Kelimelerin peşinde

Dil

Kelimelerin kökenleri, yazının tarihi ve farklı dillerin şaşırtıcı özellikleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 4Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTeknoloji

ABD Donanması’nda görev yapan matematikçi Grace Hopper, programlamayı ham makine kodundan İngilizce sözcüklerle yazılan dillere taşıyan öncülerden biriydi. Bu çalışmaların sonunda COBOL dili doğdu.

Hopper 1943’te ABD Donanması’na katıldı ve Harvard Mark I bilgisayarının ilk programcılarından biri oldu. 1952’de, UNIVAC bilgisayarını üreten şirkette çalışırken ilk derleyicilerden biri olan A-0’ı tamamladı. Derleyici, insanların yazdığı komutları bilgisayarın çalıştırabileceği makine koduna çeviren programdır. Pek çok meslektaşı bilgisayarların yalnızca aritmetik işlem yapabileceğine inanıyordu; Hopper ise programların İngilizce sözcüklerle yazılabileceğini savundu. Ekibinin geliştirdiği FLOW-MATIC dili de tam olarak bunu yaptı. Bu dil, 1959’da oluşturulan ve bankalarla devlet kurumlarında bugün hâlâ kullanılan iş dünyası dili COBOL’un başlıca örneği oldu. Hopper 1986’da, 79 yaşında tuğamiral olarak donanmadan emekli oldu; 2016’da ölümünden sonra Başkanlık Özgürlük Madalyası’na layık görüldü.

AzimDil

Braille alfabesi parmak uçlarıyla okunan bir yazı sistemidir: Her harf, altı noktalık küçük bir hücrede kabartılmış noktaların farklı bir dizilişidir.

Sistem adını, onu 1829’da yayımlayan kör Fransız öğrenci Louis Braille’den alır. Her hücrede üçer noktalık iki sütun vardır; bu, parmak ucunun tek dokunuşta algılayabileceği kadar küçük bir alanda 63 farklı diziliş demektir. Harflerin yanında, sık kullanılan sözcükleri kısa işaretlerle yazan kısaltmalar ve matematik, fen ve müzik için ayrı kodlar da vardır. Bugün 133’ten fazla dilin Braille kodu bulunur; Türkçenin de ç, ğ, ş gibi harfler için kendi işaretleri vardır. Birçok görme engelli, bilgisayar ya da telefondaki metni, küçük iğneleri inip kalkan “yenilenebilir Braille ekranları” ile de okur. Birleşmiş Milletler 2019’dan beri Louis Braille’in doğum günü olan 4 Ocak’ı Dünya Braille Günü olarak anıyor.

MerakTeknoloji

Tıklayınca başka bir belgeyi açan bağlantılar (linkler), web’de okumayı okurun kendi seçtiği yollardan oluşan bir ağa çevirdi.

1945’te Amerikalı mühendis Vannevar Bush, okurun mikrofilm sayfalarını birbirine bağlayıp kendi okuma yollarını kurabileceği, masa büyüklüğünde bir makine hayal etti ve ona Memex adını verdi; bilgisayarlar o sırada böyle bir şeyi yapmaktan çok uzaktı. Bush’un yazısını okuyan Ted Nelson, 1960’ların ortasında Xanadu Projesi’ne başlarken bu anlamda “link” terimini ilk kullanan kişi sayılır. Douglas Engelbart’ın ekibi de 1968’deki ünlü canlı gösterimde, gerçek bir bilgisayarda metin parçaları arasında çalışan bağlantıları sergiledi. Fikri internetle buluşturan ise Cenevre yakınlarındaki CERN fizik laboratuvarında çalışan Tim Berners-Lee oldu: 1989’da World Wide Web’i önerdi; 1991’de onun geliştirdiği HTML diliyle yazılan sayfalar birbirine bağlanmaya başladı. Böylece onlarca yıllık bir fikir, tarayıcısı olan herkesin tıklayabileceği bir şeye dönüştü.

DinginlikDil

Kod değiştirme, konuşurken iki dil, iki ağız ya da iki üslup arasında gidip gelmektir. İnsanlar bunu kiminle konuştuklarına, nerede olduklarına, kendilerini ne kadar güvende ve ait hissettiklerine göre yapar.

Terim ilk kez 1953’te, dilbilimci Roman Jakobson ve arkadaşlarının bir çalışmasında basılı olarak geçti; yazarlar fikri William Freeman Twaddell’e dayandırıyordu. Uzun süre birçok akademisyen dilleri karıştırmayı, konuşanın iki dile de tam hâkim olmadığının işareti saydı. 1980’lerden beri yapılan araştırmalar bu görüşü tersine çevirdi. Dilbilimci Shana Poplack, 1980’de New York’taki Porto Rikolu iki dilliler üzerine yaptığı çalışmada, geçişlerin dilbilgisi kurallarına uyduğunu ve aynı cümle içinde en sık geçiş yapanların iki dili de en akıcı konuşanlar olduğunu gösterdi. Başka araştırmacılar da insanların dili toplumsal nedenlerle değiştirdiğini ortaya koydu: Yakınlık ya da otorite göstermek, şaka yapmak, birinin sözünü aktarmak ya da yalnızca bir sözcük öteki dilde daha iyi oturduğu için.

MerakTeknoloji

Unicode, her harfe, simgeye ve emojiye sabit bir numara veren ortak standarttır; bu sayede bir cihazda yazılan metin başka bir cihazda da aynı okunur.

Unicode’dan önce bilgisayarlar yüzlerce ayrı kodlama kullanıyordu. Aynı sayı farklı sistemlerde farklı harfleri gösterebiliyor, başka bir dildeki metin çoğu zaman anlamsız işaretlere dönüşüyordu. 1987’de Xerox’tan Joe Becker ile Apple’dan Lee Collins ve Mark Davis, tek ve evrensel bir karakter kümesi üzerinde çalışmaya başladı. Unicode Konsorsiyumu Ocak 1991’de Kaliforniya’da kuruldu; standardın ilk cildi de aynı yılın ekim ayında çıktı. 1996’daki Unicode 2.0, başlangıçtaki 16 bitlik sınırı aşarak bir milyonun üzerinde kod noktasına, yani karakterlere verilebilecek numaraya yer açtı; Mısır hiyeroglifleri gibi tarihî yazılar da böylece eklenebildi. Bugün standart 175 yazı sisteminde 170.000’den fazla karakteri kapsıyor; ama her karakterin ekranda görünmesi için onu çizebilen bir yazı tipi hâlâ gerekiyor.

MerakDil

Mors alfabesi her harfi kısa ve uzun işaretlerden oluşan bir desenle yazar; böylece bir mesaj tıkırtı, ses, ışık ya da elektrik sinyali olarak yol alabilir. 1840’lardan itibaren elektrikli telgrafla uzak mesafelere mesaj göndermeyi mümkün kıldı.

Samuel Morse’un 1837 dolaylarındaki ilk telgraf kodu yalnızca rakamlardan oluşuyordu; her sayı bir kod sözlüğündeki bir sözcüğe karşılık geliyordu. Ortağı Alfred Vail 1840’ta kodu harflere genişletti ve en sık kullanılan harflere en kısa işaretleri verdi. Hangi harflerin sık kullanıldığını, yerel bir gazetenin matbaasındaki kurşun harfleri sayarak bulmuştu. 1848’de Alman telgraf öncüsü Friedrich Gerke kodu sadeleştirdi; onun sürümü, 1865’te Paris’te kabul edilen Uluslararası Mors Alfabesi’nin temeli oldu. Gemiler, ünlü SOS dâhil imdat çağrılarını 1999’da uyduya dayalı sistemlere geçilene kadar Mors’la gönderdi. Amatör telsizciler Mors’u bugün de kullanıyor, seyrüsefer vericileri de kimliklerini hâlâ Mors koduyla bildiriyor.

MerakEdebiyat

Fransız yazar Georges Perec’in La Disparition (1969) adlı romanında e harfi bir kez bile geçmez; bu bilinçli bir tercihtir. Roman, Raymond Queneau ile François Le Lionnais’nin 1960’ta kurduğu Oulipo’dan çıktı: Kendilerine böyle yazma kuralları koyan yazar ve matematikçilerden oluşan bir topluluk.

Belirli bir harf kullanılmadan yazılan metne lipogram denir. Fransızcada en sık kullanılan harf e’dir; tanımlıklarda, fiil eklerinde ve sayısız gündelik sözcükte geçer. Bu yüzden onsuz yazmak tek bir kurnazlıkla değil, cümleleri sürekli yeniden kurarak mümkün olur. Romanın adı “Kayboluş” anlamına gelir; olay örgüsü de kaybolan bir şeyin çevresinde döner. Oulipo, Fransızca Ouvroir de littérature potentielle, yani “potansiyel edebiyat atölyesi” adının kısaltmasıdır; üyeleri matematiksel ve dilsel kurallarla yazıyı alışkanlığın götürmeyeceği yerlere zorlamak istiyordu. Gilbert Adair’in 1994’te yayımlanan İngilizce çevirisi A Void’de de e harfi geçmez. Başka çevirmenler kendi dillerinde kaçınması en zor harfi seçti: İspanyolca çeviride a, Rusça çeviride о harfi hiç yoktur.

DinginlikSanat

Kells Kitabı, yaklaşık MS 800’de hazırlanmış, dört İncil’in Latince bir kopyasıdır. Sayfaları, özenle hazırlanmış mürekkep ve boyalarla yapılmış sık, renkli süslemelerle doludur.

Kitabı, Aziz Columba’nın kurduğu manastır topluluğunun keşişleri yaptı. Çalışmaya büyük olasılıkla İskoçya açıklarındaki Iona adasında başlandı; Viking akınları keşişleri İrlanda’daki Kells’e göçe zorlayınca iş orada sürdü. Günümüze ulaşan 340 yaprak, yani 680 sayfa, 1661’de Dublin’deki Trinity College’a bağışlandı. Kitap 1953’ten bu yana dört ayrı cilttir; bunlardan biri her zaman sergidedir ve açık duran sayfa 12 haftada bir değiştirilir. Boyalar üzerine yapılan incelemelerde kırmızı ve sarı aşı boyası, bakırdan elde edilen bir yeşil, mavi için çivit otu, mor için de bir liken boyası bulundu. Eskiden kullanıldığı sanılan lapis lazuli de altın da yoktur; çivit otu ve liken, kitabın bugünkü İskoçya’da yapıldığını düşündürüyor.

MerakTarih

12. yüzyılda İngiltere’deki Woolpit köyünde, yeşil tenli ve kimsenin anlamadığı bir dil konuşan iki çocuk bulunduğu anlatılır. Olayı iki Orta Çağ tarihçisi kaydetti; onlara göre çocuklar ilk günlerde çiğ bakladan başka hiçbir şey yemedi.

Hikâye, William of Newburgh ile Ralph of Coggeshall’ın kayıtlarından geliyor. İkisi de olayı onlarca yıl sonra yazıya geçirdi; olay büyük olasılıkla Kral Stephen döneminde (1135–1154) yaşanmıştı. Köylüler kız ve erkek kardeşi, Woolpit’e adını veren kurt çukurlarından birinin başında buldu. Çocuklar zamanla başka yiyeceklere alıştı ve yeşil renkleri soldu. Hastalıklı olan erkek çocuk, vaftiz edildiği sıralarda öldü. Kız İngilizce öğrendi; alacakaranlık gibi loş bir ülkeden geldiklerini, oraya Aziz Martin Diyarı dendiğini anlattı ve ileride King’s Lynn’den bir adamla evlendi. Bugünkü açıklamalardan birine göre bunlar, yolunu kaybetmiş Flaman göçmen çocuklarıydı; tenlerindeki yeşillik de kötü beslenmeden kaynaklanan ve kloroz denen bir kansızlıktan geliyordu. Ama bunu artık kanıtlamanın yolu yok.

MerakDil

İngiliz mimar Michael Ventris, boş zamanlarında uğraşarak 1952’de Linear B yazısını çözdü. Tunç Çağı’nda Girit’te ve Yunanistan anakarasında kullanılan bu yazı, yarım yüzyıldır uzmanlara direniyordu. Ventris, Amerikalı araştırmacı Alice Kober’ın daha önceki çalışmalarından yararlandı.

Arthur Evans, 1900’den itibaren Girit’teki Knossos’ta Linear B ile yazılmış binlerce kil tablet bulmuştu. Ventris tabletleri ilk kez 1936’da, 14 yaşındayken Londra’daki bir sergide gördü ve Evans’ı dinledi. Kober, bu yazıdaki sözcüklerin sonlarının Latincede ya da Yunancada olduğu gibi değiştiğini göstermişti. Ventris de işaretleri tablolara yerleştirerek hangi sesleri karşıladıklarını buldu. Uzmanların çoğu dilin Yunanca olmadığını düşünüyordu, ama sonuçlar bunun Yunancanın erken bir biçimi olduğunu gösterdi. Ventris bunu 1 Temmuz 1952’de BBC radyosundaki bir konuşmada duyurdu. Konuşmayı dinleyen Cambridge’li klasik filolog ve savaş yıllarının şifre çözücüsü John Chadwick ona katıldı. Çözülen tabletler, sarayın koyun, zeytinyağı, baharat ve savaş arabası tekerleği kayıtlarıydı. Ventris 1956’da, 34 yaşında bir trafik kazasında öldü.

AzimDil

Japonca ikigai sözcüğü, “hayat” anlamındaki iki ile “değer, fayda” anlamındaki kai’nin birleşmesinden oluşur. İnsana hayatı yaşamaya değer hissettiren şeyi anlatır. Japonya’da pek çok kişi için bu, büyük bir hayat amacı değil, gündelik bir şeydir: bir bahçe, torunlar, her günkü yürüyüş.

Kavramı en bilinen biçimde inceleyen kişi psikiyatr Mieko Kamiya’dır; Ikigai ni Tsuite (Hayatın Anlamı Üzerine) adlı kitabı 1966’da yayımlandı. Kitap büyük ölçüde, Nagashima Aiseien sanatoryumunda cüzam hastalarıyla geçirdiği yıllardan doğdu: Toplumdan dışlanmış bu insanlar yine de yaşamak için nedenler bulabiliyordu. Japon araştırmacılar o zamandan beri ikigai duygusu ile ileri yaşta daha iyi sağlık arasında bağ buldu. Sevdiğiniz, iyi olduğunuz, dünyanın ihtiyaç duyduğu ve para kazanabileceğiniz şeyleri dört dairede birleştiren ünlü şema ise sonradan Batı’da eklendi: Yazar Marc Winn, 2014’te Andrés Zuzunaga’nın hazırladığı bir amaç şemasının ortasına ikigai sözcüğünü yerleştirdi.

MerakDil

Giresun’un dağlık Kuşköy’ünde ve çevre köylerde insanlar, sesi vadilerin üzerinden kilometrelerce öteye ulaşan ıslıklı bir Türkçeyle anlaşır. UNESCO bu geleneği 2017’de acilen korunması gereken kültürel miras listesine aldı.

Kuşköy, Giresun’un Çanakçı ilçesine bağlıdır. Kuş dili ayrı bir dil değil, Türkçenin ta kendisidir: Ünlüler ve ünsüzler, yürüyerek bir saatte aşılacak araziyi geçebilecek kadar güçlü, inip çıkan ıslık seslerine dönüştürülür. Bu yolla hemen her şey konuşulabilir; haber verilir, davet edilir, uyarı yapılır. Biyopsikolog Onur Güntürkün’ün 2015’te yayımlanan araştırmasına göre sıradan konuşmayı dinlerken ağırlıklı olarak beynin sol yarısı çalışırken, ıslıklı Türkçeyi dinleyenlerde iki yarı daha dengeli devreye giriyor. Cep telefonları yaygınlaştıktan sonra bu dili öğrenen genç azaldı ve iyi ıslıkla konuşanların çoğu artık yaşlı. UNESCO’nun geleneği acil koruma listesine almasının nedeni de bu.

AzimDil

Sisu, Fincede insanın dayanma gücü tükendikten sonra bile içinde bulduğu son gücün adıdır. Zorluktan önce duyulan cesaret değil, her şey çoktan bitmiş olmalıyken ortaya çıkan inattır.

Finler sisuyu cesaretten ya da sebattan çok, derinlere kök salmış bir dayanıklılık olarak görür; insanın olağan gücü bittiğinde geriye kalan şey olarak tanımlar. Sözcük çok eskidir, ama ulusal kimliğin parçasına dönüşmesi 1939–40 Kış Savaşı’nda oldu: Küçük Fin ordusu Sovyet işgaline, kimsenin beklemediği kadar uzun süre direndi. Araştırmacı Emilia Lahti, Aalto Üniversitesi’nde sisuyu psikolojik bir kavram olarak inceledi. Baskı altında olağanüstü bir çaba göstermeyi sağlayan sağlıklı sisuyu, insanı saygı gösterilmesi gereken bir sınırın ötesine iten zararlı sisudan ayırdı.

DinginlikDil

Saudade, yokluğu bir varlık gibi içinde taşımaktır: gitmiş, uzakta kalmış ya da belki hiç yaşanmamış bir insana, yere ya da zamana duyulan özlem. Portekizce konuşanlar bu sözcüğün başka bir dile çevrilemeyeceğini sık sık söyler.

Saudade tam olarak nostalji değildir, çünkü nostalji geçmişe bakar; melankoli de değildir, çünkü melankolinin belli bir nesnesi yoktur. Saudade belli bir şeye yönelir ve sızıyla tatlılığı bir arada tutar: Hatırlamanın verdiği haz, bu duygunun tesellisi değil, bir parçasıdır. Sözcük, Portekiz’in yüzyıllar süren deniz yolculuklarını ve kıyıda bekleyip duranları çağrıştırır; Lizbon’un geleneksel şarkıları olan fadonun da başlıca temalarındandır. Türkçedeki hasret ona yakındır, ama saudade özlemin acısıyla birlikte tadını da taşır. Brezilya’da 30 Ocak, Saudade Günü olarak anılır.

DinginlikDil

Mono no aware, Japoncada güzel bir şeyin karşısında, tam da kalıcı olmadığı için duyulan hafif sızının adıdır: kiraz çiçekleri, bir çocuğun ilk yılları, sona eren güzel bir akşam. Bu bir yas değil, her şeyin geçip gittiğinin sakin bir farkındalığıdır.

Kelimesi kelimesine “şeylerin hüznü” demektir. Bilgin Motoori Norinaga, 18. yüzyılda bu kavramı Japon edebiyat eleştirisinin merkezine taşıdı. Ona göre Murasaki Şikibu’nun 11. yüzyılda yazdığı Genji’nin Hikâyesi’nin asıl konusu ahlak dersi değil, her şeyin geçiciliğine duyulan inceliktir. Tam çiçeklenmesi yaklaşık bir hafta süren kiraz çiçeğinin Japonya’nın en sevilen simgelerinden biri olması da bununla açıklanır: Asıl mesele kısa sürmesidir. Her bahar insanlar, yaprakların birazdan döküleceğini bile bile ağaçların altında hanami denen çiçek seyri pikniklerinde buluşur. Bu duygu tam olarak hüzün sayılmaz. Bir anın, siz daha içindeyken geçip gitmekte olduğunu fark etmektir.

DinginlikDil

Hiraeth, Galcede artık var olmayan, değişmiş ya da belki hiç tam anlamıyla var olmamış bir yuvaya duyulan özlemin adıdır: dönülecek bir yeri olmayan sıla hasreti.

Sözcükte yas, hasret ve bir tür bağlılık bir aradadır; Galcenin kendi tarihinden de ayrı düşünülemez. Galce yüzyıllarca baskı altında yaşamış, son dönemde ise canlandırma çabaları ve resmî dil statüsü sayesinde yeniden güçlenmeye başlamıştır. Galler’de insanlar bu sözcüğü çoğu zaman bir ev için değil, bir manzara, bir toprak için kullanır. Başka dillerde de benzerleri var: Portekizcede saudade, Galiçyacada morriña, Almancada Sehnsucht, Romencede dor. Türkçedeki gurbet ve sıla özlemi de bu duyguya çok yakındır. Bu kadar çok dilin bu duygu için ayrı bir sözcük üretmiş olması, onun insanlara ne kadar tanıdık geldiğini gösteriyor.

MerakDil

Guugu Yimithirr, Avustralya’nın Queensland eyaletinde konuşulan bir Aborjin dilidir ve bu dilde yön sağla solla değil, pusulayla anlatılır: “fincan kuzeyinde”, “karınca güneydoğu bacağında” gibi.

Dilbilimci John Haviland bu özelliği 1970’ler ve 80’lerde belgeledi, Stephen Levinson da sonra deneylerle sınadı. Bulgular, sağ ve sol gibi bedene göre yön bildiren sözcüklerin her dilde bulunduğu varsayımını sarstı. Deneylerde bu dili konuşanlar uzaktaki yerleri şaşırtıcı bir doğrulukla gösterebildi; sanki hangi yöne baktıklarını her an akıllarında tutuyorlardı. Bu alışkanlık çocuklukta başlıyor. Meksika’da konuşulan Maya dillerinden Tzeltal’da ve Bali dilinde de benzer sistemler var. Bu dil İngilizceye ünlü bir sözcük de kazandırdı: 1770’te James Cook’un tayfası, bugünkü Cooktown yakınlarında Guugu Yimithirr konuşanlardan “kanguru” sözcüğünü not etti. Araştırmacılar bu örneği, konuşulan dilin gündelik düşünme alışkanlıklarını etkileyebileceğinin kanıtı olarak gösterir; etkinin ne kadar derine indiği ise hâlâ tartışılıyor.

MerakDil

Nikaragua İşaret Dili’ni sağır çocuklar kendileri yarattı. Ülkede 1980 dolaylarında sağırlar için ilk okullar açıldığında çocukların elinde yalnızca evde uydurdukları işaretler vardı; birkaç yıl içinde, hiçbir yetişkinin öğretmediği bir dil bilgisiyle ortak bir dil kurdular.

Okullar açılmadan önce sağır çocukların çoğu evlerine kapalı yaşıyor, aileleriyle uydurdukları basit işaretlerle anlaşıyordu. Derslerde dudak okuma ve İspanyolca öğretiliyordu, ama çocuklar teneffüste ve okul otobüslerinde birbirleriyle işaretleşmeye başladı. İlk öğrenciler kaba bir ortak iletişim biçimi, dilbilimcilerin pidgin dediği basit bir temas dili oluşturdu. Sonradan okula gelen küçükler bunu daha düzenli hâle getirdi; kendilerinden büyük öğrencilerin kullanmadığı tutarlı dil bilgisi kuralları ekledi. Her yeni kuşak dili biraz daha sistemli kıldı. Judy Kegl (sonraki adıyla Shepard-Kegl) ve Ann Senghas gibi dilbilimciler süreci yaşandığı sırada belgeledi; bir dilin doğuşunun kayda geçtiği ender örneklerden biri böyle ortaya çıktı. Bu da çocukların dil bilgisini hazır almadığını, onu kurarken etkin rol oynadığını gösteriyor.

DinginlikDil

Tsundoku, Japoncada kitap alıp okumadan üst üste biriktirmenin adıdır. Sözcükte bir kınama yoktur: “yığmak” ile “okumak”ı birleştirir ve bu yığın zararsız bir alışkanlık sayılır.

Sözcük ilk kez 1870’lerde basılı bir metinde, kitaplığı okuduğundan hızlı büyüyen bir öğretmenle hafifçe dalga geçen bir ifade olarak görülür. “Yığıp sonraya bırakmak” anlamına gelen tsunde oku ile “kitap okumak” anlamındaki dokusho’nun birleşmesinden doğmuştur. Bu yönüyle Batı’da kitap toplamaya yönelik saplantılı, hatta hastalıklı bir tutkuyu anlatan bibliyomaniden ayrılır: Tsundoku bir hastalık değil, sıradan ve biraz mahcup olunan bir alışkanlıktır. Sözcük 2010’larda Japonya dışına taştı; İngilizce yazan yazarlar onu, okunabilecek olandan fazla kitap alma alışkanlığı için sevecen, biraz da muzip bir ad olarak kullanmaya başladı.

AzimDil

Küçükken geçirdiği bir kaza sonucu kör olan Louis Braille, körlerin bugün hâlâ okuduğu altı noktalı kabartma yazıyı on beş yaşında geliştirdi. Harf başına on iki noktaya varan mevcut bir sistemi alıp altı noktaya indirdi; böylece bir harf tek parmak ucuyla bir seferde algılanabiliyordu.

Braille üç yaşındayken babasının saraç atölyesinde bir aletle gözünü yaraladı; enfeksiyon öbür gözüne de yayıldı ve beş yaşına geldiğinde tamamen kör olmuştu. Paris’teki Kraliyet Kör Gençler Enstitüsü’nde, eski bir subay olan Charles Barbier’nin kabartma nokta sistemiyle tanıştı. Bu sistem çoğu zaman karanlıkta emir okumaya yarayan bir askerî şifre diye anlatılır; oysa Barbier’nin 1815 tarihli kitabında askerî bir amaçtan hiç söz edilmez. Barbier’nin on iki noktalı uzun hücreleri parmakla tek dokunuşta algılanamıyordu; Braille’in altı noktalı hücresi ise algılanabiliyordu ve elle okumayı akıcı hâle getirdi. Braille’in kendi okulu, okuması zor ve elle yazılması imkânsız kabartma Latin harflerini yeğleyerek sistemi o yaşarken benimsemedi; öğrenciler onu gizlice öğrendi. Sistem, Braille’in 43 yaşında veremden ölümünden iki yıl sonra, 1854’te kabul edildi.

AzimDil

Sequoyah, hiçbir dilde okuma yazma bilmeyen bir Çeroki gümüş ustasıydı. Yaklaşık on iki yılını Çeroki dilinin heceleri için bir işaret takımı yaratmaya verdi; yazı 1821’de tamamlandıktan birkaç yıl sonra Çerokilerin büyük bölümü okuyup yazabiliyordu.

Anlatılanlara göre yıllarca alay konusu oldu; bazı komşuları büyü yaptığını düşündü, bir hikâyeye göre de ilk çalışmaları yakıldı. Önce her sözcük için ayrı bir işaret denedi, sonra dilin hecelere ayrılabileceğini fark etti ve 85 kadar işarette karar kıldı; ortaya çıkan şey alfabe değil, bir hece yazısıydı. İşe yaradığını kanıtlamak için küçük kızına, önceden bilmesinin mümkün olmadığı bir mesajı yüksek sesle okuttu. Yazı şaşırtıcı bir hızla yayıldı: 1828’de Çerokiler iki dilli bir gazete olan Cherokee Phoenix’i basıyordu. Sequoyah, kendisi okuma yazma bilmeden eksiksiz bir yazı sistemi yaratan, tarihte bilinen çok az kişiden biridir.

AzimDil

Kore alfabesi Hangıl, sıradan halk da okuyup yazabilsin diye 1443’te Kral Sejong döneminde yaratıldı. O güne dek Koreliler, öğrenmesi yıllar süren klasik Çinceyle yazıyordu; az sayıda ve düzenli harften oluşan Hangıl ise çok daha çabuk öğrenilebiliyordu.

Yazı 1446’da, “halkı eğitmek için doğru sesler” anlamına gelen Hunminjeongeum adlı bir belgeyle halka duyuruldu. Belgeye eşlik eden açıklamada, akıllı bir kişinin harfleri bir sabah içinde öğrenebileceği yazılıdır. Ünsüzlerin biçimi, o sesi çıkarırken dilin, dudakların ya da gırtlağın aldığı konumdan türetilmiştir; bu, dönemi için alışılmadık ölçüde bilinçli bir tasarımdı. Harfler kare biçimli hece blokları hâlinde bir araya gelir. Bazı saray bilginleri Çince karakterleri bırakmanın barbarlığa doğru bir adım olacağını söyleyerek karşı çıktı ve seçkinler yüzyıllar boyunca Çince yazmayı sürdürdü. Hangıl ise mektuplar, halk edebiyatı ve gündelik yazışmalar yoluyla yayıldı; bugün Korece metinlerin neredeyse tamamı onunla yazılıyor.

AzimDil

Eliezer Ben-Yehuda, İbraniceyi yeniden gündelik konuşma dili hâline getiren hareketin önde gelen isimlerinden biriydi. 1880’lerden itibaren Osmanlı yönetimindeki Filistin’de, İbranice konuşan yeni topluluklar oluşurken bu dili evinde, çıkardığı gazetelerde, okullarda ve hazırladığı büyük sözlükte yaşattı.

İbranice yüzyıllar boyunca duada, bilimsel çalışmalarda ve yazıda yaşamayı sürdürdü, ama uzun zaman kimsenin gündelik ana dili değildi. 1881’de Kudüs’e yerleşen Ben-Yehuda, evinde yalnızca İbranice konuşulmasında ısrar etti; oğlu Itamar çoğu zaman modern İbraniceyi ana dili olarak konuşan ilk kişi diye anılır. Onlarca yılını eski ve yeni İbraniceyi kapsayan büyük bir sözlük hazırlamaya verdi ve bu sırada gündelik hayat için pek çok yeni sözcük türetti. Ama dilin canlanması tek bir evin işi değildi; Osmanlı ve ardından İngiliz yönetimindeki Filistin’de öğretmenlerin, yazarların, göçmenlerin ve yeni okulların ortak çabasıydı.

AzimDil

Massachusetts’teki Wampanoag halkının dili Wôpanâak, 19. yüzyılda konuşulmaz oldu. Mashpee Wampanoag halkından Jessie Little Doe Baird 1990’lardan itibaren dili eski yazılı kayıtlardan yeniden kurdu; kızı da yüz yılı aşkın bir aradan sonra bu dili ana dili olarak konuşan ilk kişi oldu.

Baird, her şeyin rüyalarla başladığını anlatır: Rüyalarında insanlar ona anlamadığı sözcüklerle sesleniyordu; bunların Wôpanâak olduğunu sonradan anladı. 1993’te Wôpanâak Dilini Geri Kazanma Projesi’ni kuranlar arasında yer aldı; MIT’de dilbilimci Kenneth Hale’le çalışarak 2000’de dilbilim yüksek lisansını tamamladı. Elindeki malzeme beklenenden zengindi: Amerika kıtasında basılan ilk Kitab-ı Mukaddes olan 1663 tarihli çeviri, bir de Wampanoagların 1600’ler ve 1700’lerde kendi dillerinde yazdığı çok sayıda mektup, tapu ve vasiyetname. Dilbilgisi ve söyleyiş için akraba Algonkin dillerinden yararlandı. Başlattığı sözlükte bugün 10.000’den fazla madde var. 2010’da, “dâhi bursu” diye de anılan MacArthur Bursu’nu aldı. Mashpee’de bugün küçük çocuklara bu dilde eğitim veren bir okul da var.