Kelimelerin peşinde

Dil

Kelimelerin kökenleri, yazının tarihi ve farklı dillerin şaşırtıcı özellikleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 3Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakDil

En soluk mürekkep bile en güçlü hafızadan iyidir.

Bu söz sık sık eski bir Çin atasözü diye anılır, hatta Konfüçyüs’e mal edilir; oysa onunla hiçbir bağı bulunamamıştır. İngilizce bir hâlini 1900 dolaylarında, Çin’de elli yıldan uzun yaşamış Amerikalı misyoner Arthur H. Smith, Proverbs and Common Sayings from the Chinese adlı derlemesinde kaydetti. Çincede de benzer bir söz vardır: 好记性不如烂笔头, yani “iyi bir hafıza, eskimiş bir kalemin yerini tutmaz.” İkisi de aynı şeyi söyler: aceleyle alınmış bir not bile, bugün emin olduğumuz bir anıdan daha uzun yaşar.

MerakDil

İngilizcede dört günün adı eski Germen tanrılarından gelir: Tuesday Tiw’den, Wednesday Woden’dan, Thursday Thor’dan, Friday de Frigg’den.

Bu düzen Roma’dan kalma bir alışkanlığı izler. Latincede günler, çıplak gözle görülen ve aynı zamanda tanrı sayılan yedi gök cismine adanmıştı: Güneş, Ay, Mars, Merkür, Jüpiter, Venüs ve Satürn. Germen halkları her Roma tanrısının yerine kendi tanrılarından ona en çok benzettiklerini koydu. Savaş tanrısı Tiw (İskandinavlardaki Týr) Mars’ın, bilgelik ve yolculukla anılan Woden (Odin) Merkür’ün, gök gürültüsü tanrısı Thor Jüpiter’in, evlilik ve ev tanrıçası Frigg de Venüs’ün yerini aldı. Saturday Satürn’ün adını korudu; Sunday ve Monday ise Güneş’i ve Ay’ı anar. Aynı Roma kökeni Fransızcada da görülür: mardi, mercredi, jeudi ve vendredi sırasıyla Mars, Merkür, Jüpiter ve Venüs’ten gelir. Türkçedeki gün adlarının çoğu ise Farsça ve Arapçadan gelir.

MerakDil

Eski Germen halklarının ve Vikinglerin kullandığı run harfleri çoğunlukla düz çizgilerden oluşur; bu çizgileri ahşaba, taşa, kemiğe ve metale oymak kolaydı.

Run alfabesine, ilk altı harfinin seslerinden (f, u, th, a, r, k) ötürü futhark denir. En eski biçimi olan Eski Futhark 24 harflidir ve MS 150 dolayından kalma yazıtlarda görülür. Viking Çağı’nda İskandinavlar harf sayısını 16’ya indirdi; bu Genç Futhark’ta tek bir run çoğu zaman birkaç sesi karşılıyordu. Run harflerinde yatay çizgi neredeyse hiç yoktur; büyük olasılıkla ahşabın damarı boyunca açılan bir çentik zor seçildiği için. “Run” sözcüğü, eski Germen dillerinde “sır, gizem” anlamına gelen sözcüklerle akrabadır. Günümüze ulaşan yazıtların çoğu kısadır: adlar, sahiplik işaretleri, dikili taşlara kazınmış anma yazıları. Bilinen en uzun yazıt, İsveç’teki 9. yüzyıldan kalma Rök taşındadır ve 700’den fazla run içerir.

MerakTeknoloji

“Algoritma” sözcüğü, 9. yüzyılda Bağdat’ta yaşamış matematikçi Hârizmî’nin adının Latince biçiminden gelir. “Cebir” ise onun en tanınmış kitabının adındaki el-cebr kelimesinden türemiştir.

Muhammed bin Musa el-Hârizmî (yaklaşık 780–850), 820’ler dolayında Abbasi halifelerinin Bağdat’taki bilim ve kütüphane merkezi Beytü’l-Hikme’de çalıştı. Hint rakamlarıyla hesap üzerine yazdığı kitabın Latince çevirisi “Dixit Algorizmi” (“Hârizmî şöyle dedi”) diye başlıyordu. Bu addan önce Hint-Arap rakamlarıyla hesap yapmanın eski adı “algorism”, zamanla da bir problemi belirli adımlarla çözme yöntemi anlamına gelen “algoritma” doğdu. Denklemler üzerine yazdığı kitabın adındaki el-cebr ise “yerine koyma, onarma” demektir: Denklemin bir tarafından çıkarılan terimi öbür tarafa geçirip eşitliği dengede tutmayı anlatır.

MerakDil

Antoine de Saint-Exupéry’nin 1943’te yayımlanan kısa romanı “Küçük Prens” 600 kadar dile ve lehçeye çevrildi. Kutsal Kitap dışında hiçbir kitap bu kadar çok dile çevrilmedi.

Fransız pilot ve yazar Saint-Exupéry, Fransa’nın yenilgisinden sonra sürgünde yaşadığı ABD’de kitabı 1942’de yazdı ve kendisi resimledi; büyük bölümünü Long Island’da kiraladığı bir evde yazdı. Kitap Nisan 1943’te New York’ta İngilizce ve Fransızca olarak çıktı. Vichy yönetimi eserlerini yasakladığı için Fransız okurlara ancak ülkenin kurtuluşundan sonra ulaşabildi. Yazar bunu göremedi: Temmuz 1944’te Akdeniz üzerinde bir keşif uçuşunda kayboldu. Kitap 2017’de, dinî olmayan kitaplar arasında dünyada en çok dile çevrilen eser olmuştu.

DinginlikDil

Japoncada, ağaç yapraklarının arasından süzülen güneş ışığını anlatan tek bir sözcük vardır: “komorebi”.

Komorebi 木漏れ日 diye yazılır; “ağaç”, “sızmak” ve “güneş” anlamındaki karakterlerden oluşur ve Japoncada gündelik bir sözcüktür. Aynı ışığı başka diller de rahatça anlatabilir, ama bunun için birkaç sözcük gerekir; dilbilimciler bir kavramı karşılayan tek sözcüğün bulunmamasına “sözcüksel boşluk” der. Başka dillerin de ünlü örnekleri vardır: Portekizcede uzaktaki birine ya da bir şeye duyulan özlemi anlatan “saudade”, Galcede artık dönülemeyecek bir yere ya da zamana duyulan hasreti anlatan “hiraeth” gibi. Wim Wenders’ın 2023 yapımı Mükemmel Günler filmi bu sözcüğü birçok izleyiciye tanıttı: Filmin kahramanı ağaçların arasından süzülen ışığın fotoğraflarını çeker, film de komorebiyi açıklayarak biter.

DinginlikEdebiyat

Bir sözcüğün ardına bir sözcük, onun ardına bir sözcük daha. Güç budur.

Bu dize, Margaret Atwood’un 1981’de yayımlanan True Stories adlı kitabındaki “Spelling” (Heceleme) şiirinin son satırıdır. 1939 doğumlu Atwood, Kanada’nın en tanınmış yazarlarından biridir; Damızlık Kızın Öyküsü de onun romanıdır. Şiir, yerde plastik harflerle oynayıp heceleme öğrenen küçük kızıyla açılır ve İngilizcede “heceleme” ile “büyü yapma” sözcüklerinin akrabalığıyla oynar. Ardından yazması engellenen, susturulan kadınlara döner. Son dize bunların hepsini toparlar. Güç, birer birer eklenen sözcüklerle kurulur ve korunur.

MerakDil

İngilizcede kâbus anlamına gelen “nightmare” sözcüğü başlangıçta kötü bir rüyayı değil, geceleri uyuyanların göğsüne çöktüğüne inanılan “mare” adlı kötü bir ruhu anlatıyordu. Her türlü korkutucu rüya anlamını ancak 19. yüzyılda kazandı.

Eski İngilizcede “mære”, uyuyanların üstüne çöküp onları boğduğuna inanılan bir cin ya da kötü ruhtu. Dişi at anlamındaki “mare” ile hiçbir ilgisi yoktur; o sözcük Eski İngilizcedeki başka bir kökten gelir, ikisi yalnızca birbirine benzer. Anlatılan duygunun bugünkü adı uyku felcidir: Uykunun rüya görülen evresinde zihin uyanır, ama beden henüz kıpırdayamaz; insan çoğu zaman göğsünde bir ağırlık hisseder. Pek çok kültürde buna benzer bir varlık vardır. Türk halk inançlarında bu varlık karabasandır; geceleri uyuyanın üstüne çöktüğüne inanılan karanlık bir karaltı. “Nightmare” sözcüğü her türlü kötü rüyayı anlatmaya ancak 1829 dolaylarında başladı.

MerakDil

Bugünkü İzlandaca, Viking Çağı’nın dili Eski İskandinavcaya öyle yakındır ki İzlandalılar ortaçağ sagalarını bugün de okuyabilir. Bunun için genellikle yazımı güncellenmiş baskılar kullanılır.

İskandinav dilini konuşan yerleşimciler İzlanda’ya 870 dolaylarından itibaren geldi. İlk yerleşimcileri, ailelerini ve aralarındaki kan davalarını anlatan düzyazı destanlar, yani sagalar, çoğunlukla 13. yüzyılda yazıya geçirildi. İzlandaca, İskandinav akrabalarından daha az değişti; bunda adanın uzaklığı kadar bilinçli bir tercih de rol oynadı. İzlandalılar yabancı sözcük almak yerine eski köklerden yeni sözcükler türetir. Bilgisayar anlamındaki “tölva”, “sayı” demek olan “tala” ile “kâhin kadın” demek olan “völva” sözcüklerinin birleşimidir. Dil bilgisi de yakın kaldı; adlar Eski İskandinavcada olduğu gibi dört hâle göre ek alır. Yine de mesele zahmetsiz okumak değil, süreklilik; okurlar hâlâ notlardan ve güncel yazımdan yararlanır.

MerakDil

Palindrom, düzden de tersten de aynı okunan sözcük ya da cümledir: “kabak” ya da “Ey Edip Adana’da pide ye” gibi.

İngilizcedeki “palindrome” sözcüğünü 1638’de yazar Henry Peacham kullanmaya başladı. Sözcük, Yunanca “geri, yeniden” anlamındaki palin ile “koşu, yol” anlamındaki dromos’tan gelir. Palindromlar ise çok daha eskidir. Beş Latince sözcükten oluşan ve birkaç yönden aynı okunan Sator karesi, MS 79’dan önce Pompeii’de bir duvara kazınmıştı. İngilizcede “level” sözcüğü ve “never odd or even” (asla tek ya da çift değil) cümlesi en bilinen örneklerdendir. İngilizcede baştan sona palindrom olan iki roman bile yayımlandı. Matematikçiler de 121 ya da 12321 gibi iki yönden aynı okunan sayıları inceler.

MerakDil

“Yoğurt” sözcüğü dünyaya Türkçeden yayıldı. İngilizce onu 1600’lerin başında Osmanlı Türkçesinden aldı; “yoghurt” yazımındaki gh, Türkçedeki ğ sesini karşılamak için kullanılan eski bir yazımdır.

Yoğurt sözcüğü genellikle “koyulaşmak, yoğunlaşmak” anlamındaki eski bir köke bağlanır; “yoğurmak” fiili de aynı ailedendir. Orta Asya’daki Türk boyları yoğurdu, adı Avrupa’ya ulaşmadan yüzyıllar önce yiyordu: 11. yüzyılda hem Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü hem de Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’i yoğurttan söz eder. Sözcüğün İngilizcedeki ilk kaydı, Osmanlı topraklarını gezen yolcuların anlatılarına dayanan 1625 tarihli bir metindir. Batı Avrupa’da gündelik bir yiyecek hâline gelmesi ise 20. yüzyılı buldu: Isaac Carasso 1919’da Barselona’da yoğurdu Danone adıyla üretmeye başladı. Bugün Avrupa dillerinin çoğu, yazımı biraz değişse de bu Türkçe sözcüğü kullanır.

MerakDil

Yakamoz, gece denizde balıklar, kürekler ya da dalgalar suyu kıpırdatınca beliren parıltının adıdır. Bu ışığı, dokunulunca parlayan minik deniz canlıları saçar.

Sözcük Türkçeye Rumcadan, yani Yunancadan geçmiştir. Türk Dil Kurumu sözlüğü ona iki anlam verir: denizde balıkların ya da küreklerin kıpırdanmasıyla oluşan parıltı ve akıntıyla sürüklenen, bir şeye dokununca ışık saçan deniz canlısı. Bu canlı çoğunlukla Noctiluca scintillans adlı tek hücreli bir planktondur. Tek başına göze görünmez, ama milyonlarcası bir araya gelince teknenin arkasında bıraktığı iz ışıl ışıl parlar. Canlıların kendi ışığını üretmesine biyolüminesans denir. Birçok kişi yakamozu ay ışığının suya vuran yansıması sanır; oysa gerçek yakamoz en iyi aysız, karanlık gecelerde görülür, çünkü ay ve şehir ışıkları onu bastırır.

DinginlikDil

Gönül, başka dillere çoğu zaman “kalp” diye çevrilir; oysa sevgiyi, arzuyu, hatırı ve bir işi içten isteyerek yapmayı da anlatır.

Gönül, Eski Türkçedeki köŋül sözcüğüne dayanır; bu sözcük daha o zaman yürek, akıl ve iç duygu anlamlarını taşıyordu. Gündelik dilde ne kadar geniş bir alanı kapladığı hemen görülür: gönül almak birinin kırgınlığını gidermek, gönül kırmak birini incitmek, gönülden yapmak da bir işi içtenlikle yapmaktır. Bir işi zorunluluktan değil, istediği için yapan kişiye gönüllü deriz. “Gönül ferman dinlemez” sözü de duyguların emir dinlemediğini anlatır. Türkçe şiirler ve şarkılar başka dillere çevrilirken gönül çoğu zaman yalnızca “kalp” diye aktarılır; anlamının önemli bir kısmı da yolda kaybolur.

MerakDil

Kut, eski Türklerde gökten gelen kutsal güç ve bereket demekti. Hükümdarın ancak kutu olduğu sürece hüküm sürebileceğine inanılırdı; bugünkü “kutlu” ve “kutlamak” sözcükleri de buradan gelir.

Eski Türk ve Moğol inancında kut, insanı gökle bağlayan bir yaşam gücüydü. Meşru bir hükümdarın bu güce herkesten fazla sahip olduğuna, bunun da gök tanrısı Tengri’nin onu seçtiğinin işareti olduğuna inanılırdı. Yenilgiye ya da felakete uğrayan bir hanın kutunu, dolayısıyla yönetme hakkını yitirdiği düşünülebilirdi. Bu inanç adlara da yansır: 682’de İkinci Göktürk Kağanlığı’nı kuran hükümdar, “kutu olan” anlamında Kutlug adıyla tanınır. 1069 dolaylarında Yusuf Has Hâcib da hükümdarlara öğüt veren uzun manzum eserine Kutadgu Bilig, yani “kut veren bilgi” adını verdi.

MerakDil

Türkçede yurt, vatan ya da öğrenci yurdu gibi barınılan yer demektir. İngilizce aynı sözcüğü Rusça üzerinden alıp Orta Asya göçebelerinin yuvarlak keçe çadırına ad olarak verdi.

Eski Türkçede yurt; konut, konaklama yeri ya da bir boyun sürüleriyle dolaştığı toprak, yani çadırların kurulduğu, hayvanların otladığı yer demekti. Bugünkü Türkçe sözcüğün “ev, vatan” yanını korudu: “yurt dışı” ve “yurttaş” gibi sözcükler bu anlamdan gelir. Bozkır göçebeleriyle karşılaşan Ruslar ise yurta sözcüğünü doğrudan çadırın kendisi için kullandı; İngilizce de sözcüğü 18. yüzyılın sonlarında Rusçadan aldı. Bu çadırlarda hâlâ yaşayan Türk halkları ise onlara başka adlar verir: Kazaklar kiyiz üy (keçe ev), Kırgızlar boz üy (boz ev) der.

MerakDil

Türkçede ordu “silahlı kuvvetler” demektir; İngilizcedeki “horde” sözcüğü de aynı Türkçe kökten gelir. Sözcük İngilizceye 1550’lerde Lehçe üzerinden, bozkır göçebelerinin çadır obalarının adı olarak girdi.

Eski Türk dillerinde ordu (Tatarcada urda), bir hükümdarın karargâhı ya da gezici sarayı, yani hanla ve askerleriyle birlikte yer değiştiren çadır kent demekti. Avrupalılar sözcüğü Tatarlardan duydu; başına h eklenmiş Lehçe horda biçimi onu başka dillere taşıdı. En bilinen örneği, Moğol hanların yönettiği ve 1240’lardan 1502’ye kadar batı bozkırlarına hâkim olan Altın Orda Devleti’dir. İngilizce 1610’larda horde sözcüğünü artık her türlü başıbozuk kalabalık için kullanıyordu. Aynı sözcük güneye de uzandı: Pakistan’ın ve Kuzey Hindistan’ın büyük bölümünün dili olan Urducanın adı da “ordu dili” anlamına gelen bir deyişten gelir.

MerakDil

İngilizcedeki “kiosk” sözcüğü, Türkçedeki “köşk”ten gelir. Sözcük 1620’lerde Fransızca üzerinden İngilizceye geçti; gazete büfesi anlamını ise ancak 1860’larda kazandı.

Türkçedeki köşk de Farsçadaki kûşk (saray, kasır) sözcüğünden gelir. Osmanlı’da köşk, saray bahçelerinde dinlenmek ve manzarayı seyretmek için yapılan, çoğu zaman yanları açık, hafif bir yapıydı. İstanbul’daki Topkapı Sarayı’nda bunun ünlü örnekleri hâlâ ayaktadır; 1639’da Bağdat’ın alınışının anısına yapılan Bağdat Köşkü bunlardan biridir. 17. yüzyılda Batı Avrupa bu yapıları kendi bahçelerine taşıdı, Fransızca da sözcüğü kiosque biçimine soktu. İngilizcede 1865 dolaylarından itibaren gazete satan küçük sokak büfelerine, sonra telefon kulübelerine, bugün de bilet alınan ya da sipariş verilen dokunmatik makinelere kiosk deniyor.

MerakDil

Gecekondu, Türk kentlerinin kenarlarında çoğunlukla köyden gelen göçmenlerin izinsiz ve alelacele yaptığı evlerin adıdır; sözcük “bir gecede kondurulmuş” demektir.

Sözcük, “gece” ile “kondu” (konuldu) sözcüklerinin birleşmesinden oluşur. Arkasında, Osmanlı geleneğine dayandırılan ve çok anlatılan bir kural yatar: duvarları örülüp çatısı kapanmış bir ev, mahkeme kararı olmadan yıkılamazdı. Aileler de bu yüzden hızla, çoğu zaman tek gecede inşaat yaptı. Gecekondular, tarımda makineleşmenin köylüleri İstanbul, Ankara ve İzmir’e yönelttiği 1950’lerden itibaren yayıldı. 1966’da çıkan Gecekondu Kanunu bu yapıları denetim altına almaya çalıştı; sonraki imar afları da birçoğunu yasal konuta, zamanla apartmana dönüştürdü. Yazar Robert Neuwirth 2004’te İstanbulluların yaklaşık yarısının gecekondu olarak başlamış evlerde yaşadığını tahmin ediyordu. Bu mahallelerin birçoğu bugün TOKİ’nin toplu konut projeleriyle yeniden yapılıyor.

MerakDil

Homeros’un destanlarında deniz neredeyse hiç “mavi” diye anılmaz. İlyada ve Odysseia’da deniz “şarap rengi”dir; bu ifade iki destanda toplam 17 kez geçer.

İngiliz devlet adamı ve tutkulu bir klasik edebiyat okuru olan William Gladstone, 1858’de Homeros’un renk sözcüklerinin tonu pek anlatmadığını, daha çok açık ile koyuyu karşılaştırdığını fark etti. Bazıları bundan Antik Yunanların maviyi göremediği sonucunu çıkardı; 1860’larda Alman filolog Lazarus Geiger da mavinin başka birçok eski metinde de geçmediğini gösterdi. Gladstone sonradan renk körlüğü yorumunu reddetti; bugünkü araştırmacılar da aynı görüşte: fark gözde değil, dildedir. Dilbilimciler Brent Berlin ve Paul Kay, 1969’da dillerin renk adlarını çoğunlukla aynı sırayla kazandığını gösterdi: önce koyu ve açık, sonra kırmızı, ardından yeşil ve sarı; mavi genellikle en sona kalır.

MerakTarih

Bilinen en eski müşteri şikâyetlerinden biri, MÖ 1750 dolaylarından kalma bir kil tablettir. Tablette Nanni adlı bir adam, kalitesiz bakır yüzünden tüccar Ea-nasir’e öfkeyle çıkışır.

Tablet, bugünkü Güney Irak’ta yer alan Sümer kenti Ur’da, Leonard Woolley’nin 1922-34 yılları arasındaki kazılarında bulundu. Islak kile bastırılarak yazılan çivi yazısıyla yazılmıştır. Nanni, parasını ödediği bakır külçelerin kalitesiz çıktığını, bu yüzden malı kabul etmediğini ve işi halletmeye gönderdiği hizmetkârına kaba davranıldığını anlatır. Tablet normalde British Museum’a aittir, ama 2025’te Abu Dabi’deki Zayed Ulusal Müzesi’ne ödünç verildi ve 2027’ye kadar orada kalması bekleniyor. 2015’ten beri internette sevilen bir şakaya dönüştü; Guinness Dünya Rekorları da onu yazılı olarak bilinen en eski müşteri şikâyeti sayıyor.

MerakTarih

Günümüze eksiksiz ulaşan, üzerinde tarih bulunan en eski basılı kitap Elmas Sutra’dır. Bu Budist metninin Çince nüshası MS 868’de oyulmuş ahşap kalıplarla basıldı.

Bu nüsha, oyulmuş ahşap kalıplarla, yani ağaç baskı yöntemiyle basılmış kâğıt tabakaların birleştirilmesiyle yapılmış, beş metreyi aşan bir tomardır; başında Buda’yı öğretirken gösteren bir resim vardır. 1000 yılı dolaylarında, on binlerce başka belgeyle birlikte Kuzeybatı Çin’de Dunhuang yakınlarındaki Mogao Mağaraları’nda küçük bir mağaraya kapatıldı. Kâşif Aurel Stein 1907’de onu bu gizli kütüphaneyi bulan keşişten satın aldı; tomar bugün Londra’daki British Library’de. Sonundaki not tarihi, 11 Mayıs 868’i verir ve Wang Jie adlı bir adamın onu anne babası adına, herkese ücretsiz dağıtılmak üzere bastırdığını söyler.

MerakTarih

1229’da tamamlanan bir Hristiyan dua kitabı, Arşimet’in kayıp yapıtlarını saklıyor. Kitabı hazırlayan kişi, Arşimet’in yazılarının 10. yüzyıldan kalma bir kopyasını kazıyıp duaları onun üstüne yazmıştı.

Yazısı kazınıp üzerine yeniden yazılmış el yazmalarına palimpsest denir. Bu palimpsest, Arşimet’in “Mekanik Teoremler Üzerine Yöntem” adlı yapıtının bilinen tek kopyasını içerir. Arşimet bu eserde alan ve hacimleri, şekilleri sayısız ince dilime bölünmüş gibi düşünerek bulur; bu yaklaşım, çok sonra ortaya çıkacak integral hesabına yakındır. Kitapta ayrıca Stomachion bulmacası ve “Yüzen Cisimler Üzerine”nin günümüze kalan tek Yunanca metni vardır. Parşömen 1229’da, büyük olasılıkla Kudüs’te yeniden kullanıldı. Danimarkalı bilgin Johan Ludvig Heiberg, duaların altındaki matematiği 1906’da İstanbul’da fark etti. Kitap sonra onlarca yıl ortadan kayboldu, küften zarar gördü, bazı sayfalarına da sahte resimler yapıldı. 1998’de açık artırmada 2 milyon dolara satıldı ve 1999–2008 arasında Baltimore’daki Walters Sanat Müzesi’nde incelendi. Mor ötesi, kızıl ötesi ve X ışınlarıyla yapılan görüntüleme, gizli metnin büyük bölümünü yeniden okunur hâle getirdi.

MerakTarih

İnka İmparatorluğu kayıtlarını quipu denen düğümlü ip demetlerinde tutardı. Vergiler, nüfus sayımları ve ambarlardaki mallar bu düğümlere işlenirdi.

Quipu, bir ana ipten ve ona bağlı birkaç taneden birkaç bine kadar sarkan ipten oluşur. Hesap tutmaya yarayan quipularda düğümler, yazılı rakamlar gibi işlerdi: düğümün ip üzerindeki yüksekliği birler, onlar, yüzler ya da binler basamağını, düğümün türü sayının kendisini gösterirdi. Renkler ve iplerin gruplanışı da neyin sayıldığını belirtirdi. Quipuları, quipucamayoc denen eğitimli kayıt tutucular hazırlar ve okurdu. İspanyol yöneticiler, 1532’de başlayan fetihten sonra da yıllarca bu kayıtlara başvurdu. Düğümlü kayıtlar İnkalardan da eskidir: kesin olarak bilinen ilk örnekler, MS 600–1000 dolaylarındaki Wari İmparatorluğu’na aittir. Günümüze birkaç yüz quipu ulaştı; çoğu müzelerde. Harvard’dan Gary Urton gibi araştırmacılar, bazı quipuların ad ya da öykü de kaydedip kaydetmediğini anlamak için bunları veri tabanlarında topladı.

MerakDil

“Kadın yazısı” anlamına gelen Nüshu, Çin’in Hunan eyaletindeki Jiangyong ilçesinde kadınların mektup, şarkı ve hayat hikâyesi yazmak için kullandığı bir yazıdır.

Nüshu, birkaç yüzyıl boyunca Jiangyong’un çoğu Yao kökenli kadınları arasında gelişti; kadınların standart Çin karakterlerini öğrenme olanağının çok az olduğu bir dönemdi. İnce ve eğik işaretleri Çin yazısından türemiştir, ama yaklaşık 600–700 karakterinin her biri bir sözcüğü değil, yöre dili Xiangnan Tuhua’daki bir heceyi gösterir. Kadınlar bu yazıyı, kız kardeşlik yemini etmiş yakın arkadaşlarına yazdıkları mektuplarda ve “üçüncü gün kitapları”nda kullandı. Bunlar, gelinlere evliliklerinin üçüncü günü verilen, kumaş ciltli şarkı kitapçıklarıydı; içlerinde hem mutluluk dilekleri hem de ayrılığın hüznü vardı. Bilim insanları yazıyı 1980’lerden itibaren yaygın biçimde incelemeye başladı. Nüshu’yu geleneksel yolla öğrenmiş son kadın olduğu düşünülen Yang Huanyi, 2004’te 98 yaşında öldü. Bugün yazı Jiangyong’da yeniden öğretiliyor.