Doğadan şaşırtıcı bilgiler

Doğa

Ağaçlar, hayvanlar ve içinde yaşadığımız çevre. Doğanın kolayca gözden kaçan ayrıntıları.

Bu konudaki kartlarSayfa 3Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakDoğa

Kızak köpekleri 1925’te, kışın dünyayla bağı kopan Alaska kasabası Nome’a difteri serumunu el değiştire değiştire 1.085 km taşıdı. Yirmi kızak sürücüsü ve yaklaşık 150 köpek bu yolu, −50°C’ye varan soğukta beş buçuk günde aldı.

Difteri, özellikle çocukları boğarak öldürebilen bakteriyel bir boğaz hastalığıdır; antitoksin, bakterinin salgıladığı zehri etkisiz hâle getirir. Nome’daki doktor Curtis Welch’in elinde yalnızca süresi geçmiş bir miktar serum vardı. O yılların açık kokpitli uçakları böyle bir soğukta güvenle uçamazdı; serum trenle Nenana’ya, oradan da köpek kızaklarıyla taşındı. En zor etap Leonhard Seppala ile on iki yaşındaki önder köpeği Togo’ya düştü: Ekipleri, fırtınada Norton Sound’un deniz buzunu geçmek de dâhil, yaklaşık 420 km yol aldı. Nome’a giden son 89 km’yi ise Gunnar Kaasen’in ekibinin başındaki Balto koştu. Ünlenen de o oldu; New York’taki Central Park’ta heykeli var. Iditarod kızak yarışı bu koşunun anısını yaşatıyor.

MerakDoğa

Akita cinsi köpek Hachikō, sahibini her akşam Tokyo’daki Shibuya İstasyonu’nda karşılardı. Profesör 1925’te işteyken aniden ölünce Hachikō, yaklaşık on yıl boyunca neredeyse her gün aynı saatte istasyona gelip onu bekledi.

Sahibi Hidesaburō Ueno, Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nde ziraat hocasıydı. Mayıs 1925’te, sık anlatıldığı gibi ders verirken değil, bir meslektaşının odasındayken aniden öldü. Hachikō bir süre farklı evlerde kaldı ama hep Shibuya’ya döndü. İstasyondan geçenlerin çoğu onu sokak köpeği sanıyordu; Asahi Shimbun gazetesi 1932’de hikâyesini yazınca Japonya’nın sadakat simgesi oldu. 1934’te istasyonda, Hachikō’nun da bulunduğu bir törenle bronz heykeli açıldı. Hachikō Mart 1935’te öldü. İlk heykel İkinci Dünya Savaşı’nda metali için eritildi; 1948’de yerine konan yenisi bugün de Tokyo’nun en bilinen buluşma noktalarından biri.

MerakDoğa

Batmayan Sam diye bilinen bir gemi kedisinin 1941’de üç batıştan sağ çıktığı anlatılır: Alman savaş gemisi Bismarck, İngiliz muhribi HMS Cossack ve uçak gemisi HMS Ark Royal. Sam daha sonra Belfast’ta denizciler için açılmış bir yurtta emekliye ayrılmış.

Anlatılana göre Oscar adında siyah beyaz bir kedi, Mayıs 1941’de Bismarck battıktan sonra suda yüzen bir enkaz parçasına tutunmuş hâlde bulunup HMS Cossack’a alındı. Cossack ekimde torpillendi; kedi HMS Ark Royal’e geçti, bu gemi de kasımda torpillenip battı. Hikâye resmî kayıtlara değil, denizcilerin anlattıklarına dayanıyor; tarihçiler de en azından süslendiğini düşünüyor. Gemilerde kedi beslemek yaygındı ve böyle hikâyeler limandan limana hızla yayılırdı. Kedinin Georgina Shaw-Baker’ın yaptığı pastel bir portresi Greenwich’teki Ulusal Denizcilik Müzesi’nde bulunuyor. Sam’in 1955’e kadar Belfast’ta yaşadığı söylenir.

MerakDoğa

Old Tjikko, İsveç’teki Fulufjället Dağı’nda yetişen küçük bir Norveç ladinidir ve kök sistemi yaklaşık 9.550 yaşındadır. Radyokarbon yöntemiyle belirlenen bu yaş, onu bilinen en yaşlı Norveç ladini ve yaşayan en yaşlı ağaçlardan biri yapıyor.

Gördüğümüz gövde yalnızca birkaç yüz yaşında; altındaki canlı ise çok daha eski. Norveç ladini kendini kopyalayabilir: Yere değen alçak bir dal kök salar ve aynı genlere sahip yeni bir gövdeye dönüşür. Böylece eski gövde ölünce yerini yenisi alır. Ağaç binlerce yıl boyunca rüzgârla yere yatmış alçak bir çalı gibi yaşadı; dik bir gövdeyi ancak 20. yüzyılda iklim ısınınca çıkardı. Umeå Üniversitesi’nden Leif Kullman ile eşi Lisa Öberg onu 2004’te buldu ve ölen köpeklerinin adını verdi. Altındaki ahşap kalıntılarının radyokarbon yöntemiyle tarihlendirildiği 2008’de açıklandı.

MerakTarih

Şubat 1959’da dokuz deneyimli Sovyet yürüyüşçü, Kuzey Ural Dağları’nda bugün Dyatlov Geçidi diye bilinen yerde hayatını kaybetti. Çadırlarını içeriden kesip −25°C’lik soğuğa, çoğu ayakkabısız kaçmışlardı; olay onlarca yıl türlü kuramlara konu oldu.

Grubun çoğu Ural Politeknik Enstitüsü’nün öğrencileri ve mezunlarıydı; geçide adını veren Igor Dyatlov grubun lideriydi. Arama ekipleri cesetleri aylar içinde buldu: Altısı donarak ölmüştü; üçünde ise dışarıdan pek iz yokken ağır göğüs ya da kafatası yaralanmaları vardı. Bazı giysilerde bulunan radyasyon izleri, silah denemelerinden saldırıya kadar pek çok kuramı besledi. 2020’de Rus savcılar en olası nedenin çığ olduğunu açıkladı. 2021’de Johan Gaume ve Alexander Puzrin, ilk olarak Karlar Ülkesi animasyon filmi için geliştirilen kar benzetimi yöntemleriyle, küçük bir levha çığının grubu çadırdan nasıl çıkarmış olabileceğini gösterdi. Bu açıklamayı herkes kabul etmiyor.

MerakDoğa

Kafasız Tavuk Mike, Coloradolu bir çiftçi 1945’te akşam yemeği için kafasını kestikten sonra 18 ay daha yaşadı. Kuş ayağa kalkıp yürüdü; damlalıkla beslendi ve ABD’yi dolaşan gösterilere çıkarıldı.

Fruitalı çiftçi Lloyd Olsen, baltayı beş buçuk aylık bir Wyandotte horozuna indirdi. Balta başın büyük kısmını kopardı ama şah damarını ıskaladı; bir kan pıhtısı da kan kaybından ölmesini önledi. Solunumu, kalp atışını ve pek çok refleksi yöneten beyin sapının büyük bölümü ile bir kulağı yerinde kaldı. Olsen onu damlalıkla süt ve suyla besledi; turnedeki gösterilerde insanlar onu görmek için para ödedi. Mart 1947’de Arizona’nın Phoenix kentindeki bir motelde Mike gece boğulmaya başladı. Olsenler, hava yolunu temizlemekte kullandıkları şırıngayı bir önceki gösteride unutmuştu ve onu kurtaramadılar. Fruita bugün hâlâ her yıl onun adına bir festival düzenliyor.

MerakEvrim

Darwin ispinozları, Galápagos Adaları’nda yaşayan on ikiden fazla kuş türüdür ve hepsi tek bir atadan gelir. Gagaları, sert tohum kıran kalın gagalardan böcek toplayan cımbız gibi ince gagalara kadar çeşitlenmiştir; her türün gagası yaşadığı adadaki besine uygundur.

Darwin bu kuşların bir kısmını 1835’te HMS Beagle yolculuğu sırasında topladı, ama birbirlerine ne kadar yakın akraba olduklarını o zaman fark etmedi. Bunu yolculuktan sonra kuşbilimci John Gould ortaya koydu. Bugün bu ispinozlar, biyolojide adaptif radyasyon denen olgunun ders kitabı örneğidir: Tek bir atadan gelen tür zamanla çoğalır ve her yeni tür farklı bir yaşam biçimine uyum sağlar. Adları yanıltıcıdır; aslında gerçek ispinoz değil, tangaragiller familyasındandırlar. Peter ve Rosemary Grant 1973’ten beri bu kuşları küçük Daphne Major adasında inceliyor. 1977’deki şiddetli kuraklıktan sonra geriye çoğunlukla iri ve sert tohumlar kalınca büyük gagalı kuşlar daha çok hayatta kaldı; sonraki kuşağın gagaları ölçülebilir biçimde daha büyüktü. Evrim, birkaç yıl içinde gözle izlenebilmişti.

MerakGöç

Doğu Kuzey Amerika’nın kral kelebekleri her sonbahar Kanada ve ABD’den orta Meksika’nın dağlarına 4.800 kilometreye varan bir yol uçar. Ama bu yolu baştan sona gidip dönen tek bir kelebek yoktur; yıllık döngüyü yaklaşık dört kuşak birlikte tamamlar.

Yaz sonunda güneye uçan kelebekler özel bir kuşaktır: Yaklaşık sekiz ay yaşarlar, yazın doğan önceki kuşaklar ise iki aydan kısa yaşar. Kışı Michoacán ve México eyaletlerinin dağlarında, oyamel köknarlarının dallarında milyonlarca kelebek bir arada tutunarak geçirirler. İlkbaharda kuzeye yola çıkar, ABD’nin güneyinde Asclepias bitkilerine yumurta bırakır ve ölürler. Bu bitkiler, tırtıllarının yiyebildiği tek besindir. Yolu çocukları ve torunları kuzeye doğru sürdürür. Kelebeklerin kışı nerede geçirdiği Ocak 1975’e kadar bilinmiyordu. O ay, Kanadalı zoolog Fred Urquhart’a gönüllü olarak yardım eden Kenneth Brugger ile Catalina Aguado (sonradan Trail) ilk koloniyi buldu.

DinginlikOkyanus

Mangrovlar, tuz bataklıkları ve deniz çayırları havadaki karbondioksiti alır ve kıyıdaki suya doymuş çamura, çoğu zaman yüzyıllarca kalacak biçimde gömer. Bilim insanları bu şekilde depolanan karbona “mavi karbon” der.

Terim, 2009’da yayımlanan bir Birleşmiş Milletler raporuyla yaygınlaştı. Kıyı çamurunda oksijen o kadar azdır ki ölü kökler ve yapraklar çok yavaş çürür; böylece karbon havaya dönmez, toprakta birikmeye devam eder. Bu ortamlar deniz tabanının küçük bir bölümünü kaplar, ama okyanus tortullarına gömülen karbonun yaklaşık yarısının buralarda biriktiği düşünülüyor. Mangrovlar ayrıca dalgaları kırar, tortuyu tutar, köklerinin arasında yavru balıklara ve yengeçlere sığınak olur. Bu sulak alanlar karides çiftlikleri ya da yapılaşma için kurutulur veya temizlenirse, içlerinde saklanan karbon yeniden atmosfere karışabilir.

MerakGöç

Her yıl bir milyonu aşkın gnu, yüz binlerce zebra ve ceylanla birlikte Tanzanya’daki Serengeti ile Kenya’daki Masai Mara arasında büyük bir daire çizer; yağmurların yeşerttiği taze otların peşinden gider.

Sürülerin sabit bir rotası yoktur; izledikleri yol her yıl yağmura göre değişir. Yılın başında Serengeti’nin güneyinde birkaç hafta içinde yüz binlerce yavru doğar. Ovalar kurudukça sürüler kuzeye ve batıya ilerler, yaz ortasında Kenya’daki Mara’ya varır, kısa yağmurlar başlayınca da güneye döner. Yolculuğun en tehlikeli anı Mara Nehri’nin geçişidir. 2017’de yayımlanan bir araştırmaya göre burada her yıl ortalama 6.250 gnu boğuluyor. Toplam 1.100 tonu bulan leşler balıkları, timsahları ve akbabaları besliyor, nehri yıllarca gübreliyor. Otlayan sürüler de otlakların sağlıklı kalmasını sağlıyor.

MerakGöç

Grand Teton Ulusal Parkı’nın Amerika antilopları (pronghorn), yaz otlaklarıyla Wyoming’deki Yukarı Green River Havzası’nda bulunan kışlakları arasında 240 kilometreye (150 mil) kadar yol alır. Çok eski olan bu göç yolunu bugün karayolları, çitler ve yeni yapılar kesiyor.

Amerika antilobu antilopa benzer ama gerçek bir antilop değildir; yalnızca Kuzey Amerika’da yaşamış bir ailenin bugün hayatta kalan tek türüdür. Saatte 88 kilometreye kadar koşabilir; karada ondan hızlı olan tek hayvan çitadır. Ama pek zıplamaz: önüne çit çıkınca altından geçebileceği bir boşluk arar, bu yüzden sık örülmüş tel çitler yolu tümüyle kapatabilir. Göç yolunun daraldığı Trappers Point’te arkeologlar, yaklaşık 6.000 yıl önce yapılmış antilop avlarının kalıntılarını buldu. ABD Orman Servisi 2008’de bu güzergâhı “Path of the Pronghorn” (Pronghorn Yolu) adıyla ülkenin federal düzeyde korunan ilk yaban hayatı göç koridoru ilan etti. 2012’de Pinedale yakınlarında 191 numaralı karayolunun üstüne ve altına yapılan geçitler, sürülere yolu güvenle aşma imkânı verdi.

MerakDoğa

Welwitschia, Namibya ve Angola’daki Namib Çölü’nde yetişen ve ömrü boyunca yalnızca iki yaprak çıkaran bir bitkidir. Bu yapraklar yüzyıllar boyunca diplerinden uzamayı sürdürür; bazı bitkilerin bin yaşından büyük olduğu düşünülüyor.

Avusturyalı botanikçi Friedrich Welwitsch bitkiye 1859’da Angola’nın güneyinde rastladı; kendi anlattığına göre, dokunursa hayal olduğu anlaşılacak diye yarı korkuyla önünde diz çöküp uzun uzun baktı. Welwitschia, kozalaklı ağaçlar gibi açık tohumlu bir bitkidir: tohumları meyvenin içinde değil kozalaklarda oluşur; erkek ve dişi kozalaklar ayrı bitkilerde yetişir. Rüzgâr iki yaprağı yıllar içinde şerit şerit yırtar, bu yüzden yaşlı bir bitki bir yaprak yığınına benzer. Namib, yeryüzünün en kurak yerlerinden biridir. Yapraklar sisi ve çiyi toplayıp yüzeye yakın köklere damlatır; yine de 2019’da yapılan bir araştırma, bitkinin asıl su kaynağının toprağa sızan yağmur suyu olduğunu düşündürüyor. Welwitschia, Namibya’nın armasında da yer alır.

MerakDoğa

Orta Asya bozkırlarında yaşayan bir antilop olan sayganın iri ve esnek burnu, yazın tozu süzer, kışın da dondurucu havayı akciğerlere ulaşmadan önce ısıtıp nemlendirir.

Saygalar Kazakistan, Rusya, Özbekistan ve Moğolistan’ın kurak otlaklarında yaşar; sürüler yaz ve kış otlakları arasında yüzlerce kilometre göç eder. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra sayıları çöktü: geleneksel Çin tıbbında kullanılan boynuzları için erkeklerin avlanması, nüfusu yaklaşık yüzde 95 azalttı. Mayıs 2015’te olağandışı sıcak ve nemli bir havada, hayvanların normalde zararsızca taşıdığı Pasteurella multocida bakterisi bir kan enfeksiyonuna yol açtı; Kazakistan’da birkaç hafta içinde yaklaşık 200.000 sayga, yani o sırada yaşayan saygaların yarısından fazlası öldü. Kaçak avcılığa karşı alınan önlemler sayesinde Kazakistan’daki sürüler öyle güçlü toparlandı ki Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) 2023’te türü “kritik tehlikede” kategorisinden “tehdide açık” kategorisine indirdi.

MerakDoğa

Kākāpō, Yeni Zelanda’ya özgü, uçamayan ve geceleri etkin olan bir papağandır. Üremenin gerçekleştiği seyrek yıllarda erkekler toprakta sığ çukurlar kazar ve gece boyunca bu çukurlardan derin gümbürtüler salar; bu ses bir kilometreden uzağa ulaşabilir.

Kākāpō dünyanın uçamayan tek papağanıdır ve aynı zamanda en ağırıdır; erkekleri 4 kiloya kadar çıkabilir. Bir zamanlar bütün Yeni Zelanda’da yaşıyordu. Önce avlanma ve Polinezyalı yerleşimcilerin getirdiği köpekler ve sıçanlar, sonra Avrupalılarla gelen kediler, kakımlar ve sıçanlar onu yok olmanın eşiğine getirdi. Bugün hayatta kalan her kuşun bir adı var; hepsi yırtıcılardan arındırılmış adalarda ya da çitle korunan alanlarda, Kākāpō Recovery (Kākāpō’yu Kurtarma) programının gözetiminde yaşıyor. Dişiler yalnızca rimu gibi bazı yerli ağaçların olağanüstü bol meyve verdiği yıllarda ürer. İngilizcede “masting” denen bu bolluk iki ila dört yılda bir gelir. O mevsimlerde korucular yuvaları yakından izler, gerektiğinde yavruları kendileri büyütür.

MerakDoğa

Büyük fırkateyn kuşları okyanus üzerinde süzülürken uyuyabilir; bazen beynin yalnızca bir yarısıyla, bazen iki yarısıyla birden. Ama havadayken günde yalnızca 40 dakika kadar uyurlar; karada ise günde 12 saatten fazla uyurlar.

Bu bulgu, Almanya’daki Max Planck Ornitoloji Enstitüsü’nden Niels Rattenborg’un yönettiği 2016 tarihli bir araştırmadan geliyor. Ekip, Galápagos Adaları’nda kuluçkaya yatan büyük fırkateyn kuşlarına, on güne kadar süren uçuşlar boyunca beyin etkinliğini kaydeden küçük cihazlar taktı. Uykunun çoğu yaklaşık on ikişer saniyelik kısa parçalar hâlinde, genellikle kuşlar yükselen sıcak hava akımlarında daire çizerek tırmanırken geldi. Beynin yalnızca bir yarısı uyurken uyanık yarıya bağlı göz çoğunlukla uçuş yönüne bakıyordu. Fırkateyn kuşları açık denizde avlanır, ama tüyleri kolayca ıslandığı için suya konup dinlenemez. Bu kadar az uykuyla nasıl idare ettikleri hâlâ bilinmiyor.

MerakDoğa

Yaprak kesen karıncalar topladıkları yaprakların çoğunu yemez. Yaprakları çiğneyip yuvada yetiştirdikleri bir mantara zemin yaparlar; koloniyi besleyen de bu mantardır.

Yaprak kesen karıncaların yetiştirdiği mantar tek bir türdür: Leucoagaricus gongylophorus. Bu mantarın karınca yuvaları dışında yaşadığı bilinmiyor. Karıncalar mantar yetiştirmeye yaklaşık 50 ile 60 milyon yıl önce başladı; yaprak kesenler bu soyun çok daha genç bir koludur. Ürün doğadan toplanmaz, yuvadan yuvaya aktarılır: yeni bir koloni kurmak için yola çıkan genç kraliçe, ağzının içindeki küçük bir cepte bir parça mantar taşır. Birçok kolonide üçüncü bir ortak da vardır. Karıncaların vücudunda yaşayan Pseudonocardia bakterileri antibiyotik üretir ve mantar bahçesini yok edebilen Escovopsis adlı küfü baskı altında tutar. Olgun bir Atta yuvasında milyonlarca karınca yaşayabilir; odaları yerin metrelerce altına iner.

DinginlikDoğa

Biyolojik toprak kabukları siyanobakteri, liken, mantar, kara yosunu ve alglerin oluşturduğu canlı topluluklardır. Kurak bölgelerde toprağı bir arada tutar, suyun ve besinlerin döngüsünü etkilerler.

Bilim insanları bu kabuklara kısaca “biyokabuk” der. İlk yerleşenler arasında genellikle Microcoleus vaginatus adlı siyanobakteri bulunur: yapışkan iplikleri kum tanelerini birbirine bağlar, ardından gelecek liken, kara yosunu ve alglere zemin hazırlar. Kabuktaki bazı canlılar havadaki azotu bitkilerin kullanabileceği bir biçime de çevirir; çölün yoksul topraklarında bu büyük fark yaratır. Kurak toprakta her şey yavaş büyüdüğü için ezilen bir kabuğun ilk katmanı ancak yıllar içinde, tamamı ise on yıllarda, hatta yüzyıllarda yeniden oluşur. ABD’nin Colorado Platosu’ndaki Arches ve Canyonlands gibi millî parklarda tabelalar, ziyaretçilerden kabuğu ezmemek için patikadan çıkmamalarını ister.

DinginlikDoğa

Bulut ormanları suyun bir kısmını doğrudan geçen bulutlardan alır. Havadaki minik damlacıklar yapraklarda, yosunlarda ve dallarda toplanır, sonra damla damla toprağa iner ve ormanın suyuna önemli bir katkı yapar.

Bilim insanları buna “sis damlaması” ya da “yatay yağış” der; çünkü su yağmur gibi yukarıdan düşmez, rüzgârla yandan gelir. Toprakta değil başka bitkilerin üzerinde yaşayan yosun, eğrelti ve orkide gibi epifitler bu işte özellikle ustadır: sık ve dolaşık yüzeyleri damlacıkları yakalayan alanı kat kat büyütür. Bazı bulut ormanlarında, yağmurun az olduğu kurak mevsimde toprağa ulaşan suyun önemli bir bölümü sisten gelir. Kosta Rika’daki Monteverde bu ormanların en iyi incelenenlerinden biridir. Orada yapılıp 1999’da yayımlanan araştırmalar, ısınan denizler yüzünden bulutların dağın daha yukarılarında oluştuğunu ve ormana daha az sis ulaştığını ortaya koydu. Ağaçlar kesildiğinde ormanla birlikte bu doğal su toplayıcı da yok olur.

MerakDoğa

Bazı kıvrık çamlar tohumlarını reçineyle sımsıkı kapanmış kozalaklarda saklar. Orman yangınının sıcağı reçineyi eritince tohumlar serbest kalır ve yangının açtığı, külle beslenmiş toprağa düşer.

Botanikçiler bu özelliğe serotini der; kelime Latincede “geç” anlamına gelen bir sözcükten gelir. Bu kozalaklar gerçekten de geç açılır: sıcaklık genellikle 45-60 °C’yi bulup reçineyi eritince. Kapalı kozalaklar tohumları dalda yıllarca canlı tutabilir; böylece ağaçlar, daha yangın çıkmadan kendi tohum ambarını taşır. Bu strateji 1988’deki büyük Yellowstone yangınlarından sonra ün kazandı: birkaç yıl içinde yanmış yamaçların çoğu genç kıvrık çamlarla doldu. Her ağaç böyle değildir. Kimi toplulukta kozalakların çoğu kapalı kalır, kimisinde her yıl kendiliğinden açılan sıradan kozalaklar ağır basar; bu dağılım genellikle bölgede ne sıklıkla yangın çıktığına bağlıdır.

MerakDoğa

Rafflesia arnoldii, tropik bir asmanın içinde asalak olarak yaşar ve neredeyse hiç görünmez. Yalnızca leş kokulu, dev bir çiçek açmak için kısa bir süreliğine dışarı çıkar.

Rafflesia arnoldii, Sumatra ve Borneo’nun yağmur ormanlarında yetişir. Adını, onu 1818’de Sumatra’da kayda geçiren Sir Stamford Raffles ile cerrah ve doğa bilimci Joseph Arnold’dan alır; yöre halkı bitkiyi çok daha önceden tanıyordu. Rafflesia tam asalaktır: hiç yeşil dokusu yoktur ve bütün suyunu, besinini üzüm ailesinden bir Tetrastigma asmasından alır. Asmanın gövdesinin içinde iplik gibi uzanan hücreler hâlinde yaşar. Tomurcuğu aylarca şiştikten sonra açılır. Çiçeğin çapı bir metreye yaklaşabilir, ağırlığı birkaç kiloyu bulabilir; bitkiler âlemindeki en büyük tek çiçek budur. Çürümüş et kokusu, onu tozlaştıran leş sineklerini çeker. Çiçek yalnızca bir hafta kadar açık kalır. Ormanlar kesildikçe Rafflesia türlerinin birçoğu tehlikeye giriyor.

MerakDoğa

Filler yere düşük frekanslı titreşimler gönderir ve başka fillerin gönderdiği titreşimleri algılar. Topraktan gelen bu sinyalleri son derece hassas ayakları ve hortumlarıyla alırlar.

Biyolog Caitlin O’Connell-Rodwell, Afrika fillerindeki bu iletişimi 1990’larda Namibya’da incelemeye başladı. Ekibi, fillerin derinden gelen homurtularının ve yere vuruşlarının toprakta da titreşim yarattığını, bu titreşimler topraktan dinletildiğinde başka fillerin tepki verdiğini gösterdi. Araştırmacıların tahminine göre bu yer dalgaları birkaç kilometre uzağa ulaşabilir; bazı koşullarda aynı çağrının havada gidebildiğinden de uzağa. Filler bu sinyalleri iki yoldan alıyor gibi görünüyor: ayaklarındaki ve hortumlarındaki, Pacini cisimcikleri denen basınca duyarlı sinir uçlarıyla ve bacak kemiklerinden iç kulağa ulaşan titreşimle. Fillerin dinler gibi öne eğildiği ya da bir ayağını kaldırdığı görülmüştür. Toprak yoluyla ne kadar bilgi taşınabildiği hâlâ araştırılıyor.

MerakDoğa

Bayağı vampir yarasalar uzun süren dostluklar kurar. Aç kalan bir tünek arkadaşına, akrabası olmasa bile, daha önce kendisiyle paylaşmışsa emdiği kanın bir kısmını kusarak verebilir.

Beslenemeyen bir vampir yarasa iki üç gece içinde açlıktan ölebilir; bu yüzden paylaşılan bir öğün hayat kurtarır. Biyolog Gerald Wilkinson bu paylaşımı 1984’te Kosta Rika’daki yabani yarasalarda ayrıntılı olarak anlattı. Yarasaların, daha önce kendilerini doyuranları doyurmaya daha yatkın olduğunu gösterdi; bu, memelilerde akraba olmayanlar arasındaki karşılıklı yardımın ender örneklerinden biridir. Gerald Carter’ın yürüttüğü sonraki çalışmalar, yeni ortaklıkların adım adım kurulduğunu ortaya koydu: yarasalar önce birbirini tımar ediyor, kan paylaşımı ancak sonra geliyor. 2019’da yayımlanan bir araştırmada, laboratuvarda bir arada tutulurken bağ kuran yarasalar doğaya bırakıldıktan sonra bu bağların çoğunu sürdürdü; hayvanlar minik yakınlık sensörleriyle izlendi.

MerakDoğa

Yaprakla beslenen hoatzin, sert bitkileri sindirmek için iri kursağındaki mikroplardan yararlanır. Yiyeceği bu şekilde mayalandırarak sindirmek kuşlar arasında çok ender görülür.

Hoatzin, Güney Amerika’da Amazon ve Orinoco havzalarında, nehir kıyılarındaki bataklık ormanlarında yaşar. Yaprakları ağırlıklı olarak sindirim kanalının ön kısmında mayalandırarak sindiren bilinen tek kuştur; inek de işkembesinde buna benzer bir şey yapar. Kocaman kursağındaki ve yemek borusunun alt kısmındaki bakteriler, sert bitki liflerini daha mideye ulaşmadan parçalar. Mayalanan kursak kuşa ahır gübresini andıran bir koku verir; bu yüzden İngilizcede “kokan kuş” (stinkbird) diye anılır ve pek avlanmaz. İri kursak uçuş kaslarına da az yer bırakır, bu yüzden hoatzin beceriksiz bir uçucudur. Yavruların her kanadında iki pençe bulunur; bir yırtıcıdan kaçmak için suya atladıklarında bu pençelerle dallara geri tırmanırlar.

MerakDoğa

Yeni Gine’de yaşayan ötücü bir kuş olan kapüşonlu pitohui, derisinde ve tüylerinde batrakotoksin taşıyabilir. Bazı zehirli kurbağalarda da bulunan bu sinir zehrinin miktarı kuştan kuşa değişir ve besinlerinden geldiği düşünülür.

Yeni Gine halkı bu kuşun etinin yenmeyecek kadar kötü olduğunu çoktandır bilir; Batılı doğa bilimciler bunu 1895 gibi erken bir tarihte not etmiş. “Pitohui” adının Papua dillerinde “çöp kuş” anlamına geldiği söylenir. Zehir, 1990’da müze koleksiyonu için kuş derisi hazırlayan araştırmacıların ellerinde uyuşma ve yanma hissetmesiyle dikkat çekti. 1992’de kuşbilimci Jack Dumbacher’ın da içinde bulunduğu bir ekip, deride ve tüylerde batrakotoksinin yakın akrabası homobatrakotoksini saptadı; böylece pitohuiler bilimin belgelediği ilk zehirli kuşlar arasına girdi. Zehrin kaynağı daha sonra pitohuilerin midesinde bulunan ve aynı zehir ailesini taşıyan küçük Choresine böcekleri olarak belirlendi. Zehir büyük olasılıkla yırtıcıları ve tüy biti gibi asalakları uzak tutuyor.