Bir tasarımın ardındaki fikir

Tasarım

Günlük eşyalar, ürünler ve tasarımcılar. Kullandığımız nesneler neden böyle görünüyor, neden böyle çalışıyor?

Bu konudaki kartlarSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimTasarım

Isotype, toplumsal ve ekonomik verileri yan yana dizilmiş, tekrar eden küçük resimlerle anlatan bir görsel sistemdir; amacı, dili ya da eğitimi ne olursa olsun herkesin bu verileri anlayabilmesiydi. Sistemi 1920’lerin Viyana’sında Otto Neurath, sonradan Neurath soyadını alan Marie Reidemeister ve grafik sanatçısı Gerd Arntz geliştirdi.

Isotype adı, İngilizce “International System of Typographic Picture Education” (Uluslararası Tipografik Resimli Eğitim Sistemi) sözlerinin kısaltmasıdır. Otto Neurath sistemi 1920’lerde Viyana’daki Toplum ve Ekonomi Müzesi’nde geliştirdi; amacı, az okumuş insanlar dahil herkesin toplumsal ve ekonomik verileri bir bakışta karşılaştırabilmesiydi. Temel kural basitti: daha büyük bir miktarı göstermek için simge büyütülmez, aynı küçük simge daha çok kez yinelenir. Böylece okuyucu hem sayabilir hem karşılaştırabilir. Avusturya’daki siyasi çalkantı Neurath’ı 1934’te ülkeden ayrılmak zorunda bırakınca çalışmalarını önce Hollanda’da, sonra İngiltere’de sürdürdü. Bu yaklaşımın izleri bugün toplu taşıma haritalarında, trafik işaretlerinde ve infografiklerdeki tekrar eden küçük simgelerde görülüyor.

MerakArkeoloji

Pazırık halısı, bugün bilinen en eski düğümlü halıdır. Yaklaşık 2.300 ila 2.500 yıl önce dokunmuş ve Sibirya’daki Altay Dağları’nda donmuş bir mezarda günümüze ulaşmıştır.

Sovyet arkeolog Sergei Rudenko halıyı 1949’da, Altay’ın atlı göçebelerine ait bir mezar höyüğü olan Pazırık 5 numaralı kurganda buldu. Mezar çok eski zamanlarda soyulmuştu; soyguncuların açtığı tünelden sızan su donmuş, buz da keçeyi, ahşabı, kumaşları ve halıyı bozulmadan saklamıştı. Rudenko mezarları MÖ 5. yüzyıla tarihlemişti; sonraki çalışmalar bu kurgan grubunu MÖ 4. ile 3. yüzyıllara yerleştiriyor. Yaklaşık iki metreye iki metre boyutundaki halıda 1,25 milyon kadar düğüm var; ortadaki alanı atlılar ve geyiklerle süslü kenar şeritleri çevreler. Halının nerede dokunduğu hâlâ tartışılıyor: İran, Ermenistan ve Orta Asya’nın adı geçiyor. Halı bugün St. Petersburg’daki Devlet Ermitaj Müzesi’nde saklanıyor.

MerakArkeoloji

Roma dodekahedronları, on iki beşgen yüzlü, içi boş küçük bronz nesnelerdir; her yüzde yuvarlak bir delik, her köşede küçük bir topuz bulunur. Yaklaşık 130 örnek bilinse de hiçbir antik metin ne işe yaradıklarını söylemez.

İlk örnek 1739’da İngiltere’de kayda geçti. O günden bu yana Britanya, Fransa, Almanya, Benelüks ülkeleri, İsviçre, Avusturya ve Macaristan’da 130 kadar örnek bulundu; imparatorluğun kalbi İtalya’da ise tek bir tane bile çıkmadı. Boyları 4 ile 11 santimetre arasında değişir; çoğu MS 2. ile 4. yüzyıllar arasında Galya’da dökülmüştür ve aynı nesnedeki delikler genellikle farklı büyüklüktedir. Pek azında kullanım izi var, hiçbirinde de harf ya da rakam yok. Ne işe yaradıklarına dair elliden fazla açıklama yayımlandı: arazi ölçüm aleti, eldiven örme aracı, sikkelerin kırpılıp kırpılmadığını anlamaya yarayan bir ölçü, fal aracı ya da bir ustanın becerisini göstermek için yaptığı bir parça. 2023’te Lincolnshire’daki Norton Disney köyünde amatör arkeologlar olağanüstü iyi korunmuş bir örnek buldu, ama bu da soruyu çözmedi.

MerakArkeoloji

Lewis satranç taşları, 12. yüzyılda çoğu mors dişinden oyulmuş ve 1831’de İskoçya’daki Lewis Adası’nda bulunmuş figürlerdir. Takımda krallar, kaygılı yüzlü kraliçeler, piskoposlar, atlı şövalyeler ve kalkanını ısıran savaşçılar var.

Taşlar 1831’de İskoçya’nın Dış Hebrid Adaları’ndan Lewis Adası’nda, Uig bölgesinde, başka bir masa oyununa ait düz pullar ve bir kemer tokasıyla birlikte bulundu. Büyük olasılıkla 1150-1200 yılları arasında oyuldular; en yaygın görüşe göre Hebridler’in Norveç yönetiminde olduğu o dönemde Norveç’in Trondheim kentinde. Birkaç eksik takımdan geldikleri anlaşılıyor; belki bir tüccarın satılık malıydılar. Kalkanını ısıran savaşçılar, İskandinav efsanelerinde savaşta kendinden geçen “berserker” denen dövüşçülerdir. Elini yanağına dayamış kraliçeler de büyük olasılıkla kaygıyı değil, sükûneti ve bilgeliği anlatıyordu. Bugün 82 parça Londra’daki British Museum’da, 11 parça Edinburgh’daki İskoçya Ulusal Müzesi’nde. 2019’da, onlarca yıl Edinburgh’da bir ailenin evinde ne olduğu bilinmeden duran bir kale taşı açık artırmada 735 bin sterline satıldı.

MerakMimarlık

Yemen’deki surlarla çevrili Şibam kasabasında 500 kadar kerpiç kule ev yükselir; bazıları on bir katlı ve 30 metreden yüksektir. Büyük bölümü 16. yüzyılda yapılan kent, yukarıya doğru büyümek üzere planlanmış yerleşimlerin en eski örneklerinden biridir.

Hadramut Vadisi’ndeki Şibam’da yaklaşık 1.700 yıldır insanlar yaşıyor. 1532–33’teki büyük bir sel eski kentin çoğunu yıktı ve kent, vadi tabanının üzerindeki kayalık bir tepede yeniden kuruldu. Tek bir savunma suruyla çevrili olduğu için yayılacak yeri yoktu; evler de bu yüzden yukarı doğru büyüdü, her katta bir ya da iki oda bulunur. Güneşte kurutulmuş kerpiçten kalın duvarlar çöl sıcağında içeriyi serin tutar, ama sürekli bakım ister: 2008’de bir tropik fırtınanın getirdiği sel birkaç binayı yıktı. Kente sık sık “Çölün Manhattan’ı” denir; UNESCO Şibam’ı 1982’de Dünya Mirası listesine aldı.

MerakMimarlık

Fujian tulouları, Çin’in güneydoğusunda Hakka ve Minnan topluluklarının sıkıştırılmış topraktan yaptığı yuvarlak ya da kare biçimli dev evlerdir. Kale gibi kapalı tek bir halka, ortak bir avlunun çevresinde bütün bir sülaleyi, bazen birkaç yüz kişiyi barındırırdı.

Tuloların çoğu 12. ile 20. yüzyıllar arasında Fujian’ın güneybatısındaki tepelik bölgede yapıldı. Haydutların ve sülaleler arası kavgaların eksik olmadığı bu yerlerde, bir kale gibi kapanabilen bir ev emeğe değerdi. Üç ila beş kat yüksekliğindeki duvarlar, tahta kalıpların arasına toprak dövülerek kat kat yükseltildi. Dışarıya tek bir kapı ve birkaç pencere açılır; içeride ise her katı ahşap galeriler dolaşır. Her aile zeminden en üst kata kadar kendi odalarına sahipti; avluda kuyu ve sülalenin atalarını andığı salon bulunurdu. En büyük tuloular 800 kişiye kadar barındırabiliyordu. UNESCO, 46 tuloyu 2008’de Dünya Mirası listesine aldı.

DinginlikMimarlık

Meşrebiye, eski Arap kentlerinde sık görülen, oyma ahşap kafesle kapatılmış bir çıkma penceredir. Kafes güneşin parlaklığını kırar, esintiyi içeri alır; içeridekiler de görünmeden sokağı izleyebilir.

Meşrebiyenin bugünkü biçimine ait en eski izler, Abbasi halifeleri dönemindeki 12. yüzyıl Bağdat’ına uzanır. Oradan Mısır’a, Doğu Akdeniz kıyılarına, Arabistan’a ve daha ötelere yayıldı, en parlak dönemini Osmanlılar zamanında yaşadı. Irak’ta şenaşil, Cidde’de revaşin adıyla anılır. Kafes genellikle altta sık, üstte daha seyrek işlenir; böylece hava baş hizasının üstünde hızlı, aşağıda yavaş akar. Pencereye konan su testileri, üzerlerinden geçen esintiyi buharlaşmayla serinletirdi. Mahremiyet de önemliydi: ev halkı sokaktaki hayatı görünmeden izleyebilirdi. 20. yüzyılda terk edilen meşrebiyeler, binaları makinesiz serinletmenin bir yolu olarak bugün yeniden mimarların ilgisini çekiyor.

MerakMimarlık

Mukarnas, küçük nişlerin bal peteği gibi kat kat dizilmesiyle yapılan bir İslam mimarisi bezemesidir. Kare bir odanın yuvarlak kubbeyle birleştiği köşelerde geçiş öğesi olarak, ayrıca kapıların ve tonozların üst kısımlarında kullanılır.

Batılı yazarlar mukarnası çoğu zaman “sarkıt” ya da “bal peteği” tonozu diye anmıştır. Günümüze ulaşan en eski örnekler, kubbelerin altındaki köşelerde kullanılan üç bölümlü basit nişlerdir: Özbekistan’da Tim’deki Arab-Ata Türbesi (977–978) ile İran’daki Kabus Kümbeti (1006–1007) bunlardandır. Bilinen en eski eksiksiz mukarnas kubbe, Irak’ın Samarra kentindeki İmam Dur Türbesi’ni örtüyordu ve 1090’da tamamlanmıştı. Tekniğin kuzeydoğu İran’da mı, yoksa Abbasi Irak’ında mı doğduğu hâlâ tartışılıyor. Tuğla ve alçıdan, oyma taştan ya da ahşaptan yapılan mukarnas İslam dünyasının her yanına yayıldı: Anadolu Selçukluları onu görkemli taş taç kapılarda kullandı, İspanya’da ise Elhamra Sarayı’nın tavanlarını doldurur.

MerakTasarım

Girih karoları, Orta Çağ İslam ustalarının duvarlara ve kubbelere işlenen iç içe geçmiş yıldızlı desenleri planlarken kullandığı beş biçimlik bir takımdır. 15. yüzyıldan kalma bazı desenler, matematikçilerin ancak 1970’lerde tanımladığı bir düzene çok yaklaşır.

Girih, Farsçada “düğüm” demektir. Beş karonun her biri (ongen, beşgen, uzun altıgen, papyon ve eşkenar dörtgen) üzerinde süsleme çizgileri taşır. Karolar kenar kenara dizildiğinde bu çizgiler birleşip kesintisiz şeritlere dönüşür; böylece bir usta birkaç parçayla dev bir desen kurabilirdi. Fizikçiler Peter Lu ve Paul Steinhardt 2007’de, başta İsfahan’daki Darb-ı İmam türbesi (1453) olmak üzere bazı desenlerin kuazikristal düzene çok yaklaştığını gösterdi. Kuazikristal düzen, son derece düzenli olduğu hâlde kendini hiçbir zaman aynen tekrarlamayan bir diziliştir; matematikçilerin 1970’lerde tanımladığı Penrose döşemeleri buna örnektir. Ustalar bu düzene, onu anlatacak matematikten yüzyıllar önce geometri bilgisi ve deneyimle ulaşmıştı.

MerakMühendislik

Bugün neredeyse her pencerede kullanılan float cam, erimiş camın erimiş kalay banyosunun üzerine dökülmesiyle üretilir. Cam kalayın üzerinde yayılarak düzgün bir levhaya dönüşür; yüzeyleri taşlamaya ya da cilaya gerek kalmadan pürüzsüz çıkar.

Float camdan önce büyük ve saydam levhalar döküm camı olarak üretilirdi: cam dökülür ya da haddelenir, sonra iki yüzü de taşlanıp cilalanırdı; bu yavaş ve pahalı bir işti. Pilkington Brothers şirketinden Alastair Pilkington ile Kenneth Bickerstaff yeni yöntemi 1953–1957 arasında şirketin İngiltere’deki St Helens fabrikasında geliştirdi. Yöntem, camın kalaydan hafif olmasına ve onunla karışmamasına dayanır: erimiş metalin üzerinde yüzen cam, yerçekimi ve yüzey gerilimiyle kendiliğinden düzleşir, ardından kesintisiz bir şerit hâlinde yavaş yavaş soğutulur. Şirket yöntemi 1959’da duyurdu, 1960’ta kârlı seri satışa geçti ve 1960’lar boyunca lisans vererek bütün dünyaya yaydı; float cam kısa sürede eski yöntemlerin yerini aldı.

AzimMühendislik

Öngerilmeli betonun içinde sıkıca gerilmiş çelik halatlar bulunur; böylece beton, üzerine yük binmeden önce sıkıştırılmış olur. Beton çekildiğinde kolayca çatlar ama sıkıştırıldığında çok dayanıklıdır; bu yüzden öngerme, kirişlerin ve köprülerin daha uzun açıklıklar geçmesini sağlar.

Sıradan betonarmede çekme kuvvetlerini içine gömülen çelik donatı çubukları karşılar, ama beton eğildikçe yine çatlar. Öngerme bir adım ileri gider. Ön germe yönteminde çelik halatlar beton dökülmeden önce gerilir, beton sertleşince serbest bırakılır; art germe yönteminde ise sertleşmiş betonun içindeki kanallardan geçirilen kablolar sonradan gerilip ankrajlanır. Her iki durumda da trafik ya da yük bir kirişin alt yüzünü uzatmaya çalıştığında, önce içerideki bu sıkışmayı yenmek zorundadır. Fransız mühendis Eugène Freyssinet 1928’de, sıkışmanın zamanla azalmaması için yüksek dayanımlı çelik kullanan uygulanabilir bir yöntemin patentini aldı. 20. yüzyılın ortasından itibaren öngerme köprülerde, otoparklarda ve döşemelerde standart hâle geldi, daha uzun açıklıklara ve daha ince kesitlere olanak verdi.

MerakTeknoloji

Kimyager Leo Baekeland’in 1907’de icat ettiği bakalit, tamamen sentetik ilk plastikti. Kalıpta ısıtıldığında bir daha yumuşamamak üzere sertleşirdi; ısıya dayanıklı olduğu ve elektrik iletmediği için fişlerde, anahtarlarda, radyolarda ve telefonlarda kullanıldı.

Belçika doğumlu kimyager Leo Baekeland, New York yakınlarında yaşarken gomalağa sentetik bir alternatif arıyordu. Gomalak, lak böceklerinin salgıladığı ve elektrik tellerini kaplayıp yalıtmakta kullanılan doğal bir reçineydi. Baekeland, fenol ve formaldehit adlı iki kimyasal arasındaki tepkimeyi ısı ve basınçla denetlemenin yolunu buldu. Selüloit gibi önceki plastikler bitki selülozundan üretiliyordu; bakalit ise tamamen laboratuvar kimyasallarından yapılmıştı. Aynı zamanda termoset bir malzemedir: bir kez sertleşince molekülleri katı bir ağa kilitlenir, bu yüzden eritilip yeniden biçimlendirilemez. Reçine tek başına kırılgan olduğu için üreticiler içine odun unu gibi dolgu maddeleri katardı. 1920’ler ve 1930’larda telefonlardan radyo kasalarına, takılardan tencere saplarına kadar her yerdeydi.

MerakMühendislik

Corten çelik, açık havada kaldığında yüzeyinde sıkı ve kalıcı bir pas tabakası oluşturan bir alaşımdır. Bu tabaka paslanmanın ilerlemesini yavaşlatır; bu yüzden çeliği boyamaya gerek kalmaz.

Sıradan pas pul pul dökülür ve altındaki taze metali açığa çıkarır; böylece paslanma içeri doğru ilerler. Corten gibi hava koşullarına dayanıklı çeliklerde az miktarda bakır, krom, nikel ve fosfor bulunur. Bunlar pasın yüzeye sıkıca yapışan, patina denen yoğun bir tabaka oluşturmasına yardım eder; bu tabaka oksijenin ve nemin büyük kısmını dışarıda tutar. Rengi birkaç yıl içinde turuncudan koyu kahverengiye döner. US Steel alaşımı 1933’te kömür ve cevher taşıyan yük vagonları için piyasaya sürdü. Koruma ancak yüzey ıslandıktan sonra kuruyabiliyorsa işe yarar; sürekli nem, deniz tuzu ya da birleşim yerlerinde biriken su patinayı bozar. Bu çeliği çıplak bırakan ilk bina, Eero Saarinen’in tasarladığı ve 1964’te tamamlanan, Illinois eyaletinin Moline kentindeki John Deere genel merkezidir.

MerakMühendislik

Fresnel merceği, sıradan bir merceğin kalın ve kavisli camı yerine iç içe ince halkalar kullanır; her halka ışığı tam gereken açıyla kırar. 1820’lerde deniz fenerleri için geliştirilen bu mercek, ışığı çok daha az cam ve ağırlıkla aynı güçte toplar.

Fransız fizikçi Augustin-Jean Fresnel, 1819’da Fransa’nın deniz fenerleri komisyonu için çalışırken o dönemde kullanılan metal yansıtıcıların yerine basamaklı bir mercek önerdi; bu yansıtıcılar lamba ışığının ancak yarısı kadarını geri yollayabiliyordu. Tam boyutlu bir mercek 1822’de Paris’te denendi. 25 Temmuz 1823’te ilk Fresnel merceği, Gironde Nehri’nin ağzındaki Cordouan Deniz Feneri’nde yakıldı; ışığı denizde 32 kilometreden daha uzaktan görülebiliyordu. Aynı güçte tek parça bir mercek akıl almaz kalınlıkta ve ağırlıkta olurdu. Sonradan başıboş ışığı da ufka yönelten cam prizmalarla geliştirilen tasarım bütün dünyanın deniz fenerlerine yayıldı ve “bir milyon gemiyi kurtaran buluş” diye anıldı.

MerakTasarım

A4 bir kâğıdı uzun kenarının ortasından ikiye kestiğinizde, oranları birebir aynı iki A5 yaprak elde edersiniz. Bunun sırrı, uluslararası kâğıt standardı ISO 216’nın kenarlar arasında kurduğu orandır: 1’e karekök 2, yani yaklaşık 1’e 1,414.

Fikrin geçmişi eskidir. Alman bilim insanı Georg Christoph Lichtenberg, karekök 2 oranının avantajlarına 1786’da bir mektubunda değinmiş, devrim dönemi Fransa’sı da benzer ölçüleri 1798 tarihli bir vergi yasasında sıralamıştı. Bugünkü sistem, Alman mühendis Walter Porstmann’ın önerisine dayanır. Bu öneri 1920’lerin başında Alman standardı DIN 476 olarak yürürlüğe girdi, ardından uluslararası ISO 216 standardına dönüştü. En büyük boy olan A0’ın alanı bir metrekaredir; A1 bunun yarısı, A2 onun da yarısıdır ve dizi A4’e, oradan daha küçük boylara iner. Bütün boyların biçimi aynı olduğu için bir sayfa fotokopide kırpılmadan büyütülüp küçültülebilir. Bu standart yerine hâlâ çoğunlukla Letter gibi başka ölçüler kullanan başlıca ülkeler ABD ile Kanada’dır.

MerakTasarım

Valentine, İtalyan Olivetti firmasının 1969’da çıkardığı taşınabilir bir daktiloydu. Parlak kırmızı plastik gövdesi, saplı ve aynı renkteki kutusuna kayarak yerleşiyordu. Ettore Sottsass’ın Perry King’le birlikte tasarladığı Valentine, bir büro aletini renkli ve kişisel bir eşyaya dönüştürdü.

Olivetti, Valentine’ı 1969’da Sevgililer Günü’nde tanıttı. İçinde firmanın sağlamlığı kanıtlanmış Lettera 32 daktilosunun mekanizması vardı; yenilik, dayanıklı ve renkli ABS plastikten gövdesiyle tasarımın parçası hâline gelen kutusundaydı. Daktiloların çoğunun siyah, gri ya da bej olduğu bir dönemde Valentine, büro eşyası gibi değil, insanın kendine ait bir eşyası gibi hissettirmek için tasarlanmıştı. Olivetti milyonlarca satmayı umuyordu, ama satışlar ancak birkaç on bine ulaştı. Yine de bir tasarım klasiği oldu; bugün New York’taki MoMA’nın, Londra’daki V&A ve Tasarım Müzesi’nin koleksiyonlarında yer alıyor. Sonradan Memphis tasarım grubunu kuran Sottsass, zamanla adının hep bu kırmızı makineyle anılmasından yakınır oldu.

MerakTasarım

Anglepoise masa lambası, İngiliz mühendis George Carwardine’in 1932’de tasarladığı bir lambadır ve hangi açıda bırakırsanız orada kalır. Eklemli kollarının ağırlığını yaylar dengeler; başlık hafif bir dokunuşla yer değiştirir, sonra olduğu yerde durur.

Carwardine, araç süspansiyonu üzerine uzmanlaşmış bir otomobil tasarımcısı ve danışmandı; yayların bir yükü nasıl dengede tuttuğunu iyi biliyordu. Lambanın neredeyse her açıda yerinde kalmasını sağlayan bir yay ve kol düzeni kurdu, Temmuz 1932’de de patent başvurusu yaptı. 1934’te tasarımın lisansını Redditch’teki yay üreticisi Herbert Terry and Sons’a verdi. Firmanın 1935’te ev kullanımı için çıkardığı dört yaylı 1227 modeli çok sevildi. 1937’de Norveçli Luxo firması kendi versiyonunu üretmeye başladı. Bir Luxo lambası daha sonra Pixar’ın ilk kısa filmi Luxo Jr.’ın (1986) başrolüne çıktı; stüdyonun logosunda bugün hâlâ zıplayan masa lambası oradan gelir.

MerakTasarım

Thonet No. 14, 1859’dan beri kafelerde gördüğümüz klasik bükme ahşap sandalyedir. Buharla bükülmüş altı parça kayın, on vida, iki somun ve hasır bir oturaktan oluştuğu için seri üretilebiliyor, sökülü hâlde gönderilip satılacağı yerde kuruluyordu.

Almanya’da doğup Viyana’ya yerleşen marangoz Michael Thonet, masif ahşabı buharla bükerek sağlam ve her seferinde aynı çıkan kıvrımlar elde etmek için yıllarca uğraştı. Böylece sandalye yapımını yavaşlatan oymaların ve birleşim yerlerinin çoğu ortadan kalktı; firması Gebrüder Thonet, bugünkü Çekya’daki Moravya’da bulunan fabrikalarında birbirinin aynı parçaları çok sayıda üretebildi. Ucuz, hafif ve kalabalık kafelere dayanacak kadar sağlam olan sandalyeden 1859 ile 1930 arasında yaklaşık 50 milyon satıldı; döneminin en çok satan sandalyesi oldu. Parçalar sıkı paketlenebildiği için sandalyeler trenle ve gemiyle dünyanın dört bir yanına ulaştı. Farklı versiyonları bugün de üretiliyor.

AzimTasarım

Batı Almanya’daki Ulm Tasarım Yüksekokulu 1953’ten 1968’e kadar açık kaldı ve tasarımı bir süsleme işi olarak değil; bilimle, sosyolojiyle ve sanayi üretimiyle birlikte öğretti. Braun’un sade ürünlerinde ve Lufthansa’nın görsel kimliğinde okulun hocalarının ve öğrencilerinin imzası vardır.

Okulu Inge Scholl, tasarımcı Otl Aicher ve İsviçreli sanatçı ve mimar Max Bill kurdu. Inge Scholl’un kardeşleri Hans ve Sophie Scholl, Nazilere direndikleri için 1943’te idam edilmişti; okul kısmen onların anısına, savaş sonrasında sorumluluk sahibi yurttaşlar yetiştirmek amacıyla açıldı. Binasını Max Bill tasarladı, ilk yöneticisi de o oldu. Eğitim giderek daha yöntemli bir hâl aldı; matematikten, psikolojiden ve işaretlerin nasıl anlam taşıdığını inceleyen bilimden yararlandı. Okulun hocası Hans Gugelot, Braun’un 1950’lerdeki radyo ve pikaplarında firmayla birlikte çalıştı. Aicher’in ekibi 1960’ların başında Lufthansa’nın bütün kurumsal kimliğini tasarladı; Aicher daha sonra 1972 Münih Olimpiyatları’nın piktogramlarını da çizdi. Okul, kamu desteği kesilince 1968’de kapandı.

AzimTasarım

Yalnızca tek yönde takılabilen bir fiş yanlış takılamaz. Ürünleri ve işleri, hata yapılamayacak ya da yapılan hata hemen fark edilecek biçimde tasarlamaya poka-yoke denir; Japonca “hatayı önleme” demektir.

Fikri 1960’larda, Toyota’ya danışmanlık yapan Japon mühendis Shigeo Shingo geliştirdi. Bir fabrikada küçük bir şalteri monte eden işçiler, iki yaydan birini takmayı zaman zaman unutuyordu. Shingo onlardan önce iki yayı da küçük bir kaba koymalarını, sonra kaptan alıp takmalarını istedi; kapta yay kalırsa hata hemen göze çarpıyordu. Yönteme önce “aptala karşı koruma” anlamına gelen baka-yoke adını verdi, ama bu sözcük işçileri incitebileceği için adı poka-yoke olarak değiştirdi: poka “dalgınlıkla yapılan hata”, yokeru ise “kaçınmak” demektir. Yalnızca tek yönde takılan hafıza kartı ya da kapağı açılınca duran mikrodalga fırın, gündelik hayattan örneklerdir. Shingo’ya göre hatayı önlemek, sonradan bulmaktan çok daha ucuzdur.

MerakTasarım

Yol ortasındaki küçük reflektörleri, yani kedi gözlerini, İngiltere’nin Halifax kentinden Percy Shaw icat etti ve 1934’te patentini aldı. Farların ışığını sürücüye geri yansıtırlar; üzerlerinden bir tekerlek geçtiğinde de kauçuk bir silecek camlarını temizler.

Shaw, karanlık gecelerde evinin yolunu tramvay raylarının parıltısına bakarak bulduğunu, raylar sökülünce izleyecek başka bir şeye ihtiyaç duyduğunu anlatmıştı. Adını, kedi gözlerinin far ışığında parlamasından alır. Her birinde, dökme demir bir tabana oturan kauçuk bir kubbenin içinde cam mercekler bulunur. Üzerinden geçen tekerlek kubbeyi aşağı bastırır, mercekler çökerken sabit bir kauçuk silecek onları temizler; tabanda biriken yağmur suyu da yıkanmalarına yardım eder. Shaw şirketini 1935’te Halifax’ta kurdu. İkinci Dünya Savaşı’ndaki karartmalarda sokak lambaları söndürülüp farlar kısmen kapatılınca kedi gözlerinin değeri açıkça görüldü. Savaştan sonra Ulaştırma Bakanlığı’nın bir komitesi, İngiltere yollarında yaygınlaşmalarını destekledi. Benzerleri bugün dünyanın her yerinde kullanılıyor.

MerakMühendislik

Plimsoll işareti, gemi gövdesine boyanan ve ortasından yatay bir çizgi geçen dairedir; yüklü bir geminin suya en fazla ne kadar gömülebileceğini gösterir. Yanındaki ek çizgiler, tatlı suda, tropik sularda ve kış denizlerinde güvenli sınırın farklı olduğunu hesaba katar.

İşaret, adını 1870’lerde “tabut gemiler”e karşı mücadele eden İngiliz milletvekili Samuel Plimsoll’dan alır. Bu gemiler aşırı yüklenerek ve çoğu zaman değerinden yüksek sigortalanarak denize gönderilirdi; gemi batıp mürettebat boğulsa bile sahipleri kâr edebiliyordu. Plimsoll’un 1873’te yayımlanan Our Seamen (Denizcilerimiz) adlı kitabı kamuoyunu ayağa kaldırdı ve 1876 tarihli Ticaret Gemileri Yasası, İngiliz gemilerinde yükleme çizgisini zorunlu kıldı. 1930 ve 1966’daki uluslararası sözleşmeler bu kuralı bütün dünyadaki gemilere yaydı. İşaretin yanındaki harfler tropik tatlı su (TF), tatlı su (F), tropik (T), yaz (S), kış (W) ve Kuzey Atlantik kışı (WNA) anlamına gelir. İngilizcede kanvas spor ayakkabılara “plimsoll” denmesinin, sayanın tabanla birleştiği yerdeki şeridin bu çizgiyi andırmasından geldiği söylenir.

MerakTicaret

Orta Çağ İngiltere’sinde kraliyet hazinesi hesaplarını çetele çubuklarıyla tutardı: bir tahta parçasına açılan çentikler tutarı gösterir, sonra çubuk boyuna ikiye yarılırdı. Her taraf bir yarıyı saklardı; yalnızca gerçek eşler birbirine tam oturduğu için iki parça borcu kanıtlardı.

Çentik ne kadar büyükse tutar da o kadar büyüktü. Tahta hiçbir zaman aynı biçimde yarılmadığı için sahte bir yarım eşine uymazdı; bu yüzden çubuk hem makbuz hem kanıt işi görürdü. İngiltere’nin kraliyet hazinesi Exchequer, çeteleleri 12. yüzyıldan 1826’da kaldırılana kadar kullandı. Ekim 1834’te eski çubuklar Lordlar Kamarası’nın altındaki sobalarda yakılırken bacalar aşırı ısındı; çıkan yangın Orta Çağ’dan kalma Westminster Sarayı’nın büyük bölümünü yok etti. Bugün orada duran ve Big Ben’in saat kulesini de barındıran bina, yerine yapıldı. Çentikli sayı çubukları başka pek çok yerde de kullanıldı; Türkçedeki “çetele tutmak” deyimi de bu alışkanlıktan kalmadır.

Azimİş Dünyası

Çift taraflı kayıt sisteminde her işlem aynı anda iki hesaba yazılır: birine borç, ötekine alacak olarak. İki tarafın toplamı her zaman eşit olması gerektiğinden, tutmayan bir hesap bir yerde yanlış kayıt yapıldığını ele verir.

Diyelim ki bir dükkân 100 florinlik malı peşin alıyor: stok hesabı 100 artar, kasa hesabı 100 azalır ve defter yine denk kalır. Yöntem, Orta Çağ’ın sonlarında İtalyan tüccarların uygulamalarından doğdu. Bugüne ulaşan en eski eksiksiz örnek, Amatino Manucci’nin Floransalı bir şirket için 1299–1300’de tuttuğu defterdir. Leonardo da Vinci’nin dostu olan Fransisken rahip ve matematikçi Luca Pacioli, 1494’te Venedik’te basılan bir ders kitabında yöntemi ayrıntılı biçimde anlattı. Bu yüzden çoğu zaman “muhasebenin babası” diye anılır, ama yöntemi o icat etmedi. Denk bir defter dürüstlüğü kanıtlamaz, ama pek çok hatayı kolayca yakalatır. Şirket hesapları bugün de aynı mantıkla tutulur.