Geçmişten hikâyeler

Tarih

İcatlar, toplumlar ve tarihi değiştiren insanlar. Bugün hâlâ etkisini gördüğümüz olayların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 7Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakSanat

Meksikalı ressam Frida Kahlo (1907–1954), resimlerinin çoğunda kendini konu aldı. Otoportrelerinde yaralı bedeni, evliliği, Meksikalı kökleri ve giydiği geleneksel kıyafetler yer alır; bu resimler bir araya gelince hayatının hikâyesini anlatır.

Kahlo 1925’te, 18 yaşındayken Mexico City’de ağır bir otobüs kazası geçirdi ve üç ay yatağa bağlı kaldı. Annesi, yatarken kullanabileceği özel bir şövale yaptırdı; şövalenin üstüne bir ayna kondu ve Kahlo aynada gördüğü yüzü resmetmeye başladı. Yıllar sonra, kendini resmetmesini sık sık yalnız kalmasına ve en iyi tanıdığı konunun kendisi olmasına bağladı. 1929’da duvar ressamı Diego Rivera ile evlendi. Küçük boyutlu, ayrıntılı resimlerinde döneminin dev kamusal duvar resimlerinden çok Meksika halk sanatından ve İspanyol fethinden önceki yerli sanattan beslendi. 1939’da Louvre onun Çerçeve adlı tablosunu satın aldı; bu, müzenin koleksiyonuna giren ilk Meksikalı sanatçı eseriydi. Coyoacán’daki aile evi Mavi Ev (La Casa Azul), bugün Frida Kahlo Müzesi’dir.

MerakSanat

Bauhaus, mimar Walter Gropius’un 1919’da Almanya’nın Weimar kentinde kurduğu, sanatı, zanaatı ve endüstriyel tasarımı bir arada öğreten bir okuldu. Yalnızca 14 yıl açık kaldı, ama fabrikada üretilebilecek sade ve kullanışlı biçimleriyle modern mobilyayı, yazı tasarımını ve mimariyi derinden etkiledi.

Bauhaus, Almancada “yapı evi” demektir. Öğrenciler önce malzeme, biçim ve renk üzerine bir hazırlık kursundan geçer, sonra metal, dokuma, mobilya ve baskı gibi atölyelerde çalışırdı; amaç, seri üretilebilecek nesneler tasarlamaktı. Öğretmenleri arasında ressamlar Paul Klee ve Wassily Kandinsky, dokuma sanatçısı Gunta Stölzl ve sanatçı László Moholy-Nagy vardı. Okul 1925’te Dessau’ya, Gropius’un tasarladığı cam cepheli binaya, 1932’de de Berlin’e taşındı. Naziler okulu “Alman ruhuna aykırı” ve komünist diye suçladı; okul 1933’te bu baskı altında kapandı. Öğretmenlerinin çoğu göç etti: Gropius Harvard’da ders verdi, son müdür Ludwig Mies van der Rohe Chicago’ya gitti, Bauhaus’ta yetişmiş mimarlar da Tel Aviv’in Beyaz Şehir diye anılan bölümünün yapımında rol oynadı.

MerakSanat

Kübizm, Pablo Picasso ile Georges Braque’ın 1907 dolaylarında Paris’te geliştirdiği bir resim akımıdır. Bir insanı ya da nesneyi, Rönesans’tan beri alışıldığı gibi tek bir açıdan değil, düz ve köşeli parçalara bölerek aynı anda birkaç açıdan gösterir.

İki ressam da manzaralarını ve natürmortlarını basit renk bloklarıyla kuran Paul Cézanne’ın son dönem eserlerinden etkilendi. Picasso’nun 1907 tarihli Avignonlu Kızlar tablosu çoğu zaman akımın başlangıç noktası sayılır. Akımın adını eleştirmenler koydu: Louis Vauxcelles 1908’de Braque’ın her şeyi “küplere” indirgediğini yazdı. Sanat tarihçileri akımı iki döneme ayırır. Analitik kübizmde (yaklaşık 1910–1912) nesneler, çoğu kahverengi ve gri tonlarda, çok sayıda küçük yüzeye bölündü. Sentetik kübizmde (yaklaşık 1912–1914) biçimler sadeleşti, renkler canlandı ve sanatçılar resimlerine gazete kâğıdı, duvar kâğıdı gibi gerçek malzemeler yapıştırmaya başladı. Picasso’nun 1912 tarihli Hasır Sandalyeli Natürmort’u ilk kübist kolaj sayılır. Kübizm çoğu zaman 20. yüzyılın en etkili sanat akımı sayılır; fütürizmden konstrüktivizme ve soyut sanata kadar pek çok akımı besledi.

MerakTeknoloji

İngiliz matematikçi Ada Lovelace 1843’te, Charles Babbage’ın tasarladığı ama hiçbir zaman yapılamayan mekanik bilgisayar Analitik Makine üzerine notlar yayımladı. G Notu’nda makinenin Bernoulli sayılarını nasıl hesaplayacağını adım adım gösterdi; bu not çoğu zaman yayımlanmış ilk bilgisayar programı olarak anılır.

Lovelace (1815–1852), şair Lord Byron’ın kızıydı; annesi ona küçük yaşta matematik öğretilmesini istemişti. İtalyan mühendis Luigi Menabrea 1842’de Babbage’ın makinesi hakkında Fransızca bir makale yayımladı. Lovelace makaleyi İngilizceye çevirdi ve A’dan G’ye harflerle adlandırdığı, makalenin kendisinden yaklaşık üç kat uzun yedi not ekledi. Notlar Eylül 1843’te Taylor’s Scientific Memoirs dergisinde, yalnızca A.A.L. baş harfleriyle yayımlandı. Bernoulli sayıları matematikte önemli bir sayı dizisidir; G Notu bu sayıların hesabını makine için bir komut tablosuna dönüştürdü. Babbage birkaç yıl önce daha basit örnek programlar hazırlamış ama yayımlamamıştı; bu yüzden Lovelace’a “ilk programcı” demek tartışmalıdır. Asıl cesur fikri ise tartışma götürmez: Böyle bir makinenin yalnızca sayılarla değil her türlü simgeyle çalışabileceğini, hatta müzik besteleyebileceğini öngördü.

MerakTeknoloji

Eylül 1947’de Harvard Mark II bilgisayarının operatörleri, bir arızanın rölelerden birine sıkışan bir güveden kaynaklandığını buldu. Güveyi kayıt defterine yapıştırıp yanına “Gerçek bir böceğin (bug) bulunduğu ilk vaka” diye not düştüler. Bu bir şakaydı, çünkü mühendisler arızalara zaten “bug”, yani böcek diyordu.

Röle, elektrikle açılıp kapanan bir anahtardır; Mark II hesaplarını tık tık açılıp kapanan elektromekanik rölelerle yapıyordu. Küçük arızalara “bug” demek bilgisayarlardan çok daha eskidir: Thomas Edison 1878’de yazdığı bir mektupta, her icatta ortaya çıkan küçük kusurlardan “bug” diye söz eder. Güve hikâyesini yaygınlaştıran kişi, Harvard’daki bu makinelerde çalışan ABD Donanması matematikçisi Grace Hopper’dır (1906–1992). Hopper daha sonra, İngilizceye yakın sözcüklerle yazılan ilk programlama dillerinden COBOL’un doğuşuna katkıda bulundu. Güveyi kendisi bulmamıştı; nöbetteki operatörler bulmuş ve büyük olasılıkla sözcüğün iki anlamıyla kelime oyunu yapmıştı. Güvenin hâlâ yapışık durduğu defter sayfası bugün Washington’daki Smithsonian Ulusal Amerikan Tarihi Müzesi’nde saklanıyor. Yazılımdaki hataları bulup düzeltmeye bugün de “debugging”, yani hata ayıklama deniyor.

MerakTeknoloji

E-posta, World Wide Web’den daha eskidir. Aynı bilgisayarı paylaşan kullanıcılar 1965’te birbirine mesaj bırakabiliyordu; Ray Tomlinson da ağa bağlı iki ayrı bilgisayar arasındaki ilk e-postayı 1971’de gönderdi. Birbirine bağlı sayfalardan oluşan web’i ise Tim Berners-Lee 1989’da önerdi; web 1991’de bütün internete açıldı.

İnternet ile web çoğu zaman karıştırılır. İnternet, bilgisayarları birbirine bağlayan dünya çapındaki ağdır; web ise e-posta gibi bu ağın üzerinde çalışan hizmetlerden biridir. MIT’deki CTSS, birçok kullanıcının aynı merkezi bilgisayarı paylaşmasını sağlayan bir sistemdi ve 1965’te bir MAIL komutu vardı. 1971’de ABD’deki BBN şirketinde çalışan Tomlinson, internetin öncüsü olan araştırma ağı ARPANET üzerinden mesaj gönderdi ve adresler için @ işaretini seçti. E-posta hızla yayıldı: 1973’teki bir araştırma, ARPANET trafiğinin dörtte üçünün e-posta olduğunu gösterdi. Kraliçe II. Elizabeth de 26 Mart 1976’da İngiltere’nin Malvern kentindeki askerî radar araştırma merkezinden e-posta gönderdi. Berners-Lee web önerisini Cenevre yakınlarındaki fizik laboratuvarı CERN’de yazdı. CERN, Nisan 1993’te web’in yazılımını herkesin ücretsiz kullanımına açtı ve bu, web’in yayılmasını hızlandırdı.

MerakTeknoloji

İlk kısa mesajı (SMS) 3 Aralık 1992’de 22 yaşındaki İngiliz mühendis Neil Papworth gönderdi. Papworth bir bilgisayardan “Merry Christmas” (Mutlu Noeller) yazdı ve mesajı, o sırada şirketin Noel partisinde olan Vodafone yöneticisi Richard Jarvis’in telefonuna yolladı.

Papworth, Vodafone’un İngiltere’deki şebekesi için bir mesaj merkezi kuran Sema Group’ta çalışıyordu ve bu mesaj bir denemeydi. Jarvis mesajı Orbitel 901 model bir telefonda okudu. Bu telefon gelen mesajı gösterebiliyor ama mesaj yazmaya izin vermiyordu; bu yüzden Jarvis yanıt veremedi. SMS’in (İngilizce Short Message Service, yani kısa mesaj servisi) fikrini 1984’te yeni Avrupa cep telefonu standardı GSM için Deutsche Telekom’dan Friedhelm Hillebrand ile France Télécom’dan Bernard Ghillebaert geliştirdi. Hillebrand, tipik kartpostallardaki ve teleks mesajlarındaki karakter sayılarını inceleyip 160 karakterin çoğu kısa mesaj için yeterli olduğuna karar verdi; sınır da bu oldu. Müşterilerin birbirine mesaj atabildiği ilk hizmet 1993’te Finlandiya’da başladı. İlk yıllarda bütün telefonları mesaj gönderebilen tek üretici Nokia’ydı. 160 karakter sınırı, “slm”, “nbr” gibi mesaj kısaltmalarının doğmasına da yol açtı.

MerakTeknoloji

Cambridge Üniversitesi Bilgisayar Laboratuvarı’ndaki araştırmacılar 1991’de, Trojan Room denen odadaki kahve makinesine bir kamera çevirdi. Böylece meslektaşları, kahve kalmış mı diye masalarından bakabiliyordu. Görüntü 1993’te World Wide Web’e açıldı ve kamera ilk web kameralarından biri oldu.

Quentin Stafford-Fraser ile Paul Jardetzky bu düzeneği, kimse kahve odasına kadar yürüyüp boş bir demlikle karşılaşmasın diye kurdu. Kamera yalnızca 128 x 128 piksellik gri tonlu görüntüler çekiyordu ve bu görüntüler ilk başta sadece laboratuvarın kendi ağındaki bilgisayarlardan izlenebiliyordu. 1993’te web tarayıcıları resim gösterebilir hâle geldi; aynı yılın kasım ayında Daniel Gordon ile Martyn Johnson kamerayı World Wide Web’e bağladı. Dünyanın dört bir yanından insanlar Cambridge’deki bir kahve makinesini izlemeye başladı ve kamera, ilk dönem web’in en tanınan köşelerinden biri oldu. Laboratuvar yeni binasına taşındıktan sonra kamera 22 Ağustos 2001’de kapatıldı. Son kahve makinesi olan Krups marka makine eBay’de 3.350 sterline satıldı. Makine 2016’dan beri Almanya’nın Paderborn kentindeki bilgisayar müzesi Heinz Nixdorf MuseumsForum’da süresiz ödünç olarak duruyor.

MerakTeknoloji

Motorola mühendisi Martin Cooper, 3 Nisan 1973’te New York’ta Altıncı Cadde’nin kaldırımında durup elde taşınabilen bir telefonla herkesin gözü önünde ilk aramayı yaptı. Aradığı kişi, araç telefonları üzerinde çalışan rakip şirket Bell Labs’ten Joel Engel’di.

O güne kadar bir telefon numarası bir yere aitti: bir eve, bir ofise, bir telefon kulübesine ya da en fazla bir otomobile. Araç telefonları vardı, ama bagajda 14 kg kadar ekipman gerektiriyordu. Cooper’ın kullandığı prototip DynaTAC yaklaşık 1,1 kg ağırlığında ve 25 cm boyundaydı; ona “tuğla” lakabı takıldı. On saatlik şarjın ardından yaklaşık 30 dakika konuşma sağlıyordu. Cooper bununla ilgili şaka yapardı: Pilin kısa ömrü sorun değildi, çünkü kimse o telefonu zaten o kadar uzun süre kaldırıp tutamazdı. Arama, Motorola’nın planlarını tanıttığı New York Hilton’daki basın toplantısından hemen önce yapıldı. Telefonun müşteriye ulaşması on yıl daha sürdü: DynaTAC 8000X 1983’te ABD’de onay aldı, ertesi yıl 3.995 dolara satışa çıktı. 1928’de Chicago’da doğan Cooper, daha sonra birkaç kablosuz iletişim şirketi kurdu.

MerakTeknoloji

Gordon Moore 1965’te, Fairchild Semiconductor’da araştırma direktörüyken, bir bilgisayar çipine sığan bileşen sayısının her yıl ikiye katlandığını fark etti ve bunun süreceğini öngördü. 1975’te tahminini iki yılda bir katlanma olarak düzeltti. Bu öngörü, Moore yasası adıyla tanındı.

Çip ya da entegre devre, ince bir silikon parçasıdır. Üzerinde çok sayıda minik elektronik parça bulunur; bunların başında, bilgisayarın asıl işini yapan küçük anahtarlar olan transistörler gelir. Moore öngörüsünü, Electronics dergisinin 35. yıl sayısı için yazdığı “Entegre devrelere daha çok bileşen sığdırmak” başlıklı makalesinde ortaya koydu. 1968’de Intel’i kuranlar arasındaydı. “Moore yasası” adını 1975’ten kısa süre sonra Caltech profesörü Carver Mead yaygınlaştırdı. Oysa bu bir doğa yasası değil, sektörün hedef olarak benimsediği bir gözlemdi. Sonuç çok büyük oldu: Intel’in 1971’deki ilk mikroişlemcisinde yaklaşık 2.300 transistör vardı, bugünün en büyük çiplerinde ise 100 milyardan fazla transistör bulunuyor. 2010 dolaylarından bu yana ilerleme yavaşladı, çünkü parçalar artık o kadar küçük ki onları daha da küçültmek zor ve pahalı. Moore 2023’te öldü.

MerakTeknoloji

Helsinki’de okuyan 21 yaşındaki Linus Torvalds, 25 Ağustos 1991’de ücretsiz bir işletim sistemi yazdığını internette duyurdu ve buna “sadece bir hobi” dedi. Kodu herkes inceleyip geliştirebilsin diye paylaştı. Gönüllüler ve şirketlerle büyüyen Linux bugün internetin büyük bölümünü ve bütün Android telefonları çalıştırıyor.

Torvalds duyurusunu comp.os.minix tartışma grubunda yaptı. Grubun konusu, kendi bilgisayarında da kullandığı, öğretim amaçlı küçük bir işletim sistemi olan MINIX’ti. Torvalds, projesinin “büyük ve profesyonel” olmayacağını da eklemişti. Linux aslında bir çekirdektir, yani işlemciyi, belleği ve donanımı paylaştırarak öteki programların çalışmasını sağlayan temel parça. Torvalds önce ona Freax adını vermişti; ama dosyaların paylaşıldığı üniversite sunucusunu yöneten Ari Lemmke klasörün adını Linux koydu ve bu ad tuttu. Torvalds 1992’de kodu GNU Genel Kamu Lisansı’yla yayımladı. Bu lisans, değiştirilmiş sürümler de açık kalmak şartıyla herkesin kodu kullanmasına, değiştirmesine ve paylaşmasına izin verir; Torvalds sonradan bunun yaptığı en iyi şey olduğunu söyledi. Bugün dünyanın dört bir yanından binlerce geliştirici çekirdek üzerinde çalışıyor; Linux, dünyanın en hızlı 500 süper bilgisayarının da hepsinde çalışıyor.

MerakTeknoloji

Konrad Zuse’nin 1941’de Berlin’de tamamladığı Z3, çalışan ilk programlanabilir ve tam otomatik dijital bilgisayar kabul edilir. Hesaplarını elektrikle açılıp kapanan yaklaşık 2.600 röleyle yapar, programlarını film şeritlerine açılmış deliklerden okurdu.

Zuse (1910–1995) inşaat mühendisiydi. Bir uçak fabrikasında çalışırken aynı türden hesapları elle yapmak zorundaydı; bu hesapları makineye yaptırma fikri buradan doğdu. 1936’dan itibaren Berlin’de, ailesinin evinde bilgisayar yaptı. İlk makinesi Z1 tamamen mekanikti ve güvenilir çalışmıyordu; bu yüzden Z3’te röleye geçti. Z3, yalnızca 0 ve 1’den oluşan ikili sayılarla çalışıyordu; bu sistem, ya açık ya kapalı olan anahtarlara çok uygundur. Çok büyük ve çok küçük sayılarla işlem yapmayı sağlayan kayan noktalı aritmetiği de kullanıyordu. Makine, uçak kanatlarında görülen tehlikeli bir titreşim olan kanat çırpıntısı üzerine yapılan hesaplara yardım etti. Özgün Z3, 21 Aralık 1943’te Müttefiklerin Berlin’i bombalaması sırasında yok oldu; ama Zuse’nin şirketi 1961’de çalışan bir kopyasını yaptı. Bu kopya bugün Münih’teki Deutsches Museum’da sergileniyor. 1998’de bilgisayar bilimci Raúl Rojas, Z3’ün ilke olarak bugünkü bilgisayarların yapabildiği her hesabı yapabileceğini gösterdi.

MerakTeknoloji

Küresel Konumlama Sistemi GPS, ABD Savunma Bakanlığı’nın 1973’te askerî amaçla başlattığı bir projedir. Telefonunuzdaki gibi bir alıcı, yaklaşık 20.200 km yükseklikte dönen en az dört uydudan gelen sinyallerin ne kadar sürede ulaştığını ölçerek yerini hesaplar. Sistem 2000’den beri herkese birkaç metrelik doğruluk sağlıyor.

Her GPS uydusunda son derece hassas atom saatleri bulunur; uydu, saatin gösterdiği zamanı ve kendi konumunu sürekli yayınlar. Radyo sinyalleri ışık hızıyla yol aldığı için gecikme, alıcıya her uydunun ne kadar uzakta olduğunu söyler: Üç uydu konumu belirler, dördüncüsü alıcının daha az hassas olan kendi saatini düzeltir. Saatlerde Einstein’ın görelilik kuramı bile hesaba katılır. Yerden bakıldığında uydu saatleri günde yaklaşık 38 mikrosaniye ileri gider; bu düzeltilmeseydi hata her gün kilometrelerce büyürdü. 1983’te rotasından sapıp Sovyet hava sahasına giren bir Kore yolcu uçağı düşürülünce ABD Başkanı Ronald Reagan, GPS’in siviller için ücretsiz olacağını açıkladı. Başta sivil sinyal, seçici kullanılabilirlik (Selective Availability) denen bir uygulamayla bilerek bozuluyor ve doğruluk 100 metre dolayında tutuluyordu. Başkan Bill Clinton bu uygulamayı 1 Mayıs 2000’de kaldırdı. Bugün Avrupa’nın Galileo’su, Rusya’nın GLONASS’ı ve Çin’in BeiDou’su da GPS’le birlikte çalışıyor.

MerakTeknoloji

İngiliz mühendis Eric Johnson, 1965’te parmak dokunuşunu algılayan bir ekranı tarif etti. Malvern’deki Kraliyet Radar Kurumu’nda çalışan Johnson, ekranı hava trafik kontrolü için düşünmüştü. Aynı temel ilkeyle, yani kapasitif olarak çalışan ekranlar cep telefonlarına ancak 40 yılı aşkın bir süre sonra, 2007’de geldi.

Johnson fikrini 1965’te Electronics Letters dergisinde kısa bir makaleyle, 1967’de de fotoğraf ve çizimlerle daha ayrıntılı olarak anlattı. Ekranının önünde ince teller vardı. Parmak bu tellere değince tellerin kapasitansı, yani elektrik yükü depolayabilme özelliği değişiyor, devre de dokunulan yeri bu değişimden buluyordu. Bugünkü telefonlar aynı ilkeyi camın altındaki saydam, iletken bir katmanla uygular; kalın bir eldivenle ekranın çoğu zaman tepki vermemesinin nedeni budur. 1970’lerin başında Frank Beck ile Bent Stumpe, CERN’deki bir kontrol odası için saydam bir dokunmatik ekran yaptı. 1970’lerin sonunda Amerikan şirketi Elographics, üst üste duran iki katmanın birbirine bastırılmasını algılayan dirençli ekranları geliştirdi; bu ekranlar herhangi bir nesneyle kullanılabilir. 1994’te satışa çıkan IBM Simon, genellikle ilk dokunmatik ekranlı telefon kabul edilir. Kapasitif ekranlı ilk telefon ise ilk iPhone’dan kısa süre önce, Mayıs 2007’de çıkan LG Prada’ydı.

MerakTeknoloji

Antikitera düzeneği, gökyüzünü dişlilerle canlandıran ve 2.000 yılı aşkın bir geçmişi olan bronz bir Yunan aygıtıdır; bugün yalnızca aşınmış parçalar hâlinde duruyor. Araştırmacılar 2005’ten itibaren bu parçaları üç boyutlu röntgenle taradı, gizli kalmış yazıları okudu ve dişlilerin tutulmaları nasıl önceden bildirdiğini çözdü.

Düzenek 1901’de Yunanistan’ın Antikitera adası açıklarındaki Roma dönemi bir batıktan çıkarıldı ve bugün 82 parça hâlinde Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde saklanıyor. 2005’te Cardiff Üniversitesi’nden Mike Edmunds ile Tony Freeth’in yürüttüğü ekip, parçaları yüksek çözünürlüklü röntgen tomografisiyle taradı. Hastanelerdeki bilgisayarlı tomografinin de dayandığı bu yöntem, farklı açılardan çekilen çok sayıda röntgen görüntüsünü birleştirip üç boyutlu bir resim oluşturur; böylece araştırmacılar kabuk bağlamış parçaların içine katman katman bakabildi. Hewlett-Packard’dan bir ekip de silik harfleri ortaya çıkarmak için yüzeyleri farklı yönlerden ışıklandırarak fotoğrafladı. Kasım 2006’da Nature dergisinde yayımlanan sonuçlar, okunabilen yazı miktarını ikiye katladı. Pim ve yarıktan oluşan bir dişli düzeninin, gökbilimci Hipparkos’un kuramına uygun olarak Ay’ın gökyüzündeki değişen hızını taklit ettiğini de gösterdi. Muhtemelen gezegenleri gösteren kayıp ön yüz ise hâlâ kısmen tahminlere dayanarak canlandırılıyor.

MerakTarih

Kayıtlara geçmiş en kısa savaş, 27 Ağustos 1896’da İngiltere ile Doğu Afrika açıklarındaki ada devleti Zanzibar arasında yaşandı. İngiliz savaş gemileri, İngiltere’nin onayı olmadan tahta çıkan yeni sultanın sarayını topa tuttu; çatışma 38 ile 45 dakika arasında sürdü.

Bugün Tanzanya’nın parçası olan Zanzibar, 1890’dan beri İngiliz himayesindeydi; o yılki anlaşmaya göre yeni bir sultanın tahta çıkması için İngiliz konsolosunun onayı gerekiyordu. İngiliz yanlısı Sultan Hamad bin Thuwaini 25 Ağustos 1896’da aniden ölünce, önceki sultanlardan birinin oğlu olan Khalid bin Barghash saraya yerleşip kendini sultan ilan etti. İngiltere ise tahtta Hamoud bin Mohammed’i görmek istiyordu. İngilizler Khalid’e çekilmesi için 27 Ağustos sabah saat 9’a kadar süre verdi. Süre dolunca üç gemi 9.02’de ateş açtı; saray alev aldı, sultanın eski kraliyet yatı batırıldı ve atışlar 9.40 dolaylarında kesildi. Sultanın saflarında yaklaşık 500 kişi öldü ya da yaralandı; İngiliz tarafında ise yalnızca bir denizci yaralandı. Khalid, Alman konsolosluğuna sığındı ve oradan Alman Doğu Afrikası’na kaçtı. Hamoud sultan oldu; Zanzibar 1963’te bağımsızlığını kazanana kadar güçlü İngiliz etkisi altında kaldı.

MerakTarih

Napolyon Bonapart yaklaşık 1,69 metre boyundaydı; bu, döneminin Fransız erkekleri için ortalama bir boydu. Kısa boylu olduğu efsanesi, Fransız ve İngiliz uzunluk birimlerinin karıştırılmasından ve onu “Küçük Boney” diye alaya alan İngiliz karikatürlerinden doğdu.

Napolyon 1821’de Saint Helena Adası’nda öldü; otopside boyu eski Fransız ölçüleriyle 5 pieds 2 pouces 4 lignes olarak kaydedildi. Eski Fransız birimleri İngiliz birimlerinden uzundu; bu ölçü bugünkü birimlerle yaklaşık 1,69 metre eder. Aynı rakamlar İngiliz ölçüsüyle okununca 1,57 metre gibi bir boy çıkıyordu ve yanlış böyle yerleşti. Başta James Gillray olmak üzere İngiliz karikatüristler onu, Bonaparte adından türetilen “Küçük Boney” lakabıyla ufacık ve huysuz bir adam olarak çizdi. Askerlerinin ona taktığı “le Petit Caporal” (Küçük Onbaşı) lakabının ise boyuyla ilgisi yoktu; sevgiyle söylenirdi ve geleneğe göre 1796’daki Lodi Muharebesi’nden kalmaydı. Kısa boylu erkeklerin daha saldırgan olduğu iddiası da adını bu efsaneden alır ve “Napolyon kompleksi” diye anılır; araştırmaların bu konudaki bulguları ise çelişkilidir.

MerakTarih

Mali İmparatorluğu’nun hükümdarı Mansa Musa, 1324’te büyük bir kervan ve yüklü miktarda altınla Sahra Çölü’nü geçip hacca gitti. Kahire’de o kadar çok altın dağıttı ki, dönemin bir tarihçisine göre Mısır’da altının değeri yıllarca düşük seyretti.

Mali’nin zenginliği Batı Afrika’nın altın yataklarından ve Sahra’yı aşan ticaretten geliyordu. Yolculuk hakkında bildiklerimizin çoğu Arap yazarlardan, özellikle yaklaşık on iki yıl sonra Kahire’de yazan el-Ömerî’den gelir. El-Ömerî’ye göre Musa gelmeden önce bir miskal altın 25 gümüş dirhem ediyordu; sonra 22 dirhemin altına indi ve en az on iki yıl o düzeyi aşmadı. Bazı tarihçiler bu düşüşü Mısır’daki olağan fiyat dalgalanmaları içinde görür; develerle taşınan tonlarca altın gibi rakamlar da sayıma değil, sonradan yapılmış tahminlere dayanır. Dönüş yolunda Musa’nın altını tükendi ve Kahireli tüccarlardan borç aldı. Yanında Endülüslü şair Ebu İshak es-Sahilî gibi âlimleri Mali’ye götürdü ve Timbuktu’nun bir ilim merkezine dönüşmesine katkıda bulundu. 1375’te çizilen Katalan Atlası onu elinde altınla gösterir.

MerakTarih

Kara Ölüm adıyla bilinen veba salgını, 1346–1353 yılları arasında Avrupa nüfusunun tahminen %30 ile %60’ını, yani 50 milyona varan insanı öldürdü. Tarlada ve işte çalışacak insan azalınca emeğin değeri arttı; toprak sahipleri ve yöneticiler ücretleri eski düzeyde tutmakta zorlandı.

Hastalığın nedeni Yersinia pestis adlı bakteriydi; veba çoğunlukla farelerde yaşayan pirelerin ısırığıyla bulaşır. Salgın 1347’de Avrupa’ya ulaştı. Anlatılanlara göre Kırım’daki Ceneviz ticaret limanı Kefe’nin kuşatmasından yayıldı ve Akdeniz’deki gemi yollarıyla Sicilya’ya, İtalya’ya ve daha ötesine geçti. Kahire’yi ve Orta Doğu’nun büyük bölümünü de vurdu. Pek çok işçi öldüğü için hayatta kalanlar daha yüksek ücret ve daha iyi koşullar isteyebildi. İngiltere’de 1351’de çıkarılan İşçiler Yasası (Statute of Labourers), ücretleri vebadan önceki düzeyde sabitlemeye ve işçilerin daha iyi iş bulmak için başka yere gitmesini engellemeye çalıştı. Avrupa nüfusu ancak 16. yüzyılda eski düzeyine döndü; veba da yüzyıllar boyunca tekrar tekrar patlak verdi. O dönemin insanları salgından “büyük ölüm” ya da “büyük veba” diye söz ederdi; “Kara Ölüm” adı çok sonra yerleşti.

MerakTarih

Çin Seddi, yaygın inanışın aksine, olağan koşullarda uzaydan çıplak gözle görülmez. Binlerce kilometre uzunluğundadır ama genişliği yalnızca birkaç metredir; üstelik yapıldığı yerel taş ve toprak, çevresindeki araziden pek ayırt edilmez.

Bu inanış uzay yolculuklarından çok daha eskidir. İngiliz tarihçi ve eski eser araştırmacısı William Stukeley 1754’te, Çin Seddi’nin Ay’dan bile seçilebileceğini yazmıştı; iddia oradan yayıldı. Oysa yaklaşık 384.000 kilometre uzaktaki Ay’dan Çin Seddi’ni görmek, 3 kilometre öteden bir saç telini görmeye benzer. NASA’ya göre birkaç yüz kilometre yükseklikteki alçak yörüngeden bile ancak kusursuza yakın koşullarda, güçlükle seçilebilir; insan yapımı pek çok başka yapıdan daha belirgin değildir. Çin’in ilk astronotu Yang Liwei de 2003’teki uçuşundan sonra Çin Seddi’ni aradığını ama göremediğini söyledi. Çin’in kültürel miras kurumunun 2012’de tamamladığı araştırma, Çin Seddi’ne ait bütün duvar bölümlerini, hendekleri ve doğal engelleri toplam 21.196 kilometre olarak ölçtü.

MerakTarih

Almanya’nın Mainz kentinden zanaatkâr Johannes Gutenberg, 1440 dolaylarında hareketli metal harflerle baskı yöntemini geliştirdi. Metalden tek tek dökülen harfler sayfa hâlinde dizilip mürekkepleniyor, kâğıda basılıyor, sonra yeniden kullanılıyordu. Böylece Avrupa’da kitap çok daha hızlı ve ucuza üretilmeye başlandı.

Hareketli harfi ilk bulan Gutenberg değildi. Çin’de Bi Sheng 11. yüzyılda pişmiş kilden harfler yapmıştı; Kore’de de Jikji adlı bir Budist metin 1377’de metal harflerle basılmıştı. Gutenberg’in asıl katkısı, az sayıda harfi olan Latin alfabesine uygun, eksiksiz bir sistem kurmasıydı: Çabuk dökülen kurşun, kalay ve antimon karışımı bir metal, birbirinin aynı harfleri döken bir el kalıbı, metale iyi tutunan yağ bazlı bir mürekkep ve üzüm ile zeytin sıkmakta kullanılanlara benzeyen vidalı ahşap bir pres. Mainz’da 1455 dolaylarında tamamladığı İncil’den yaklaşık 180 nüsha basıldı. 1500’e gelindiğinde Avrupa’da 270 kadar kentte matbaa vardı ve 20 milyondan fazla kitap basılmıştı. Matbaa, Rönesans ve Reform düşüncelerinin yayılmasında büyük rol oynadı.

MerakTarih

1630’larda Hollanda Cumhuriyeti’nde nadir lale soğanlarının fiyatları olağanüstü yükseldi, ardından Şubat 1637’de çöktü. Lale çılgınlığı denen bu olay, çoğu zaman kayıtlara geçen ilk spekülatif balon sayılır: Alıcılar malı daha pahalıya satabileceklerini umdukça fiyatlar gerçek değerin çok üstüne çıkar.

Lale Avrupa’ya 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndan geldi; botanikçi Carolus Clusius 1593’te Leiden’de lale dikti. En çok aranan lalelerin taç yaprakları alev gibi çizgili ve alacalıydı. Bugün bu desenin bir virüsten kaynaklandığını biliyoruz; virüs soğanların çoğalmasını da yavaşlatıyordu. Semper Augustus gibi en nadir lalelerin soğanları 10.000 florine kadar alıcı buldu. Ticaretin çoğu, henüz topraktaki soğanlar için 1636–1637 kışında meyhanelerde yapılan sözleşmelerdi. Ortada hiç soğan el değiştirmediği için Hollandalılar buna windhandel, yani “rüzgâr ticareti” diyordu. Olay, Charles Mackay’in 1841’de yayımlanan Extraordinary Popular Delusions and the Madness of Crowds (Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar ve Kalabalıkların Çılgınlığı) kitabıyla ün kazandı; Mackay pek çok kişinin iflas ettiğini anlatıyordu. Tarihçi Anne Goldgar ise 2007’de dönemin belgelerini inceledi ve ticaretin görece küçük bir tüccar çevresinde kaldığını, iflasların da çok az olduğunu gösterdi.

MerakTarih

Yeni Zelanda 1893’te, yetişkin kadınların tamamına genel seçimlerde oy hakkı tanıyan ilk ülke oldu. Ülke o dönem Britanya’ya bağlı, ama kendi kendini yöneten bir koloniydi. Yasa 19 Eylül’de onaylandı; kadınlar ilk oylarını aynı yılın kasım ayındaki seçimde kullandı.

Bu adım, Kate Sheppard’ın öncülük ettiği uzun bir kampanyanın sonucuydu. Kampanyanın arkasında WCTU (Women’s Christian Temperance Union) adlı Hristiyan kadın örgütü vardı. Örgüt alkol tüketimini sınırlamak istiyor, kadınlar oy kullanırsa bu amaca ulaşmanın kolaylaşacağına inanıyordu. Kadınlar parlamentoya art arda dilekçeler gönderdi; 1893’teki sonuncusunda 32.000’e yakın imza vardı. Bu, koloninin Avrupa kökenli yetişkin kadınlarının neredeyse dörtte biri demekti. Seçim Yasası, Maori kadınları dâhil 21 yaşını doldurmuş bütün kadınlara oy hakkı verdi. Ancak kadınlar 1919’a kadar milletvekili adayı olamadı; ilk kadın milletvekili Elizabeth McCombs 1933’te seçildi. Kate Sheppard’ın portresi 1991’den beri Yeni Zelanda’nın 10 dolarlık banknotunda yer alıyor. Türkiye’de kadınlar milletvekili seçme ve seçilme hakkını 1934’te kazandı.

MerakTarih

Moğol İmparatorluğu, toprakları kesintisiz uzanan imparatorlukların tarihteki en büyüğüdür. Cengiz Han 1206’da kurdu, oğulları ve torunları genişletti; 13. yüzyılın sonlarında Japon Denizi’nden Doğu Avrupa’ya kadar tek parça hâlinde uzanıyordu.

Cengiz Han’ın asıl adı Temuçin’di; 1162 dolaylarında doğdu. Moğol bozkırındaki göçebe boyları birleştirdikten sonra 1206’da bütün Moğolların hükümdarı ilan edildi. 1227’de öldüğünde orduları Kuzey Çin’den Hazar Denizi’ne kadar uzanan toprakları ele geçirmişti. Ardılları Rusya’ya, İran’a ve Çin’in geri kalanına ilerledi. Yaklaşık 24 milyon kilometrekarelik yüz ölçümüyle imparatorluk, toprakları okyanuslara dağılmış Britanya İmparatorluğu’ndan sonra tarihin en büyük ikinci imparatorluğuydu. Fetihler çok yıkıcıydı; ama ardından Moğolların kurduğu düzen, yani Pax Mongolica (Moğol Barışı), İpek Yolu’nda uzak mesafeli ticareti daha güvenli hâle getirdi. Yam denen menzil teşkilatı sayesinde ulaklar istasyonlarda at değiştirerek günde 200 kilometreye kadar yol alabiliyordu. 1294’e gelindiğinde imparatorluk dört devlete bölünmüştü: Altın Orda, Çağatay Hanlığı, İran’daki İlhanlılar ve Çin’deki Yuan Hanedanı.