Kelimelerin peşinde

Dil

Kelimelerin kökenleri, yazının tarihi ve farklı dillerin şaşırtıcı özellikleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 7Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakDil

İngilizcedeki uzun ünlülerin sesi yaklaşık 1400 ile 1700 arasında köklü biçimde değişti; dilbilimciler buna Büyük Ünlü Kayması der. Matbaa İngiltere’ye tam bu dönemin ortasında, 1476’da geldi. Böylece yazım, söyleyiş hâlâ değişirken oturmaya başladı.

Değişime adını 1909’da Danimarkalı dilbilimci Otto Jespersen verdi. Kaymadan önce “bite” aşağı yukarı bugünkü “beet” gibi, “boot” da bugünkü “boat” gibi okunuyordu. Uzun ünlülerin her biri ağızda bir basamak yukarı çıktı; en üstteki ünlüler de bugün “bite” ve “house” kelimelerinde duyulan, iki ünlünün kaynaşmasıyla oluşan seslere dönüştü. Yazım tam bu sırada kâtiplerin ve matbaacıların elinde oturduğu için İngilizce harfler çoğu zaman eski sesleri gösterir. Aradaki farkı açan başka etkenler de var: başka dillerden alınan kelimeler, lehçelerin karışması, Latince kökü göstermek için eklenen harfler (“debt” kelimesindeki “b” gibi) ve “knight” kelimesindeki “k” ile “gh” seslerinin düşmesi gibi sonraki değişimler. Kaymanın neden yaşandığı ise hâlâ tartışılıyor.

MerakDil

Baskça, İspanya ile Fransa arasındaki Pirene Dağları’nın batısında konuşulur ve bilinen hiçbir dille akrabalığı yoktur. Batı Avrupa’da bugün yaşayan diller arasında Hint-Avrupa ailesinden gelmeyen tek yerli dil odur.

Baskça konuşanlar dillerine Euskara der. Baskçaya akraba sayılabilecek bilinen tek dil, bugünkü Fransa’nın güneybatısında Roma dönemi yazıtlarındaki adlardan tanıdığımız Akitancadır; bu dil genellikle Baskçanın eski bir biçimi ya da yakın akrabası kabul edilir. Baskçayı İberceyle, Kafkas dilleriyle ya da başka dillerle ilişkilendiren görüşler de ortaya atıldı, ama hiçbiri kanıtlanamadı. Dilbilgisi de komşularınınkine benzemez: isimlerin cümledeki görevini ekler belirler, tek bir fiil çekimi de kimin kime ne yaptığını gösterebilir. Bugün yaklaşık 800 bin kişi Baskça konuşuyor; bunların çoğu İspanya’da yaşıyor. Dil, Bask Özerk Topluluğu’nun tamamında ve Navarra’nın Baskça konuşulan kuzeyinde İspanyolcayla birlikte resmî dildir. Akrabasız olmak Baskçayı öteki dillerden daha eski ya da daha basit yapmaz; yalnızca varsa akrabalarının iz bırakmadan yok olduğunu gösterir.

MerakDil

Ogham, İrlandacanın bilinen en eski yazısıdır ve çoğunlukla MS 4. ile 7. yüzyıllar arasında kullanıldı. Yirmi harfin her biri bir ile beş arasında çentikten oluşur; bu çentikler taşın düz yüzüne değil, dikey kenarına oyulurdu. Çoğu kişi adı taşıyan yaklaşık 400 yazıt İrlanda’da ve Britanya’nın batısında günümüze ulaştı.

Ortaçağ İrlanda’sından kalma bir dilbilgisi kitabı olan Auraicept na nÉces, bu yazıyı İrlanda söylencelerinde söz ve şiir ustası olarak anılan Ogma’nın icat ettiğini anlatır: amacı, bilginlerin “köylülerin ve budalaların” okuyamayacağı bir yazıyla yazışabilmesiymiş. Bu bir söylencedir, tarih değil. Harflere feda, yani “ağaçlar” deniyordu; büyük olasılıkla çentikler ortadaki çizgiden dal gibi ayrıldığı için. Yirmi harf adından en fazla sekizi gerçekten ağaç adıdır, ama 10. yüzyıl civarında bilginler her harfi bir ağaçla eşleştirmişti; “ağaç alfabesi” fikri buradan gelir. Günümüze ulaşan taşların üçte birinden fazlası İrlanda’nın güneybatısındaki Kerry kontluğundadır. İrlanda dışındaki en büyük grup ise erken Orta Çağ’da İrlandalıların yerleştiği Galler’in Pembrokeshire bölgesindedir.

MerakDil

Alfa, Bravo, Charlie diye başlayan NATO fonetik alfabesi, telsizde tek başına söylenen harfler kolayca birbirine karıştığı için doğdu: cızırtılı bir hatta “B” ile “D” neredeyse aynı duyulur. Listenin bugünkü hâli 1956’da kesinleşti ve o günden beri bütün dünyada kullanılıyor.

Bundan önce ABD ordusu 1941’de kabul edilen “Able, Baker, Charlie” alfabesini kullanıyordu; bu alfabe yalnızca İngilizce konuşanlara uygundu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in sivil havacılık kuruluşu olan Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO), Montreal Üniversitesi’nden dilbilimci Jean-Paul Vinay ile birlikte her dilden pilotun rahatça söyleyip anlayabileceği kelimeler aradı ve 1951’de yeni bir liste kabul edildi. Ardından 31 ülkeden konuşmacılarla yapılan denemeler aksaklıkları ortaya çıkardı; örneğin “Nectar” ile “Victor” karışıyordu. 1956’da beş kelime değişti: “Coca” yerine “Charlie”, “Metro” yerine “Mike”, “Nectar” yerine “November”, “Union” yerine “Uniform”, “Extra” yerine “X-ray” geldi. NATO listeyi aynı yıl benimsedi; o günden bu yana liste neredeyse hiç değişmedi.

MerakDil

Brezilya’nın Amazon ormanlarında yaşayan Pirahãların dilinde, aralarında yıllarca yaşamış dilbilimci Daniel Everett’e göre özyineleme, yani bir cümleyi başka bir cümlenin içine yerleştirme imkânı yok. Özyineleme insan dilinin evrensel bir özelliği sayıldığı için bu iddia hâlâ hararetle tartışılıyor.

Everett, Pirahãların yanına ilk kez 1977’de misyoner olarak gitmişti. Başka tartışmalı iddiaları da var: Ona göre bu dilde tam sayı bildiren kelimeler yok, yalnızca “az” ve “biraz daha çok” gibi kaba karşılıklar var; renk adı olarak da yalnızca “açık” ve “koyu” kullanılıyor. Everett bu boşlukları “yaşananın dolaysızlığı ilkesi” dediği bir kültürel alışkanlığa bağlar: Pirahãlar yalnızca kendilerinin ya da tanıdıkları birinin gördüğü şeylerden söz eder. Dilin ses dağarcığı bilinen en küçüklerden biridir ve ıslıkla ya da mırıldanarak da konuşulabilir. 2009’da dilbilimciler Andrew Nevins, David Pesetsky ve Cilene Rodrigues, Everett’in kendi eski çalışmalarındaki örneklere dayanarak bu dilde de iç içe cümleler bulunduğunu savundu. Everett, Hristiyan inancını yitirişi de dahil olmak üzere yaşadıklarını 2008’de yayımlanan “Don’t Sleep, There Are Snakes” (Uyuma, Burada Yılan Var) kitabında anlattı.

MerakDil

İngilizce fiili özne ile nesnenin arasına koyar (“she reads books”, yani “o kitap okur”), ama dünyadaki dillerin çoğu böyle yapmaz. Dünya Dil Yapıları Atlası’nın incelediği dillerin yaklaşık yüzde 41’i, Türkçe ve Japonca gibi fiili sona koyar; İngilizcedeki sıra yaklaşık yüzde 35’le ikinci gelir.

Dilbilimciler Matthew Dryer ile Martin Haspelmath’ın yayına hazırladığı atlas, bu bölüm için 1.400’e yakın dili karşılaştırdı. Fiili başa alan diziler, örneğin Galce ve Klasik Arapçadaki gibi, çok daha seyrektir: ikisi birlikte yüzde 9 kadar tutar. Nesneyi özneden önce getiren diziler ise en nadir olanlardır; Brezilya Amazonu’nda konuşulan Hixkaryana bunun bilinen bir örneğidir. Dillerin yaklaşık yüzde 14’ünde ise baskın tek bir dizi yoktur. Türkçede özne-nesne-yüklem sırası yalnızca varsayılan sıradır: her kelimenin görevini ekler gösterdiği için, kimin ne yaptığı karışmadan vurgu uğruna kelimelerin yeri değiştirilebilir (“Kitabı Ali okudu” gibi). İngilizce bu işi kelime sırasıyla gördüğü için çok daha az serbesttir.

MerakDil

Gürcüce tarih boyunca birbiriyle bağlantılı üç yazıyla yazıldı: Asomtavruli, Nushuri ve Mhedruli. Bugün gündelik yazının tamamı Mhedruli ile yapılır; öteki ikisi kilisede ve tarihî metinlerde yaşamayı sürdürür.

Üç yazının en eskisi Asomtavruli’dir; ilk yazıtlar 5. yüzyıldan kalmadır ve aralarında Beytüllahim yakınlarında bulunan, MS 430 civarına tarihlenen örnekler vardır. Nushuri en geç 9. yüzyılda ortaya çıktı. Kâtipler ikisini birlikte kullanmaya başladı: dinî metinlerin gövdesi Nushuri ile, baş harfler Asomtavruli ile yazıldı. “Din adamlarına ait” anlamına gelen Hutsuri adlı bu birleşimi Gürcü Ortodoks Kilisesi bugün de kullanıyor. Mhedruli’nin bilinen en eski örneği MS 982 tarihli bir kilise yazıtıdır; kilise dışındaki bütün yazının standardı hâline gelmesi ise 19. yüzyılda, Gürcü matbaa harflerinin yaygınlaşmasıyla oldu. Latin, Yunan ya da Kiril alfabelerinden farklı olarak bugünkü Gürcücede büyük-küçük harf ayrımı yoktur; büyük harf biçimi yalnızca başlıklarda ya da vurgu için kullanılır. UNESCO 2016’da üç Gürcü yazısının yaşayan kültürünü Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.

MerakDil

İngilizcede “juggernaut”, önüne geleni ezip geçen, durdurulamaz güç demektir. Kelime, Krishna’nın adlarından biri olan Jagannath’tan gelir; Hindistan’ın Puri kentinde Jagannath her yıl dev ahşap arabalarla gezdirilir. Orta Çağ’da Avrupalı gezginler, inananların tekerleklerin altına isteyerek atıldığını yazdı; kelimenin karanlık anlamı buradan gelir.

İngilizce bu kelimeyi 17. yüzyılda, Sanskritçe ve Oriyaca Jagannātha adından aldı: jagat “dünya”, nātha “efendi” demektir. Jagannath’ın büyük tapınağı Hindistan’ın doğu kıyısındaki Puri’dedir. Her yaz düzenlenen Ratha Yatra (“araba bayramı”) sırasında Jagannath ve iki kardeş tanrı bugün de kalabalıkların çektiği, kat kat yüksek ahşap arabalarla sokaklarda gezdirilir. Tekerleklerin altına kendini atan inananlar hikâyesi, 1320’lerde Hindistan’ı gezen Fransisken rahip Pordenonelu Odoric’e kadar gider; daha sonra İngiliz yazarlar da bu hikâyeyi tekrarladı. Ölümlerin birkaçı kasıtlı olmuş olabilir, ama çoğu kalabalığın itişip kakışmasında yaşanan kazalardı; hikâyeler anlatıldıkça büyüdü. Mary Shelley kelimeyi 1826’da mecaz anlamıyla kullanıyordu bile.

MerakDil

Richard Brinsley Sheridan’ın 1775 tarihli The Rivals (Rakipler) adlı komedisindeki Mrs Malaprop, gösterişli kelimelere heveslenir ama hep yanlışını seçer: “nezaketin doruğu” (pinnacle) diyecekken “nezaketin ananası” (pineapple) der. Fransızca “mal à propos” (yersiz) deyiminden türetilen bu ad o kadar tuttu ki bu tür hatalara “malapropizm” denir oldu.

The Rivals, Ocak 1775’te Londra’daki Covent Garden tiyatrosunda sahnelendiğinde Sheridan 23 yaşındaydı. İlk gece kötü geçti; Sheridan oyunu elden geçirdi ve iki hafta içinde oyun, bugün hâlâ sahnelenen bir başarıya dönüştü. Bu komik tip aslında daha eskidir: Shakespeare’in 1598 civarında yazdığı Kuru Gürültü’de (Much Ado About Nothing) inzibat Dogberry, “yakalamak” ve “şüpheli” yerine bunlara benzeyen ama bambaşka anlama gelen iki kelime kullanarak adamlarının iki kişiyi tutukladığını anlatır. Yine de genel terim olan Dogberry’nin değil, Mrs Malaprop’un adı oldu. Malapropizm, doğru kelimeye yalnızca ses olarak benzeyen gerçek bir kelimeyi onun yerine kullanmaktır. Kelimeler arasında ses takası olan “spoonerizm”den (“a crushing blow” yerine “a blushing crow”) ve yanlış duyulduğu hâlde yarı yarıya anlamlı kalan “eggcorn”dan farklıdır.

MerakDil

Klingonca, dilbilimci Marc Okrand’ın Star Trek için yazılmış birkaç Klingon repliğini kullanılabilir bir dile dönüştürmesiyle doğdu. Okrand’ın 1985’te yayımlanan Klingon Sözlüğü, dilin kelimelerini ve dilbilgisini ortaya koydu. Seslerin her biri insan dillerinde de bulunur; Klingoncayı yabancı duyuran, bunların alışılmadık biçimde bir araya gelmesidir.

İlk Klingonca kelimeleri, Star Trek’in Scotty’si olarak tanınan oyuncu James Doohan, 1979 yapımı Star Trek: The Motion Picture için uydurmuştu. Yapımcılar 1984’teki Star Trek III için Okrand’dan bu kelimelerden gerçek bir dil kurmasını istedi. Okrand dilin en yaygın cümle dizisini nesne-yüklem-özne yaptı; bu, İngilizcenin neredeyse tam tersidir. Avrupa dillerinde seyrek görülen sesler de kullandı: dilin ucu geriye kıvrılarak ya da ağzın en gerisinde, küçük dilin yanında çıkarılan ünsüzler gibi. Dili iyi konuşan pek azdır: yazar Arika Okrent 2009’da akıcı konuşanların sayısını 20 ile 30 arasında tahmin etmişti. Yine de hayranlar bu dilde gösteriler yapmayı sürdürüyor; Washington Shakespeare Company 2010’da Hamlet ve Kuru Gürültü’den sahneleri Klingonca oynadı.

MerakDil

Washington’daki Gallaudet Üniversitesi, 1988’e kadar 124 yıl boyunca sağır ve işitme güçlüğü çeken öğrencilere eğitim verdi, ama hiç sağır bir rektörü olmadı. O yılın mart ayında mütevelli heyeti işiten bir aday seçince öğrenciler kampüsün kapılarını kapattı. Bir hafta içinde heyet geri adım attı ve I. King Jordan üniversitenin ilk sağır rektörü oldu.

“Deaf President Now” (Şimdi Sağır Bir Rektör) adıyla bilinen eylem 6-13 Mart 1988 arasında sürdü. Mütevelli heyeti, biri I. King Jordan, öteki Harvey Corson olan iki sağır finalisti geride bırakıp işiten aday Elisabeth Zinser’i seçmişti. Öğrenciler kapıları otobüslerle ve bisiklet kilitleriyle kapattı ve dört talepte bulundu: Zinser’in yerine sağır bir rektör gelmesi, heyet başkanı Jane Bassett Spilman’ın istifası, heyette sağırların çoğunluğa sahip olması (o sırada 17 işiten üyeye karşılık 4 sağır üye vardı) ve eyleme katılanlara hiçbir yaptırım uygulanmaması. 13 Mart’a gelindiğinde dört talep de karşılanmıştı: Zinser istifa etti, Jordan atandı, Spilman’ın yerine sağır üye Philip Bravin geçti. Eylem ABD’de sağırların hakları için bir dönüm noktası oldu ve 1990’da çıkan Engelli Amerikalılar Yasası’na giden yolda desteği artırdı.

DinginlikDil

Traduttore, traditore. (Çevirmen, hain.)

İtalyanca “çevirmen, hain” demektir. Söz, iki kelimenin neredeyse aynı duyulmasına dayanır; çevrildiği anda bu ses oyunu kaybolur ve atasözü kendi dediğini kanıtlamış olur: her çeviri bir şeyi yitirir. Bu bazen bir ritim, bazen bir anlam inceliği, bazen de yalnızca tek bir dilde işleyen bir şakadır. Söz, Giuseppe Giusti’nin 19. yüzyılda derlediği Toskana atasözleri arasında yer alır, ama ilk kimin söylediği bilinmiyor. 17. yüzyıl Fransa’sında aslına pek sadık kalmayan zarif çevirilere “les belles infidèles”, yani “güzel vefasızlar” denirdi.

MerakZihin

Roger Brown ve David McNeill 1966’da “dilimin ucunda” hissini incelemek için katılımcılara az bilinen kelimelerin tanımlarını okudu; örneğin Doğu Asya limanlarında kullanılan küçük bir tekne. Kelimeyi bulamayanlar bile çoğu zaman ilk harfini ve hece sayısını biliyordu.

Aranan kelime “sampan”dı; onu bulamayanlar “Saipan”, “Siam”, “sarong” gibi sesçe yakın kelimeler söyledi. Psikologlara göre bir kelimenin anlamı ile sesi bellekte birbirine bağlı ama ayrı yerlerde tutulur. Kelime dilin ucundayken anlam devrededir, ama sinyal sese tam ulaşmaz; bu yüzden ilk harf gibi yalnızca parçalar geçer. Bu his yaş ilerledikçe sıklaşır ve özellikle kişi adlarında yaşanır, çünkü bir ad, insanı ona geri götürecek pek bir anlam taşımaz. Görünüşe göre evrensel bir deneyim: bir araştırma, incelenen 51 dilin 45’inde bunun için bir deyim bulunduğunu gösterdi; Türkçedeki “dilimin ucunda” da onlardan biri.

MerakZihin

İnsanlar duygularını birbirinden ne kadar ince ayırabildikleri konusunda farklıdır: biri kaygıyı, sinirliliği, hayal kırıklığını ve yalnızlığı ayrı ayrı tanırken, bir başkası yalnızca “kötü” hisseder. Psikologlar buna duygusal ayrıntı düzeyi der; bu düzeyi yüksek olanlar zor duygularla genellikle daha esnek başa çıkar.

Psikolog Lisa Feldman Barrett bu farkları ilk kez 1995’te “duygu ayrıştırma” adıyla bildirdi, “duygusal ayrıntı düzeyi” (emotional granularity) terimini ise 2004’te ortaya attı. Genellikle deneyim örneklemesiyle ölçülür: katılımcılar haftalarca günde birkaç kez o anki duygularını puanlar, araştırmacılar da “öfkeli”, “üzgün”, “gergin” gibi kelimeleri ayrı durumlar için mi, yoksa genel bir kötü ruh hâli için mi kullandıklarına bakar. Araştırmalar yüksek ayrıntı düzeyini güçlü olumsuz duyguları yatıştırmak için daha çok yol kullanmakla ilişkilendirdi; bazı çalışmalar stres altında daha az aşırı içki içme ve saldırganlık da buldu. Net bir ad koymak işe yarar, çünkü “bu öfke değil, hayal kırıklığı” demek başka bir tepkiye kapı açar. Barrett’in beynin duyguları bedensel sinyallerden ve geçmiş deneyimlerden kurduğunu söyleyen geniş kuramı ise etkili ama tartışmalıdır.

DinginlikSağlık

Günde bir elma, doktoru uzak tutar.

Söz, 1866’da Galler’in Pembrokeshire bölgesinde kaydedilen bir tekerlemeden gelir: yatarken bir elma yersen, doktor ekmeğini senden kazanamaz. Bugünkü kısa biçimi en geç 1913’te basılı olarak görülür; halkbilimci Elizabeth Mary Wright onu Rustic Speech and Folk-lore adlı kitabında, elmanın yerine soğan geçen çeşitleriyle birlikte kaydetti. Türkçede de bu biçimiyle çok yaygındır. Elmada lif ve C vitamini vardır, ama 2015’te ABD’de yapılan bir çalışma, her gün elma yiyenlerin doktora ötekilerden pek de seyrek gitmediğini buldu.

MerakDil

Alaska’nın güney kıyısındaki yerli dillerden Eyakça, Ocak 2008’de Marie Smith Jones’un ölümüyle ana dili olarak konuşan son kişiyi de kaybetti. Yine de dil iz bırakmadan yok olmadı: Onlarca yıl süren çalışmalarla kaydedilen konuşmalar, hikâyeler ve kapsamlı bir sözlük, dili yeniden öğrenmek isteyenlere kaynak oldu.

1918’de Cordova’da doğan Smith Jones, Eyak halkının onursal şefiydi. Dokuz çocuğu, o dönemde yerli dillere yöneltilen önyargı yüzünden İngilizce konuşarak büyüdü. Eyakçadan bugüne kalanların çoğunu dilbilimci Michael Krauss’a borçluyuz: Krauss, 1961’de dilin son konuşurlarıyla çalışmaya başladı; 1972’de kurulan Alaska Yerli Dilleri Merkezi’ni 2000’e kadar yönetti. 1992’de dünyadaki dillerin yüzde 90’a varan kısmının bir yüzyıl içinde yok olabileceği ya da artık çocuklara öğretilmeyeceği uyarısında bulundu; bu uyarı, tehlikedeki dilleri araştırmaların öncelikli konuları arasına soktu. Fransız bir genç olan Guillaume Leduey, Krauss’un malzemeleriyle Eyakçayı kendi kendine öğrendi; 2011’den beri Alaska’daki atölyelerde ve internette bu dili öğretiyor.

MerakDil

İngilizcede yanlış duyulan sözlere “mondegreen” denir. Sözcük, Sylvia Wright’ın çocukken bir İskoç baladındaki “and laid him on the green” (onu çimenlere yatırdılar) dizesini “and Lady Mondegreen” (ve Leydi Mondegreen) diye duymasından gelir. Wright bu adı 1954’te Harper’s dergisindeki bir yazısında önerdi.

Balad, 1592’de öldürülen Moray kontunu anlatan “The Bonnie Earl o’ Moray”dir. Wright’ın annesi onu, 18. yüzyılda derlenmiş bir halk şiirleri kitabı olan Thomas Percy’nin Reliques of Ancient English Poetry’sinden okurdu. Küçük Sylvia, Leydi Mondegreen’in kontla birlikte can verdiğini hayal etmiş, yanlış duyduğu dizeyi gerçeğinden daha dokunaklı bulmuştu. Bu tür yanlış duymalar, dinleyicinin belirsiz kalan sesleri zaten bildiği sözcüklerle doldurmasından kaynaklanır. Şarkılarda daha da sık görülür, çünkü ezgi ünlüleri uzatır ve sözcüklerin arasındaki sınırları siler. “Mondegreen”, 2002’de Oxford İngilizce Sözlüğü’ne, 2008’de de Merriam-Webster sözlüğüne girdi.

MerakDil

Eggcorn, yabancı gelen bir sözcüğün yerine sesi benzeyen ve mantıklı görünen başka bir sözcüğü koymaktır. Ad, “acorn” (meşe palamudu) yerine yazılan “egg corn”dan (yumurta tanesi) gelir; palamut da yumurtaya benzer. Mark Liberman bu örneği Eylül 2003’te ele aldı, Geoffrey Pullum da bir hafta sonra bu türe onun adını vermeyi önerdi.

Liberman ile Pullum, dilbilimcilerin yazdığı Language Log adlı blogda yazıyordu. Eldeki terimler bu hataya uymuyordu. Malapropizm, sesi benzeyen ama cümlede hiçbir anlam taşımayan bir sözcüğü kullanmaktır. Mondegreen, çoğu zaman bir şarkıda yanlış duyulan sözdür. Halk etimolojisi ise bütün bir topluluğun benimsediği değişikliktir; eski İngilizce “shamefast” sözcüğünün zamanla “shamefaced” (utangaç yüzlü) olması gibi. Eggcorn ise tek bir kişinin kendi mantığıyla yaptığı bir yanlış olabilir. İngilizcede bilinen örnekler arasında “for all intents and purposes” (her bakımdan) yerine “for all intensive purposes”, Alzheimer hastalığı yerine de “old-timers’ disease” (yaşlıların hastalığı) vardır. Oxford İngilizce Sözlüğü “eggcorn” sözcüğünü Eylül 2010’da ekledi.

MerakDil

Ters dönmüş bir e’ye benzeyen ə işaretinin adı şvadır (İngilizcesiyle schwa). İngilizcede vurgusuz hecelerde duyulan zayıf, belirsiz ünlüyü gösterir: “about” sözcüğünün ilk sesi ya da “given” sözcüğünün ikinci ünlüsü gibi. Vurgu başka heceye kayınca ünlüler zayıfladığı için yazılan harf her zaman beklenen sesi vermez.

Şva adı, Almanca üzerinden İbranicedeki shva işaretinden gelir; bu işaret, bir ünlünün hiç okunmadığını ya da çok kısa okunduğunu gösterir. Ters e işareti bu ses için ilk kez 1820’lerde, Alman dilbilimci Johann Andreas Schmeller’in Bavyera ağızları üzerine çalışmalarında kullanıldı; Uluslararası Fonetik Alfabe onu daha sonra benimsedi. Şva, İngilizcede en sık duyulan ünlü sayılır, çünkü İngilizce vurgusuz hecelerdeki pek çok ünlüyü bu sese doğru zayıflatır: “about” sözcüğündeki “a”, “taken”daki “e” ve “lemon”daki “o” birbirine benzer biçimde söylenebilir. Türkçe vurgusuz ünlüleri bu kadar zayıflatmaz; Türkçe konuşanların İngilizcenin konuşma ritmine alışmak için biraz çalışması gerekmesinin bir nedeni de budur.

MerakDil

Japonca sararīman sözcüğü İngilizce “salary” (maaş) ve “man” (adam) sözcüklerinden türetildi ve maaşlı erkek büro çalışanının, özellikle de büyük şirketlerde çalışan beyaz yakalının yaygın adı oldu. İngilizce sözcüğü bu yeni anlamıyla Japoncadan geri aldı; bugün sözlükler onu özellikle Japon büro çalışanları için kullanır.

Sararīman, Japonların wasei-eigo, yani “Japonya’da üretilmiş İngilizce” dediği sözcüklerdendir: İngilizce parçalarla Japonya’da kurulan ve İngilizcede hiç taşımadıkları anlamlar kazanan sözcükler. Savaş sonrası ekonomik patlamada “salaryman” bir simgeye dönüştü. Büyük şirketler erkek çalışanlara ömür boyu iş güvencesi ve büyük ölçüde kıdeme dayalı terfi sunuyor, karşılığında uzun mesai ve sadakat bekliyordu. Bu figür hem saygı hem eleştiri topladı; “aşırı çalışmaktan ölüm” anlamına gelen karōshi sözcüğü 1970’lerin sonunda kullanılmaya başlandı. Aynı bürolarda çalışan kadınlara ise “office lady”nin kısaltması “OL” denirdi; bu kadınlara genellikle yöneticiliğe pek yol açmayan sekreterlik işleri verilirdi.

MerakDil

Ketçap, domates sosu olmadan çok önce de bir sostu. Adı büyük olasılıkla Asya’dan gelir; kökeni Hokkien Çincesi ya da Malayca olabilir. 18. yüzyıl Britanya’sında ketçap ançüez, mantar ya da cevizle yapılırdı. Bilinen ilk domatesli ketçap tarifi 1812’de Philadelphia’da yayımlandı; zamanla ketçap denince akla domates gelir oldu.

Bir görüşe göre sözcük, Hokkien Çincesinde balık ya da kabuklu deniz ürünü turşusunun salamurasına verilen kê-chiap adından gelir. Başka bir görüş kaynağı, soya sosu anlamındaki Malayca kicap sözcüğünde arar; o da Çinceden alınmadır. Sözcüğü Britanya’ya büyük olasılıkla tüccarlar getirdi; basılı metinlerde 1680’lerde görülür. İlk İngiliz ketçapları, başka yemeklere tat vermek için kullanılan sulu ve tuzlu soslardı; mantar ketçabı bugün de Britanya’da satılır. Bilinen ilk domatesli ketçap tarifini Philadelphialı bilim insanı James Mease 1812’de yayımladı. Domatesli ketçabı şişeleyip satan ilk Amerikalının Jonas Yerkes olduğu kabul edilir; Yerkes 1837’ye gelindiğinde ürününü ülke çapında dağıtıyordu. Heinz 1876’da ketçap şişelemeye başladı ve domatesin bu sözcüğün asıl anlamı olmasına katkıda bulundu.

MerakDil

Protactile, hem görme hem işitme engeli olan sağır-körlerin kendi aralarında geliştirdiği, dokunmaya dayalı bir iletişim biçimidir. 2007’de Seattle’da bir hizmet merkezinde çalışan üç sağır-kör, tercümansız sohbet edebilmek için birbirlerinin eline, koluna ve bedenine dokunarak konuşmanın yollarını aradı.

Bu üç kişi aj granda, Jelica Nuccio ve Jackie Engler’di. Protactile, ABD’deki pek çok sağır-kör gibi doğuştan sağır olan, Amerikan İşaret Dili’yle büyüyen ve görme yetisini zamanla, çoğu kez kalıtsal bir hastalık olan Usher sendromu yüzünden yitiren insanlar arasında gelişti. İşaret dilleri göz için kurulmuştur; anlamın büyük kısmını yüz ifadeleri ve havada yapılan işaretler taşır. Protactile bu bilgiyi bedene aktarır. Dinleyen kişi elini konuşanın koluna ya da bacağına koyar ve “evet” ya da “seni izliyorum” demek için hafifçe vurur, tıpkı baş sallamak gibi. Bir yol tarifi de ele ya da sırta çizilerek verilebilir. granda ve Nuccio protactile’ı kendilerinin icat etmediğini söylüyor: Sağır-körlerin öğretmen olduğu etkinlikler düzenlediler, sonra ortaya çıkanı adlandırıp belgelediler.

MerakDil

Filipinler’in başlıca dili Tagalogcadan gelen gigil, bedene taşacak kadar yoğun bir duygunun adıdır: Eller yumruk olur, dişler sıkılır, insan titrer, bir şeyi sıkıp mıncıklamak ister. Bu duyguyu sevimli bir şey de uyandırabilir, öfke ya da sabırsız bir heves de. Sözcük Mart 2025’te Oxford İngilizce Sözlüğü’ne girdi.

OED gigil sözcüğünü Filipinler İngilizcesinden aldı; orada hem ad hem sıfat olarak kullanılır, yani çok sevimli bir şeyin kendisine de “gigil” denebilir. Psikolojide bu duygunun sevimlilikle ilgili yanının bir adı var. Psikolog Oriana Aragón ve arkadaşları 2015’te Psychological Science dergisinde “sevimlilik saldırganlığı”nı tanımladı: Çok sevimli bir şey gören pek çok insan, hiç zarar vermek istemeden onu sıkmak, çimdiklemek ya da ısırır gibi yapmak ister. Araştırmacılara göre bu zıt görünen tepki, insanın birden yükselen sevinci dengelemesine yardım eder; tıpkı bazılarının mutluluktan ağlaması gibi. Malaycada da benzer bir sözcük var: geram.