Geçmişten hikâyeler

Tarih

İcatlar, toplumlar ve tarihi değiştiren insanlar. Bugün hâlâ etkisini gördüğümüz olayların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 6Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimTarih

Harland Sanders, ilk Kentucky Fried Chicken bayisi 1952’de Utah’ta açıldığında altmışlı yaşlarının başındaydı. 65 yaşındayken, yeni açılan otoyol Kentucky’nin Corbin kasabasındaki yol kenarı lokantasının trafiğini alıp götürünce lokantayı sattı ve tarifini başka restoranlara satmak için yollara düştü.

Sanders, 1930’lardan beri Corbin’de işlek bir yolun kenarındaki lokanta ve motelinde yolculara kızarmış tavuk satıyordu. Hiçbir zaman subay olmadı: “Albay” unvanı, 1935’te Kentucky valisinin ona verdiği onursal bir unvandır. İlk bayisi, South Salt Lake’te büyük bir restoran işleten Pete Harman’dı; Kentucky Fried Chicken adını da Harman’ın tuttuğu bir tabela ressamı buldu. Bayiler, satılan her tavuk için Sanders’a dört sent ödüyordu. Lokanta kapandıktan sonra Sanders birikimleriyle ve ayda 105 dolarlık emekli aylığıyla geçinerek kasaba kasaba dolaştı. 1963’e gelindiğinde 600’ü aşkın KFC restoranı vardı. Ertesi yıl, 73 yaşındayken şirketi 2 milyon dolara sattı ve beyaz takım elbisesiyle markanın yüzü olmayı sürdürdü. Sanders’ın tam 1.009 kez reddedildiğine dair yaygın bir hikâye var; ama bu sayıyı doğrulayan güvenilir bir kayıt yok.

MerakTarih

Orville Wright, 17 Aralık 1903’te Kuzey Carolina’da Kitty Hawk yakınlarında 12 saniyede 37 metre uçtu. Motorlu uçak deneyen başkaları da vardı; Wright kardeşler ise uçağı denetleme sorununu çözmüştü. Pilot kanatları yana yatırabiliyor, burnu kaldırıp indirebiliyor, dönebiliyor ve uçağı havada dengede tutabiliyordu.

Dönemin deneycilerinin çoğu daha güçlü motorlara odaklanıyor, yönlendirmeyi de gemi dümeni gibi düşünüyordu. Ohio’nun Dayton kentinde bisiklet yapan Wright kardeşler ise uçan bir makinenin bisiklet gibi dengede tutulması, dönerken de kuş gibi yana yatması gerektiğini gördü. Wilbur, kuşların yana yatmak için kanat uçlarının açısını değiştirdiğini fark etmişti. Kardeşler bunu kanat bükme yöntemiyle taklit etti: Teller kanatların uçlarını burarak uçağı sağa ya da sola yatırıyordu. Tırmanıp alçalmak için öndeki irtifa dümeni ve dönmek için hareketli bir istikamet dümeni de eklenince pilot, uçağı üç eksende birden denetleyebildi; buna üç eksenli denetim denir. 1901’de kendi yaptıkları bir rüzgâr tünelinde kanat biçimlerini denediler ve motor takmadan önce planörlerle uçmayı öğrendiler. O gün dört uçuş yapıldı; en uzunu Wilbur’unkiydi: 59 saniye sürdü ve 260 metre yol aldı. Bugünkü uçaklar da aynı üç eksenli denetimi kullanır.

MerakTarih

Rosetta Taşı’nda aynı kararname üç kez yazılıdır: hiyerogliflerle, gündelik Mısır yazısı Demotikle ve Eski Yunanca. Yunancayı okuyabilen bilginler, bu metni Mısırca yazılarla satır satır karşılaştırabildi. Fransız bilgin Jean-François Champollion da 1822’de bu taştan yola çıkarak hiyeroglifleri çözdü.

Hiyeroglifler 1.400 yılı aşkın bir süre okunamamıştı: Bilinen son hiyeroglif yazıt MS 394’te kazındı ve sonraki bilginler her işaretin bir fikri simgelediğini sanarak yanlış yola saptı. Çözüm, adlar sayesinde geldi. Kral adları, kartuş denen oval çerçevelerin içine yazılır. İngiliz bilim insanı Thomas Young 1814’ten itibaren taştaki kartuşu Yunanca metindeki Ptolemaios adıyla eşleştirdi ve bazı işaretlerin seslerini buldu. Champollion ise Mısır dilinin son evresi olan ve Kıpti Kilisesi’nde hâlâ kullanılan Kıpticeyi biliyordu. Eylül 1822’de Fransız Yazıtlar Akademisi’nin sekreterine yazdığı mektupta, hiyerogliflerin birçoğunun ses gösterdiğini duyurdu. 1824’e gelindiğinde de bu yazının sesleri gösteren işaretlerle anlamları gösteren işaretleri bir arada kullandığını ortaya koymuştu. Sonraki on yıllarda Mısır tarihinin 3.000 yılı aşkın dönemine ait metinler yeniden okunabilir hâle geldi.

MerakTarih

Gutenberg İncili, Avrupa’da hareketli metal harflerle basılmış ilk büyük kitaptır; Johannes Gutenberg onu 1450’lerde Mainz’da bastı. Yine de pahalı bir el yazmasına benzesin istendi: Harfleri kâtip yazısını taklit eder, renkleri elle eklenmiştir ve nüshaların dörtte birine yakını buzağı derisinden parşömene basılmıştır.

Araştırmacılara göre Gutenberg 160 ile 185 arasında nüsha bastı; bunların yaklaşık dörtte üçü kâğıda, geri kalanı parşömene basıldı. Her sayfada 42 satır bulunduğu için kitap “42 satırlı Kutsal Kitap” diye de anılır. Atölye el yazısını taklit edebilmek için, kâtiplerin bitişik yazdığı harf çiftleri de dâhil 290 ayrı harf kalıbı kullandı. Kırmızı bölüm başlıkları önce basıldı, ama kısa süre sonra bir kâtibin elle yazması için boş bırakılmaya başlandı. Alıcılar süslü baş harfleri ve kenar bezemelerini sanatçılara yaptırdı; bu yüzden iki nüsha birbirinin aynı değildir. Mart 1455’te, sonradan Papa II. Pius olacak Enea Silvio Piccolomini, Frankfurt’ta sergilenen sayfaları gördüğünü yazdı. Tamamı ya da büyük kısmı günümüze ulaşmış 49 nüsha var; parşömen nüshalardan biri Washington’daki Kongre Kütüphanesi’nde sergileniyor.

MerakTarih

Tim Berners-Lee 1990’da ilk web sitesini, Cenevre yakınlarındaki CERN’de odasında duran bir NeXT bilgisayarından yayına soktu. Makinenin üzerine elle yazılmış bir etiket yapıştırılmıştı: “Bu makine bir sunucudur. KAPATMAYIN!!” İlk başta dünyadaki tek web sunucusu buydu; kapatılsaydı bütün web erişilemez olurdu.

NeXT, Steve Jobs’un 1985’te Apple’dan ayrıldıktan sonra kurduğu bilgisayar şirketiydi. Berners-Lee bu makinede, webin bugün de dayandığı temel parçaları yazdı: web sayfalarının yazıldığı dil olan HTML’yi, tarayıcıyla sunucunun birbiriyle nasıl konuşacağını belirleyen kurallar olan HTTP’yi ve sayfaları düzenlemeye de yarayan WorldWideWeb adlı ilk tarayıcıyı. İlk web sitesi info.cern.ch 20 Aralık 1990’da yayına girdi; webin ne olduğunu ve nasıl sunucu kurulacağını anlatıyordu. Web, Ağustos 1991’de CERN dışındaki internet kullanıcılarına açıldı; 30 Nisan 1993’te de CERN yazılımı herkesin ücretsiz kullanımına bıraktı. Web o sırada CERN’in çok ötesine yayılmıştı: Avrupa dışındaki ilk web sunucusu Aralık 1991’de Kaliforniya’daki Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezi’nde (SLAC) açılmıştı.

MerakBilim

İlk motorlu uçuştan Ay’a inişe yalnızca 65 yıl geçti: Wright kardeşlerin uçağı 17 Aralık 1903’te 12 saniyede 37 metre (120 ft) uçmuştu, Apollo 11 ise Temmuz 1969’da Ay’a indi. Neil Armstrong, Wright Flyer’ın kanat kumaşından ve pervanesinin ahşabından birer küçük parçayı yanında Ay’a götürdü.

Bu iki tarih arasında havacılık hızla ilerledi. 1919’da John Alcock ile Arthur Brown Atlantik’i ilk kez aralıksız uçarak geçti. 1947’de Chuck Yeager, roket motorlu Bell X-1 ile ses hızını aştı. 1957’de Sovyetler Birliği ilk yapay uydu Sputnik’i fırlattı; 1961’de Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan oldu. İlk uçuşun pilotu Orville Wright 1948’e kadar yaşadı. Flyer ise yirmi yıl Londra’daki Bilim Müzesi’nde kaldı: Smithsonian Enstitüsü uçabilen ilk makineyi eski başkanı Samuel Langley’nin yaptığını ileri sürüyordu, Orville de buna tepki olarak uçağı yurt dışına gönderdi. Uçak 1948’de ABD’ye döndü ve bugün Washington’daki Ulusal Hava ve Uzay Müzesi’nde sergileniyor. 2021’de kanat kumaşından bir parça daha, NASA’nın Ingenuity helikopterine bağlı olarak Mars’ta uçtu.

MerakDil

Sandviç, adını 4. Sandwich Kontu John Montagu’dan (1718–1792) alır. Yaygın hikâyeye göre kont, kumar masasından kalkmadan yiyebilmek için iki dilim ekmek arasına et koydurmuştu; biyografisini yazan tarihçi ise onun bu yemeği büyük olasılıkla çalışma masasında yediğini düşünür.

Kumar masası hikâyesi, 1765’te Londra’yı ziyaret eden Fransız yazar Pierre-Jean Grosley’den gelir. Grosley, kumar masasından 24 saat kalkmayan ve bu sürede yalnızca iki dilim kızarmış ekmek arasındaki sığır etiyle idare eden bir bakandan söz eder. Kitabı 1770’te Fransızca, 1772’de İngilizce yayımlandı. Kontun biyografisini yazan tarihçi N. A. M. Rodger ise başka bir tablo çizer: Sandwich, Kraliyet Donanması’ndan sorumlu bakan olarak çok çalışan biriydi ve bu yemeği büyük olasılıkla çalışma masasında yiyordu. Yiyeceği ekmek arasına koymak yeni bir fikir değildi; kontun unvanı ona yalnızca adını verdi. Pasifik seferlerini desteklediği Kaptan James Cook da bugünkü Hawaii’ye onun onuruna Sandwich Adaları adını vermişti.

MerakDil

İngilizcedeki September, October, November ve December ay adları, Latincedeki septem, octo, novem ve decem, yani yedi, sekiz, dokuz ve on sayılarından gelir. Bugün yılın dokuzuncu ila on ikinci ayları olmalarının nedeni, Roma’da yılın bir zamanlar martta başlamasıdır.

Roma geleneğine göre kentin efsanevi kurucusu Romulus’a atfedilen ilk takvimde yalnızca on ay vardı: Yıl ilkbaharda martla başlar, aralıkla biterdi; kış haftaları hesaba katılmazdı. Ocak ve şubatı sonraki kral Numa Pompilius’un eklediği anlatılır. MÖ 153’ten sonra Roma’nın en üst yöneticileri, yani konsüller, görevlerine 1 Ocak’ta başlar oldu; ama eski ay adları değişmedi. Bir zamanlar iki ayın daha sayı adı vardı: “Beşinci” anlamındaki Quintilis, MÖ 44’te Julius Caesar’ın onuruna July (temmuz), “altıncı” anlamındaki Sextilis de MÖ 8’de imparator Augustus’un onuruna August (ağustos) oldu. Türkçedeki eylül, ekim, kasım ve aralık adlarında bu sayıların izi yoktur; ama İngilizce, Fransızca, İspanyolca gibi pek çok dilde hâlâ duruyor.

MerakDil

Białystoklu göz doktoru L. L. Zamenhof, Esperanto’nun ilk kitabını 1887’de yayımladı. Amacı, kuralları düzenli ve kolayca öğrenilebilen bir ikinci dil yaratmaktı: Farklı dilleri konuşan insanlar, ana dillerinden vazgeçmeden bu dilde anlaşabilecekti.

Zamenhof Białystok’ta büyüdü. O dönem Rus İmparatorluğu’na bağlı olan, bugün Polonya’da bulunan bu kentte Lehçe, Rusça, Almanca ve Yidiş bir arada konuşuluyordu. Kitabı 26 Temmuz 1887’de “Umut Eden Doktor” anlamına gelen Doktoro Esperanto takma adıyla yayımladı; okurlar kısa sürede bu adı dilin kendisi için kullanmaya başladı. Kitapta 917 sözcük kökü vardı; bunlar ön ve son eklerle binlerce sözcüğe dönüşebiliyordu. Dilde her ad -o ile biter. İlk Dünya Esperanto Kongresi 1905’te Fransa’nın Boulogne-sur-Mer kentinde toplandı. Esperanto hiçbir zaman evrensel bir dil olmadı, ama yapay uluslararası diller içinde en başarılısıdır. Konuşanların sayısına ilişkin tahminler birkaç on binden iki milyon dolayına kadar uzanıyor; dili doğuştan öğrenenlerin 1.000 ile 2.000 arasında olduğu sanılıyor.

MerakDil

Bilinen en eski yazıların büyük bölümü hesap kaydıdır. MÖ 3350–3000 yılları arasında Güney Mezopotamya’da, çoğu bugünkü Irak’taki Uruk kentinde çalışan kâtipler, kil tabletlere işaret bastırarak tahıl, koyun, bira ve tarla hesabı tuttu. Bu ilk tabletlerin yaklaşık yüzde 85’i muhasebe kaydıdır.

Araştırmacılar bu erken yazıya proto-çivi yazısı der. Bu yazı, malları temsil eden küçük kil pullarla yapılan daha eski bir sayma sisteminden gelişti; işaretler sivri uçlu bir kalemle çiziliyor ya da bastırılıyordu. Bu tür yaklaşık 5.000 tablet günümüze ulaştı; hesap kaydı olmayanların çoğu, kâtip yetiştirmek için hazırlanmış işaret listeleridir. Pek çok miktar 60 tabanlı bir sistemle sayılıyordu; Babil gökbilimcileri aracılığıyla bize ulaşan bu sistem, bir saatin 60 dakika olmasında bugün de yaşıyor. Sonraki yüzyıllarda işaretler kama ya da çivi biçimli çentiklere dönüştü; çivi yazısı adı da buradan gelir. Çivi yazısı yaklaşık 3.000 yıl boyunca Sümerce, Akadca, Hititçe ve başka dilleri yazmak için kullanıldı. Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de, Asurlu tüccarların bıraktığı 23.000’i aşkın tablet bulundu. Mısır hiyeroglifleri de aşağı yukarı aynı dönemde ortaya çıktı.

MerakSanat

Mona Lisa, 21 Ağustos 1911’de Paris’teki Louvre Müzesi’nden çalındı. Tablo iki yılı aşkın süre bulunamadı. Bu sürede dünya basınında çıkan haberler, o güne dek daha çok sanatseverlerin bildiği resmi yeryüzünün en tanınmış tablolarından biri yaptı.

Hırsız, Louvre’da kısa bir süre çalışmış ve tablonun koruyucu cam kasasının yapımına katılmış İtalyan bir usta olan Vincenzo Peruggia’ydı. Müzenin kapalı olduğu bir pazartesi günü, personelin giydiği beyaz önlükle içeri girdi; tabloyu duvardaki çengellerinden indirdi, kasasını ve çerçevesini bir servis merdiveninde bıraktı ve bir servis kapısından çıkıp gitti. Tablonun yerinde olmadığı ertesi güne kadar fark edilmedi. Polis şair Guillaume Apollinaire’i ve ressam Pablo Picasso’yu sorguladı; ikisi de aklandı. Peruggia tabloyu iki yıl boyunca Paris’teki evinde bir sandıkta sakladı, sonra trenle Floransa’ya götürdü. Aralık 1913’te onu bir sanat tacirine satmaya kalktı; tacir, Uffizi Galerisi’nin müdürünü de işin içine kattı ve Peruggia tutuklandı. Tabloyu İtalya’ya geri götürmek istediğini söyledi. Mona Lisa 4 Ocak 1914’te Louvre’a döndü.

DinginlikSanat

Michelangelo, Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin tavanını 1508–1512 yılları arasında, yüksek bir ahşap iskelenin üstünde ayakta durup başını geriye eğerek boyadı; sanıldığı gibi sırtüstü yatarak değil. Yaklaşık 35’e 14 metrelik tavanda 300’den fazla figür vardır.

Tavanı Papa II. Julius sipariş etti. Kendini ressamdan çok heykeltıraş sayan Michelangelo işi isteksizce kabul etti; sözleşme 8 Mayıs 1508’de imzalandı. İlk kurulan iskele, tavandaki deliklerden iplerle sarkıtılmıştı; Michelangelo bunu beğenmedi ve yerden yükselen bağımsız bir iskele yaptırdı. İlk biyografi yazarları Giorgio Vasari ve Ascanio Condivi, onun ayakta çalıştığını yazar; Vasari, uzun süre başını geriye eğerek çalışmanın ne kadar zahmetli olduğunu anlatır. Sırtüstü yatma hikâyesi, dönemin bir başka yazarı Paolo Giovio’dan kalmadır. Michelangelo’nun bu zahmeti bir arkadaşına yazdığı esprili bir şiirde anlattığı, sayfanın kenarına da tavanı boyayan birinin küçük bir çizimini eklediği düşünülür. Tavan fresk tekniğiyle, her gün yeni sürülen yaş sıva parçalarının üzerine boyandı; 20. yüzyılın sonundaki restorasyonda bu günlük parçaların her biri tek tek belirlendi. Tavan 31 Ekim 1512’de ziyaretçilere gösterildi.

MerakSanat

Ultramarin, Rönesans ressamlarının en değerli mavisiydi ve Afganistan dağlarında çıkarılan lapis lazuli taşından elde edilirdi. Boyayı taştan ayırmak uzun sürer, taşın çoğu da boşa giderdi. Bu yüzden zaman zaman altın kadar pahalıya mal olur, ressamlar onu resmin en önemli yerlerine, özellikle Meryem’in giysilerine saklardı.

Adı, “denizin ötesinden” anlamına gelen Latince ultramarinus’tan gelir; çünkü taş Avrupa’ya gemiyle ulaşırdı. 14. ve 15. yüzyıllarda bu ticaretin merkezi Venedik’ti. Bedahşan bölgesindeki Sar-i Sang madenlerinden binlerce yıldır lapis lazuli çıkarılıyordu. Bu taşla yapılmış bilinen en eski resimler, Afganistan’daki mağara tapınaklarında bulunan 6. ve 7. yüzyıl duvar resimleridir. Taşı yalnızca öğütmek soluk, grimsi bir toz verir; saf mavi, bu tozun uzun süre yoğrulup yıkanmasıyla ayrılırdı. Ressam Cennino Cennini 1400 dolaylarında bu yöntemi anlatmış ve ultramarini bütün boyaların en kusursuzu saymıştı. Vermeer bu maviyi bolca kullandı; İnci Küpeli Kız’daki türban buna bir örnektir. 1824’te bir Fransız kuruluşu yapay ultramarin için ödül koydu; Jean-Baptiste Guimet 1826’da bunu başardı ve boya ucuzladı. Türkçedeki lacivert sözcüğü de lapis lazuli anlamındaki Farsça lâjevard’dan gelir; İngilizcedeki azure (gök mavisi) da aynı köktendir.

MerakSanat

Mısır mavisi, bilinen en eski yapay boya maddesidir: Topraktan çıkarılmaz, bir tarife göre üretilir. Mısırlı ustalar onu en az 4.500 yıl önce kum, kireç, bakır ve natron denen doğal sodayı birlikte yaklaşık 800–1.000 °C’de ısıtarak elde ediyordu.

Mavi, eski Mısır’da çok değerliydi; ancak lapis lazuli ve firuze gibi doğal mavi taşlar azdı. Bu yüzden ustalar kendi mavilerini üretmeyi öğrendi. Bilinen en eski örnek, Hierakonpolis’te bulunan ve MÖ 3250 dolaylarına tarihlenen bir kâse olabilir. Pigment mezarlarda, heykellerde ve duvar resimlerinde kullanıldı, Akdeniz çevresine yayıldı ve Romalıların başlıca mavisi oldu. Romalılar ona caeruleum derdi; mimar Vitruvius MÖ 1. yüzyılda tarifini yazmıştı. Roma döneminden sonra yapım yöntemi unutuldu; 1815’te kimyacı Humphry Davy onu yeniden incelemeye başladı. Mısır mavisinin ilginç bir özelliği vardır: Sıradan ışık altında, gözle görülmeyen kızılötesi ışık yayar. Arkeologlar bugün kızılötesi kameralarla, boyasız görünen heykellerde bile bu pigmentin izlerini bulabiliyor.

MerakSanat

İzlenimcilik (empresyonizm) adını bir alaydan aldı. Eleştirmen Louis Leroy, Nisan 1874’te Monet ve arkadaşlarının Paris’teki sergisiyle dalga geçerken Monet’nin İzlenim: Gün Doğumu tablosunun adından yola çıktı ve gruba “İzlenimciler” dedi. 1877’ye gelindiğinde sanatçılar bu adı kendileri de kullanıyordu.

Sergi Nisan 1874’te fotoğrafçı Nadar’ın eski atölyesinde açıldı. Monet, Renoir, Degas, Pissarro, Sisley, Morisot ve Cézanne’ın da aralarında bulunduğu yaklaşık otuz sanatçı katıldı. Bu sanatçılar, eserlerini devletin desteklediği yıllık resmî sergi Salon’un dışında gösterebilmek için kendi derneklerini kurmuştu. Monet’nin tablosu, memleketi Le Havre’ın limanını gün doğarken hızlı ve serbest fırça darbeleriyle gösterir. Monet’nin sonradan anlattığına göre, katalog için bir ad istendiğinde tablonun bir Le Havre manzarası diye geçemeyeceğini düşünmüş ve “İzlenim yazın” demişti. Mizah gazetesi Le Charivari’de yazan Leroy ise yarım kalmış bir duvar kâğıdının bile bu deniz manzarasından daha bitmiş göründüğünü söyleyerek alay etti. Grup 1886’ya kadar sekiz sergi açtı. 2014’te gökbilimciler güneşin konumundan ve gelgit çizelgelerinden yola çıkarak manzaranın 13 Kasım 1872 sabahına ait olduğunu hesapladı.

MerakSanat

Vincent van Gogh yaklaşık 860 yağlı boya tablo yaptı; bunların çoğu 1890’daki ölümünden önceki son iki yılda çıktı. Ama pek az eser satabildi. Sağlığında satıldığı adıyla bilinen tek tablosu Kırmızı Bağ’dır: Belçikalı ressam Anna Boch onu 1890’da 400 franka satın aldı.

Van Gogh büyük ölçüde, Paris’te sanat taciri olarak çalışan küçük kardeşi Theo’nun gönderdiği parayla geçindi. İki kardeşin yüzlerce mektubu, onun hayatı ve sanat anlayışı hakkındaki en önemli kaynaktır. Birkaç desen de sattı; bunların arasında Amsterdam’da sanat taciri olan amcasının 1882’de ısmarladığı Lahey manzaraları vardır. Vincent Temmuz 1890’da 37 yaşında öldü; Theo da altı ay sonra hayatını kaybetti. Geride yüzlerce tablo ve desen kaldı. Theo’nun dul eşi Jo van Gogh-Bonger bu eserleri sergilere verdi, satışları özenle yöneterek ressamın ününü adım adım büyüttü ve 1914’te mektupları yayımladı; mektuplar Van Gogh’un Avrupa’da tanınmasına büyük katkı yaptı. Oğulları Vincent Willem daha sonra koleksiyonu bir vakfa devretti ve Van Gogh Müzesi 1973’te Amsterdam’da açıldı.

MerakSanat

Güney Fransa’da, Ardèche bölgesindeki Chauvet Mağarası’nda dünyanın en eski ve en iyi korunmuş mağara resimlerinden bazıları bulunur. Kömürle ve kırmızı aşı boyasıyla çizilmiş aslanların, atların, mamutların ve gergedanların en eskileri yaklaşık 36.000 yıllıktır.

Resimleri 18 Aralık 1994’te Jean-Marie Chauvet, Éliette Brunel-Deschamps ve Christian Hillaire adlı üç mağaracı buldu. Binlerce yıl önce düşen kayalar girişi kapatmış, bu da resimlerin neredeyse hiç bozulmadan kalmasını sağlamıştı. En az 13 türden yüzlerce hayvan resmedilmiştir; aralarında mağara aslanı, ayı ve sırtlan gibi başka mağaralarda nadir görülen yırtıcılar da vardır. Sanatçılar çizmeden önce duvarı kazıyarak düzleştirmiş, derinlik ve hareket duygusu vermek için figürlerin kenarlarını oymuş, iki yünlü gergedanın boynuz boynuza tokuştuğu sahneler bile çizmiştir. Radyokarbon yöntemi, kömürdeki ve kemikteki karbonun ne kadar bozunduğunu ölçerek yaş belirler. Bu yöntemle yapılan tarihlendirmeler, mağaranın iki ayrı dönemde, yaklaşık 37.000–33.500 ve 31.000–28.000 yıl önce kullanıldığını gösteriyor. UNESCO mağarayı 2014’te Dünya Mirası listesine aldı. Mağara korunmak için ziyarete kapalıdır; 2015’te yakınında birebir boyutlu bir kopyası açıldı.

MerakSanat

Japon sanatçı Hokusai’nin Kanagawa Açıklarında Büyük Dalga adlı eseri tek bir tablo değil, 1831 dolaylarında yayımlanmış bir tahta baskıdır. Kâğıt, mürekkeplenmiş oyma kalıpların üzerine elle bastırıldı; tahminen 8.000 kopya yapıldı. İlk baskılardan yüzü aşkın örnek bugün dünyanın dört bir yanındaki müzelerdedir.

Hokusai bu eseri yaklaşık 71 yaşındayken, Fuji Dağı’nın Otuz Altı Manzarası serisinin ilk baskısı olarak yaptı; karlı zirve, dalganın ve üç balıkçı teknesinin ardında küçücük görünür. Eserin Japonca adı Kanagawa Oki Nami Ura, “Kanagawa açıklarında, dalganın altında” demektir. “Yüzen dünyanın resimleri” anlamına gelen ukiyo-e adlı bu Japon baskıları bir ekip işiydi: Sanatçı deseni çizer, oymacı her renk için ayrı bir tahta kalıp keser, baskıcı kalıpları mürekkepleyip kâğıdı üzerlerine bastırır, yayıncı da masrafı karşılayıp baskıları satardı. Bu eserin yayıncısı Nishimuraya Yohachi’ydi. Koyu mavi, Prusya mavisidir: Avrupa’dan yeni gelen bu yapay boya, geleneksel çivitten daha geç solar. İlk baskıda yaklaşık 1.000 kopya basıldı; kalıplar aşındıkça sonraki baskılarda ayrıntılar silikleşti. Japonya 19. yüzyılın ikinci yarısında Batı’ya açılınca bu baskılar Avrupa’ya akın etti. Claude Debussy de 1905’te La Mer (Deniz) adlı orkestra eserinin kapağına bu dalganın konmasını istedi.

MerakSanat

Salvator Mundi, Leonardo da Vinci’ye atfedilen bir İsa tablosudur. 15 Kasım 2017’de New York’ta Christie’s müzayedesinde 450,3 milyon dolara satıldı; bu, açık artırmada bir tabloya bugüne dek ödenen en yüksek fiyattır. On iki yıl önce, üstü kalın boyayla örtülü ve kopya sanılan tablo 1.175 dolara el değiştirmişti.

Salvator Mundi, Latincede “Dünyanın Kurtarıcısı” demektir. İki sanat taciri, kararmış ve hasar görmüş bu ahşap tabloyu 2005’te New Orleans’taki bir müzayededen aldı ve restorasyonunu Dianne Dwyer Modestini’ye yaptırdı. Modestini, çalışırken tablonun Leonardo’nun elinden çıktığına ikna oldu. Londra’daki National Gallery 2011’de eseri Leonardo tablosu olarak sergiledi; 2013’te tablo iki kez el değiştirdi ve sonunda 127,5 milyon dolara satıldı. Uzmanlar hâlâ anlaşamıyor. Kimileri eseri Leonardo’nun kabul ediyor, kimileri büyük bölümünü onun yardımcılarının ve öğrencilerinin yaptığını düşünüyor, kimileri de kapsamlı restorasyon yüzünden kesin bir karar verilemeyeceğini söylüyor. 2017’deki alıcı bir Suudi prensti; haberlere göre Veliaht Prens Muhammed bin Selman adına hareket ediyordu. Tablo satıştan bu yana hiç sergilenmedi; Suudi Arabistan’da bir depoda tutulduğu bildiriliyor.

MerakSanat

Mumya kahverengisi, gerçekten de öğütülmüş Mısır mumyalarından yapılan bir ressam boyasıydı; mumya tozu beyaz zift ve mürle karıştırılırdı. Avrupa’da 1700’lerin ortasından 1800’lerin sonuna kadar gölgelerde ve ten renklerinde çok kullanıldı. Mumyalar azalınca ve ressamlar boyanın içinde ne olduğunu öğrenince terk edildi.

Mısır mumyalarından elde edilen toz, boyada kullanılmadan çok önce Avrupa’da ilaç diye satılıyordu. Paris’te À la momie adlı bir boya dükkânı, 1712’de boya ve cilanın yanında mumya tozu da satıyordu. Pigment sıcak ve saydam bir kahverengi verirdi; bu yüzden başka renklerin üstüne sürülen ince, saydam katmanlar için elverişliydi. Viktorya dönemi ressamı Edward Burne-Jones, adın yalnızca bir kahverengi tonunu anlattığını sanıyordu. 1881’de ressam arkadaşı Lawrence Alma-Tadema ona, bir boya yapımcısının atölyesinde öğütülmeyi bekleyen bir mumya gördüğünü anlatınca Burne-Jones elindeki tüpü bahçeye gömdü. Boya ayrıca kolayca çatlıyor ve soluyordu. Time dergisi 1964’te, bu boyayı satan son firma olan Londralı C. Roberson’ın elinde mumya kalmadığını yazdı. Bugün mumya kahverengisi adıyla satılan boyalar demir oksit mineralleri ve kilden yapılır.

MerakSanat

Leonardo da Vinci kişisel notlarının çoğunu ayna yazısıyla yazdı: Harfler hem sağdan sola ilerler hem de ters dönüktür; yazı ancak aynada normal okunur. Başkalarının okuyacağı metinlerde ise normal yazıyı kullanırdı.

Leonardo anatomiden uçuşa, sudan makinelere ve resme kadar pek çok konuda binlerce sayfa not ve çizim bıraktı; aralarında alışveriş listeleri de, uçan makine tasarımları da vardır. Ayna yazısının en yaygın açıklaması solak olmasıdır: Sağdan sola yazınca eli yeni sürülmüş mürekkebin üstünden geçmez, yazıyı bulaştırmaz. Sırlarını saklamak için böyle yazdığı görüşü pek inandırıcı değildir, çünkü herhangi bir ayna bu yazıyı hemen çözer. 1519’daki ölümünden sonra defterler öğrencisi Francesco Melzi’ye kaldı, zamanla dağıldı. Bugün British Library ve Windsor Kalesi’ndeki Kraliyet Kütüphanesi gibi koleksiyonlarda bulunurlar; Codex Leicester adlı defteri ise Bill Gates 1994’te yaklaşık 30,8 milyon dolara satın aldı. Ayna yazısı Osmanlı hat sanatında da görülür: Müsenna denen, iki yarısı birbirinin aynadaki yansıması gibi yazılan bu kompozisyonlara çoğu zaman tasavvufi bir anlam yüklenirdi.

MerakSanat

Bayeux İşlemesi, Normanların 1066’da İngiltere’yi nasıl fethettiğini yaklaşık 70 metrelik bir keten bez üzerinde anlatır. Fransızca adı “Bayeux duvar halısı” anlamına gelse de eser dokuma değildir: Resimler bezin üstüne renkli yün iplikle işlenmiştir.

Yaklaşık 50 santimetre yüksekliğindeki bez, birbirine dikilmiş dokuz keten parçadan oluşur. Her biri kısa bir Latince yazıyla açıklanan 58 sahne, 1064’ten, Normandiya Dükü William’ın İngiliz Kralı Harold Godwinson’ı yendiği 1066’daki Hastings Muharebesi’ne kadar uzanır. İşlemede 600’den fazla insan, bine yakın hayvan, 41 gemi ve Halley Kuyruklu Yıldızı’nın bilinen en eski resmi yer alır. Tarihçilerin çoğuna göre eseri William’ın anne bir kardeşi, Bayeux Piskoposu Odo yaptırdı. İşleme 1070’lerde İngiltere’de, büyük olasılıkla Canterbury’de dikildi; belki de 1077’deki Bayeux Katedrali’nin açılışı için hazırlandı. Son bölümü kayıptır. Eser adını, tarihinin büyük bölümünde saklandığı Normandiya’daki Bayeux kasabasından alır ve UNESCO’nun Dünya Belleği listesinde yer alır.

MerakSanat

Yağlı boya, keten tohumu yağı gibi zamanla kuruyan bir yağla karılmış toz boyadır. Günlerce işlenebildiği için ressam renkleri yumuşakça birbirine geçirebilir, ince ve ışıltılı katmanları üst üste koyabilir. 15. yüzyılda Jan van Eyck gibi Flaman ressamlar onu başlıca resim malzemesi yaptı.

Yağlı boyadan önce Avrupa’da ahşap pano resimlerinin çoğu, birkaç dakikada kuruyan ve küçük fırça darbeleriyle işlenmesi gereken yumurtalı tempera ile yapılırdı. Yağlı boya buharlaşarak kurumaz; havadaki oksijenle yavaş yavaş tepkimeye girip sertleşir. Bu sayede ressam boyayı ince, saydam katmanlar hâlinde üst üste sürebildi: Bu katmanlardan geçen ışık alttaki beyaz zeminden geri yansır ve van Eyck’in 1434 tarihli Arnolfini Portresi’nde olduğu gibi tenlere ve kumaşlara ışıltı verir. 16. yüzyıl yazarı Giorgio Vasari’nin iddia ettiği gibi yağlı boyayı van Eyck icat etmedi. Bilinen en eski yağlı boya resimler, Afganistan’daki Bamiyan mağaralarında bulunan, yaklaşık MS 650’den kalma Budist duvar resimleridir; Theophilus adıyla yazan bir keşiş de 12. yüzyılın başlarında yağlı boyayla resim yapmayı anlatmıştır. Yelken bezinin kolay bulunduğu Venedik’te, Tiziano gibi ressamlar 16. yüzyılda ahşap panodan tuvale geçti.

MerakSanat

Michelangelo’nun 5,17 metre yüksekliğindeki Davut heykeli, 1501–1504 yıllarında Floransa’da yontuldu. Blok, başka heykeltıraşların onlarca yıl önce üzerinde çalışmaya başlayıp yarım bıraktığı bir mermerdi. Henüz 26 yaşındaki Michelangelo bu zor taştan, antik çağdan beri yapılan ilk dev mermer heykeli çıkardı.

Mermer Carrara ocaklarından geliyordu ve 1465’te Floransa Katedrali’nin yükseklerine konacak bir heykel için alınmıştı. Heykeltıraş Agostino di Duccio bacakları ve gövdeyi kabaca yonttuktan sonra işi bıraktı; 1476’da görevlendirilen Antonio Rossellino da kısa sürede vazgeçti. İtalyanca “Dev” anlamına gelen il Gigante lakaplı blok katedralin atölye avlusunda bekledi; 1500 yılındaki bir envanterde kötü yontulmuş olarak anılıyordu. Michelangelo sözleşmeyi 16 Ağustos 1501’de aldı. Heykelin önden arkaya alışılmadık ölçüde ince olması, bloğun daha önce yontulmuş olmasıyla açıklanır. Heykel bitince katedralin üstüne çıkarılamayacak kadar ağır bulundu ve Floransa Cumhuriyeti’nin simgesi olarak kentin ana meydanı Piazza della Signoria’ya kondu. 1873’te Galleria dell’Accademia’ya taşındı; meydanda bugün bir kopyası durur.