de harf ya da rakam yok. Ne işe yaradıklarına dair elliden fazla açıklama yayımlandı: arazi ölçüm aleti, eldiven örme aracı, sikkelerin kırpılıp kırpılmadığını anlamaya yarayan bir ölçü, fal aracı ya da bir ustanın becerisini göstermek için yaptığı bir parça. 2023’te Lincolnshire’daki Norton Disney köyünde amatör arkeologlar olağanüstü iyi korunmuş bir örnek buldu, ama bu da soruyu çözmedi.

MerakArkeoloji

1992’de İngiltere’nin Suffolk bölgesinde bulunan Hoxne Definesi, Britanya’da bugüne kadar çıkan en büyük geç Roma altın ve gümüş definesidir: takılar, kaşıklar ve karabiberliklerle birlikte 15 bine yakın sikke. MS 5. yüzyılın başında toprağa gömülmüştü.

Metal dedektörü meraklısı emekli bahçıvan Eric Lawes, defineyi 16 Kasım 1992’de, çiftçi Peter Whatling’in kaybettiği çekici aramasına yardım ederken buldu. Gümüş kaşıklar ve altın sikkeler görününce kazmayı bıraktı ve buluntuyu bildirdi. Böylece arkeologlar ertesi gün, eşyaların çoğu hâlâ çürümüş bir meşe sandığın içinde yerli yerindeyken kazı yapabildi. En geç tarihli sikkeler, definenin MS 407’den sonra, Roma’nın Britanya’daki egemenliği sona ererken gömüldüğünü gösteriyor. Hazinenin en ilginç parçaları arasında dört gümüş karabiberlik var; biri zarif bir kadının büstü biçiminde yapılmış ve “İmparatoriçe” adıyla anılıyor. İçlerinde büyük olasılıkla Hindistan’dan gelen karabiber vardı. Lawes ile Whatling, 1,75 milyon sterlinlik ödülü paylaştı. Define bugün Londra’daki British Museum’da.

MerakArkeoloji

Lewis satranç taşları, 12. yüzyılda çoğu mors dişinden oyulmuş ve 1831’de İskoçya’daki Lewis Adası’nda bulunmuş figürlerdir. Takımda krallar, kaygılı yüzlü kraliçeler, piskoposlar, atlı şövalyeler ve kalkanını ısıran savaşçılar var.

Taşlar 1831’de İskoçya’nın Dış Hebrid Adaları’ndan Lewis Adası’nda, Uig bölgesinde, başka bir masa oyununa ait düz pullar ve bir kemer tokasıyla birlikte bulundu. Büyük olasılıkla 1150-1200 yılları arasında oyuldular; en yaygın görüşe göre Hebridler’in Norveç yönetiminde olduğu o dönemde Norveç’in Trondheim kentinde. Birkaç eksik takımdan geldikleri anlaşılıyor; belki bir tüccarın satılık malıydılar. Kalkanını ısıran savaşçılar, İskandinav efsanelerinde savaşta kendinden geçen “berserker” denen dövüşçülerdir. Elini yanağına dayamış kraliçeler de büyük olasılıkla kaygıyı değil, sükûneti ve bilgeliği anlatıyordu. Bugün 82 parça Londra’daki British Museum’da, 11 parça Edinburgh’daki İskoçya Ulusal Müzesi’nde. 2019’da, onlarca yıl Edinburgh’da bir ailenin evinde ne olduğu bilinmeden duran bir kale taşı açık artırmada 735 bin sterline satıldı.

MerakArkeoloji

Oksirinhos Papirüsleri, Mısır’daki antik bir kentin çöplüklerinden çıkarılan yarım milyon kadar yazı parçasıdır. Kayıp oyunlar ve şiirler; sözleşmeler, vergi beyannameleri, özel mektuplar ve okul ödevleriyle karışık hâlde bulundu.

Oxford’dan iki genç bilim insanı, Bernard Grenfell ile Arthur Hunt, 1896’da Kahire’nin yaklaşık 160 kilometre güneyindeki Oksirinhos kentinin eski çöp tepelerini kazmaya başladı. Mısır’ın kuru iklimi, sazdan yapılan kâğıt benzeri yazı malzemesi papirüsün çürümesini önlemişti. Vergi beyannamelerinin, makbuzların ve mektupların arasından Sappho’nun şiirlerinden parçalar, yüzyıllardır kayıp olan Menandros komedileri ve erken dönem Hristiyan metinleri çıktı. Buluntu o kadar büyük ki bugüne kadar ancak küçük bir bölümü yayımlanabildi; çünkü her parçanın temizlenmesi, birleştirilmesi, okunması ve çevrilmesi gerekiyor. Koleksiyonun büyük kısmını Oxford’da saklayan Mısır Araştırmaları Derneği (Egypt Exploration Society) yeni ciltler yayımlamayı sürdürüyor.

MerakDin ve İnanç

Trundholm Güneş Arabası yaklaşık 3.400 yıl önce Danimarka’da yapıldı: tekerlekli bronz bir at, bir yüzü altınla kaplı bronz bir diski çeker. Güneşin gökyüzünde bir atla taşındığı inancını gösterdiği düşünülür.

Araba 1902’de, Zelanda Adası’nın kuzeybatısındaki Trundholm bataklığında toprağı süren bir çiftçinin sabanına takıldı. 1998’de arkeologlar ve metal dedektörcüler aynı yere dönüp tekerlek parçaları dahil 21 parça daha buldu. Tunç Çağı İskandinavları yazı bırakmadığı için inançlarına dair en önemli ipucu nesnenin kendisidir. Pek çok arkeolog diskin iki yüzünü gündüz ve gece olarak yorumlar: parlak yüz, güneşin gündüz doğudan batıya yolculuğunu; karanlık yüz ise geceleyin görünmeden geri dönüşünü anlatır. MÖ 1400 dolaylarına tarihlenen araba, Kopenhag’daki Danimarka Ulusal Müzesi’nde sergileniyor.

MerakArkeoloji

Hohlenstein-Stadel Aslan Adamı, mamut dişinden oyulmuş, insan gövdeli ve mağara aslanı başlı bir heykelciktir. Yaklaşık 35.000–41.000 yıl önce bugünkü Almanya topraklarında yapılan figür, bilinen en eski heykellerden biridir.

Jeolog Otto Völzing ilk parçaları 25 Ağustos 1939’da Almanya’nın güneyindeki Hohlenstein-Stadel Mağarası’nda buldu. Bir hafta sonra İkinci Dünya Savaşı başladı ve parçalar yaklaşık otuz yıl Ulm Müzesi’nde unutulup kaldı. Sonunda arkeolog Joachim Hahn 200’den fazla parçayı ayıklayıp birleştirmeye başlayınca insan ve hayvan özellikleri taşıyan bir figür belirdi. Mağarada sonraki yıllarda bulunan yeni parçalar, 2008’de toprağın elenmesiyle çıkan küçük kırıntılar da dahil, sonraki restorasyonlarda eklendi. 2013’te biten son çalışmayla figürün boyu 31,1 santimetreye ulaştı. Bulunduğu katmanın karbon tarihlemesi 35.000–41.000 yıllık bir yaş veriyor. Çakmaktaşı aletlerle oyulan heykel Ulm Müzesi’nde sergileniyor.

MerakArkeoloji

Dover Tunç Çağı Teknesi 1992’de Dover’da bir yolun altında bulundu. Yaklaşık 3.500 yıl önce meşe kalasların porsuk dallarıyla birbirine dikilmesiyle yapılmış, ek yerleri yosun ve hayvansal yağla su geçirmez hâle getirilmişti.

Folkestone ile Dover arasındaki A20 yolunu yapan işçiler tekneyi 28 Eylül 1992’de, yerin altı metre altında buldu. Suya doymuş, havasız toprak meşenin çürümesini önlemişti. Arkeologlar yaklaşık bir ay çalışarak 9,5 metrelik bir bölümü çıkardı; yakındaki binaların altına uzanan geri kalanı yerinde bırakmak zorunda kaldılar. Kalaslar, burulmuş porsuk dallarıyla ve kalasların üzerine oyulmuş çıkıntılardan geçirilen tahta kamalarla birbirine tutturulmuş. Tekne MÖ 1575–1520 dolaylarına tarihleniyor; bu da onu bilinen en eski deniz teknelerinden biri yapıyor. Manş Denizi’ni geçip geçmediği hâlâ tartışılıyor. Tekne bugün Dover Müzesi’nde sergileniyor.

MerakMimarlık

Büyük Zimbabve, Şona halkının atalarının 11. ile 15. yüzyıllar arasında kurduğu bir taş kenttir; dev granit duvarları harç kullanılmadan örülmüştür. Kent, Hint Okyanusu kıyısına altın gönderen bir krallığın başkentiydi.

Kalıntılar bugünkü Zimbabve’nin güneydoğusunda birkaç kilometrekarelik bir alana yayılır; kent en parlak döneminde muhtemelen 10.000 kadar kişiye ev sahipliği yapıyordu. En tanınmış yapısı olan Büyük Çevre’nin (Great Enclosure) duvarları 11 metreye kadar yükselir; bazılarının üstünde taşların zikzak biçiminde dizildiği şevron desenleri vardır. Kazılarda Çin çanak çömleği, cam boncuklar, Arabistan sikkeleri ve Svahili kıyısındaki Kilwa’da basılmış bir sikke bulundu; bunlar kentin Hint Okyanusu ticaretindeki yerini gösterir. Sömürgeci yazarlar kenti Afrikalıların yapmış olamayacağını ileri sürdü. David Randall-MacIver 1905’te, Gertrude Caton-Thompson 1929’da kentin Şonaların atalarının eseri olduğunu gösterdi; yine de Rodezya hükûmeti 1980’deki bağımsızlığa kadar başka kuramları desteklemeyi sürdürdü. Şonaca dzimbabwe “taş evler” demektir; ülke de adını bu kentten aldı.

MerakArkeoloji

Nan Madol, Mikronezya’daki Pohnpei Adası’nın kıyısında, gelgit kanallarıyla birbirinden ayrılan yaklaşık yüz yapay adacık üzerine kurulmuş bir yıkık kenttir; bazalt duvarları, mezarları ve tören yapıları hâlâ ayaktadır.

Adacıkların yapımı 8. ya da 9. yüzyılda başladı; büyük bazalt duvarlar ise 1180–1200 dolaylarından itibaren yükseldi. Kent, Pohnpei’yi yaklaşık 1628’e kadar tek elden yöneten Saudeleur hanedanının tören ve yönetim merkezi oldu; rakip şefler, göz önünde olsunlar diye burada yaşamak zorundaydı. Yapıcılar, Pohnpei’nin başka bir yerinden çıkarılıp buraya getirilen, doğal olarak çok köşeli uzun bazalt sütunlar kullandı. Sütunları bir enine, bir boyuna sıralar hâlinde üst üste koydular ve içini mercan molozuyla doldurdukları platformları böyle çevirdiler. Bu ağır taşların nasıl taşınıp kaldırıldığına dair bir kayıt yok. Mezarların bulunduğu Madol Powe bölümünde, duvarlarla çevrili kraliyet mezarı Nandauwas da yer alır. UNESCO, Nan Madol’u 2016’da Dünya Mirası listesine aldı ve kanalları tıkayan alüvyon ve mangrovlar yüzünden aynı anda Tehlike Altındaki Dünya Mirası listesine ekledi.

MerakTicaret

Tanzanya kıyısı açığındaki Kilwa Kisiwani adası, 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar en zengin Svahili ticaret kentlerinden biriydi. Güney kıyısının altın ticaretini elinde tuttu, camilerini ve saraylarını mercan taşından yaptı.

Svahililer, Doğu Afrika kıyısında yaşayan Müslüman ve Afrikalı tüccar topluluklardı. Kilwa, sultanları bugünkü Mozambik’teki Sofala’nın altın ticaretini ele geçirince zenginleşti; Zimbabve platosunun altını denize orada ulaşıyordu. Tüccarlar Arabistan’dan, İran’dan, Hindistan’dan ve Çin’den kumaş, cam boncuk ve porselen getirirdi. Kıyıda ayakta kalan en eski camilerden biri olan Ulu Cami ile dev Husuni Kubwa sarayı mercan taşından yapıldı. Kilwa yaklaşık 500 yıl boyunca çoğu bakırdan kendi sikkelerini bastı; bu sikkeler iç bölgelerde, Büyük Zimbabve’ye kadar uzanan yerlerde bulundu. 1505’te bir Portekiz filosu kenti yağmaladı ve ticareti geriledi. UNESCO kalıntıları 1981’de Dünya Mirası listesine aldı; 2004’ten beri tehlike listesinde olan kalıntılar, koruma çalışmalarının ardından 2014’te bu listeden çıkarıldı.

MerakMühendislik

Wootz, Güney Hindistan’da ve Sri Lanka’da demirin karbonla birlikte küçük, kapalı kil potalarda eritilmesiyle yapılan bir çelikti. Külçe hâlinde batıya satılır, ustalıkla dövüldüğünde bıçakta beliren dalgalı desenleriyle değer görürdü; ünlü Şam kılıçlarının deseni buydu.

Bu tür pota çeliği, MÖ 1. binyılın ortalarından itibaren Güney Hindistan’da üretiliyordu. Metal kapalı bir potada tamamen eridiği için karbonu eşit biçimde alır, sert ve yüksek karbonlu bir çelik ortaya çıkardı. Arkeolog Gill Juleff, Sri Lanka’da muson rüzgârını yakalamak için yamaçlara kurulmuş eski fırınlar buldu; bu fırınlarda körüğün işini rüzgâr görüyordu. Külçeler İran’a ve Suriye’ye gider, oradaki demirciler onları Avrupalıların “Şam çeliği” dediği kılıçlara dönüştürürdü. Dalgalı desenler, demir ile karbonun oluşturduğu sert bileşikler olan karbürlerin mikroskobik tabakalarıdır. 1990’larda J. D. Verhoeven ve Alfred Pendray, desenin oluşması için cevherdeki eser miktarda vanadyumun ve dövme sırasında tekrar tekrar ısıtmanın gerektiğini gösterdi.

MerakTicaret

Baltık kehribarı, on milyonlarca yılda taşlaşmış ağaç reçinesidir. Baltık Denizi kıyılarından Güney Avrupa’ya, Kehribar Yolu denen bir ticaret yolları ağıyla taşındı; önce Miken uygarlığına, daha sonra da Aquileia’daki Roma atölyelerine ulaştı.

Kehribar, çok eski ormanlardaki ağaçların reçinesi olarak başladı ve toprağın altında sertleşti. Hafiftir, dokununca sıcak gelir, bazen milyonlarca yıl önce içine hapsolmuş böcekleri saklar. Fırtınalardan sonra Baltık kıyılarında bugün de kehribar parçaları bulunur. Tek bir döşeli yol hiçbir zaman olmadı; kehribar nehirler ve kara yolları boyunca elden ele geçerek ilerledi. Arkeologlar Baltık kehribarını başka kehribarlardan kimyasal yapısıyla, özellikle içerdiği süksinik asitle ayırt eder; böylece çok güneyde bulunan boncukların Baltık’tan geldiğini gösterebilirler. Romalı yazar Yaşlı Plinius, İmparator Neron döneminde kuzeye gönderilen bir şövalyenin öyle çok kehribarla döndüğünü anlatır ki Roma’daki koca bir gladyatör gösterisi bununla süslenmiştir.

MerakDil

Rongorongo, Rapa Nui’de (Paskalya Adası) ahşaba kazınmış işaretlerden oluşan bir yazıdır. Günümüze yirmiyi aşkın yazılı nesne ulaştı; ama önerilen çözümlerin hiçbiri bilim dünyasında kabul görmedi ve metinler hâlâ okunamıyor.

İşaretler insan, hayvan, bitki ve geometrik biçimleri andırır. Yazı “ters bustrofedon” düzenindedir: bir satır soldan sağa okunur, sonraki satırı okumak için tablet baş aşağı çevrilir. Dışarıdan gelenler tabletlerden ilk kez 1864’te söz etti. Bu, Perulu köle avcılarının baskınları ve bir çiçek salgını adanın nüfusunun büyük bölümünü yok ettikten kısa süre sonraydı; görünüşe göre yazıyı okuyabilenler de ölenler arasındaydı. Anahtar işlevi görecek iki dilli bir metin bulunamadı. Günümüze kalan parçalar, Şili’nin başkentindeki Santiago Asası’ndan Roma ve Washington’daki tabletlere kadar adanın dışındaki müze ve koleksiyonlarda saklanıyor. Çözüldüğü yönündeki iddialar şimdiye dek uzmanları ikna edemedi.

MerakTeknoloji

Lidar radara benzer ama radyo dalgaları yerine lazer ışığı kullanır: Her ışık darbesinin çarpıp geri dönme süresini ölçerek uzaklığı hesaplar. Uçakla bir ormanın üzerinden geçirildiğinde yaprakların arasındaki boşluklardan zemini haritalayabilir ve ağaçların gizlediği eski yolları, duvarları ve yapıları ortaya çıkarabilir.

Adı, İngilizce “light detection and ranging”, yani “ışıkla algılama ve uzaklık ölçme” sözlerinin kısaltmasıdır. Uçağa, drona ya da uyduya takılan aygıt art arda hızlı darbeler gönderir ve her gidiş-dönüş süresini bir uzaklığa çevirir. Böylece çatılara, dallara ve zemine ait milyonlarca ölçümden oluşan bir “nokta bulutu” ortaya çıkar. Işık yaprakların içinden geçemez, ama bazı darbeler küçük boşluklardan sızar; yazılım zeminden dönen bu darbeleri ağaç örtüsünden ayırır. Sayısal orman kaldırıldığında çıplak arazi görünür. 2018’de Guatemala’nın kuzeyindeki Maya Biyosfer Rezervi’nde yapılan bir lidar taraması, evlerden yükseltilmiş yollara ve savunma yapılarına kadar 60.000’den fazla yapıyı ortaya çıkardı; bunların çoğu daha önce bilinmiyordu. Bunun için toprağa tek kürek bile vurulmadı. Aynı yöntem taşkın alanlarını haritalamada, ormanları ölçmede ve sürücüsüz araçların çevresini algılamasında da kullanılıyor.

MerakTarih

İngiltere’nin Somerset bataklıklarını aşan ahşap yürüyüş yolu Sweet Track, MÖ 3807–3806 kışında kesilen ağaçlarla yapıldı. Ağaç halkaları sayesinde yapım tarihi tek bir yıla kadar biliniyor; bu da onu dünyada tarihi en kesin bilinen eski yollardan biri yapıyor.

Yol, adını 1970’te gömülü kerestelerini bulan turba işçisi Ray Sweet’ten alır. Yaklaşık 1,8 kilometre uzunluğundaki yol, bataklıktaki bir tepecikle bir sırt arasında uzanıyordu: Meşe kalaslar, turbaya çakılmış çapraz kazıkların üzerine uç uca dizilmişti. Parçalar önceden hazırlanmıştı; on kişi yolu bir günde kurabilirdi. Yol, MÖ 3838 civarında, yani yaklaşık otuz yıl önce yapılmış daha eski bir geçidin, Post Track’in hattını neredeyse aynen izler. Sweet Track yalnızca on yıl kadar kullanıldı, sonra yükselen sular altında kaldı. Suya doygun turba ahşabı oksijenden korudu. Ağaç halkalarını sayıp karşılaştırarak tarihleme yöntemi olan dendrokronoloji de ağaçların hangi yıl kesildiğini ortaya koydu. Yol boyunca yapılan buluntular arasında cilalı bir yeşim balta başı da var.

MerakTarih

İngiltere’nin Norfolk bölgesinde bulunan 2.000 yıllık bir defineden neredeyse eksiksiz bir carnyx çıktı. Carnyx, ucu hayvan başı biçiminde olan uzun bir bronz savaş borusudur. 2025’te bulunup Ocak 2026’da duyurulan definede ikinci bir carnyx’in parçaları, yaban domuzu başlı bir sancak ve beş kalkan göbeği de vardı.

Carnyx, Demir Çağı Avrupası’nda aşağı yukarı MÖ 200 ile MS 200 arasında çalınırdı. Dik tutulan borunun ağzı açık hayvan başı biçimindeki ucu, kalabalığın çok üstünde yükselirdi. Norfolk’taki, Britanya’da bulunan yalnızca üçüncü carnyx. İlki 1768’de Lincolnshire’da Witham Nehri’nden çıkarılmış, ama metali incelenirken tahrip olmuştu. 1816’da İskoçya’da bulunan Deskford carnyx’inden ise yalnızca yaban domuzu başı biçimindeki ucu günümüze ulaştı. Sancak, bir savaşçı topluluğunu belirtmek için bir sırıkla taşınan simgedir; bu, Britanya’da bulunan ilk yaban domuzu başlı sancak. Kalkan göbeği ise kalkanın ortasında tutamağı örten metal kubbedir. Define büyük olasılıkla MS 1. yüzyılda, MS 60 ya da 61’de Roma’ya karşı ayaklanan Kraliçe Boudica’nın halkı Icenilerin topraklarında gömüldü.

MerakTarih

Dicle’deki İskenderiye, Büyük İskender’in MÖ 324’te bugünkü Irak’ın güneyinde kurduğu bir liman kentiydi ve şimdi sokak sokak haritalanıyor. Dron fotoğrafları, yüzey araştırmaları ve jeofizik ölçümler kentin surlarını, kanallarını, tapınaklarını ve antik dünyanın bilinen en büyük yapı adalarından bazılarını ortaya çıkardı.

Seller İskender’in kentini harap edince, kent MÖ 166 dolaylarında Selevkos kralı IV. Antiokhos döneminde yeniden kuruldu. Kralın valisi Hyspaosines daha sonra burayı kendi krallığı Harakene’nin başkenti yaptı; kent de onun adıyla Charax Spasinou diye anılmaya başladı. Yaklaşık 550 yıl boyunca Mezopotamya’yı Körfez’e ve Hindistan’a bağlayan uzak mesafe ticaretinin merkezlerinden biri oldu. Bugün Jabal Khuyabir denen yerdeki kalıntıları 1960’larda İngiliz araştırmacı John Hansman tespit etti. Saha çalışmaları 2016’da, ilk raporunu Manchester Üniversitesi’nin yayımladığı bir İngiliz-Alman ekiple yeniden başladı. Ekibe katılan Konstanz Üniversitesi’nden Stefan Hauser’in sonuçları 2026’nın başında geniş yankı uyandırdı. Topraktaki küçük manyetik farklardan gömülü duvarları bulan manyetometre taramaları, yaklaşık 185’e 85 metrelik yapı adalarından oluşan bir ızgara planı gösterdi.

MerakSanat

Font-de-Gaume, Fransa’nın Dordogne bölgesinde Buzul Çağı resimleriyle ünlü bir mağaradır ve bu resimlerin bazıları ilk kez doğrudan tarihlendi. Siyah boyada bulunan odun kömürü, bir bizonun yaklaşık 13.300 yıl önce çizildiğini gösterdi; sonuçlar 2026’da yayımlandı.

Radyokarbon yöntemi, odun kömürü gibi bir zamanlar canlı olan bir maddede, yavaş yavaş bozunan bir karbon türünden ne kadar kaldığını ölçer. Mağaradaki siyah figürlerin uzun süre manganez mineralleriyle boyandığı düşünülüyordu; bu minerallerde karbon olmadığı için bu yöntemle tarihlenemezler. Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi CNRS’in yönettiği bir ekip, malzemeleri ışıkla etkileşimlerinden tanıyan Raman spektroskopisi ve hiperspektral görüntüleme ile iki çizimde odun kömürü buldu: bir bizon ve yüze benzeyen bir “maske”. ABD Ulusal Bilimler Akademisi’nin dergisi PNAS’ta Mart 2026’da yayımlanan çalışma, bizonu yaklaşık 13.300 yıl öncesine, maskeden alınan iki örneği ise yaklaşık 14.200 ile 16.000 yıl öncesine tarihledi. Maskeden alınan üçüncü örnek yaklaşık 8.800 yıllık çıktı; bu da figürün bir bölümünün binlerce yıl sonra eklendiğini ya da rötuşlandığını düşündürüyor.