Yollar, mallar ve para

Ticaret

Ticaret yolları, paranın tarihi ve dünyayı dolaşan mallar. Alışverişin toplumları nasıl değiştirdiğine dair hikâyeler.

Bu konudaki kartlarSayfa 1Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTarih

Antik dünyanın en değerli boyası olan Sur moru, deniz salyangozlarından elde edilirdi. Yalnızca 1,4 gram boya için yaklaşık 12.000 salyangoz gerekiyordu; bu da tek bir giysinin kenar süsünü boyamaya ancak yeterdi.

Boya, başta Bolinus brandaris türü olmak üzere birkaç Akdeniz deniz salyangozunun bir bezinden elde edilir. Taze salgı neredeyse renksizdir; havayla ve güneş ışığıyla temas edince morarır. Adını, bugünkü Lübnan’da bulunan ve bu ticaretin merkezlerinden biri olan Fenike liman kenti Sur’dan (Tyros) alır. Büyük teknelerde çürümeye bırakılan salyangozlar boyahanelere öyle bir koku yayıyordu ki antik yazarlar bundan yakınmıştır. Roma imparatorları en iyi moru kendilerine ayırdı; daha sonra Bizans sarayı da mor ipeği imparatorluk ailesine özgü kıldı. Tahttaki bir Bizans imparatorunun çocuğuna “morda doğmuş” (Porfirogenetos) denirdi. 12.000 salyangoz hesabı, 1909’da saf boyayı elde eden ve onun çivit boyasının yakın bir kimyasal akrabası olduğunu gösteren Alman kimyager Paul Friedländer’e aittir.

MerakTicaret

İpek Yolu tek bir yol değil, Çin’i 1.500 yılı aşkın bir süre boyunca Orta Asya, Hindistan, İran ve Akdeniz’e bağlayan kervan ve deniz yollarından oluşan bir ağdı. Bu yollardan ipek ve baharatın yanı sıra dinler, icatlar ve hastalıklar da geçti.

Bu ad, yolların kendisinden çok daha yenidir: “Seidenstraße”, yani “İpek Yolu” adını 1877’de Alman coğrafyacı Ferdinand von Richthofen koydu. Ticaret, MÖ 2. yüzyıldan itibaren Çin’de Han Hanedanı döneminde gelişti. Elçiler ve kervanlar Kaşgar ve Semerkant gibi vaha kentlerinden geçerek batıya uzanan yollar açtı; gemiler de Çin, Hint, Arap ve Doğu Afrika limanlarını birbirine bağladı. Yolun tamamını gidip gelen tüccar azdı; mallar elden ele geçerek ilerlerdi. Budizm bu yollardan Çin’e ulaştı, kâğıt yapımı önce İslam dünyasına, sonra Avrupa’ya yayıldı. 14. yüzyılda vebanın da bu yolları izleyerek Karadeniz’e ve Avrupa’ya ulaştığı düşünülüyor.

MerakTicaret

Kolomb takası, Kristof Kolomb’un 1492 yolculuğundan sonra bitkilerin, hayvanların, hastalıkların ve insanların Amerika ile dünyanın geri kalanı arasında büyük çapta yer değiştirmesidir. Patates, mısır ve domates Atlantik’i doğuya geçti; atlar, buğday, çiçek hastalığı ve köleleştirilen milyonlarca Afrikalı batıya taşındı.

Sürece adını tarihçi Alfred W. Crosby, 1972’de yayımlanan The Columbian Exchange adlı kitabıyla verdi. Amerika’dan gelen ürünler Eski Dünya’nın sofrasını değiştirdi: Patates Avrupa’da nüfusun artmasına katkıda bulundu, mısır Afrika’nın büyük bölümünde temel besin oldu, acı biber Hindistan’a ve Kore’ye ulaştı. Öteki yönde atlar Kuzey Amerika ovalarındaki yaşamı baştan değiştirdi; sığır, şeker kamışı ve buğday Amerika’nın toprağını dönüştürdü. En ağır bedeli Amerika’nın yerli halkları ödedi. Daha önce hiç karşılaşmadıkları çiçek hastalığı, kızamık ve başka salgınlar birkaç on yıl içinde nüfusun büyük bölümünü öldürdü. Ardından kurulan plantasyon ekonomisi, milyonlarca Afrikalının köle olarak zorla taşınmasına yol açtı.

MerakTicaret

Hansa Birliği, Alman tüccar loncalarının ve ticaret kentlerinin kurduğu bir birlikti; 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar Baltık ve Kuzey Denizi ticaretine hâkim oldu. Birliğin fiilî merkezi Lübeck’ti; Londra’dan Novgorod’a kadar ticaret büroları vardı.

Birlik 12. yüzyılın sonunda birkaç kuzey Alman kentinden doğdu ve en parlak döneminde bugünkü sekiz ülkeye yayılan 200’e yakın yerleşimi kapsadı. Kralı, ordusu ya da kalıcı bir hükûmeti yoktu. Üye kentler zaman zaman toplanan ve Hansetag denen meclislere temsilci gönderir, ticaret ayrıcalıklarını paylaşır, gerektiğinde rakiplerini abluka altına alır, hatta onlarla savaşırdı; 1370’te Danimarka’ya karşı kazanılan savaş bunun bir örneğidir. Yurt dışındaki büyük ticaret büroları, yani kontorlar, Londra, Brugge, Bergen ve Novgorod’daydı. Güçlü toprak devletleri ortaya çıktıkça birlik etkisini yitirdi; son meclisini 1669’da topladı. Hamburg ve Bremen bugün de kendilerini “Özgür Hansa Kenti” olarak adlandırır.

MerakTicaret

Konteynerler, yani standart ölçülerde yapılmış çelik kutular, yükün boşaltılmadan gemiden kamyona, kamyondan trene geçmesini sağlar. 1956’daki ilk konteyner seferinden bu yana yükleme maliyetlerini öylesine düşürdüler ki bugünkü küresel ticaretin doğmasına yardım ettiler.

Konteynerden önce liman işçileri gemileri çuval çuval, sandık sandık, varil varil yüklerdi; bir geminin yüklenmesi günler, hatta haftalar sürebilirdi. Bunu, kamyon nakliyesinden gelen Amerikalı girişimci Malcolm McLean değiştirdi. 26 Nisan 1956’da, tankerden dönüştürülmüş Ideal X gemisi güvertesinde 58 konteynerle Newark’tan Houston’a yola çıktı. McLean’in hesabına göre yükleme maliyeti ton başına 16 sente inmişti; tek tek yüklenen mallarda bu rakam altı dolara yakındı. 1968–1970 arasında konteyner ölçüleri ve köşe bağlantıları uluslararası standarda bağlandı; artık her kutu her vince, gemiye ve kamyona uyuyordu. Limanlar değişti, birçok liman işçisi işini kaybetti; malı satıldığı yerden çok uzakta üretmek ucuzladı.

MerakTicaret

Sekizinci yüzyıldan itibaren Sahra’yı aşan deve kervanları, Batı Afrika’yı Kuzey Afrika’ya ve Akdeniz’e bağladı. Kuzeye altın, güneye tuz taşındı; kitaplar, âlimler ve fikirler de iki yönde yol aldı.

Develer MS ilk yüzyıllarda Sahra’ya yayılınca çölü geçmek mümkün hâle geldi; kuyular ve vahalar arasında günlerce susuz yürüyebiliyorlardı. Taghaza gibi çöl madenlerinden kesilen tuza, altını bol ama tuzu az olan Batı Afrika savanında büyük talep vardı; Gana, Mali ve Songhay imparatorluklarının altını da Akdeniz’deki darphanelere ulaşıyordu. Kervanlar binlerce deveden oluşabiliyordu. Bu ticaretle zenginleşen Timbuktu, 14. yüzyıldan itibaren Sankore gibi camilerin çevresinde gelişen bir İslam ilim merkezine dönüştü; kütüphanelerindeki binlerce el yazması günümüze ulaştı. Aynı yollar, köleleştirilmiş Afrikalıları da çölün kuzeyine taşıdı.

MerakTicaret

Hint Okyanusu’ndaki deniz ticareti, iki bin yılı aşkın bir süre mevsimle yön değiştiren muson rüzgârlarına göre yapıldı. Yolculuklarını bu rüzgârlara göre ayarlayan tüccarlar Doğu Afrika’yı, Arabistan’ı, Hindistan’ı, Güneydoğu Asya’yı ve Çin’i işlek limanlardan oluşan bir zincirle birbirine bağladı.

Hint Okyanusu’nun kuzeyinde muson yazın güneybatıdan, kışın kuzeydoğudan eser; bu yüzden bir gemi bir mevsimin rüzgârıyla açılıp ötekinin rüzgârıyla dönebilirdi. MS 1. yüzyıldan kalma Yunanca bir denizcilik rehberi olan Eritre Denizi Periplus’u, Mısır, Arabistan, Doğu Afrika ve Hindistan arasındaki bu ticareti daha o zaman anlatır. Arap ve İranlı denizcilerin dau denen ahşap yelkenlileri, Hint ve Malay gemileri, daha sonra da Çin filoları aynı düzeni kullandı; Amiral Zheng He’nin seferleri 1400’lerin başında Doğu Afrika’ya kadar ulaştı. Kilva, Kalikut ve Malakka gibi limanlar baharat, pamuklu kumaş, porselen ve altın ticaretiyle zenginleşti. İslam, Svahili kültürü ve pek çok sözcük de aynı yollardan yayıldı.

MerakTicaret

1565’ten 1815’e kadar Manila kalyonları denen İspanyol gemileri, Filipinler’deki Manila ile Meksika’daki Acapulco arasında Pasifik’i geçti. Doğuya Asya ipeği, porseleni ve baharatı taşıyan kalyonlar, Amerikan gümüşüyle geri döndü.

Genellikle her yönde yılda yalnızca bir ya da iki kalyon sefer yapardı. Acapulco’dan batıya yolculuk alize rüzgârlarıyla üç ay kadar sürerdi. Dönüşte ise gemiler batı rüzgârlarını yakalamak için çok kuzeyden dolaşmak zorundaydı ve yolculuk dört ila altı ay sürebilirdi; iskorbüt ve fırtınalar pek çok denizcinin canına mal oldu. Bugünkü Bolivya’daki Potosí ile Meksika’daki Zacatecas madenlerinden çıkan gümüşün büyük bölümü, ekonomisi giderek gümüşe dayanan Çin’e gitti. Meksika’ya ulaşan Çin porseleni, Puebla kentinin mavi-beyaz Talavera seramiklerini etkiledi; Manila da Çinli, İspanyol, Filipinli ve Japon tüccarların buluştuğu bir kente dönüştü. Rotanın 250 yıllık tarihinde onlarca kalyon battı.

MerakTicaret

Kauri denen küçük deniz salyangozlarının parlak kabukları, dayanıklı, sayması ve taşıması kolay, taklidi zor oldukları için Afrika, Asya ve Pasifik’in bazı bölgelerinde yüzyıllarca para olarak kullanıldı.

Kauriler Çin’de 3.000 yılı aşkın bir süre önce, Şang Hanedanı döneminde kullanılıyordu; Çincede “kabuk” anlamına gelen işaret bugün hâlâ “mal” ve “satın almak” gibi parayla ilgili birçok karakterin içinde yer alır. Asya’da ve Afrika’da kullanılan kaurilerin çoğu Maldiv Adaları’ndan geliyordu. Gezgin İbn Battuta, 1350’lerde Mali İmparatorluğu’nda bu kabukların para olarak kullanıldığını gördü. 16. yüzyıldan itibaren Avrupa gemileri kaurileri, çoğu zaman safra olarak, tonlarca Batı Afrika’ya taşıdı. Orada gündelik alışverişte ve vergilerde kullanıldılar; Atlantik köle ticaretinde köleleştirilen insanların bedeli de bu kabuklarla ödendi. İthalat arttıkça değerleri düştü ve 1900 dolaylarında yerlerini sömürge paraları aldı.

AzimTicaret

1602’de kurulan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC), yatırımı, deniz taşımacılığını, askerî gücü ve sömürge ticaretini bir araya getirerek tarihin ilk küresel şirketlerinden biri oldu.

Hollanda Genel Meclisi, VOC’ye Ümit Burnu’nun doğusundaki Hollanda ticaretinde 21 yıllık bir tekel verdi. Bununla da kalmadı, normalde yalnızca devletlerin sahip olduğu yetkileri de tanıdı: Şirket kale kurabiliyor, ordu besleyebiliyor, savaş açabiliyor, antlaşma imzalayabiliyor ve para basabiliyordu. Sermaye toplamak için halka hisse sattı; bu hisselerin Amsterdam’da alınıp satılması, onu hisseleri serbestçe el değiştiren ilk şirketlerden biri yaptı. Asya’daki merkezi Batavia’dan, yani bugünkü Cakarta’dan baharat ticaretine hâkim oldu ve bunu çoğu zaman zor kullanarak yaptı: 1621’de muskat ticaretini ele geçirmek için Banda Adaları halkının büyük bölümünü öldürdü ya da sürdü. En güçlü döneminde on binlerce kişi çalıştırıyordu. Borçlar ve yolsuzluk şirketin sonunu getirdi; VOC 1799’da feshedildi.

MerakTicaret

Tütsü Yolu, güzel kokulu ağaç reçineleri olan günlük ve mürü yüzyıllar boyunca güney Arabistan’dan Akdeniz pazarlarına taşıdı. Kervanlar çölü, yol boyunca sıralanan kentler, kuyular, kaleler ve su düzenleri sayesinde aşabiliyordu.

Günlük ve mür, güney Arabistan ile Afrika Boynuzu’nun kurak topraklarında yetişen ağaçlardan elde edilir. Tapınaklarda ve evlerde tütsü olarak yakılır, ilaç ve parfüm yapımında, mumyalamada da kullanılırdı. Yaşlı Plinius, MS 77 dolaylarında yazdığı Naturalis Historia’da, güney Arabistan’daki Thomna’dan Akdeniz kıyısındaki Gazze’ye uzanan yolun deve kervanları için 65 konağa bölündüğünü anlatır. Ona göre kıyıya varıldığında her deve yükünün maliyeti su, yem, konaklama, geçiş ücretleri ve rahiplere, muhafızlara, memurlara yapılan ödemelerle 688 denarius tutuyordu. Yolun bazı kesimlerini denetleyen kentler zenginleşti. Yemen’deki Şebve ve bugünkü Ürdün’de, sarnıçları ve barajlarıyla kervanlar için kıt yağmur suyunu biriktiren Nebati başkenti Petra bunlardan ikisidir.

AzimTicaret

12. ve 13. yüzyıllarda Fransa’nın kuzeydoğusundaki Champagne bölgesinde her yıl kurulan altı panayır, Avrupa ticaretinin başlıca buluşma yerlerindendi. Flaman kumaşı burada İtalyan tüccarlarla, Akdeniz baharatıyla, kredi ve para değişimiyle buluşuyordu.

Panayırlar dört kasaba arasında dönerdi: Lagny, Bar-sur-Aube, Provins ve Troyes. Her biri birkaç hafta sürdüğü için hepsi birlikte yılın büyük bölümünü kaplardı. Champagne kontları yollarda tüccarların güvenliğini sağlıyor, panayır görevlileri de sözleşmelerin uygulanmasını gözetip borcunu ödemeyenleri cezalandırıyordu. Böylece uzak kentlerden gelen, birbirini tanımayan tüccarlar birbirine güvenebiliyordu. Hesaplar çoğu zaman kâğıt üzerinde görülürdü: Bir panayırda biriken borçlar panayırın sonunda kapatılır ya da bir sonrakine devredilirdi. Bu, modern bankacılığa doğru atılmış erken bir adımdı. Panayırlar 14. yüzyılın başında geriledi. Champagne, 1284’te bölgenin vârisi Jeanne’ın ileride IV. Philippe olacak veliahtla evlenmesiyle Fransız tacına geçmişti; ardından kraliyet vergileri arttı, savaş Flaman ticaretini sekteye uğrattı ve İtalyan gemileri doğrudan Brugge’ye gitmeye başladı.

AzimTicaret

1397’de Floransa’da kurulan Medici Bankası, 15. yüzyıl Avrupa’sının en güçlü bankalarından biri oldu. Bankanın kârı, Medici ailesinin siyasi gücünü ve Donatello, Botticelli gibi sanatçılara yaptığı hamiliği finanse etti.

Bankayı Giovanni di Bicci de’ Medici kurdu; kârının büyük bölümü papaların mali işlerini yürütmekten geliyordu. Kilise faiz almayı yasakladığı için banka parasını poliçelerle kazanıyordu: Bir tüccar bir kentte ödeme yapıyor, parasını başka bir kentte başka bir para birimiyle geri alıyordu; bankanın payı da kurun içinde gizliydi. Giovanni’nin oğlu Cosimo döneminde bankanın Roma, Venedik, Milano, Cenevre, Avignon, Brugge ve Londra gibi kentlerde şubeleri vardı. Sonraki yöneticiler, İngiltere Kralı IV. Edward ve Burgonya Dükü Cesur Charles gibi borcunu ödeyemeyen hükümdarlara büyük krediler verdi; şubeler birer birer kapandı. Banka, Medicilerin Floransa’dan kovulduğu 1494’te tamamen çöktü.

AzimTicaret

Mısır’daki Süveyş Kanalı 1869’da açıldı ve Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağladı; böylece Avrupa ile Asya arasında sefer yapan gemiler Afrika’nın çevresini dolaşmak zorunda kalmadı. Kısmen zorla çalıştırılan işçilerce kazılan ve sonra imparatorlukların üzerinde çekiştiği kanal, bugün de dünya ticaretinin önemli bir bölümünü taşıyor.

Kanalı kazan şirketin başında Fransız diplomat Ferdinand de Lesseps vardı. İlk yıllarda on binlerce Mısırlı köylü, angarya denen ücretsiz ve zorunlu çalışma düzeniyle kanalda çalıştırıldı; bu uygulamaya 1864’te son verildi. Borç batağına düşen Mısır, 1875’te kanaldaki yüzde 44’lük hissesini Britanya’ya satmak zorunda kaldı; İngiliz askerleri kanal bölgesinde 1956’ya kadar kaldı. Aynı yıl Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır kanalı millîleştirdi; Britanya, Fransa ve İsrail de Mısır’a saldırdı. Başta ABD olmak üzere uluslararası baskı onları geri çekilmeye zorladı; bu kriz, Avrupa’nın Orta Doğu’daki sömürge çağının sona ermesinde bir dönüm noktası oldu. Mart 2021’de Ever Given adlı konteyner gemisi karaya oturdu ve kanalı altı gün boyunca kapattı.

MerakArkeoloji

1992’de İngiltere’nin Suffolk bölgesinde bulunan Hoxne Definesi, Britanya’da bugüne kadar çıkan en büyük geç Roma altın ve gümüş definesidir: takılar, kaşıklar ve karabiberliklerle birlikte 15 bine yakın sikke. MS 5. yüzyılın başında toprağa gömülmüştü.

Metal dedektörü meraklısı emekli bahçıvan Eric Lawes, defineyi 16 Kasım 1992’de, çiftçi Peter Whatling’in kaybettiği çekici aramasına yardım ederken buldu. Gümüş kaşıklar ve altın sikkeler görününce kazmayı bıraktı ve buluntuyu bildirdi. Böylece arkeologlar ertesi gün, eşyaların çoğu hâlâ çürümüş bir meşe sandığın içinde yerli yerindeyken kazı yapabildi. En geç tarihli sikkeler, definenin MS 407’den sonra, Roma’nın Britanya’daki egemenliği sona ererken gömüldüğünü gösteriyor. Hazinenin en ilginç parçaları arasında dört gümüş karabiberlik var; biri zarif bir kadının büstü biçiminde yapılmış ve “İmparatoriçe” adıyla anılıyor. İçlerinde büyük olasılıkla Hindistan’dan gelen karabiber vardı. Lawes ile Whatling, 1,75 milyon sterlinlik ödülü paylaştı. Define bugün Londra’daki British Museum’da.

MerakMimarlık

Büyük Zimbabve, Şona halkının atalarının 11. ile 15. yüzyıllar arasında kurduğu bir taş kenttir; dev granit duvarları harç kullanılmadan örülmüştür. Kent, Hint Okyanusu kıyısına altın gönderen bir krallığın başkentiydi.

Kalıntılar bugünkü Zimbabve’nin güneydoğusunda birkaç kilometrekarelik bir alana yayılır; kent en parlak döneminde muhtemelen 10.000 kadar kişiye ev sahipliği yapıyordu. En tanınmış yapısı olan Büyük Çevre’nin (Great Enclosure) duvarları 11 metreye kadar yükselir; bazılarının üstünde taşların zikzak biçiminde dizildiği şevron desenleri vardır. Kazılarda Çin çanak çömleği, cam boncuklar, Arabistan sikkeleri ve Svahili kıyısındaki Kilwa’da basılmış bir sikke bulundu; bunlar kentin Hint Okyanusu ticaretindeki yerini gösterir. Sömürgeci yazarlar kenti Afrikalıların yapmış olamayacağını ileri sürdü. David Randall-MacIver 1905’te, Gertrude Caton-Thompson 1929’da kentin Şonaların atalarının eseri olduğunu gösterdi; yine de Rodezya hükûmeti 1980’deki bağımsızlığa kadar başka kuramları desteklemeyi sürdürdü. Şonaca dzimbabwe “taş evler” demektir; ülke de adını bu kentten aldı.

MerakTicaret

Tanzanya kıyısı açığındaki Kilwa Kisiwani adası, 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar en zengin Svahili ticaret kentlerinden biriydi. Güney kıyısının altın ticaretini elinde tuttu, camilerini ve saraylarını mercan taşından yaptı.

Svahililer, Doğu Afrika kıyısında yaşayan Müslüman ve Afrikalı tüccar topluluklardı. Kilwa, sultanları bugünkü Mozambik’teki Sofala’nın altın ticaretini ele geçirince zenginleşti; Zimbabve platosunun altını denize orada ulaşıyordu. Tüccarlar Arabistan’dan, İran’dan, Hindistan’dan ve Çin’den kumaş, cam boncuk ve porselen getirirdi. Kıyıda ayakta kalan en eski camilerden biri olan Ulu Cami ile dev Husuni Kubwa sarayı mercan taşından yapıldı. Kilwa yaklaşık 500 yıl boyunca çoğu bakırdan kendi sikkelerini bastı; bu sikkeler iç bölgelerde, Büyük Zimbabve’ye kadar uzanan yerlerde bulundu. 1505’te bir Portekiz filosu kenti yağmaladı ve ticareti geriledi. UNESCO kalıntıları 1981’de Dünya Mirası listesine aldı; 2004’ten beri tehlike listesinde olan kalıntılar, koruma çalışmalarının ardından 2014’te bu listeden çıkarıldı.

MerakMühendislik

Wootz, Güney Hindistan’da ve Sri Lanka’da demirin karbonla birlikte küçük, kapalı kil potalarda eritilmesiyle yapılan bir çelikti. Külçe hâlinde batıya satılır, ustalıkla dövüldüğünde bıçakta beliren dalgalı desenleriyle değer görürdü; ünlü Şam kılıçlarının deseni buydu.

Bu tür pota çeliği, MÖ 1. binyılın ortalarından itibaren Güney Hindistan’da üretiliyordu. Metal kapalı bir potada tamamen eridiği için karbonu eşit biçimde alır, sert ve yüksek karbonlu bir çelik ortaya çıkardı. Arkeolog Gill Juleff, Sri Lanka’da muson rüzgârını yakalamak için yamaçlara kurulmuş eski fırınlar buldu; bu fırınlarda körüğün işini rüzgâr görüyordu. Külçeler İran’a ve Suriye’ye gider, oradaki demirciler onları Avrupalıların “Şam çeliği” dediği kılıçlara dönüştürürdü. Dalgalı desenler, demir ile karbonun oluşturduğu sert bileşikler olan karbürlerin mikroskobik tabakalarıdır. 1990’larda J. D. Verhoeven ve Alfred Pendray, desenin oluşması için cevherdeki eser miktarda vanadyumun ve dövme sırasında tekrar tekrar ısıtmanın gerektiğini gösterdi.

MerakMühendislik

Plimsoll işareti, gemi gövdesine boyanan ve ortasından yatay bir çizgi geçen dairedir; yüklü bir geminin suya en fazla ne kadar gömülebileceğini gösterir. Yanındaki ek çizgiler, tatlı suda, tropik sularda ve kış denizlerinde güvenli sınırın farklı olduğunu hesaba katar.

İşaret, adını 1870’lerde “tabut gemiler”e karşı mücadele eden İngiliz milletvekili Samuel Plimsoll’dan alır. Bu gemiler aşırı yüklenerek ve çoğu zaman değerinden yüksek sigortalanarak denize gönderilirdi; gemi batıp mürettebat boğulsa bile sahipleri kâr edebiliyordu. Plimsoll’un 1873’te yayımlanan Our Seamen (Denizcilerimiz) adlı kitabı kamuoyunu ayağa kaldırdı ve 1876 tarihli Ticaret Gemileri Yasası, İngiliz gemilerinde yükleme çizgisini zorunlu kıldı. 1930 ve 1966’daki uluslararası sözleşmeler bu kuralı bütün dünyadaki gemilere yaydı. İşaretin yanındaki harfler tropik tatlı su (TF), tatlı su (F), tropik (T), yaz (S), kış (W) ve Kuzey Atlantik kışı (WNA) anlamına gelir. İngilizcede kanvas spor ayakkabılara “plimsoll” denmesinin, sayanın tabanla birleştiği yerdeki şeridin bu çizgiyi andırmasından geldiği söylenir.

MerakTicaret

Baltık kehribarı, on milyonlarca yılda taşlaşmış ağaç reçinesidir. Baltık Denizi kıyılarından Güney Avrupa’ya, Kehribar Yolu denen bir ticaret yolları ağıyla taşındı; önce Miken uygarlığına, daha sonra da Aquileia’daki Roma atölyelerine ulaştı.

Kehribar, çok eski ormanlardaki ağaçların reçinesi olarak başladı ve toprağın altında sertleşti. Hafiftir, dokununca sıcak gelir, bazen milyonlarca yıl önce içine hapsolmuş böcekleri saklar. Fırtınalardan sonra Baltık kıyılarında bugün de kehribar parçaları bulunur. Tek bir döşeli yol hiçbir zaman olmadı; kehribar nehirler ve kara yolları boyunca elden ele geçerek ilerledi. Arkeologlar Baltık kehribarını başka kehribarlardan kimyasal yapısıyla, özellikle içerdiği süksinik asitle ayırt eder; böylece çok güneyde bulunan boncukların Baltık’tan geldiğini gösterebilirler. Romalı yazar Yaşlı Plinius, İmparator Neron döneminde kuzeye gönderilen bir şövalyenin öyle çok kehribarla döndüğünü anlatır ki Roma’daki koca bir gladyatör gösterisi bununla süslenmiştir.

MerakTicaret

Papua Yeni Gine’nin Massim adalarındaki Kula halkasında ortaklar, deniz kabuğundan yapılmış değerli eşyaları değiş tokuş etmek için adadan adaya yelken açar. Kırmızı kolyeler halkada saat yönünde, beyaz bilezikler ters yönde dolaşır. Hiçbiri kimsede kalıcı olarak kalmaz; her biri önceki sahiplerinin hikâyesiyle elden ele geçer.

Kolyelere soulava, bileziklere mwali denir. Katılımcılar bunları bir adadaki ortaklarından alır, bir süre sonra başka bir adadaki ortaklarına verir; böylece aynı eşyalar kuşaklar boyunca dolaşır, ünlü parçaların kendi adları ve hikâyeleri olur. Polonya doğumlu antropolog Bronisław Malinowski, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Trobriand Adaları’nda yaşadı ve Kula’yı 1922’de yayımlanan Argonauts of the Western Pacific (Batı Pasifik’in Argonotları) adlı kitabında anlattı. Bu kitap, günümüz alan araştırmasının temel eserlerinden biri sayılır. Malinowski, Kula’nın bir takas olmadığını gösterdi: itibar, törene katılmaktan, cömertlikten ve değerli parçalar emanet edilecek kadar güvenilir olmaktan doğuyordu; sıradan mal ticareti ise bu törensel alışverişin yanında ayrıca sürüyordu. Kula bugün de yaşıyor.

MerakTicaret

Pasifik’teki Yap adasında rai denen, ortası delik büyük kireç taşı diskler, önemli alışverişlerde uzun zamandır değerli bir ödeme aracı olarak kullanılır. Bazıları insan boyundan büyük olduğu için el değiştirirken yerinden oynatılmaz; hangi taşın kime ait olduğunu herkes bilir.

Taşlar çoğunlukla yüzlerce kilometre uzaktaki Palau’da ocaklardan çıkarıldı ve tehlikeli yolculuklarla kanolar ve sallarla getirildi. Bir taşın değeri büyüklüğüne ve işçiliğine, ama en çok da geçmişine bağlıdır: onu kim getirdi, getirilirken can kaybı yaşandı mı? Bugün ayakta kalan en büyük taşın çapı 3,6 metre, ağırlığı yaklaşık 4 tondur. 1870’lerde İrlanda asıllı Amerikalı tüccar David O’Keefe, kurutulmuş hindistancevizi ve deniz hıyarı karşılığında gemisiyle Yap’a taş taşıdı. Eski bir anlatıya göre taşıma sırasında denize batan bir rai bile, herkes onun hâlâ orada olduğunu kabul ettiği için el değiştirmeyi sürdürdü. İktisatçı Milton Friedman bu düzeni, sahibi değişirken banka kasasından hiç çıkmayan altına benzetmişti. Rai taşları bugün de geleneksel yollarla el değiştiriyor.

MerakTicaret

Orta Çağ İngiltere’sinde kraliyet hazinesi hesaplarını çetele çubuklarıyla tutardı: bir tahta parçasına açılan çentikler tutarı gösterir, sonra çubuk boyuna ikiye yarılırdı. Her taraf bir yarıyı saklardı; yalnızca gerçek eşler birbirine tam oturduğu için iki parça borcu kanıtlardı.

Çentik ne kadar büyükse tutar da o kadar büyüktü. Tahta hiçbir zaman aynı biçimde yarılmadığı için sahte bir yarım eşine uymazdı; bu yüzden çubuk hem makbuz hem kanıt işi görürdü. İngiltere’nin kraliyet hazinesi Exchequer, çeteleleri 12. yüzyıldan 1826’da kaldırılana kadar kullandı. Ekim 1834’te eski çubuklar Lordlar Kamarası’nın altındaki sobalarda yakılırken bacalar aşırı ısındı; çıkan yangın Orta Çağ’dan kalma Westminster Sarayı’nın büyük bölümünü yok etti. Bugün orada duran ve Big Ben’in saat kulesini de barındıran bina, yerine yapıldı. Çentikli sayı çubukları başka pek çok yerde de kullanıldı; Türkçedeki “çetele tutmak” deyimi de bu alışkanlıktan kalmadır.