Bilim, sanat, doğa, dil

Merak

Merak edecek çok şey var.

Bir keşif, bir sanatçının hikâyesi ya da doğadan şaşırtıcı bir bilgi. İlginizi çeken yerden başlayın.

Okuma seçeneğiSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

Bu seçkide neler var?

Merak

Bilimden, sanattan, tarihten ve doğadan merak uyandıran kartları bir araya getirdik.

MerakTarih

Dünyanın bilinen en eski sikkelerinden bazıları MÖ 600 dolaylarında Batı Anadolu’daki Lidya Krallığı’nda basıldı. Bunlar, altınla gümüşün doğada kendiliğinden oluşan, elektron denen karışımından yapılmış küçük parçalardı. Üzerlerine basılan aslan başı kralın simgesiydi ve sikkenin ağırlığını, değerini güvence altına alıyordu.

Sikkeden önce insanlar ya mal takas ediyor ya da her alışverişte tartılması gereken metal parçalarıyla ödeme yapıyordu. Lidya’nın ilk sikkeleri büyük olasılıkla MÖ 560 dolaylarında ölen Kral Alyattes’in saltanatının başlarında basıldı, ama uzmanların tahminleri MÖ 700 ile 550 arasında değişiyor. En önemli kanıtlar, Efes’teki Artemis Tapınağı’nın temellerine gömülmüş sikkelerden gelir. En çok sikke, bugünkü Manisa’nın Salihli ilçesi yakınlarındaki başkent Sardes’te basıldı. Doğal elektronun altın oranı değişken olduğu için Alyattes’in MÖ 560–546 dolaylarında hüküm süren oğlu Kroisos, saf altından ve saf gümüşten sikkeler bastırdı; altın ve gümüş sikkeleri bir arada kullanan ilk düzen buydu. Sikke kısa sürede Yunan kentlerine yayıldı; Pers kralı Kiros MÖ 546’da Lidya’yı ele geçirince de bütün Pers İmparatorluğu’nda kullanılmaya başlandı. Çin’de de aşağı yukarı aynı dönemde, Lidya’dan bağımsız olarak sikke basıldı. Kroisos’un serveti dillere destan oldu: İngilizcede çok zengin biri için hâlâ “Kroisos kadar zengin” denir; Türkiye’de ise adı halk arasında Karun’la özdeşleşmiştir.

MerakTarih

Antik Atina demokrasisinde temsilci yoktu: Yasaları, savaş ve barış kararlarını erkek yurttaşlar kendileri oylardı. Ancak kadınlar, köleler ve kentte yaşayan yabancılar oy kullanamazdı; bu yüzden oy verebilenler, Atina’da yaşayanların yalnızca onda biri ile beşte biri kadardı.

Bu düzen, Solon’un MÖ 594’te, Kleisthenes’in MÖ 508–507’de ve Efialtes’in MÖ 462’de yaptığı reformlarla biçimlendi. Yirmi yaşını geçmiş her erkek yurttaş, Pniks tepesinde toplanan halk meclisinde söz alıp oy verebilirdi. Savaşa, yasalara ve kimlere yurttaşlık verileceğine bu meclis karar verirdi; bazı oylamalar için en az 6.000 kişinin hazır bulunması gerekiyordu. Görevlilerin çoğu seçimle değil, kurayla belirlenirdi. Davalara ise otuz yaşını geçmiş yüzlerce yurttaştan oluşan ücretli jüriler bakardı. Meclis yılda bir kez “ostrakismos” oylaması da yapabilirdi: Kent için tehlikeli görülen bir yurttaş on yıllığına sürgüne gönderilirdi. Oy verenler onun adını ostrakon denen kırık bir çömlek parçasına kazırdı. MÖ 4. yüzyılda Atina’yı ve çevresini kapsayan Attika bölgesinde belki 250.000 ile 300.000 kişi yaşıyordu; bunların yalnızca 30.000 kadarı yetişkin erkek yurttaştı. Demokrasi sözcüğü de Yunanca “halk” anlamındaki dēmos ile “güç” anlamındaki kratos sözcüklerinden gelir.

MerakTarih

Pers Kral Yolu, Batı Anadolu’daki Sardes’ten bugünkü İran’da bulunan Susa’ya kadar yaklaşık 2.700 km uzanıyordu. Yol boyunca 111 menzilde at değiştiren atlı ulaklar, kralın haberlerini yolun bir ucundan öbür ucuna yaklaşık dokuz günde ulaştırabiliyordu; aynı yolu yürüyerek gitmek doksan gün kadar sürerdi.

Yolu, MÖ 522–486 yılları arasında Ahameniş Pers İmparatorluğu’nu yöneten I. Darius düzenletip geliştirdi. Yol, imparatorluğun başkentlerinden Susa’yı eski Lidya başkenti Sardes’e bağlıyordu. Bu konudaki başlıca kaynağımız, MÖ 5. yüzyılda yaşamış Yunan tarihçi Herodot’tur. Herodot yol boyunca 111 menzil sayar ve yolun uzunluğunu 450 parasang olarak verir. Parasang, aşağı yukarı bir saatlik yürüyüşe, yani 5–6 km’ye karşılık gelen bir Pers uzunluk ölçüsüydü. Her menzilde dinlenmiş bir atlı ile atı hazır beklerdi; böylece haber bayrak yarışındaki gibi elden ele geçer, yorgun bir atı beklemek zorunda kalmazdı. Herodot, dünyada bu ulaklardan daha hızlı giden hiçbir şey olmadığını yazar. Onun anlatımından uyarlanan “Ne kar ne yağmur ne sıcak ne de gecenin karanlığı bu ulakları görevlerini hızla tamamlamaktan alıkoyar” sözü, New York’taki James A. Farley Postanesi binasına kazınmıştır.

MerakTarih

MÖ 221’de Qin kralı son rakiplerini de yenerek Çin’i birleştirdi ve “İlk İmparator” unvanını aldı. Qin hanedanının egemenliği yalnızca MÖ 206’ya kadar sürdü; ama bu kısa sürede bütün ülkeye tek bir yazı, tek bir para ve ortak bir ağırlık ve ölçü sistemi getirdi.

İlk İmparator Qin Shi Huang’ın asıl adı Ying Zheng’di. Birbiriyle rekabet eden yedi devletten biri olan Qin’in tahtına 13 yaşında çıkmıştı. Onun zaferinden önceki yaklaşık iki buçuk yüzyıl, bu krallıkların Çin’e hâkim olmak için birbiriyle savaştığı Savaşan Devletler dönemi olarak bilinir. Ordusu MÖ 230 ile 221 arasında öteki altı devleti tek tek fethetti. Ardından yerel düzenlerin yerine ülke çapında ortak standartlar getirdi. Her yerdeki görevliler aynı karakterleri yazsın diye tek bir yazı biçimi, “küçük mühür yazısı” zorunlu tutuldu. Eski kürek ve bıçak biçimli paraların yerini yuvarlak, tunç banliang sikkeleri aldı. Ağırlık ve ölçü birimleri tek tipe indirildi; arabaların dingil genişliği bile tek bir ölçüye bağlandı. Hanedan, imparatorun MÖ 210’daki ölümünden kısa süre sonra yıkıldı. Ama ardından gelen Han hanedanı onun düzenini büyük ölçüde sürdürdü ve bu düzen şu ya da bu biçimde 1911’e kadar yaşadı. Batı dillerindeki “China” adının da Qin’den geldiği sık sık ileri sürülür.

MerakTarih

1974’te Çin’in Xi’an kenti yakınlarında kuyu kazan çiftçiler, bugün Toprak Askerler diye bilinen orduyu buldu. Pişmiş topraktan yapılmış, insan boyunda tahminen 8.000 asker, atları ve savaş arabalarıyla birlikte MÖ 210 dolaylarında gömülmüştü. Görevleri, Çin’in ilk imparatoru Qin Shi Huang’ın mezarını korumaktı.

Ordu, imparatorun mezar tepesinin yaklaşık 1,5 km doğusundaki çukurlarda duruyor. 1 numaralı çukurda piyadelerin büyük bölümü, 2 numaralıda süvariler ve savaş arabaları, 3 numaralıda ise bir komuta merkezine benzeyen bir düzen var; 4 numaralı çukur boş, belki de hiç bitirilmedi. Yanmış tavan kirişleri ve eksik silahlar, çukurların hanedan yıkıldıktan kısa süre sonra yağmalanıp ateşe verildiğini düşündürüyor. Çöken tavanlar heykelleri paramparça etti; bugün sergilenenler parçalar birleştirilerek yeniden oluşturuldu. Yine de kılıçlardan tatar yayı tetiklerine kadar 40.000’i aşkın tunç silah bulundu. Başka çukurlardan devlet görevlilerini ve akrobatları canlandıran heykeller, tunç arabalar ve tunç su kuşları çıktı. Yaklaşık bir yüzyıl sonra yazan tarihçi Sima Qian, mezarı 700.000 işçinin yaptığını ve içinde cıvadan ırmaklar bulunduğunu anlatır; mezar tepesinin toprağında ölçülen yüksek cıva düzeyi onun anlattıklarını destekliyor. İmparatorun mezarı ise bugüne kadar hiç açılmadı.

MerakTarih

Hint imparatoru Asoka, MÖ 261 dolaylarında Hindistan’ın doğu kıyısındaki Kalinga’yı fethetti. Savaşın yol açtığı acılar onu değiştirdi: İmparatorluğunun dört bir yanında kayalara ve sütunlara kazıttığı yazıtlarda pişmanlığını dile getirdi ve ülkenin “dhamma” ile, yani ahlak, şiddetsizlik ve hoşgörüyle yönetilmesini istedi.

Asoka, Hint alt kıtasının büyük bölümünü kaplayan Maurya İmparatorluğu’nu yaklaşık MÖ 268–232 arasında yönetti. Kalinga, bugünkü Odisha eyaletinin topraklarındaydı. Asoka 13. Büyük Kaya Fermanı’nda bu savaşta 150.000 kişinin sürüldüğünü, 100.000 kişinin öldürüldüğünü, çok daha fazlasının da hayatını kaybettiğini yazar ve derin bir üzüntü duyduğunu söyler. Ona göre en iyi fetih, dhamma ile yapılan fetihtir. Sanskritçede “dharma” diye geçen bu sözcük burada ahlaki ödev anlamındadır: anne babaya ve öğretmenlere saygı göstermek, hizmetkârlara ve hayvanlara iyi davranmak, cömert olmak ve bütün inançlara hoşgörüyle yaklaşmak. Asoka’nın otuzdan fazla yazıtı bugün Hindistan, Nepal, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan’da duruyor. Çoğu, dönemin konuşma dilleri olan Prakrit dillerinde yazılmıştır; Kandahar yakınındakilerin bazıları ise Yunanca ve Aramicedir. Yazıtların büyük bölümünde kullanılan Brahmi yazısını, James Prinsep 1830’larda çözene kadar kimse okuyamıyordu. Asoka’nın Sarnath’taki sütunlarından birinin tepesini süsleyen dört aslanlı başlık, bugün Hindistan’ın devlet armasıdır.

MerakDin ve İnanç

Ölü Deniz Yazmaları, 1947’den itibaren Kumran yakınlarındaki mağaralarda bulunan ve yaklaşık MÖ 3. yüzyıl ile MS 1. yüzyıl arasında kopyalanmış Yahudi el yazmalarıdır. Aralarında MÖ 125 dolaylarından kalma Büyük Yeşaya Tomarı da var: Yeşaya Kitabı’nın 66 bölümünün tamamı, yedi metreyi aşan tek bir tomarda yer alır.

İlk yedi tomarı 1946–47’de Bedevi çobanlar, Ölü Deniz’in kuzeybatı kıyısına 1,5 km kadar uzaklıktaki bir mağarada buldu. 1956’ya kadar Kumran çevresindeki on bir mağaradan 981 ayrı el yazmasına ait parçalar çıkarıldı. Bunların çoğu İbranice, bir kısmı Aramice ve Yunancadır. Pek çok araştırmacı yazmaları dönemin sıkı kurallarla yaşayan Yahudi topluluğu Essenilerle ilişkilendirir; kimileri ise Kudüslü rahiplerden ya da başka topluluklardan geldiklerini düşünür. Yazmaların çoğu yalnızca parşömen ve papirüs parçaları olarak günümüze ulaştı. Ester dışında İbranice Kutsal Kitap’ın (Tanah) bütün kitaplarından tam nüshalar ya da parçalar bulundu. Birbirine dikilmiş 17 parşömen yaprağından oluşan Yeşaya tomarı, Kumran’dan neredeyse eksiksiz çıkan tek tomardır. Keşiften önce bilinen en eski İbranice Kutsal Kitap el yazmalarından da yaklaşık bin yıl daha eskidir. Bugün Kudüs’teki İsrail Müzesi’nin Kitabın Mabedi bölümünde korunuyor.

MerakTarih

Latince, Batı Roma İmparatorluğu’nun MS 476’da yıkılmasıyla ölmedi. Avrupa’nın dört bir yanındaki bilginler bin yılı aşkın bir süre bu dilde yazmayı sürdürdü. Halkın konuştuğu gündelik Latince ise zamanla İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve Rumenceye dönüştü.

Dilbilimciler halkın konuştuğu bu gündelik dile “Halk Latincesi” der; Cicero da ondan “kalabalıkların dili” diye söz etmişti. Bu dil 6. ile 9. yüzyıllar arasında bölgeden bölgeye farklılaşarak “Roman dilleri” denen dil ailesine dönüştü; bugün yüz milyonlarca insan bu dilleri konuşuyor. Yazıda ise Latince 19. yüzyılın başlarına kadar Avrupa’da bilimin ve eğitimin ortak dili olmayı sürdürdü. Okullarda 1700 dolaylarına kadar dersler büyük ölçüde Latince yapılıyordu. Isaac Newton da hareket ve kütle çekimi yasalarını ortaya koyduğu Principia’yı 1687’de Latince yayımladı. Canlıların bilimsel adları bugün hâlâ Carl Linnaeus’un Latince sistemine göre verilir: Her türün Homo sapiens (“bilge insan”) gibi iki sözcüklü bir adı vardır. Latince, Katolik Kilisesi’nin merkezî yönetimi olan Papalığın da resmî dilidir. Hukukta ve tıpta da “habeas corpus” (tutuklanan kişinin yargıç önüne çıkarılma hakkı) ya da “vertebra” (omur) gibi Latince terimler bolca kullanılır.

MerakTarih

Antik Yunan felsefesinin ve biliminin büyük bölümü bize Bizanslı yazıcılar sayesinde ulaştı. Bu yazıcılar eski metinleri bin yılı aşkın bir süre Konstantinopolis’te, yani bugünkü İstanbul’da, elle kopyaladı. Yunan bilginler bu el yazmalarının birçoğunu, şehir 1453’te Osmanlıların eline geçmeden önce ve sonra İtalya’ya götürdü.

Parşömen ve papirüs zamanla çürür; bu yüzden eski bir metin ancak tekrar tekrar kopyalandıkça günümüze ulaşabildi. 9. ve 10. yüzyıllarda Bizanslı yazıcılar “minüskül” denen daha küçük, bitişik bir el yazısına geçti ve klasik eserleri bu yazıyla yeniden kopyaladı. Eski yazmaların pek azı saklandığı için birçok antik yazarın bugün elimizdeki en eski nüshası bu döneme aittir. Konstantinopolis Patriği Fotios, okuduğu 279 kitabın özetini çıkarmıştı. Bu kitapların neredeyse yarısı bugün kayıp; birçoğunu ancak onun notlarından tanıyoruz. Öğrencisi Aretas sonradan Kayseri başpiskoposu oldu. Onun yaptırdığı kopyalar arasında Platon’un ve Marcus Aurelius’un eserlerini içeren yazmalar vardır; Aretas’ın Platon yazması bugün Oxford’daki Bodleian Kütüphanesi’nde korunuyor. 10. yüzyılda derlenen, 30.000 kadar maddelik Bizans ansiklopedisi Suda da kaybolmuş birçok kaynaktan alıntı yapar. Bu bilgi canlanmasına, dönemin hükümdar hanedanından ötürü “Makedon Rönesansı” denir.

MerakTarih

8. yüzyılın sonlarından itibaren Abbasilerin başkenti Bağdat büyük bir çeviri merkezine dönüştü: Bilginler Yunan, Fars ve Hint bilim, tıp ve felsefe eserlerini Arapçaya çevirdi. Beytülhikme, yani Bilgelik Evi, bu geniş çabanın merkezlerinden yalnızca biriydi.

Bağdat’ı 762’de Abbasi halifesi Mansur, hanedanın başkenti olarak kurdu. Çevirilerin masrafını halifeler, saray çevresi ve varlıklı aileler karşılıyordu; çevirmenler çoğu zaman Yunanca bilen, Süryanice konuşan Hristiyan bilginlerdi. Bunların en tanınmışı Huneyn bin İshak’tır (809–873); Yunan hekim Galenos’un eserlerinin çoğu dâhil yüzü aşkın eseri çevirdiği anlatılır. Rivayete göre 751’de Çinli esirlerden öğrenilen kâğıt yapımı, kitap üretimini ucuzlattı. Bilgelik Evi, Mansur ya da Harun Reşid döneminde bir saray kütüphanesi olarak kuruldu ve Memun’un halifeliğinde (813–833) en parlak dönemini yaşadı. Matematikçi Harezmî de bu dönemde Bağdat’ta çalıştı; “algoritma” sözcüğü onun adından, “cebir” ise kitabının adından gelir. Bugün bazı tarihçiler, Bilgelik Evi’ni üniversite benzeri bir akademi gibi gösteren yaygın tablonun büyük ölçüde 19. ve 20. yüzyıl başı araştırmacılarının kurgusu olduğunu savunuyor. Bilgelik Evi, Moğollar 1258’de Bağdat’ı yağmaladığında yok oldu.

MerakTarih

Avrupa’da Avicenna adıyla tanınan İbn Sina, El-Kanun fi’t-Tıb (Tıbbın Kanunu) adlı eserini 1025’te tamamladı. Döneminin tıp bilgisini beş kitapta toplayan bu ansiklopedi 12. yüzyılda Latinceye çevrildi ve Avrupa üniversitelerinde yüzyıllar boyunca temel ders kitabı olarak okutuldu.

İbn Sina 980 dolaylarında, bugünkü Özbekistan’da Buhara yakınlarında, Fars bir ailede doğdu; İran’daki çeşitli saraylarda hekimlik yaptı ve 1037’de öldü. Kanun’un beş kitabı sırasıyla tıbbın temel ilkelerini ve anatomiyi, alfabetik olarak dizilmiş basit ilaçları, vücudun her bölümüne özgü hastalıkları, ateşli hastalıklar gibi bütün vücudu etkileyen durumları ve bileşik ilaçları ele alır. Eser, Hipokrat ile Galenos’un Yunan tıbbını Aristoteles’in felsefesiyle ve İran ile Hint tıbbının birikimiyle birleştirir. İbn Sina ilaçların deneyimle sınanması gerektiğini vurgular; karışımların, içlerindeki maddelerden tek tek beklenenden çok daha güçlü etki gösterebileceğini de hatırlatır. Canon medicinae adlı Latince çevirisi 14. yüzyıldan itibaren üniversite derslerine girdi, ilk kez 1472’de basıldı ve Padova’da 1715’te hâlâ okutuluyordu. Eser, Hindistan’da uygulanan ve adını “Yunan” sözcüğünden alan geleneksel Unani tıbbının da temel kitaplarındandır.

MerakTarih

Timbuktu, bugünkü Mali’de, Sahra Çölü’nün güney kenarında kurulmuş bir şehirdir. Altın ve tuz ticaretiyle zenginleşti; 15. ve 16. yüzyıllarda İslam dünyasının büyük ilim ve kitap merkezlerinden biri oldu. Timbuktulu aileler yüz binlerce el yazmasını kuşaktan kuşağa sakladı; bunların pek çoğu hâlâ özel kütüphanelerde duruyor.

El yazmaları 13. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan bir dönemden kalma. Çoğu Arapçadır; bir kısmı ise Songhay, Fula ve Tamaşek gibi Batı Afrika dillerinde, Arap harfleriyle yazılmıştır. Hukuktan tıbba, astronomiden şiire, tarihten dine pek çok konuyu ele alırlar; aralarında Platon’un, Hipokrat’ın ve İbn Sina’nın eserlerinin kopyaları da vardır. Tarihçi Mahmud Kati, Ağustos 1583’te görülen bir meteor yağmurunu bile anlatmıştır. Öğretim, Cingereber, Sidi Yahya ve Sankore adlı üç büyük caminin çevresinde yapılırdı. Fas ordusu 1591’de Songhay İmparatorluğu’nu yenince şehir gerilemeye başladı. 2012–2013’te silahlı İslamcı gruplar Timbuktu’yu işgal ettiğinde 4.203 el yazması yakıldı ya da çalındı. Ama Abdel Kader Haidara’nın önderliğindeki kütüphaneciler, yerel ailelerin de yardımıyla 350.000 kadar el yazmasını başkent Bamako’ya kaçırarak kurtardı. UNESCO 1988’de şehrin tarihî merkezinin bazı bölümlerini Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakTarih

İnkaların Qhapaq Ñan adlı yol ağı, bugün altı Güney Amerika ülkesinin topraklarında dağları, çölleri ve vadileri aşarak 30.000 km kadar uzanıyordu. And Dağları’nda tekerlekli araç da at da bulunmadığı için bu yollar yayalar ve lama kervanları için yapılmıştı.

Qhapaq Ñan, İnkaların dili olan Keçuvacada “kraliyet yolu” demektir. Kuzeyden güneye uzanan iki ana yoldan biri kıyıyı izliyor, öteki dağların yükseklerinden geçiyordu; ikisinden de pek çok kol ayrılıyordu. Bazı bölümleri Wari ve Tiwanaku gibi daha eski kültürlerden kalmaydı. “Çaski” denen koşucular, haberleri ve küçük değerli eşyaları bir istasyondan ötekine bayrak yarışı gibi taşırdı; haberler çoğu zaman sayıları kaydetmeye yarayan düğümlü iplerle, yani kipularla iletilirdi. Aşağı yukarı bir günlük yürüyüş arayla, yolculara yiyecek ve barınak sağlayan “tambo” adlı konak yerleri vardı. Yamaçlara taş merdivenler tırmanıyor, derin vadileri bitki liflerinden örülmüş halat köprüler aşıyordu. Bu köprülerin yaklaşık iki yılda bir yenilenmesi gerekirdi; Apurímac Irmağı üzerindeki köprü 45 metre uzunluğundaydı. Yol ağının toplam uzunluğu için verilen tahminler 23.000 ile 60.000 km arasında değişir. UNESCO, Kolombiya, Ekvador, Peru, Bolivya, Şili ve Arjantin’in ortak mirası olan yol ağını 2014’te Dünya Mirası Listesi’ne aldı.

MerakTarih

Güney Meksika ve Orta Amerika’da yaşayan Mayalar, en geç MÖ 3. yüzyılda yazıyı kullanıyordu. Bu yazıda sözcükleri gösteren işaretlerle heceleri gösteren işaretler bir arada kullanılırdı. Mayaların iç içe işleyen takvimleri de vardı: 260 günlük bir tören takvimi ile 365 günlük yıl, 52 yılda bir yeniden aynı günde buluşurdu.

Maya yazısı, eski Mezoamerika’da, yani kabaca bugünkü Meksika ile Orta Amerika’da kullanılan yazılar arasında büyük ölçüde okunabilen tek yazıdır. Yazıcılar onu çanak çömleğin üzerine ve ağaç kabuğundan yapılmış katlanır kitaplara, yani kodekslere boyayla yazar, taşa da kazırlardı. 16. yüzyılda İspanyol din adamı Diego de Landa pek çok Maya kitabını yok ettirdi; bugüne yalnızca birkaç tanesi ulaştı. Sovyet bilgini Yuri Knorozov 1952’de işaretlerin birçoğunun hece gösterdiğini ortaya koydu; 2008’e gelindiğinde yazının yüzde 80 kadarının nasıl okunduğu biliniyordu. Mayalar 260 günlük Tzolk’in ve 365 günlük Haab’ takvimlerinin yanı sıra, günleri MÖ 3114’teki efsanevi bir yaratılış tarihinden itibaren sayan “Uzun Sayım” takvimini de kullanırdı. Dünyanın 21 Aralık 2012’de sona ereceği inancı bu takvimin yanlış yorumlanmasından doğdu; o gün yalnızca 144.000 günlük yeni bir b’ak’tun döneminin başlangıcıydı. Dresden Kodeksi’nde Venüs’ün hareketlerini önceden hesaplamaya yarayan tablolar bile vardır.

MerakTarih

Magna Carta (Latince “Büyük Ferman”), İngiltere Kralı John’un isyancı baronlarla barışmak için 15 Haziran 1215’te Thames kıyısındaki Runnymede’de mühürlediği belgedir. Belge, hızlı işleyen bir adalet ve keyfî tutuklamaya karşı güvence vaat ediyor, kralın yetkilerine yazılı sınırlar koyuyordu.

Barış uzun sürmedi. İki taraf da sözünü tutmadı; Papa III. Innocentius Ağustos 1215’te fermanı geçersiz ilan etti ve Birinci Baronlar Savaşı başladı. John 1216’da ölünce, dokuz yaşındaki oğlu III. Henry adına ülkeyi yöneten danışmanlar belgenin kısaltılmış bir hâlini yeniden yayımladı. Ferman 1217’de ve 1225’te yeniden ilan edildi; 1297’de Kral I. Edward onu İngiliz yasalarının bir parçası yaptı. 1215 metnindeki en ünlü madde olan 39. maddeye göre hiçbir özgür insan, dengi olan kişilerin yasaya uygun kararı ya da ülkenin yasaları olmadan hapsedilemez, haklarından yoksun bırakılamazdı. 1215 fermanının dört nüshası bugüne ulaştı: ikisi British Library’de, biri Lincoln Kalesi’nde, biri de Salisbury Katedrali’nde. Üç maddesi, 1297’deki hâliyle İngiltere ve Galler’de hâlâ yürürlüktedir.

MerakTarih

Protestan Reformu’nun hızla yayılmasında matbaanın da büyük payı vardı. Martin Luther’in yazıları 1517’den itibaren kısa ve ucuz broşürler hâlinde basıldı; bunların pek çoğu Latince değil Almancaydı. 16. yüzyılın ilk üçte birinde Almanya’da basılan her beş eserden biri onundu.

Reform, 16. yüzyılda Batı Hristiyanlığını bölen ve Roma’ya bağlı olmayan Protestan kiliselerini doğuran harekettir. Başlangıcı genellikle 31 Ekim 1517 kabul edilir: Wittenberg’de keşiş ve üniversite hocası olan Luther o gün Doksan Beş Tez’ini yaydı. Tezler, Kilise’nin günahların cezasını hafifletmek için sattığı endüljans belgelerine karşı yazılmıştı. Bir yüzyıl önce Çek reformcu Jan Hus da benzer eleştiriler yapmış ve 1415’te idam edilmişti. Tarihçi Lyndal Roper’a göre Luther’in aynı sonu yaşamamasının başlıca nedeni matbaaydı. Johannes Gutenberg’in 15. yüzyılın ortasında geliştirdiği hareketli harfli baskı, kısa broşürleri ucuzlatmıştı. Matbaalar Almanya’nın pek çok kentine dağılmış olduğundan hiçbir otorite onları tek başına susturamıyordu; matbaası olan kentlerin Reform’u benimseme olasılığı da daha yüksekti. Halkın çoğu okuma yazma bilmediği için Luther’in yakın dostu ressam Yaşlı Lucas Cranach, onun görüşlerini resimlerle anlatan ağaç baskılar hazırladı.

MerakTarih

Patates ilk olarak Güney Amerika’da, And Dağları’nda yetiştirildi ve 1500’lerin sonunda Avrupa’ya ulaştı. Aynı tarlaya tahıl yerine patates ekildiğinde daha çok insan doyar. Bir araştırmaya göre 1700 ile 1900 arasında Avrupa, Asya ve Afrika’daki nüfus artışının yaklaşık dörtte biri patates sayesinde gerçekleşti.

İspanyol gemileri patatesi 1560’larda Güney Amerika’dan Kanarya Adaları’na getirmişti; patates oradan bütün Avrupa’ya yayıldı. Başta pek çok kişi bu yumruya güvenmedi. Ama 1750’den sonra Fransa’da ve Almanya’da devlet görevlileri ve büyük toprak sahipleri çiftçileri patates ekmeye yöneltti, 1770’lerin başındaki kıtlıklar da patatesin benimsenmesini hızlandırdı. İktisatçılar Nathan Nunn ve Nancy Qian, 2011’de yayımladıkları çalışmada 1700 ile 1900 arasında Avrupa, Asya ve Afrika’daki nüfus ve kentleşme artışının yaklaşık dörtte birini patatese bağladı. Ama tek bir ürüne bu kadar bağlı olmanın bir bedeli de vardı. İrlanda’da üç milyonu aşkın insan neredeyse yalnızca patatesle besleniyordu. 1845’ten itibaren küfe benzer bir organizmanın yol açtığı patates mildiyösü hasatları art arda yok edince yaklaşık bir milyon kişi öldü, bir milyondan fazlası da göç etti. Yoksulluk, toprak düzeni ve Londra’daki hükümetin politikaları felaketi çok daha büyüttü.

MerakTarih

1500’lerden itibaren Avrupa’nın artan şeker talebini önce Brezilya’daki, sonra Karayipler’deki dev şeker kamışı plantasyonları karşıladı. Bu tarlalarda Afrika’dan getirilen köleler çalıştırıldı. Şeker, Atlantik ticaretinin en değerli mallarından biri oldu; plantasyon sahiplerini, tüccarları ve Avrupa devletlerini zengin etti.

Şeker kamışı ilk kez Yeni Gine’de tarıma alındı ve yüzyıllarca Asya’da ve Akdeniz çevresinde yetiştirildi. Yine de şeker pahalı bir mal olarak kaldı; neredeyse bir baharat gibi görülürdü. Portekizliler kamışı 1425’te Madeira Adası’na, daha sonra da Brezilya’ya götürdü. 1625’ten sonra Hollandalılar onu Karayipler’e taşıdı; Barbados ve Jamaika gibi adalar neredeyse baştan sona şeker tarlasına dönüştü. Kamış kesmek ve suyunu kaynatmak ağır ve tehlikeli bir işti, hastalık da yaygındı; plantasyonlar ancak Afrika’dan durmadan yeni köleler getirilerek ayakta kalabiliyordu. 18. yüzyılın sonlarında Avrupa’da alınıp satılan şekerin beşte dördü Karayipler’deki İngiliz ve Fransız sömürgelerinden geliyordu; Britanya’da şekerli çay işçilerin gündelik içeceği olmuştu. 1790’lardan itibaren pek çok Britanyalı aile, köle emeğiyle üretilen şekeri protesto etmek için almamaya başladı.

MerakTarih

1500’lerin başından 1860’lara kadar yaklaşık 12,5 milyon Afrikalı tutsak, Amerika kıtasına giden gemilere zorla bindirildi. Bunlardan yaklaşık 10,7 milyonu yolculuktan sağ çıktı; 1,8 milyon kadar insan yolda hayatını kaybetti.

SlaveVoyages, tarihçilerin onlarca yıllık emeğiyle oluşturulan ve internette herkesin ücretsiz kullanabildiği bir veri tabanıdır. 1500’lerin başından 1860’lara kadar yapılmış 35.000 kadar köle seferinin kayıtlarını bir araya getirir ve bu kayıtlardan yola çıkarak ticaretin toplam boyutunu tahmin eder. Afrika’dan Amerika’ya uzanan okyanus yolculuğuna İngilizcede “Middle Passage”, yani “orta geçit” denir. Bu ad, yolculuğun üçgen ticaretin ortadaki ayağı olmasından gelir: Gemiler Avrupa’dan mal yükleyip Afrika’ya gider, oradan tutsakları okyanusun öbür yakasına taşır, dönüşte de şeker, tütün ve pamuk getirirdi. Tutsakların en büyük kısmı, yaklaşık yüzde 40’ı Brezilya’ya götürüldü. En çok insanı, yaklaşık 5,8 milyon kişiyi, Portekiz ve Brezilya bayraklı gemiler taşıdı. Onları 3,3 milyonla İngiliz, 1,4 milyonla Fransız gemileri izledi.

MerakTarih

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi (1776) ve Fransa’nın İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (1789), yönetme yetkisinin halktan geldiğini ve insanların haklar bakımından eşit olduğunu ilan etti. Yine de ABD köleliği sürdürdü, devrimci Fransa da kadınlara oy hakkı tanımadı.

4 Temmuz 1776’da kabul edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, “bütün insanlar eşit yaratılmıştır” ilkesine dayanır. Oysa metnin başlıca yazarı Thomas Jefferson, hayatı boyunca 600’den fazla insanı köle olarak çalıştırdı; kölelik ABD’nin tamamında ancak 1865’te kaldırıldı. Fransa’da 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, insanların özgür ve haklar bakımından eşit doğduğunu söylüyordu. Yazar Olympe de Gouges buna 1791’de Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ile karşılık verdi; 1793’te, devrimin toplu idamlarla geçen Terör Dönemi’nde giyotinle idam edildi. Fransa sömürgelerindeki köleliği 1794’te, kısmen bugünkü Haiti olan Saint-Domingue’deki köle ayaklanması yüzünden kaldırdı; ama Napolyon 1802’de köleliği geri getirdi. Fransız kadınları ilk kez 1945’te oy kullandı.

MerakTarih

1860’larla 1880’ler arasında Louis Pasteur ve Robert Koch, pek çok hastalığa gözle görülemeyecek kadar küçük canlıların, yani bakteri gibi mikropların yol açtığını gösterdi. Mikrop teorisi denen bu görüş sayesinde doktorlar ellerini yıkamayı ve aletlerini sterilize etmeyi, şehirler de içme sularını temiz tutmayı öğrendi.

Yüzyıllar boyunca pek çok hekim hastalıkları miazmaya, yani pislikten yükselen “kötü hava”ya bağladı. Ama bu görüşü sarsan ipuçları Pasteur ve Koch’tan önce de vardı. 1847’de Viyana’daki bir hastanede Ignaz Semmelweis, otopsiden doğrudan doğumhaneye gelen doktorlara ellerini ağartıcı bir dezenfektan olan kireç kaymağıyla yıkattı ve lohusa ölümlerini büyük ölçüde azalttı. 1854’te John Snow, Londra’daki bir kolera salgınının kaynağının tek bir su pompası olduğunu ortaya koydu. Pasteur, ağzı kuğu boynu gibi kıvrık şişelerle yaptığı deneylerde, havadaki mikroplar ulaşmadıkça et suyunun bozulmadığını gösterdi. Onun çalışmalarını okuyan cerrah Joseph Lister, 1865’te mikropları öldürmek için yaraları karbolik asitle temizlemeye başladı; antiseptik cerrahi böyle doğdu. Robert Koch da 1876’da şarbona, 1882’de de vereme yol açan bakteriyi buldu. Aşı ise daha eskidir: Edward Jenner’ın çiçek aşısı 1796’ya dayanır.

MerakTarih

1918’de başlayan grip salgını dünya nüfusunun yaklaşık üçte birine bulaştı ve tahminen 25 ila 50 milyon kişinin canını aldı. Bu, Birinci Dünya Savaşı’nda ölen yaklaşık 10 milyon askerden çok daha fazladır.

Salgın çoğu zaman “İspanyol gribi” diye anılır, ama İspanya’da başlamadı. Savaşan ülkeler halkın moralini bozmamak için kötü haberleri sansürlüyordu; tarafsız İspanya’nın gazeteleri ise salgını açıkça yazdığı için hastalık oradan çıkmış gibi göründü. Kayıtlara geçen ilk vakalar Mart 1918’de ABD’de görüldü. Hastalık askerî kamplarda, asker taşıyan gemilerde ve kalabalık şehirlerde yayıldı ve üç büyük dalga hâlinde 1920’ye kadar sürdü. Grip genellikle en çok küçük çocukları ve yaşlıları öldürür; bu salgın ise çok sayıda sağlıklı genç yetişkini de öldürdü. Ölümler çoğu zaman gribin ardından gelişen zatürreden oldu. Salgına, bugün mevsimsel gripte de dolaşan H1N1 alt tipinden bir grip virüsü yol açıyordu; bilim insanları 2005’te saklanmış doku örneklerindeki genetik malzemeden bu virüsü yeniden oluşturdu. Toplam ölü sayısına ilişkin tahminler 17 ile 100 milyon arasında değişir; en yaygın kabul gören aralık 25 ila 50 milyondur.

MerakTarih

Birinci Dünya Savaşı (1914–1918), Alman, Avusturya-Macaristan, Rus ve Osmanlı imparatorluklarının sonunu getirdi. Ardından imzalanan barış antlaşmalarıyla yeni sınırlar çizildi, Polonya ve Çekoslovakya gibi yeni devletler doğdu, Orta Doğu’nun büyük bölümü de İngiliz ve Fransız yönetimine geçti.

Savaş sonrası düzen büyük ölçüde 1919–1920 Paris Barış Konferansı’nda belirlendi. Almanya ile 28 Haziran 1919’da imzalanan Versay Antlaşması, Almanya’nın sömürgelerini ve topraklarının bir kısmını elinden aldı, ülkeye ağır savaş tazminatı yükledi; ayrı antlaşmalarla Avusturya-Macaristan da dağıtıldı. 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması Anadolu’nun büyük kısmını galip devletler arasında paylaştırıyordu, ama hiç yürürlüğe girmedi: Kurtuluş Savaşı’nın ardından yerini 1923’te Lozan Antlaşması aldı ve aynı yılın ekim ayında Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Arap topraklarında ise yeni kurulan Milletler Cemiyeti, Irak, Filistin, Suriye ve Lübnan gibi bölgeleri “manda” adı altında İngiltere’nin ve Fransa’nın yönetimine bıraktı. Bu yönetim, ilke olarak o topraklar kendi kendini yönetebilecek duruma gelene kadar sürecekti. Bugünkü Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün bu mandalardan doğdu.

MerakTarih

Kendi kendini yöneten ülkeler arasında bütün kadınlara genel seçimlerde oy hakkı tanıyan ilk ülke, 1893’te Yeni Zelanda oldu. Başka ülkeler onu onlarca yıl içinde izledi: Finlandiya 1906’da, Britanya 1918’de (yalnızca 30 yaş üstü bazı kadınlara), ABD 1920’de, Türkiye 1934’te. Çoğu yerde bu hak uzun mücadelelerle kazanıldı.

Yeni Zelanda o sırada İngiltere’ye bağlı, kendi kendini yöneten bir koloniydi. Kadınlara oy hakkı veren yasa 19 Eylül 1893’te onaylandı; öncesinde Kate Sheppard’ın önderlik ettiği kampanya, 32.000’e yakın imza taşıyan bir dilekçe sunmuştu. Yine de oradaki kadınlar 1919’a kadar milletvekili adayı olamadı. Avrupa’da kadınlara oy hakkı tanıyan ilk yer, o sırada Rus İmparatorluğu’na bağlı özerk bir bölge olan Finlandiya oldu (1906). 1907 seçimlerinde meclise giren 19 kadın, dünyanın ilk kadın milletvekilleriydi. Britanya’da 1918 yasası, mülkiyet şartını karşılayan 30 yaş üstü kadınlara oy hakkı verdi; erkeklerle eşit oy hakkı 1928’de geldi. Türkiye’de kadınlar 1930’da yerel seçimlerde, 5 Aralık 1934’te de genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkını kazandı. Fransa’da kadınlar ilk kez 1945’te, İtalya’da 1946’da oy kullandı; İsviçre ise federal seçimlerde kadınlara oy hakkını ancak 1971’de tanıdı.

Diğer okuma seçeneğiAzimBazen ilk adım, bazen biraz cesaret.