Kelimelerin peşinde

Dil

Kelimelerin kökenleri, yazının tarihi ve farklı dillerin şaşırtıcı özellikleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakDil

“Emoji” Japonca bir sözcüktür: e “resim”, moji ise “yazı işareti, harf” demektir. Emojiler bugün en çok duygu anlatmak için kullanılsa da, İngilizcedeki “emotion” (duygu) sözcüğüne benzemesi tamamen rastlantıdır.

Emojiler 1990’larda Japon cep telefonlarında doğdu. İlk dönemin en tanınmış takımlarından birini 1999’da Shigetaka Kurita, NTT DoCoMo şirketinin mobil internet hizmeti için çizdi. Hava durumu, spor ve ruh hâlleri gibi konuları anlatan bu 176 küçük simge bugün New York’taki Modern Sanat Müzesi’nin (MoMA) koleksiyonunda. Emojilerin bütün dünyaya yayılması 2010’dan sonra oldu: O yıl Unicode, yani dünyanın her yerindeki bilgisayarların aynı karakterleri göstermesini sağlayan standart, 722 emojiyi kapsamına aldı. “Emotion” sözcüğünden gerçekten türeyen sözcük ise emotion (duygu) ile icon (simge) sözcüklerinin birleşimi olan “emoticon”dur; :-) gibi noktalama işaretleriyle yazılan yüzlere denir. Bu gülen yüzü 1982’de Carnegie Mellon Üniversitesi’nde bilgisayar bilimci Scott Fahlman önermişti. Oxford Sözlükleri 2015’te “sevinç gözyaşları döken yüz” emojisini yılın sözcüğü seçti. Türk Dil Kurumu ise emoji için “resimce” karşılığını önerir.

MerakDil

Şampuan, Hintçede “bastırmak, yoğurmak” anlamına gelen chāmpnā fiilinin emir kipi chāmpo’dan gelir. Sözcük İngilizceye 1762’de “masaj yapmak” anlamıyla girdi, 1860 dolaylarında “saç yıkamak” anlamını kazandı; saç yıkanan sabunlu sıvının adı olması ise daha sonradır.

İngiliz tüccarlar ve memurlar bu sözcükle Hindistan’da tanıştı; orada “shampooing”, çoğu zaman yağlarla yapılan bir baş ve vücut masajıydı. Uygulamayı Britanya’da moda hâline getiren, 1759 dolaylarında Patna’da doğan gezgin ve girişimci Sake Dean Mahomed oldu. Mahomed 1810’larda Brighton’da buhar banyosu ve Hint yağlarıyla masaj sunan bir hamam açtı. İşleri çok iyi gitti; önce Kral IV. George’un, ardından IV. William’ın resmî masörü oldu, unvanı “shampooing surgeon”dı. Mahomed, İngilizce kitap yayımlayan ilk Hintli olarak da anılır. Sonraki on yıllarda sözcüğün anlamı baş masajından saç yıkamaya, oradan da bunun için kullanılan sıvıya kaydı. Türkçedeki şampuan ise Fransızcadaki shampooing’den gelir.

MerakDil

İngilizcedeki September, October, November ve December ay adları, Latincedeki septem, octo, novem ve decem, yani yedi, sekiz, dokuz ve on sayılarından gelir. Bugün yılın dokuzuncu ila on ikinci ayları olmalarının nedeni, Roma’da yılın bir zamanlar martta başlamasıdır.

Roma geleneğine göre kentin efsanevi kurucusu Romulus’a atfedilen ilk takvimde yalnızca on ay vardı: Yıl ilkbaharda martla başlar, aralıkla biterdi; kış haftaları hesaba katılmazdı. Ocak ve şubatı sonraki kral Numa Pompilius’un eklediği anlatılır. MÖ 153’ten sonra Roma’nın en üst yöneticileri, yani konsüller, görevlerine 1 Ocak’ta başlar oldu; ama eski ay adları değişmedi. Bir zamanlar iki ayın daha sayı adı vardı: “Beşinci” anlamındaki Quintilis, MÖ 44’te Julius Caesar’ın onuruna July (temmuz), “altıncı” anlamındaki Sextilis de MÖ 8’de imparator Augustus’un onuruna August (ağustos) oldu. Türkçedeki eylül, ekim, kasım ve aralık adlarında bu sayıların izi yoktur; ama İngilizce, Fransızca, İspanyolca gibi pek çok dilde hâlâ duruyor.

MerakDil

Birbiriyle akraba olmayan pek çok dilde anne ve baba sözcükleri ma, pa, ba, da gibi basit ve tekrarlanan hecelerden oluşur. Bunlar bebeklerin çıkardığı ilk seslerdendir; anne babalar da bu sesleri kendi adları gibi duymaya yatkındır.

M, p ve b sesleri dudaklarla, a sesi de yalnızca ağzı açarak çıkarılır; bu yüzden bir bebeğin en kolay çıkarabildiği sesler arasındadır. Mandarin Çincesindeki māma, Svahilicedeki mama ve Keçuacadaki mama “anne”, Farsçadaki, Yorubacadaki ve Türkçedeki baba ise “baba” demektir; oysa bu diller akraba değildir. Türkçedeki ana da m gibi burundan çıkan bir ses olan n’yi taşır. Dilbilimci Roman Jakobson, m sesinin neden anneyle eşleştiğini şöyle açıklar: Meme emen bebek ancak burnundan hafif bir mırıltı çıkarabilir; bu ses zamanla hem yemeğe hem de anneye seslenişe dönüşür. Bu eğilim güçlüdür ama her dilde görülmez. Gürcücede tam tersidir: Mama “baba”, deda “anne” demektir.

MerakDil

İşaret dilleri, konuşulan bir dili sözcük sözcük harekete döken jestler değil, kendi dilbilgisi olan eksiksiz dillerdir. Örneğin İngiltere’de de ABD’de de İngilizce konuşulur, ama İngiliz İşaret Dili ile Amerikan İşaret Dili o kadar farklıdır ki bu dilleri kullananlar birbirini anlayamaz.

İşaret dillerinde anlam, elin biçimi, hareketi ve konumuyla kurulur; yüz ve beden de dilin parçasıdır. Kaşları kaldırmak ya da başı eğmek, bir cümleyi soruya çevirebilir. Amerikan İşaret Dili kısmen Fransız İşaret Dili’nden doğdu. Fransız İşaret Dili’ni ABD’ye, kendisi de işitme engelli bir öğretmen olan Laurent Clerc getirdi; Clerc, 1817’de Connecticut eyaletinin Hartford kentinde açılan Amerikan Sağırlar Okulu’nun kurucularından biriydi. Dilbilimci William Stokoe 1960’ta Amerikan İşaret Dili’nin de konuşulan her dil kadar zengin bir yapısı olduğunu gösterdi; o günden beri işaret dilleri tam birer dil olarak inceleniyor. Dünya dillerini listeleyen Ethnologue kataloğu yaklaşık 150 işaret dili sayıyor. Türkiye’de ise 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlı sarayında işaret dili kullanıldığına dair kayıtlar var; bugünkü Türk İşaret Dili’nin bu dilden gelip gelmediği bilinmiyor.

MerakDil

Białystoklu göz doktoru L. L. Zamenhof, Esperanto’nun ilk kitabını 1887’de yayımladı. Amacı, kuralları düzenli ve kolayca öğrenilebilen bir ikinci dil yaratmaktı: Farklı dilleri konuşan insanlar, ana dillerinden vazgeçmeden bu dilde anlaşabilecekti.

Zamenhof Białystok’ta büyüdü. O dönem Rus İmparatorluğu’na bağlı olan, bugün Polonya’da bulunan bu kentte Lehçe, Rusça, Almanca ve Yidiş bir arada konuşuluyordu. Kitabı 26 Temmuz 1887’de “Umut Eden Doktor” anlamına gelen Doktoro Esperanto takma adıyla yayımladı; okurlar kısa sürede bu adı dilin kendisi için kullanmaya başladı. Kitapta 917 sözcük kökü vardı; bunlar ön ve son eklerle binlerce sözcüğe dönüşebiliyordu. Dilde her ad -o ile biter. İlk Dünya Esperanto Kongresi 1905’te Fransa’nın Boulogne-sur-Mer kentinde toplandı. Esperanto hiçbir zaman evrensel bir dil olmadı, ama yapay uluslararası diller içinde en başarılısıdır. Konuşanların sayısına ilişkin tahminler birkaç on binden iki milyon dolayına kadar uzanıyor; dili doğuştan öğrenenlerin 1.000 ile 2.000 arasında olduğu sanılıyor.

MerakDil

Bilinen en eski yazıların büyük bölümü hesap kaydıdır. MÖ 3350–3000 yılları arasında Güney Mezopotamya’da, çoğu bugünkü Irak’taki Uruk kentinde çalışan kâtipler, kil tabletlere işaret bastırarak tahıl, koyun, bira ve tarla hesabı tuttu. Bu ilk tabletlerin yaklaşık yüzde 85’i muhasebe kaydıdır.

Araştırmacılar bu erken yazıya proto-çivi yazısı der. Bu yazı, malları temsil eden küçük kil pullarla yapılan daha eski bir sayma sisteminden gelişti; işaretler sivri uçlu bir kalemle çiziliyor ya da bastırılıyordu. Bu tür yaklaşık 5.000 tablet günümüze ulaştı; hesap kaydı olmayanların çoğu, kâtip yetiştirmek için hazırlanmış işaret listeleridir. Pek çok miktar 60 tabanlı bir sistemle sayılıyordu; Babil gökbilimcileri aracılığıyla bize ulaşan bu sistem, bir saatin 60 dakika olmasında bugün de yaşıyor. Sonraki yüzyıllarda işaretler kama ya da çivi biçimli çentiklere dönüştü; çivi yazısı adı da buradan gelir. Çivi yazısı yaklaşık 3.000 yıl boyunca Sümerce, Akadca, Hititçe ve başka dilleri yazmak için kullanıldı. Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de, Asurlu tüccarların bıraktığı 23.000’i aşkın tablet bulundu. Mısır hiyeroglifleri de aşağı yukarı aynı dönemde ortaya çıktı.

MerakDil

Yazılı İngilizcede en sık kullanılan sözcük “the”dir. 1961’de yayımlanmış Amerikan metinlerinden derlenen bir milyon sözcüklük Brown Derlemi’nde, tüm sözcüklerin yaklaşık yüzde 7’si “the”dir; bu oran, ikinci sıradaki “of”un neredeyse iki katıdır.

“The” bir görev sözcüğüdür, yani kendi başına neredeyse hiç anlam taşımaz ama dilbilgisel bir iş görür: Bir ismin bilinen, belirli bir şey olduğunu gösterir. “A book” (bir kitap) ile “the book” (o kitap) arasındaki fark budur. Brown Derlemi’ndeki sayılar, adını Amerikalı dilbilimci George Kingsley Zipf’ten alan Zipf yasasına uyar: Bir dilden alınan büyük metin örneklerinde en sık ikinci sözcük genellikle birincinin yarısı kadar, üçüncüsü üçte biri kadar geçer ve bu böyle sürüp gider. Sonuçta dağılım çok dengesizdir: Yaygın kullanılan bir sayıma göre en sık 100 sözcük, yazılı İngilizcenin yaklaşık yarısını oluşturur. Türkçede “the” karşılığı bir sözcük yoktur; belirli nesneyi belirtme hâli eki (-ı, -i) gösterir: “Kitabı okudum” belli bir kitaptan söz eder, “kitap okudum” ise yalnızca kitap okunduğunu anlatır.

MerakDil

İngilizcede spor salonu anlamına gelen “gymnasium”, Yunancada “çıplak” demek olan gymnos’tan türemiştir. Antik Yunan’da gymnazein “çıplak antrenman yapmak” demekti; çünkü atletler bedenlerine zeytinyağı sürüp giysisiz çalışır ve yarışırdı. Antrenman yerinin adı olan gymnasion da bu fiilden gelir.

Antik Yunan’daki gymnasion bir spor alanından çok daha fazlasıydı. Gençler burada antrenman yapardı, ama hamamları ve açık alanları da vardı; insanlar sohbet etmek için buraya gelir, filozoflar ders verirdi. Atina’daki üç büyük gymnasiondan ikisinin adı eğitim dünyasına geçti: Platon’un okulu MÖ 387 dolaylarından itibaren Akademia’da toplandı, Aristoteles de MÖ 335’ten itibaren Lykeion’da ders verdi. Bu yüzden Almancada üniversiteye hazırlayan liselere bugün hâlâ Gymnasium denir. Fransızcadaki lycée ve ondan geçen Türkçe lise Aristoteles’in Lykeion’undan, akademi sözcüğü de Platon’un Akademia’sından gelir. Türkçedeki jimnastik de Fransızca üzerinden aynı Yunanca köke dayanır.

MerakDil

Hipopotam adı, eski Yunanca hippos (at) ve potamos (nehir) sözcüklerinden oluşur ve “nehir atı” demektir. Ama bu yalnızca bir benzetmedir: Hipopotam atla yakın akraba değildir; yaşayan en yakın akrabaları balinalar ve yunuslardır.

Eski Yunanlılar hipopotamı Nil’den tanıyordu; o çağlarda bu hayvan Mısır’da, Sudan sınırından Nil Deltası’na kadar nehrin her yerinde yaşardı. Tarihçi Herodot, MÖ 5. yüzyılda yazdığı Tarih adlı eserinde onu anlatır. Yunanca ad Latince üzerinden Avrupa dillerine geçti. Türkçedeki “su aygırı” adı da benzer bir benzetmedir; aygır, erkek at demektir. Batı Afrika’daki Yoruba halkı ise hayvana “suyun fili” anlamında erinmi der. Doğa bilimciler uzun süre hipopotamı domuzlarla bir tuttu. Önce kan proteinleri, ardından DNA incelemeleri, en yakın akrabalarının balinalar, yunuslar ve domuz balıkları olduğunu gösterdi; iki soy yaklaşık 55 milyon yıl önce ayrılmıştır. Yunanca kökler başka sözcüklerde de yaşıyor: hippos, at yarışı pisti demek olan hipodromda; potamos ise “nehirler arasındaki ülke” anlamına gelen Mezopotamya’da.

MerakDil

İngilizcede neşeli, güler yüzlü anlamına gelen jovial sözcüğü, Roma tanrısı Jüpiter’in bir başka adı olan Jove’dan gelir. Astrologlar, Jüpiter gezegeninin etkisi altında doğanların yaradılıştan neşeli olduğuna inanırdı; inanç unutuldu ama sözcük kaldı.

Jovial, İngilizceye 1580’lerde Fransızcadan geçti. Fransızca sözcüğü, “Jüpiter’in etkisi altında doğmuş” anlamındaki İtalyanca gioviale’den almıştı; en eski kökü ise “Jüpiter’e ait” demek olan Geç Latince Iovialis’tir. İngilizcedeki Jove adı ve eskiden şaşkınlık bildiren “By Jove!” (Jüpiter aşkına!) ünlemi de aynı Latince kökten gelir. Jüpiter adı “gök baba” demektir ve “gök, gün” anlamındaki çok eski bir köke dayanır; Yunan tanrısı Zeus’un adı da aynı köktendir. Orta Çağ ve Rönesans astrolojisine göre her gezegen insanın mizacını etkilerdi. İngilizce bu inancın izlerini başka sözcüklerde de taşır: Asık suratlı, karamsar kişiye ağır ve uzak Satürn’den saturnine, çabuk değişen, kıpır kıpır kişiye Merkür’den mercurial, savaşçı olana Mars’tan martial denir. Deli anlamındaki lunatic de Ay’ın Latincesi luna’dan gelir; bir zamanlar delilik nöbetlerinden Ay sorumlu tutulurdu.

MerakDil

Pijama sözcüğü Farsçadan gelir: pā “bacak”, jāma “giysi” demektir; sözcük Hintçe ve Urducadan geçerek yayıldı. Hindistan’da pāy-jāma, belden bağlanan bol bir pantolondu. Oradaki İngilizler bu rahat giysiyi benimsedi ve Viktorya döneminde pijama, İngiltere’de erkeklerin gece giysisi oldu.

1886’da yayımlanan ve Hindistan’daki İngilizlerin kullandığı sözcükleri derleyen Hobson-Jobson sözlüğüne göre bu giysiyi Hindistan’da çeşitli sınıflardan kadınlar, Sih erkekleri ve en çok da Müslüman kadınlar ve erkekler giyerdi. Oradaki Avrupalılar da onu evde ve yatarken giyilecek rahat bir giysi olarak benimsedi. Bu tür bol pantolonlar aslında 17. yüzyılda İngiltere’ye ev giysisi olarak girmiş, ama moda çabuk geçmişti. Sözcük İngilizcede 1800’lerin başından beri kayıtlıdır; 1870 dolaylarından itibaren pijama, İngiliz erkeklerinin olağan gece giysisi oldu. Türkçeye ise Fransızca pyjama’dan geçti. Yakın akrabası şalvar, Güney Asya’da bugün de gündelik giysidir; Türkçedeki şalvar da Farsça bir sözcüktür. Farsçadaki pā ise İngilizce foot (ayak) ve Latince pes ile aynı eski Hint-Avrupa kökünden gelir.

MerakDil

İngilizce, Cermen dillerinden biri olan Eski İngilizceden gelişti; ama sözlüğündeki sözcüklerin çoğu ödünçtür. 75.000 sözcüklük bir sayıma göre sözcüklerin yaklaşık yüzde 28’i Fransızcadan, yüzde 28’i Latinceden, yüzde 25’i Cermen dillerinden gelir. Gündelik dilde en sık kullanılan sözcükler ise büyük ölçüde yerlidir.

Ödünç almanın büyük bölümü üç dalgayla oldu. 9. yüzyıldan itibaren İngiltere’ye yerleşen Vikingler, bugün tamamen İngilizce sanılan Eski İskandinav dili sözcüklerini getirdi: sky (gök), egg (yumurta), knife (bıçak), kelimesi kelimesine “rüzgâr gözü” demek olan window (pencere), hatta they, them ve their (onlar) zamirleri. 1066’daki Norman Fethi’nden sonra yaklaşık üç yüzyıl boyunca saray, hukuk ve soylular Fransızca kullandı; binlerce Fransızca sözcük dile girdi. Rönesans’ta ise bilginler doğrudan Latince ve Yunancadan sözcük aldı. Katmanlar çoğu zaman yan yana durur: Sormak anlamındaki ask Eski İngilizcedir, enquire ise Fransızca yoluyla gelmiştir. Tarladaki hayvanlar İngilizce adlarını korudu (cow, pig, sheep), sofradaki etleri ise Fransızca adlar aldı (beef, pork, mutton). Türkçede de benzer çiftler vardır: yürek ile Arapçadan gelen kalp, savaş ile yine Arapça harp gibi. Oranlar, Thomas Finkenstaedt ile Dieter Wolff’un Shorter Oxford sözlüğünü tarayıp 1973’te yayımladığı araştırmadan alınmıştır.

MerakDil

Viski sözcüğünün kökü, İskoç Galcesinde “hayat suyu” anlamına gelen uisge beatha deyimidir (İrlandacada uisce beatha). İngilizce bu deyimi önce usquebaugh diye aldı, zamanla da whisky’ye kısalttı. Gal deyiminin kendisi de Orta Çağ Avrupa’sında damıtılmış içkilere verilen Latince aqua vitae adının çevirisidir.

Damıtma tekniği Orta Çağ’da Avrupa’ya yayıldı ve damıtılmış içkiler ilk başta ilaç diye kullanıldı; “hayat suyu” adı da buradan gelir. İrlanda ve İskoçya’daki en eski kayıtlar kısadır. İrlanda’daki Clonmacnoise Yıllıkları, 1405’te Noel’de fazla aqua vitae içtiği için ölen bir klan reisinden söz eder. İskoçya’nın 1495 tarihli hazine kayıtlarında ise kralın emriyle Keşiş John Cor’a aqua vitae yapması için malt gönderildiği yazılıdır. İngilizce, Gal dillerindeki sözcüğü 1581’de uskebeaghe, 1610’da usquebaugh biçiminde aldı; kısa hâli whisky 18. yüzyılda yerleşti. Başka diller de aynı fikri korudu: Fransızcadaki eau-de-vie ve İskandinav dillerindeki akvavit de “hayat suyu” demektir. Yazılışı bugün coğrafyaya göre değişir: İskoçya, Kanada ve Japonya whisky, İrlanda ve ABD ise çoğunlukla whiskey yazar. Türkçedeki viski de İngilizceden gelir.

MerakDil

Cebir sözcüğü, Harezmli matematikçi Muhammed bin Musa el-Hârizmî’nin 820 dolaylarında Bağdat’ta yazdığı ders kitabının adındaki el-cebr kelimesinden gelir. Hârizmî’nin Latinceye Algoritmi diye geçen adı da algoritma sözcüğünü doğurdu.

Hârizmî, Halife Me’mûn döneminde Bağdat’ta, Beytülhikme (Bilgelik Evi) adıyla bilinen bilim merkezinde çalıştı. Kitabı “Tamamlama ve Denkleştirme Yoluyla Hesap Üzerine Özet Kitap” adını taşıyordu ve denklemlerin adım adım nasıl çözüleceğini gösteriyordu. Adındaki el-cebr, yani “tamamlama”, denklemin bir yanında çıkarılan terimi öbür yana geçirmek; el-mukabele, yani “denkleştirme”, iki yandaki eşit terimleri sadeleştirmek demekti. Kitabı 1145’te Robert of Chester Latinceye çevirdi ve eser 16. yüzyıla kadar Avrupa üniversitelerinde başlıca matematik ders kitaplarından biri olarak okundu. Bugün kullandığımız Hint-Arap rakamlarını anlatan bir başka eserinin 12. yüzyıldaki Latince çevirisi “Dixit Algorizmi”, yani “Hârizmî dedi ki” sözleriyle başlıyordu. Adının bu Latince biçiminden önce algorism, sonra algoritma sözcüğü türedi ve adım adım işleyen hesap yöntemi anlamını kazandı. Türkçede cebir sözcüğünün bir de “zorlama” anlamı vardır; ikisi de Arapçadaki aynı cebr sözcüğünden gelir. Hârizmî adı “Harezmli” demektir; Harezm, bugünkü Özbekistan ve Türkmenistan topraklarında kalan bir bölgedir.

MerakDil

Satrançtaki “şah mat” sözü Farsça shāh māt deyiminden gelir. Şah “kral” demektir; mat ise çoğunlukla “çaresiz, şaşkın” diye açıklanır. Yani söz, kralın kıstırıldığını, kaçacak yeri kalmadığını anlatır. Yaygın “şah öldü” yorumu, Arapçada “öldü” anlamına gelen benzer bir sözcükten doğar; oysa satrançta şah hiçbir zaman tahtadan alınmaz.

Satranç, 6. yüzyıl dolaylarında Hindistan’da çaturanga adıyla doğdu; İran’a çatrang olarak geçti, Araplar da ona şatranc dedi. 7. yüzyılda Arapların İran’ı fethinden sonra İslam dünyasına yayıldı, oradan İspanya ve İtalya üzerinden Avrupa’ya ulaştı. Oyunun sözcükleri de onunla birlikte yol aldı. Şah, Eski Fransızcada eschec oldu; İngilizcedeki check (şah çekmek) ve chess (satranç) bu sözcükten türedi. Şah mat da önce eschec mat, sonra checkmate hâlini aldı. Kalenin İngilizcedeki adı rook da Farsçada savaş arabası anlamına gelen ruh’tan gelir. Türkçe ise bu sözcükleri neredeyse hiç değiştirmeden korudu: Oyuncular hâlâ şahı tehdit ederken “şah” der, oyunu “mat” ile bitirir; satranç sözcüğü de Arapça şatranc’tan gelir. Mat sözcüğünün tam anlamı hâlâ tartışılıyor: “Çaresiz” ve Arapçadaki “öldü” yorumlarının yanında, bazı araştırmacılar onu “kalmak” anlamındaki Farsça bir fiile bağlar; bu yoruma göre mat, pusuya düşüp kalakalmış demektir.

MerakDil

Aşının Batı dillerindeki adı vaccine, Latincede inek demek olan vacca’dan türedi. İngiliz hekim Edward Jenner 1796’da, ineklerden bulaşan hafif bir hastalık olan inek çiçeğinin insanları ölümcül çiçek hastalığından koruyabildiğini gösterdi. Sözcük, Jenner’ın inek çiçeğine verdiği Latince addan, variolae vaccinae’den gelir.

Köylüler, inek çiçeğine yakalanan sütçü kızların çiçek hastalığından kurtulduğunu çoktan fark etmişti. Jenner bu gözlemi 14 Mayıs 1796’da sınadı: Sütçü Sarah Nelmes’in elindeki inek çiçeği yarasından aldığı sıvıyı, bahçıvanının sekiz yaşındaki oğlu James Phipps’in koluna çizik açarak sürdü. Jenner daha sonra çocuğa çiçek hastalığı bulaştırmayı denediğinde Phipps hastalanmadı. Jenner sonuçlarını 1798’de yayımladı. Daha eski bir yöntem olan variolasyonda (çiçek aşılama) insanlara bilerek hafif bir çiçek hastalığı bulaştırılırdı. Lady Mary Wortley Montagu bu uygulamayı Osmanlı İstanbul’unda görmüş ve 1721’de İngiltere’ye taşınmasına öncülük etmişti. 1881’de Louis Pasteur, Jenner’ın anısına bütün koruyucu aşılar için vaccine sözcüğünün kullanılmasını önerdi. Çiçek hastalığının dünyadan silindiği 1980’de ilan edildi. Türkçedeki aşı sözcüğünün ise inekle bir ilgisi yoktur; aynı sözcük bir ağaca başka bir ağaçtan dal ya da göz eklemek için de kullanılır.

MerakDil

İngilizcede bugün “büyük kısmını yok etmek” anlamında kullanılan “decimate” fiili, Roma ordusunun nadiren uyguladığı bir cezadan gelir: Korkaklık ya da isyanla suçlanan birlikte kura çekilir, her on askerden biri kendi silah arkadaşlarınca öldürülürdü. Latincede decimus “onuncu” demektir.

Yunan tarihçi Polybios, MÖ 2. yüzyılda cezanın nasıl uygulandığını anlatır: Hayatta kalanlara buğday yerine arpa verilir, ordugâhın surları dışında yatmaları istenirdi. Kayıtlarda yalnızca on bir vaka geçer. İlk kayıtlı örnek MÖ 72’de, Spartaküs’ün köle ayaklanmasına karşı savaşan Marcus Licinius Crassus’un emriyle yaşandı; İmparator Galba da MS 68-69’daki iç savaş yıllarında bu cezaya yeniden başvurdu. Sözcük İngilizceye ilk girdiğinde onda bir oranında alınan vergi, yani öşür anlamına geliyordu. “Büyük yıkım” anlamı 17. yüzyıldan itibaren yerleşti; H. W. Fowler gibi dil otoriteleri buna karşı çıksa da bugün sözcüğün olağan anlamı budur. Türkçede bu Roma cezasına “desimasyon” denir; İngilizcedeki decimal (ondalık) sözcüğü de aynı Latince kökten gelir.

MerakDil

Sarkazm sözcüğü, eski Yunancada “eti parçalamak” anlamına gelen sarkazein fiilinden gelir; kökünde “et” demek olan sarx vardır. Fiil zamanla öfkeyle dudak ısırmak ve alay etmek anlamlarını da kazandı; iğneleyici söz de adını buradan aldı.

Yunanca sarkasmos sözcüğü Latince üzerinden Avrupa dillerine yayıldı. İngilizcede ilk kez 1579’da, sarcasmus biçiminde, Edmund Spenser’ın The Shepheardes Calender adlı şiir kitabına düşülmüş bir notta görülür; Türkçeye ise Fransızca sarcasme’dan geçti. Aynı sarx kökü, Batı dillerinde taş tabut, yani lahit anlamına gelen sarcophagus sözcüğünde de yaşar. Bu sözcük “et yiyen taş” demektir ve içine konan bedenleri çabucak çürüttüğüne inanılan bir kireçtaşından gelir. Türkçe de keskin sözleri bedensel imgelerle anlatır: iğnelemek, laf sokmak, dokundurmak. Dilbilimciler sarkazmı ironiden ayırır: Bir durum ironik olabilir, ama sarkastik olan her zaman bir insandır. Sarkazm birini hedef alır ve çoğu zaman söylenenin tersini kasteder.

MerakDil

İngilizcedeki “hello” telefondan önce de vardı, ama daha çok dikkat çekmek için bağırılan bir sözdü. Thomas Edison 1877’de telefonda bu sözün kullanılmasını önerdi; Alexander Graham Bell ise “ahoy” demeyi yeğliyordu. Edison’ın önerisi tuttu ve “hello”nun İngilizcenin gündelik selamı olmasında büyük pay sahibi oldu.

“Hello” sözcüğü basılı olarak ilk kez 1826’da, Connecticut’ta çıkan bir gazetede görülür. Karşı kıyıdaki kayıkçıyı çağırmak ya da dikkat çekmek için kullanılan hallo, hollo gibi eski seslenişlerden türedi; hullo’dan hallo’ya pek çok yazımı vardı. Edison Ağustos 1877’de Pittsburgh’daki bir telgraf şirketinin başkanına yazdığı mektupta, telefona zil gerekmeyeceğini, çünkü “Hello!” diye bağırınca sesin 3-6 metre öteden duyulacağını söyledi. Bell ise denizcilerin seslenişi “ahoy”u öneriyordu, ama bu tutmadı. 1889’a gelindiğinde telefon santrallerindeki operatörlere “hello kızları” deniyordu. Sözcük sınırları da aştı: Fransızca onu allô biçiminde aldı; telefonu açarken söylediğimiz “alo” da Türkçeye Fransızcadan geçti.

MerakDil

Avokado sözcüğü, Aztekların dili Nahuatl’da bu meyvenin adı olan āhuacatl’dan gelir; Nahuatl bugün de Meksika’da konuşulur. İspanyolcada sözcük aguacate oldu, İngilizce de onu 1600’lerin sonunda İspanyolcadan avocado biçiminde aldı.

Nahuatl dilini bugün Meksika’da 1,7 milyon kadar kişi konuşur ve bu dil dünyaya pek çok yiyecek adı kazandırmıştır: İngilizce tomato tomatl’dan, chilli (acı biber) chīlli’den gelir; Türkçedeki domates de Rumca üzerinden aynı köke uzanır. Çikolatanın kökeni de genellikle Nahuatl’a dayandırılır. Guakamole ise āhuacamōlli, yani “avokado sosu” demektir. İspanyol yerleşimciler meyvenin adını aguacate diye yazdı; İngilizce konuşanlar sözcüğü “avogato pear” gibi biçimlerden geçirerek avocado’ya ulaştı. Doğabilimci Hans Sloane sözcüğü 1696’da Jamaika bitkilerini listelediği katalogda kaydetti. “Avocado pear” adı zamanla bozularak “alligator pear” (timsah armudu) oldu; bu ad, California Avokado Derneği 1915’ten itibaren avocado adını yaygınlaştırana dek Florida’da yaygındı. Dilbilimciler āhuacatl’ın da Aztek dillerinin atasındaki daha eski bir biçime, pa:wa’ya dayandığını düşünüyor.

MerakDil

OK büyük olasılıkla 1839’da Boston gazetelerinde bir şaka olarak doğdu: “all correct” (hepsi doğru) ifadesini bile bile yanlış yazan “oll korrect”in kısaltmasıydı. Ertesi yılki başkanlık seçim kampanyası onu bütün ABD’ye yaydı.

Bilinen ilk örnek 23 Mart 1839’da Boston Morning Post gazetesinde, editör Charles Gordon Greene’in esprili bir yazısında yer aldı. Boston gazetelerinde 1838’den beri argo sözleri ve komik yanlış yazımları kısaltma modası vardı: “no go” (olmaz) için NG, “gone to Texas” (Teksas’a gitti) için GT, “oll wright” için OW. Bunların neredeyse hepsi unutuldu. Sözcüğü yaşatan 1840 seçimi oldu: Memleketi New York eyaletindeki Kinderhook kasabası yüzünden “Old Kinderhook” lakabıyla anılan Başkan Martin Van Buren’in destekçileri bu iki harfi seçim sloganı yaptı. Van Buren seçimi William Henry Harrison’a kaybetti, ama sözcük kaldı. Bu hikâyeyi Columbia Üniversitesi’nden dilbilimci Allen Walker Read, 1963 ve 1964’te yayımladığı makalelerle ortaya çıkardı. O zamana dek bazı büyük Amerikan sözlükleri, sözcüğü ABD’nin güneyinde konuşulan Choctaw dilinden getiren başka bir açıklamayı benimsiyordu.

MerakDil

İngilizcede küçük i ve j harflerinin üstündeki noktaya tittle denir. Sözcük Latince titulus’tan gelir; Orta Çağ kâtipleri harflerin üstüne konan küçük işaretlere bu adı verirdi. Türkçede ise bu nokta gerçek bir iş görür: i ile ı’yı, yani iki ayrı harfi birbirinden ayırır.

Orta Çağ kâtipleri i, m, n ve u harflerini aynı kısa dikey çizgilerle yazardı; sık bir el yazısında bir sözcük birbirinin aynısı çizgilerden oluşan bir sıraya dönebiliyordu. Harfin üstüne konan küçük bir çizgi, okurun i’yi seçmesine yardım etti; bu çizgi zamanla küçülüp matbaa harflerindeki yuvarlak noktaya dönüştü. Tittle sözcüğü İngilizcede 14. yüzyıldan beri kullanılır. 1611 tarihli King James İncil çevirisindeki “one jot or one tittle” (ne bir zerre ne bir nokta) ifadesi yüzünden “jot and tittle” en küçük ayrıntı anlamına gelir. “Tam olarak” anlamındaki “to a T” deyiminin de daha eski “to a tittle” deyiminden geldiği düşünülür. Türkçede ise noktanın gerçek bir görevi var: 1928 Harf Devrimi’nden beri noktalı İ i ile noktasız I ı, ayrı sesleri gösteren ayrı harflerdir; kır ile kir arasındaki fark yalnızca bu noktadır.

MerakDil

Büyük İngilizce sözlüklerdeki en uzun sözcük 45 harflidir: “pneumonoultramicroscopicsilicovolcanoconiosis”. Çok ince volkanik tozun solunmasıyla ortaya çıkan bir akciğer hastalığının adı olarak bilinir.

Sözcüğü 1935’te Everett M. Smith türetti. Smith, bulmaca ve kelime oyunu meraklılarının kurduğu Amerikan kulübü National Puzzlers’ League’in başkanıydı. Sözcük ilk kez 23 Şubat 1935’te New York Herald Tribune gazetesinde, kulübün toplantısını anlatan bir haberde çıktı; 1939’da da Merriam-Webster sözlüğünün ek cildine girdi. Yunanca ve Latince parçalardan kurulmuştur: pneumono (akciğer), ultramicroscopic (son derece küçük), silico (kumda bulunan mineral silika), volcano (yanardağ) ve coniosis (tozun yol açtığı hastalık). Hekimler silika tozu solumaktan kaynaklanan akciğer hasarına kısaca silikoz der. Ünlü öteki uzun sözcükler bunun yanında kısa kalır: “Bir şeyi değersiz sayma” anlamına gelen floccinaucinihilipilification 29, antidisestablishmentarianism ise 28 harflidir. Türkçe gibi sözcüğe ek ekleyerek yeni sözcük türeten diller çok daha ileri gidebilir: Sık anılan uydurma “Muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine” tam 70 harftir.