Bilim, sanat, doğa, dil

Merak

Merak edecek çok şey var.

Bir keşif, bir sanatçının hikâyesi ya da doğadan şaşırtıcı bir bilgi. İlginizi çeken yerden başlayın.

Okuma seçeneğiSayfa 3Ek açıklama ve kaynaklar

Bu seçkide neler var?

Merak

Bilimden, sanattan, tarihten ve doğadan merak uyandıran kartları bir araya getirdik.

MerakTarih

Britanya’nın Ulusal Sağlık Servisi (NHS) 5 Temmuz 1948’de hizmete girdi. Hastaneleri, aile hekimlerini ve öteki sağlık hizmetlerini, parası büyük ölçüde vergilerden karşılanan tek bir sistemde topladı. Böylece herkes, doktora ya da hastaneye gittiğinde cebinden para çıkmadan tedavi görebildi.

Planın kökleri 1942 tarihli Beveridge Raporu’na uzanır. İktisatçı William Beveridge bu raporda, savaş sonrası Britanya için kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi ve onun parçası olarak herkese açık bir sağlık hizmeti önermişti. Planı hayata geçiren, Clement Attlee’nin İşçi Partisi hükümetinde sağlık bakanı olan Aneurin Bevan’dı. Galler’de maden işçiliğinden gelen Bevan, pek çok doktorun karşı çıkmasına rağmen geri adım atmadı. NHS ilk gün İngiltere ve Galler’de 2.700 kadar hastaneyi devraldı. 1948’den önce de hayır kurumlarının ve belediyelerin hastaneleri, sigorta düzenleri vardı; ama bunlar herkesi kapsamıyordu, birçok kadın ve çocuk dışarıda kalıyordu. Hizmet tamamen ücretsiz de kalmadı: 1951’de gözlük ve takma diş için ücret alınmaya başlandı, Bevan buna tepki olarak istifa etti; 1952’de de ilaç reçetelerine ücret getirildi.

MerakTarih

ABD’nin güney eyaletlerinde “Jim Crow” yasaları siyahileri ve beyazları okulda, otobüste, lokantada ayırıyor, pek çok siyahinin oy kullanmasını engelliyordu. 1950’lerden itibaren sivil haklar hareketi davalar, boykotlar ve yürüyüşlerle bu yasalara karşı çıktı; 1964’te Sivil Haklar Yasası, 1965’te Oy Hakkı Yasası çıkarıldı.

Yasalar adını, 1830’larda sahnelerde canlandırılan ırkçı bir karakter olan “Jim Crow”dan alır. ABD Yüksek Mahkemesi 1896’da, olanaklar “ayrı ama eşit” olduğu sürece ırk ayrımına izin vermişti. 17 Mayıs 1954’teki Brown v. Board of Education davasında ise oybirliğiyle, ayrı okulların doğası gereği eşit olamayacağına karar verdi. Aralık 1955’te Alabama’nın Montgomery kentinde Rosa Parks, otobüsteki yerini beyaz bir yolcuya vermediği için tutuklandı. Ardından başlayan ve bir yıldan uzun süren otobüs boykotu, Martin Luther King Jr.’ı ülke çapında tanınan bir lider yaptı. King, Ağustos 1963’teki Washington Yürüyüşü’nde ünlü “Bir hayalim var” konuşmasını yaptı. Mart 1965’te Alabama’nın Selma kentinde eyalet polisi barışçıl yürüyüşçülere saldırınca Kongre Oy Hakkı Yasası’nı çıkardı. Bu yasalar ırk ayrımını hukuken sona erdirdi; ama gündelik hayattaki ayrımcılık onlarla birlikte ortadan kalkmadı.

MerakTarih

1960’ta ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), ilk doğum kontrol hapı olan Enovid’i onayladı. Her gün alınan bu hap, içerdiği hormonlarla yumurtlamayı durdurur. Böylece pek çok kadın, ne zaman çocuk sahibi olacağını güvenilir biçimde belirleyebildi; bu da eğitimi, iş hayatını ve aile yaşamını değiştiren etkenlerden biri oldu.

Hapı 1950’lerde biyolog Gregory Pincus ile kadın doğum uzmanı John Rock geliştirdi. Araştırmanın parasını büyük ölçüde, doğum kontrolü savunucusu Margaret Sanger’ın teşvikiyle hayırsever Katharine McCormick karşıladı. Enovid önce 1957’de adet düzensizliklerinin tedavisi için, 1960’ta da doğum kontrolü için onaylandı. Britanya’da hap 1961’de devletin sağlık sistemi NHS üzerinden reçeteyle verilmeye başlandı. ABD’de ise erişim yavaş genişledi: Yüksek Mahkeme 1965’teki Griswold v. Connecticut davasında, evli çiftlerin doğum kontrol yöntemi kullanmasını yasaklayan bir eyalet yasasını iptal etti; aynı hakkı evli olmayanlara ancak 1972’de tanıdı. İlk haplarda bugünkülerden çok daha yüksek dozda hormon vardı. Hap kullanan bir kadında görülen kan pıhtısı ilk kez 1961’de bildirildi; bu tür risklere dair kaygılar, daha düşük dozlu hapların geliştirilmesine yol açtı.

MerakTarih

28 Haziran 1969’un ilk saatlerinde polis, New York’un Greenwich Village semtindeki gey barı Stonewall Inn’e baskın yaptı. Bardakiler ve mahalle sakinleri karşı koydu; protestolar birkaç gece sürdü. Ayaklanma LGBTQ hakları hareketinde bir dönüm noktası oldu; yıl dönümü bugün dünyanın dört bir yanında onur yürüyüşleriyle anılıyor.

1960’larda New York polisi gey barlarına sık sık baskın yapıyordu; eşcinsel müşterilere içki satmak bir barın ruhsatını kaybetmesine yol açabiliyordu. Stonewall ilk direniş de değildi: Mattachine Derneği 1950’den, lezbiyen örgütü Daughters of Bilitis 1955’ten beri hak mücadelesi veriyordu; 1966’da San Francisco’daki Compton’s Cafeteria’da müşteriler polis tacizine karşı koymuştu. Ama Stonewall çok daha geniş yankı uyandırdı ve hareketi sessiz ikna çabalarından açık protestoya taşıdı. Birkaç hafta içinde Gay Liberation Front (Gey Kurtuluş Cephesi) gibi yeni gruplar kuruldu. İlk yıl dönümünde, 28 Haziran 1970’te binlerce kişi Christopher Street Kurtuluş Günü yürüyüşüne katıldı. Adını barın bulunduğu sokaktan alan bu yürüyüş, ilk onur yürüyüşlerinden biri sayılır. Bar ve çevresi 2016’da Stonewall Ulusal Anıtı ilan edildi.

MerakBilim

Finlandiya’da yapılıp 2025’te yayımlanan bir araştırma, çocukken ağır istismar ya da ihmal yaşamış erkeklerin sperminde bazı farklar buldu: DNA’ya bağlı kimyasal işaretlerde ve spermin taşıdığı küçük RNA moleküllerinde. Farelerde bu tür değişikliklerin yavruları etkileyebildiği biliniyor; insanda ise bu henüz gösterilmedi.

Epigenetik, DNA dizisinin kendisini değiştirmeden genlerin açılıp kapanmasına yardım eden kimyasal işaretleri ve molekülleri inceler. Bu işaretlerden biri DNA metilasyonudur, yani DNA’ya küçük kimyasal grupların eklenmesi. Küçük RNA’lar ise hangi genin ne ölçüde kullanılacağını ayarlayan kısa moleküllerdir. Turku ve Kopenhag üniversitelerinden araştırmacılar, Finlandiya’daki FinnBrain araştırmasına katılan babaların spermlerini inceledi. FinnBrain, aileleri hamilelikten itibaren izleyen bir çalışmadır. Babaların bir kısmı çocuklukta ağır kötü muamele gördüğünü bildirmişti, öteki kısmı çok az. Çalışma küçüktü, 60’tan az erkeği kapsıyordu. Araştırmacılar DNA’nın üç bölgesinde ve 68 küçük RNA’da fark buldu; DNA’daki farkların bir kısmı beyin gelişimini yöneten genlerin yakınındaydı. Fikir hayvan deneylerinden gelir: 2014’te İsviçreli araştırmacılar, yavruyken strese maruz kalmış erkek farelerin spermindeki RNA’yı döllenmiş yumurtalara enjekte etti; doğan yavruların davranışında ve metabolizmasında değişiklikler görüldü.

MerakBilim

Bilerek gülümsemek insanı biraz daha mutlu hissettirebilir. 2022’de 19 ülkede 4.000’e yakın kişiyle yapılan bir araştırmada, gülümser gibi yapan ya da gülümseyen bir yüzü taklit eden katılımcılar kendilerini biraz daha mutlu hissettiklerini söyledi. Dişlerin arasında kalem tutmak gibi dolaylı bir yöntemin sonucu ise net değildi.

Yüz ifadesinin duyguları etkileyebileceği fikrine “yüz geri bildirimi hipotezi” denir; kökleri Charles Darwin’e ve William James’e uzanır. 1988’deki ünlü bir deneyde Fritz Strack ve arkadaşları, katılımcılara kalemi ya dişlerinin ya da dudaklarının arasında tutturdu. Kalemi dişlerle tutmak yüzü gülümsemeye zorlar, dudaklarla tutmak ise gülümsemeyi engeller. Kalemi dişleriyle tutanlar karikatürleri daha komik buldu. 2016’da on yedi laboratuvar bu deneyi birebir tekrarladı ve hiçbir etki bulamadı. 138 çalışmayı bir araya getiren 2019 tarihli bir inceleme ise etkinin gerçek ama küçük olduğu ve çalışmadan çalışmaya değiştiği sonucuna vardı. 2022’deki Many Smiles çalışmasını Nicholas Coles yürüttü; çalışmayı hipotezi savunanlarla ona kuşkuyla bakanlar birlikte tasarladı. Sonuçlara göre bilerek gülümsemek mutluluk duygusunu hem artırabiliyor hem de başlatabiliyordu; kalem yönteminin sonucu ise yine belirsiz kaldı.

MerakBilim

Kuzey Arjantin’in Jujuy bölgesindeki bir mağarada arkeologlar puma kemiğinden oyulmuş iki pipo buldu; yanlarında, algıyı değiştiren cebil ağacının tohumları da vardı. Pipoların içindeki kimyasal izler, 4.000 yılı aşkın süre önce psikoaktif bir bitkinin tüttürüldüğüne işaret ediyor. Bu, Güney Amerika’daki böyle bir kullanımın en eski kanıtları arasında.

Cebil (Anadenanthera colubrina), tohumlarında algıyı güçlü biçimde değiştiren triptamin bileşikleri bulunan bir Güney Amerika ağacıdır; And Dağları’nın daha kuzeyinde vilca diye anılır. Pipolar, And Dağları’ndaki yüksek platonun kenarında, Humahuaca vadisi yakınlarındaki küçük bir kaya sığınağı olan Inca Cueva 7’de bulundu; aynı katmanda cebil ve meskit ağacının tohumları da vardı. Bir zamanlar canlı olan maddelerdeki karbon-14’ün ne kadarının bozunduğunu ölçen radyokarbon yöntemi, yaklaşık 4.000 yıllık, yani MÖ 2100 dolaylarına ait yaşlar verdi. Kalıntılar triptamin içeren bir bitkinin tüttürüldüğünü gösteriyor, ama tam olarak hangi bitki olduğunu kanıtlayamıyor. Bölgede cebil kullanımı binlerce yıl sürdü: Kuzey Arjantin’deki Wichí halkının şifacıları, “hatáj” dedikleri bu tohumları 1990’larda hâlâ kullanıyordu.

MerakBilim

2016’da yapılan bir hesaplamaya göre 70 kilogramlık ortalama bir yetişkin erkeğin vücudunda yaklaşık 30 trilyon insan hücresi ve 38 trilyon bakteri bulunur. Bu sonuç, bakterilerin kendi hücrelerimizden on kat fazla olduğu yönündeki eski iddiayı çürüttü: İki sayı aşağı yukarı birbirine eşit.

Hesaplama, İsrail’deki Weizmann Bilim Enstitüsü’nden Ron Sender, Shai Fuchs ve Ron Milo’ya ait. Esas aldıkları “referans insan”, 20 ile 30 yaş arasında, 170 cm boyunda ve 70 kg ağırlığında bir erkektir. Araştırmacılar, on kat iddiasının 1972’de yapılmış kaba bir tahmine dayandığını ve onlarca yıl boyunca sorgulanmadan tekrarlandığını gösterdi. Bakterilerin neredeyse tamamı bağırsağın son bölümü olan kalın bağırsakta yaşar ve hepsinin toplam ağırlığı yalnızca 0,2 kg kadardır. İnsan hücrelerinin sayıca yaklaşık yüzde 84’ü alyuvardır, yani kırmızı kan hücresidir; sayıca çok daha az ama çok daha iri olan yağ ve kas hücreleri ise vücuttaki hücre kütlesinin büyük kısmını oluşturur. Denge gün içinde de değişir: Tuvalete her gidiş, kalın bağırsaktaki içeriğin dörtte biri ile üçte biri arasında bir kısmını boşaltır.

MerakBilim

Yetişkin bir insan vücudu her gün yaklaşık 330 milyar hücreyi yeniler; bu, 80 gram kadar hücre demektir. Bu rakamlar, Weizmann Bilim Enstitüsü’nden bilim insanlarının 2021’de yayımladığı bir çalışmadan geliyor. Yenilenen hücrelerin onda dokuza yakını kan hücresidir.

Ron Sender ve Ron Milo bu hesabı, vücuttaki başlıca hücre türlerinin sayısını, kütlesini ve ömrünü bir araya getirerek yaptı. Sayıca en çok yenilenenler kısa ömürlü hücrelerdir. Alyuvarlar yaklaşık dört ay yaşar; en yaygın akyuvar türü olan nötrofillerin ömrü ise yalnızca birkaç gündür. Bu yüzden kemik iliği her gün bu hücrelerden muazzam sayıda üretmek zorundadır. Kütle bakımından en büyük payı kan hücreleri ile birkaç gün içinde dökülüp yenilenen bağırsak iç yüzeyi hücreleri alır. Bu hızla, vücuttaki yaklaşık 30 trilyon insan hücresinin toplamı kadar hücre üç ay kadar içinde yenilenmiş olur. Ama bu, bedenin baştan sona yenilendiği anlamına gelmez: Beyindeki sinir hücrelerinin çoğu ömür boyu yaşar, kalp kası hücreleri de çok yavaş yenilenir.

MerakBilim

Kemik canlı bir dokudur. Yetişkinlerde iskeletin her yıl yaklaşık onda biri yıkılıp yeniden yapılır; böylece on yıl kadar içinde büyük kısmı yenilenir. Bebeğin ilk yılında ise iskeletin neredeyse tamamı yenilenir.

Bu işi iki tür hücre üstlenir. Osteoklastlar eski ya da hasarlı kemikten küçük parçaları eritir, osteoblastlar da açılan boşluğu yeni kemikle doldurur; yeni kemik, içine kalsiyum ve fosfat yerleştikçe sertleşir. Kemiğin yeniden yapılanması denen bu döngü, günlük hareketlerin açtığı küçük çatlakları onarır ve kemiğin taşıdığı yüke uyum sağlamasını mümkün kılar. Alman cerrah Julius Wolff 19. yüzyılda, kemiğin yük bindiği yerde güçlendiğini ortaya koymuştu. Kemik aynı zamanda vücudun kalsiyum deposudur: Vücuttaki kalsiyumun yaklaşık yüzde 99’u kemiklerde ve dişlerde bulunur. Yer çekiminin iskelete yük bindirmediği uzayda astronotlar her ay kemik kütlelerinin yüzde 1’inden fazlasını kaybeder. Orta yaştan itibaren yıkım, yapımı yavaş yavaş geride bırakır; kemik erimesinin (osteoporoz) yaşla sıklaşmasının nedeni budur.

MerakBilim

Mitokondriler, hücrelerinizde besinlerden kullanılabilir enerji üreten küçük yapılardır ve büyük olasılıkla bir zamanlar serbest yaşayan bakterilerdi. Bir milyar yıldan çok daha uzun zaman önce bu bakterilerden biri başka bir hücrenin içine alındı, orada yaşamayı ve bölünmeyi sürdürdü; bu ortaklık zamanla kalıcı hâle geldi.

Bu görüşe endosimbiyoz kuramı denir: “Endo” içeride, “simbiyoz” ise iki farklı canlının yakın bir ortaklık içinde birlikte yaşaması demektir. Fikrin ilk biçimleri 1900’lerin başına uzanır; ama mikrobiyolojik kanıtları 1967’de yayımladığı makalede bir araya getiren, Amerikalı biyolog Lynn Margulis oldu. Pek çok bilim insanı bu görüşe başta karşı çıktı. Bugün kanıtlar güçlüdür. Mitokondrilerin, bakterilerinki gibi halka biçiminde kendi DNA’ları vardır; insanda bu DNA’da 37 gen bulunur. Ayrıca iki zarla çevrilidirler, proteinlerinin bir kısmını bakterilerinkine benzeyen bir düzenekle kendileri üretirler ve bakteriler gibi ikiye bölünerek çoğalırlar. Bugün yaşayan en yakın akrabaları, alfaproteobakteriler denen bir bakteri grubudur. Bebeğin mitokondrileri annenin yumurta hücresinden geldiği için mitokondri DNA’sı, soyu anne tarafından geriye doğru izlemekte kullanılır.

MerakBilim

Bağırsaklarınızla beyniniz sinirler, hormonlar, bağışıklık sistemi ve bağırsaktaki mikroplar aracılığıyla haberleşir. Stresle sindirimin birbirini etkileyebilmesinin nedeni budur.

Bilim insanları bu bağlantıya bağırsak-beyin ekseni der. Bağırsağın, enterik sinir sistemi denen ve yaklaşık 500 milyon sinir hücresinden oluşan kendi ağı vardır. “İkinci beyin” diye de anılan bu ağ, sindirimi büyük ölçüde kendi başına yönetebilir. Bağırsak beyne asıl olarak vagus siniriyle bağlanır. Beyin sapından karın boşluğuna kadar uzanan bu uzun sinirin liflerinin çoğu, mesajları aşağıdan yukarıya, bağırsaktan beyne taşır. Serotonin denen haberci maddenin vücuttaki toplam miktarının yüzde 90’ından fazlası bağırsakta bulunur. Bağırsak bakterilerinin de payı vardır: 2004’te Japonya’da yapılan bir çalışmada, tamamen mikropsuz ortamda büyütülen fareler strese aşırı tepki verdi. Stres bağırsak hareketlerini hızlandırabilir ya da yavaşlatabilir; yaygın bir bağırsak rahatsızlığı olan huzursuz bağırsak sendromunu sık sık kötüleştirmesinin bir nedeni budur. Mikropların rolüne dair araştırmaların çoğu hayvanlarda yapıldı; insanlardaki kanıtlar henüz sınırlı.

MerakBilim

Plasebo, şeker hapı gibi, içinde hiçbir etkin madde bulunmayan göstermelik bir tedavidir. Ağrı araştırmalarında plasebolar, kişilerin hissettiği ağrıyı azaltabiliyor, hatta beyinde ağrıyı işleyen bölgelerin etkinliğini düşürebiliyor.

Plasebo sözcüğü Latincede “memnun edeceğim” demektir. Etkinin bedende gerçek bir karşılığı olduğuna dair ilk ipuçlarından biri 1978’de ortaya çıktı. Jon Levine ve arkadaşları, yirmilik dişi çekilmiş hastalara plasebo ve nalokson verdi. Nalokson, vücudun kendi ürettiği ağrı kesici maddeler olan endorfinlerin etkisini engelleyen bir ilaçtır. Plaseboya yanıt veren hastalarda nalokson ağrıyı artırdı; bu da plasebonun sağladığı rahatlamanın endorfinlerden kaynaklandığını düşündürdü. 2004’te Tor Wager ve arkadaşları beyin taramalarıyla şunu gösterdi: Ağrı kesici diye plasebo verilen kişilerde, canlarını yakan bir uyarı sırasında beynin ağrıyı işleyen bölgeleri daha az etkinleşiyordu. Beklenti ters yönde de işler: Latincede “zarar vereceğim” anlamına gelen nosebo etkisinde, zarar görmeyi beklemek belirtileri ağırlaştırır. Bütün bunlar ağrının hayal ürünü olduğu ya da plasebonun etkili bir tedavinin yerini tutabileceği anlamına gelmez.

MerakBilim

Bellek bir kayıt cihazı gibi çalışmaz. Bir olayı her hatırlayışımızda beyin onu depoladığı parçalardan yeniden kurar; boşlukları bildiklerimizle ve sonradan duyduklarımızla doldurur. Bu yüzden bir anı, biz fark etmeden değişebilir.

Psikologlar buna yeniden yapılandırılan bellek der. İngiliz psikolog Frederic Bartlett’in 1932 tarihli Remembering (Hatırlamak) kitabında anlattığı deneylerde, katılımcılar “Hayaletlerin Savaşı” adlı bir Kuzey Amerika yerli masalını tekrar tekrar anlattı. Masal onlara hiç tanıdık değildi; her anlatımda hikâye, anlatanların kendi kültürüne daha yakın bir biçime kaydı. 1974’te Elizabeth Loftus ve John Palmer, katılımcılara trafik kazası filmleri izletip arabaların ne hızla gittiğini sordu. Soruyu daha sert bir ifadeyle, “çarptığında” yerine “birbirine girdiğinde” diye duyanlar daha yüksek hız tahmin etti; bir hafta sonra da gerçekte hiç olmayan kırık camları gördüklerini söylemeye daha yatkındılar. Buna yanlış bilgi etkisi denir. Bu etkinin mahkemelerde de önemi büyüktür: ABD’deki Masumiyet Projesi’ne (Innocence Project) göre, sonradan DNA kanıtıyla bozulan mahkûmiyetlerin çoğunda görgü tanıklarının yanlış teşhisi rol oynamıştı.

MerakBilim

Dunning-Kruger etkisi, bir işte en zayıf kalanların kendi başarılarını en çok abartma eğilimini anlatır. Psikologlar David Dunning ve Justin Kruger bu eğilimi 1999’da, öğrencilere mantık, dil bilgisi ve mizah testleri uygulayarak ortaya koydu. Ama bu, her acemi yanıldığı hâlde kendinden emindir demek değildir.

Dunning ve Kruger o sırada Cornell Üniversitesi’ndeydi; çalışmalarını “Unskilled and Unaware of It” (Beceriksiz ve Bundan Habersiz) başlığıyla yayımladılar. Puanları en alttaki çeyreğe düşen öğrenciler, diğer katılımcıların yalnızca yüzde 12’sini geçebilmişti; oysa yüzde 62’sini geride bıraktıklarını sanıyorlardı. Yazarlar buna “çifte yük” dedi: Bir işi iyi yapmak için gereken bilgi, çoğu zaman o işin kötü yapıldığını fark etmek için gereken bilginin ta kendisidir. Deneylerden birinde kısa bir mantık dersi, en zayıf öğrencilerin kendi sonuçlarını daha doğru tahmin etmesini sağladı. Sonraki araştırmacılar, bu tablonun büyük kısmının istatistikten kaynaklanabileceğini savundu: Hemen herkes kendini ortalamanın biraz üstünde gördüğünde, tahminle gerçek puan arasındaki en büyük fark kaçınılmaz olarak en düşük puanı alanlarda çıkar; bilgisayar simülasyonları da benzer bir eğri üretir. Dunning ise nedeni ne olursa olsun, bu yanlış değerlendirmelerin gerçek olduğunu söylüyor.

MerakBilim

Nörobilimde etkili bir kuram olan öngörüsel işleme, beynin duyulardan gelecek bilgiyi öylece beklemediğini söyler. Beyin dışarıda ne olduğunu sürekli tahmin eder; duyulardan gelen sinyalleri de çoğunlukla bu tahminleri sınamak ve düzeltmek için kullanır.

Öngörüsel işleme (İngilizcesiyle predictive processing) fikrinin kökü, Alman fizikçi Hermann von Helmholtz’a uzanır. Helmholtz 1860’larda, görmenin bir tür “bilinçdışı çıkarım” olduğunu savundu: Gözün tam olarak söyleyemediğini beyin kendisi tamamlar. 1999’da Rajesh Rao ve Dana Ballard bu fikirden yola çıkarak görmenin bir bilgisayar modelini geliştirdi. Bu modelde üst düzey beyin bölgeleri, alt düzeydeki bölgelere tahmin gönderir; alttakiler de yalnızca tahminle gerçekte gelen bilgi arasındaki farkı geri yollar. Bu farka “tahmin hatası” denir. Daha sonra filozof Andy Clark ile nörobilimci Karl Friston’ın çalışmalarıyla fikir, zihnin genel bir kuramına dönüştü. Kuramı anlatmak için sık kullanılan bir örnek oyuk maske yanılsamasıdır: Bir maskenin iç yüzüne bakıldığında bile yüz, dışa doğru kabarıkmış gibi görünür; çünkü beynin olağan bir yüz görme beklentisi, gözden gelen kanıta baskın çıkar. Kuram yaygın biçimde kullanılsa da tartışmalıdır; eleştirmenler bazı iddialarının nasıl sınanabileceğini soruyor.

MerakBilim

Bir sorunu kafada evirip çevirmek, onu çözmeye uğraşmak gibi gelebilir. Psikologlar buna ruminasyon, yani zihinsel geviş getirme der: İnsan bir şeyin neden kötü gittiğini ve ne anlama geldiğini, bir karara ya da adıma varmadan düşünüp durur. Araştırmalar bunu moral bozukluğuyla ve sorunları daha zor çözmekle ilişkilendiriyor.

Amerikalı psikolog Susan Nolen-Hoeksema, 1991’den itibaren ruminasyonu önemli bir araştırma konusu hâline getirdi. Onun tanımıyla ruminasyon, insanın sıkıntısını, bu sıkıntının olası nedenlerini ve sonuçlarını, hiçbir adım atmadan tekrar tekrar düşünmesidir. Nolen-Hoeksema’nın Sonja Lyubomirsky ile 1995’te yaptığı bir çalışmada, morali bozuk katılımcıların bir kısmından duyguları üzerine düşünmeleri, bir kısmından da dikkatlerini başka şeylere vermeleri istendi. Duyguları üzerine düşünenler, başkalarıyla yaşanan sorunlara daha az işe yarar çözümler buldu. Exeter Üniversitesi’nden psikolog Edward Watkins ise düşünme biçiminin önemli olduğunu gösterdi. “Bu neden hep benim başıma geliyor?” gibi soyut “neden” soruları insanı olduğu yerde saydırır. “Bu nasıl oldu, şimdi ne yapabilirim?” gibi somut “nasıl” soruları ise depresyondaki hastaların sorunlarını daha iyi çözmesine yardım etti. Bazı terapiler bugün insanlara “neden” diye sorduklarını fark edip “nasıl” sorusuna geçmeyi öğretiyor.

MerakBilim

1999’daki ünlü bir deneyde, kısa bir videoda basketbol paslarını sayan izleyicilerin yaklaşık yarısı, sahnenin ortasından geçen goril kostümlü birini fark etmedi. Psikolojide buna istem dışı körlük denir: Dikkatimiz başka bir şeyle meşgulken, gözümüzün önündekini bile göremeyebiliriz.

Deneyi Harvard’da psikologlar Daniel Simons ve Christopher Chabris yaptı; sonuçlar Perception dergisinde “Gorillas in our midst” (Aramızdaki goriller) başlığıyla yayımlandı. Çalışma, Ulric Neisser’in 1970’lerdeki deneylerinden yola çıkıyordu: Neisser’in videolarında, benzer bir top oyununun arasından şemsiyeyle geçen bir kadını izleyiciler çoğu zaman fark etmemişti. “İstem dışı körlük” terimini 1992’de Arien Mack ve Irvin Rock ortaya attı. Uzmanlık da bu körlükten korumuyor. 2013’te Harvard Tıp Fakültesi’ndeki araştırmacılar bir akciğer tomografisine, doktorların aradığı küçük nodüllerden 48 kat büyük bir goril resmi yerleştirdi. Görüntüyü inceleyen 24 radyoloğun yüzde 83’ü gorili görmedi; göz hareketi kayıtları, görmeyenlerin çoğunun gorilin tam üstüne baktığını ortaya koydu. İngiltere’de bir trafik güvenliği reklamı da aynı deneyi goril yerine ay yürüyüşü yapan bir ayıyla tekrarladı ve sürücüleri bisikletlileri gözden kaçırabilecekleri konusunda uyardı.

MerakBilim

Duygular yalnızca kafada yaşanmaz. Korku kalp atışını ve nefesi hızlandırır, yas iştahı ve uykuyu kaçırabilir, sevinç ise duruşu ve yüz ifadesini değiştirir. Bu bedensel değişimler duygunun yan etkisi değil, bir parçasıdır; hatta bir duyguyu kısmen bu değişimleri fark ettiğimiz için hissediyor olabiliriz.

Amerikalı filozof ve psikolog William James, 1884’te yayımladığı “What Is an Emotion?” (Duygu Nedir?) başlıklı denemesinde alışılmış sırayı tersine çevirdi. Ona göre korktuğumuz için titremeyiz; titrediğimiz için korkarız. Fizyolog Walter Cannon 1927’de bu görüşe karşı çıktı ve tartışma onlarca yıl sürdü; ama bugünkü araştırmalar da bedeni duygunun merkezine koyuyor. 2014’te Finlandiya’da Lauri Nummenmaa ve ekibi, 701 kişiden farklı duyguları yaşarken bedenlerinin neresinde bir hareketlenme ya da durgunluk hissettiklerini bir insan silueti üzerinde boyamalarını istedi. Duyguların çoğu, nefesin ve kalp atışının değiştiği göğüste toplandı. Öfke ve mutluluk kollarda da belirdi; üzüntü kol ve bacaklarda bir güçsüzlük olarak görüldü; tiksinti ise boğaz ve mide çevresinde yoğunlaştı. Finlandiyalı, İsveçli ve Tayvanlı katılımcıların haritaları birbirine benziyordu.

MerakBilim

Kendi hayatımıza dair anılar, kim olduğumuzu anlamamıza yardım eder; ama bu anılar sabit kayıtlar değildir. Bir olayı her hatırlayışımızda beyin onu yeniden kurar; sonradan öğrendiklerimiz ve hissettiklerimiz de biz fark etmeden hikâyeyi değiştirebilir.

Psikolojide insanın kendi hayatındaki olaylara dair anılarına otobiyografik bellek denir. İngiliz psikolog Frederic Bartlett, 1932’de yayımlanan Remembering (Hatırlama) adlı kitabında hatırlamanın bir kaydı geri sarıp oynatmak değil, geçmişi yeniden kurmak olduğunu gösterdi: Katılımcılar, bilmedikleri bir Kuzey Amerika yerli masalını, “Hayaletlerin Savaşı”nı yeniden anlattıkça onu kendi beklentilerine uyduruyordu. Çarpıcı bir örnek, 1986’daki Challenger uzay mekiği faciasıyla ilgili bir araştırmadır. Facianın ertesi sabahı Ulric Neisser ve Nicole Harsch, öğrencilerden haberi nasıl aldıklarını yazmalarını istedi; iki buçuk yıl sonra aynı soruyu yeniden sordular. Pek çok anlatı büyük ölçüde değişmişti, ama öğrenciler yeni anlatılarının doğruluğundan emindi. Anılar kimliğimizle de iç içedir. Hayatlarına dönüp bakan yaşlı insanlar, 10 ile 30 yaş arasından beklenenden çok daha fazla olay hatırlar. Benlik duygusunun biçimlendiği bu yıllardaki yoğunlaşmaya “anımsama tümseği” denir.

MerakBilim

Ahtapotun vantuzları dokunarak tat alabilir. Vantuzlardaki özel algılayıcılar yüzeydeki kimyasalları yakalar; böylece kol, bir şeye değdiği anda onun yiyecek mi yoksa kaya mı olduğunu anlar. Bu, dilimizin tadı ve dokunuşu aynı anda algılamasına benzer.

Bu “dokunarak tatma”nın ardındaki molekülleri 2020’de Harvard’da Nicholas Bellono’nun yönettiği bir ekip buldu. Ekip, yalnızca kafadanbacaklılarda bulunan bir algılayıcı ailesi tanımladı; ahtapot, kalamar ve mürekkep balığı bu gruptandır. Kemotaktil reseptör denen bu algılayıcılar kimyasallara ancak temas edince tepki verir ve özellikle suda kolay çözünmeyen maddeleri tanır. Bu tür maddeler suya karışıp dağılmak yerine yüzeylerde kaldığı için uzaktan koku olarak alınmaları zordur. Vantuzdaki hücrelerin bir kısmı dokunmaya, bir kısmı tada uzmanlaşmıştır; bilginin büyük bölümü de beyinde değil, kolun kendi sinir kordonunda işlenir. Aynı ekip 2025’te, bu algılayıcıların yüzeylerde yaşayan bakterilerin ürettiği molekülleri de yakaladığını bildirdi. Avın ve yumurtaların üzerindeki mikroplardan gelen bu sinyaller, ahtapotun avlanmasına ve yumurtalarına bakmasına yön veriyordu.

MerakBilim

Kuşlar yaşayan dinozorlardır. Soyları teropodlara, yani Tyrannosaurus ve Velociraptor gibi iki ayak üstünde yürüyen, çoğu etçil dinozorlara dayanır. 66 milyon yıl önceki göktaşı çarpmasından sağ çıkan tek dinozor soyu da kuşlardır.

Kuşlarla dinozorlar arasındaki bağ ilk kez 1860’larda dile getirildi. 1861’de Almanya’da, Solnhofen yakınlarındaki kireçtaşı ocaklarında bir Archaeopteryx iskeleti bulundu. Saksağan büyüklüğündeki bu hayvanın tüylü kanatları, dişleri ve uzun, kemikli bir kuyruğu vardı. İngiliz biyolog Thomas Henry Huxley kısa süre sonra kuşların Compsognathus gibi dinozorlara çok yakın olduğunu savundu. Fikir zamanla unutuldu, ama 1969’da yeniden gündeme geldi. O yıl Yale Üniversitesi’nden John Ostrom, Deinonychus’u tanımladı; bu çevik avcının iskeleti şaşırtıcı ölçüde kuşa benziyordu. Belirleyici kanıt Çin’den geldi: 1996’da tanımlanan Sinosauropteryx, sonradan birçoğu bulunacak tüylü ama uçamayan dinozorların ilkiydi. Kuşlar teropod akrabalarıyla pek çok özelliği paylaşır: İçi boş kemikler, lades kemiği ve yuvada yumurtaların üstüne kuluçkaya yatmak bunlardan birkaçıdır. Bugün yaşayan 11.000’i aşkın kuş türünün hepsi, hayatta kalan bu soydan gelir.

MerakBilim

Ahtapot, kalamar ve öteki kafadanbacaklıların gözü de bizimki gibi bir fotoğraf makinesine benzer: Önde bir mercek, arkada ışığı algılayan bir retina vardır. Ama bu iki göz birbirinden bağımsız evrildi; omurgalılarla kafadanbacaklıların son ortak atasında olsa olsa ışığa duyarlı basit lekeler vardı.

Bu, yakınsak evrimin, yani uzak akraba canlıların aynı soruna birbirinden bağımsız olarak benzer çözümler bulmasının en bilinen örneklerinden biridir. Ayrı kökenleri ayrıntılar ele verir. Omurgalılarda göz, gelişmekte olan beyinden dışarı doğru büyür ve retina ters kurulmuştur: Işık, ışığa duyarlı hücrelere ulaşmadan önce sinir liflerinden ve kan damarlarından geçer; sinirlerin gözden çıktığı yerde de bir kör nokta oluşur. Kafadanbacaklılarda ise göz, derinin içe doğru katlanmasıyla oluşur; sinirler retinanın arkasından geçer ve kör nokta yoktur. Charles Darwin 1859’da, gözün doğal seçilimle oluştuğunu varsaymanın “olabildiğince saçma” göründüğünü itiraf etmiş, ardından bunun küçük adımlarla nasıl gerçekleşebileceğini anlatmıştı. Işığı algılayan basit göz lekelerinin birbirinden bağımsız olarak 40 ila 65 kez ortaya çıktığı düşünülüyor.

MerakBilim

Tırtıllar ya da başka böcekler bir bitkiyi kemirdiğinde bitki havaya bazı kimyasallar salabilir; biçilmiş çimene kokusunu veren maddeler de bunlardandır. Bu kimyasalları algılayan komşu bitkiler, henüz saldırıya uğramadan kendi kimyasal savunmalarını güçlendirebilir.

Bu olgu ilk kez 1983’te bildirildi. Ian Baldwin ve Jack Schultz, hasar görmüş bitkilerle aynı havayı paylaşan genç kavak ve şeker akçaağacı fidanlarının, yaklaşık iki gün içinde tanen gibi savunma maddelerini artırdığını buldu. Buluşa kısa sürede “konuşan ağaçlar” adı takıldı. Bilim dünyası buna yıllarca kuşkuyla baktı; ama sonraki pek çok çalışma, havadan taşınan bu sinyallerin gerçek olduğunu doğruladı. Bitkilerin ne kadar güçlü tepki verdiği ise türe ve koşullara göre değişiyor. 2023’te Japonya’daki Saitama Üniversitesi’nden Masatsugu Toyota’nın ekibi süreci anbean görüntüledi. Araştırmacılar yaralı bitkilerden gelen havayı, laboratuvarlarda sık kullanılan küçük bir bitki olan Arabidopsis’e yönelttiler ve yapraklarda neredeyse anında kalsiyum sinyallerinin yayıldığını gördüler; bitki hücreleri alarm vermek için bu sinyalleri kullanır. Biçilmiş çimen kokusunu veren maddelerden ikisi bu tepkiyi başlatmaya yetti. Kimyasallar yapraklara, stoma denen minik gözeneklerden giriyordu.

Diğer okuma seçeneğiAzimBazen ilk adım, bazen biraz cesaret.