Kelimelerin peşinde

Dil

Kelimelerin kökenleri, yazının tarihi ve farklı dillerin şaşırtıcı özellikleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 6Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimDil

Yeni Tifinag, Kuzey Afrika’daki Amazig (Berberi) dilleri için eski Tifinag harflerinden geliştirilmiş çağdaş bir alfabedir. Bugün okullarda, tabelalarda ve internette kullanılıyor.

Çoğu zaman Berberi diye anılan Amazigler, Kuzey Afrika’nın yerli halklarıdır. Yazılarının kökeni, iki bin yılı aşkın geçmişi olan kaya oymalarında ve yazıtlarda görülen Libya-Berberi alfabesine uzanır; Sahra’daki Tuaregler bu yazının bir biçimini, Tifinag’ı, gündelik hayatta kullanmayı sürdürdü. 1960’ların sonundan itibaren başta Paris’teki Berberi Akademisi olmak üzere aktivistler bu harfleri Yeni Tifinag’a uyarladı. Fas’taki Kraliyet Amazig Kültürü Enstitüsü 2003’te Tamazight’in okullarda bu alfabeyle öğretilmesine karar verdi; Tamazight 2011’de Fas anayasasında resmî dil oldu. Unicode 2005’te Tifinag’ı ekledi; bu harfler artık bilgisayarda ve telefonda yazılabiliyor.

MerakDil

Rongorongo, Rapa Nui’de (Paskalya Adası) ahşaba kazınmış işaretlerden oluşan bir yazıdır. Günümüze yirmiyi aşkın yazılı nesne ulaştı; ama önerilen çözümlerin hiçbiri bilim dünyasında kabul görmedi ve metinler hâlâ okunamıyor.

İşaretler insan, hayvan, bitki ve geometrik biçimleri andırır. Yazı “ters bustrofedon” düzenindedir: bir satır soldan sağa okunur, sonraki satırı okumak için tablet baş aşağı çevrilir. Dışarıdan gelenler tabletlerden ilk kez 1864’te söz etti. Bu, Perulu köle avcılarının baskınları ve bir çiçek salgını adanın nüfusunun büyük bölümünü yok ettikten kısa süre sonraydı; görünüşe göre yazıyı okuyabilenler de ölenler arasındaydı. Anahtar işlevi görecek iki dilli bir metin bulunamadı. Günümüze kalan parçalar, Şili’nin başkentindeki Santiago Asası’ndan Roma ve Washington’daki tabletlere kadar adanın dışındaki müze ve koleksiyonlarda saklanıyor. Çözüldüğü yönündeki iddialar şimdiye dek uzmanları ikna edemedi.

DinginlikDil

Vedik okuma, Hinduizmin en eski kutsal metinleri olan Sanskritçe Vedaların ezberden okunmasıdır. Okuyucular yaklaşık üç bin yıldır sözcükleri, perde vurgularını ve telaffuzu hiç değiştirmeden aktarıyor; bunun için sözcükleri her hatayı kolayca ele veren kalıplarla da tekrarlıyorlar.

Dört Vedadan en eskisi olan Rigveda, kabaca MÖ 1500 ile 1000 arasında oluşturuldu ve yazıya geçirilmeden önce yüzyıllar boyunca ezberden aktarıldı; öğrenciler bugün de onu öğretmenlerinden dinleyerek öğreniyor. Okuyucular metni baştan sona okumanın yanı sıra, patha denen sabit düzenlerle yeniden dizerek de ezberler. Basit bir düzende sözcükler ikişer ikişer, bir öncekiyle örtüşerek okunur (1-2, 2-3, 3-4); en karmaşığı olan ghanada ise sözcükler ileri geri giden uzun, iç içe döngülerle tekrarlanır. Her dizilişin öbürleriyle birebir tutması gerektiğinden, birindeki tek bir sürçme hemen fark edilir. UNESCO, Vedik okuma geleneğini 2003’te İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Başyapıtlarından biri ilan etti.

MerakDil

Palmiye yaprağı yazmaları, Güney ve Güneydoğu Asya’da yüzyıllar boyunca kitabın yerini tuttu. Kâtipler metni kurutulmuş palmiye yaprağından kesilen uzun, dar şeritlere yazar ya da kazır, sonra yaprakları ipe dizip iki tahta kapak arasına bağlardı.

Yapraklar çoğunlukla iki palmiye türünden, talipot ve palmira palmiyelerinden alınır; kullanılmadan önce kurutulur, kaynatılır ya da isle tütsülenir ve parlatılırdı. Güney Hindistan’da ve Sri Lanka’da kâtipler harfleri madenî bir kalemle yaprağa kazır, sonra yaprağa yağla karıştırılmış is sürerlerdi; is çiziklere dolar, yazı siyah görünürdü. Daha kuzeyde mürekkeple yazmak daha yaygındı. Yapraklardaki bir ya da iki delikten geçirilen ip, sayfaları sırayla bir arada tutardı. Sri Lanka geleneğine göre Budist Pali Kanonu ilk kez MÖ 1. yüzyılda palmiye yapraklarına yazıldı. Tropik nemde bir yazma en fazla birkaç yüzyıl dayanabildiği için metinler ancak tekrar tekrar kopyalanarak günümüze ulaştı.

AzimDil

Hawaii dili, yani ʻōlelo Hawaiʻi, 20. yüzyılda neredeyse yok olmuştu. Aileler 1984’te Hawaii dilinde eğitim veren anaokulları açarak, 1987’de de devlet okullarında bu dilde eğitim hakkını kazanarak dili yeniden canlandırdı. Bu yol bugün anaokulundan üniversiteye uzanıyor.

Hawaii Krallığı’nın devrilmesinden üç yıl sonra, 1896’da çıkan bir yasa okullarda eğitim dilini İngilizce yaptı; kısa süre sonra sınıfta Hawaii dilinde konuşmak hoş karşılanmaz, kimi zaman cezalandırılır oldu. 1980’lerin başında, girişimi başlatanların tahminine göre, bu dili konuşabilen çocukların sayısı elliyi bulmuyordu. Anne babalar ve öğretmenler yalnızca Hawaii dilinin konuşulduğu Pūnana Leo (“seslerin yuvası”) anaokullarını kurdu; ardından devlet okullarında matematikten fen bilgisine bütün derslerin Hawaii dilinde okutulduğu sınıflar için mücadele etti. Hawaii Üniversitesi’nin Hilo kampüsü 2006’dan bu yana, Hawaii dilinin ve öteki yerli dillerle kültürlerin yeniden canlandırılması üzerine türünün ilk örneği olan bir doktora programı yürütüyor.

DinginlikDil

Kuzey Japonya’nın yerli halkı Aynuların dili Aynuca, anadili olarak konuşan pek az kişi kaldığı için yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Topluluk kursları, eğitmen yetiştirme, aile programları ve müze dersleri, dilin yeniden konuşulacağı ortamlar yaratıyor.

Aynular bugün çoğunlukla Hokkaido’da yaşar; bir zamanlar bugün Rusya’ya ait olan Sahalin’de ve Kuril Adaları’nda da yaşıyorlardı. Japonya 1869’da Hokkaido’yu resmen topraklarına katınca asimilasyon politikaları ve ayrımcılık, aileleri çocuklarını Japonca konuşarak büyütmeye itti. Aynucanın bilinen hiçbir dille akrabalığı yoktur. Aynu aktivist Shigeru Kayano 1983’ten itibaren köyü Nibutani’de Aynuca dersleri verdi; 1994’te Japon parlamentosuna giren ilk Aynu oldu ve mecliste Aynuca konuştu. Parlamento Aynuları 2008’de yerli halk olarak tanıdı, 2019’da Aynu kültürünü destekleyen bir yasa çıkarıldı, 2020’de de ulusal Aynu müzesi Upopoy açıldı.

AzimDil

Kaurna dili, Güney Avustralya’daki Adelaide Ovaları’nın Aborjin diliydi; onu anadili olarak konuşan bilinen son kişi 1929’da öldü. 1989’dan bu yana Kaurna halkı ve dilbilimciler, topluluğun hafızası ve 19. yüzyıl kayıtlarıyla dili yeniden canlandırıyor; bugün okullarda öğretiliyor ve kamusal hayatta kullanılıyor.

1840’ta iki Alman Lutheryen misyoner, Christian Teichelmann ve Clamor Schürmann, yaklaşık 3.000 sözcük, kısa bir dilbilgisi ve yüzlerce cümle içeren bir Kaurna dili kaydı yayımladı; ikisi Adelaide’deki Piltawodli’de bir okul yönetiyordu. Sömürgecilik Kaurna halkının yaşamını dağıttıkça dil gündelik kullanımdan çıktı; onu anadili olarak konuşan bilinen son kişi Ivaritji 1929’da öldü. 1989’dan itibaren Kaurna büyükleri ve dilbilimci Rob Amery, misyonerlerin kayıtlarından yola çıkarak telaffuzu yeniden kurdu ve bugünün hayatı için yeni sözcükler türetti. 2002’de Kaurna büyüklerinden Lewis Yerloburka O’Brien ve Alitya Wallara Rigney, Amery ile birlikte Kaurna Warra Pintyanthi’yi (“Kaurna dilini yaratmak”) kurdu. Bugün Adelaide’yi çevreleyen parkların her birinin Kaurna dilinde bir adı var; Whitmore Meydanı’na da Ivaritji’nin anısına ikinci ad olarak Iparrityi verildi.

DinginlikSanat

Arap hat sanatı, Arap harfleriyle güzel yazı yazma sanatıdır. Harfler sağdan sola birbirine bağlandığı için hattat onları uzatabilir, sıkıştırabilir, üst üste bindirebilir; her çizgiyi kamıştan açılmış kalemle denetler.

Arap alfabesinde 28 harf vardır ve bunların çoğu tek başına durmasına ya da yanındaki harflere bağlanmasına göre biçim değiştirir; bu da hattata büyük bir serbestlik tanır. 10. yüzyılda Bağdat’ta vezirlik yapan İbn Mukle, kalemin ucunun bıraktığı eşkenar dörtgen biçimli noktayı ölçü birimi alarak harflerin oranlarını kurala bağladı. Bu kurallardan, aralarında anıtsal sülüs ile kitaplarda kullanılan okunaklı nesih de bulunan altı temel yazı türü doğdu. Eğitim uzun sürer: öğrenci ustasının örneklerini çizgi çizgi taklit eder ve sonunda kendi eserini imzalamasına izin veren icazeti alır. Bu gelenek Osmanlı İstanbul’unda özellikle güçlüydü. Hattatlar kamış kalemlerini kendileri açar, çoğunlukla isten yapılmış mürekkep kullanır. UNESCO 2021’de Arap hat sanatını Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.

DinginlikDil

İngilizcede öğle anlamına gelen “noon” sözcüğü, bir zamanlar öğleden sonra saat üç sularını anlatırdı. Sözcük, Latincede gün ışığının dokuzuncu saati demek olan ve manastırlarda dua vaktine denk gelen “nona hora”dan gelir. 12. ve 14. yüzyıllar arasında anlamı yavaş yavaş gün ortasına kaydı.

Mekanik saatlerden önce manastırlar günü, çanlarla duyurulan belli dua vakitlerine, yani kanonik saatlere bölerdi. Dokuzuncu saat, adıyla nones, öğleden sonranın ortasına düşerdi. Sözcüğün neden öne kaydığı kesin olarak bilinmiyor. Oruç günlerinde oruç nones vaktinde açılıyordu; bu, vaktin öne çekilmesine yol açmış olabilir. Gündelik öğle yemeğinin saati de değişmiş olabilir. Üstelik ortaçağda saatler sabit değildi: her biri gün ışığının on ikide biri sayıldığından yazın uzuyor, kışın kısalıyordu. Değişim 14. yüzyılda tamamlanmıştı; Hollandacadaki “noen” de aynı yolu izledi. Nones duası bugün bazı manastırlarda hâlâ öğleden sonra okunuyor.

DinginlikDil

Japonların ichi-go ichi-e sözü kabaca “bir kez, bir buluşma” demektir ve çay seremonisinden gelir: aynı insanlar yeniden bir araya gelse bile her buluşma tektir, aynen tekrarlanamaz.

Düşünce 16. yüzyılın çay ustası Sen no Rikyū’ya dayanır. Öğrencisi Yamanoue Sōji, konukların ev sahibine, bu buluşma ömürde bir kez yaşanacakmış gibi davranması gerektiğini yazmıştı. 1858’de hem çay ustası hem de şogunluk hükûmetinin başındaki devlet adamı olan Ii Naosuke, çay üzerine yazdığı bir kitapta sözü bugünkü dört karakterli biçimine kavuşturdu; aynı ev sahibi ve konuklar yeniden buluşsa bile geçmiş bir buluşmanın aynen yaşanamayacağını anlattı. Bugün bu söz çay odasının çok dışında da, her karşılaşmanın değerini bilmek için kullanılıyor.

DinginlikKültür

Japonca “inemuri”, çoğu zaman “orada bulunurken uyumak” diye çevrilir: Toplantıda ya da başka bir iş ve sosyal ortamda kısa süre uyuklayan kişi, o ortamın parçası sayılmaya devam eder. Bu, herhangi bir yerde uyuyakalmak demek değildir; uyuyan kişinin gerektiğinde hemen kendine gelip ortama dönmesi beklenir.

Kelime Japoncada 居眠り diye yazılır: “i” orada bulunmak, “nemuri” ise uyku demektir. Cambridge Üniversitesi’nde Japon toplumunu inceleyen ve Japonya’da uyku üzerine pek çok çalışma yayımlayan Brigitte Steger, “inemuri”nin yazısız kurallara bağlı olduğunu anlatır. Kişinin mevkii ne kadar yüksekse uyuklaması da o kadar hoş görülür. Uzun bir oturumda başı düşen kıdemli bir yönetici ya da milletvekili, kendini işine adamış, yorgunluktan bitap düşmüş biri olarak bile görülebilir; genç bir çalışana ise bu kadar hoşgörü gösterilmez. Uyuyan kişinin düzgün oturması ve seslenildiğinde cevap verebilecek kadar “orada” kalması beklenir. Kalabalık banliyö trenlerinde sık görülür, ama iş yerinde bir erdem sayılmaz; yalnızca hoş görülen bir alışkanlıktır.

MerakTarih

Behistun Yazıtı, batı İran’da yüksek bir kayalığın üzerindedir ve aynı metni üç dilde verir. Pers kralı I. Darius onu MÖ 520 civarında oydurdu; 19. yüzyılda Henry Rawlinson’ın da aralarında bulunduğu bilginler, bu yazıttan yararlanarak kama biçimli eski bir yazı olan çivi yazısını çözdü.

Çivi yazısı, kile bastırılan ya da taşa oyulan kama biçimli işaretlerden oluşur. Eski Yakın Doğu’da yaklaşık 3.000 yıl boyunca pek çok farklı dili yazmak için kullanıldı, ama 1700’lere gelindiğinde onu okuyabilen kimse kalmamıştı. Yaklaşık 15 metre yüksekliğinde ve 25 metre genişliğindeki Behistun Yazıtı, kireçtaşı bir kayalıkta yerden 100 metre kadar yukarıdadır; Darius’un tahta nasıl çıktığını Eski Farsça, Elamca ve Babilce anlatır. İlk adımlar, Danimarkalı gezgin Carsten Niebuhr’un 1778’de yayımladığı Eski Farsça yazıt kopyalarıyla atıldı; Georg Friedrich Grotefend 1802’de bu kopyalardan yola çıkarak ilk işaretleri çözdü. Rawlinson 1835’ten itibaren kayalığa tırmanarak metni kopyaladı ve 1847’de Eski Farsça bölümün eksiksiz bir kopyasını Avrupa’ya gönderdi. Çözüm, on yıllar süren ortak bir çabanın ürünüdür.

MerakDil

İngilizcede aranmadan bulunan güzel şeyleri anlatan “serendipity” sözcüğünü, İngiliz yazar Horace Walpole 1754’te bir mektubunda türetti. Sözcüğü, kahramanları aramadıkları şeyleri “tesadüf ve zekâ sayesinde” bulup duran Serendip’in Üç Prensi adlı Fars masalından aldı.

Başbakan Robert Walpole’un oğlu olan ve sonradan ilk Gotik roman sayılan Otranto Şatosu’nu yazan Walpole, sözcüğü 28 Ocak 1754’te Floransa’daki İngiliz elçisi, arkadaşı Horace Mann’a yazdığı mektupta kullandı. Aradığı bir bilgiyi eski bir kitapta tesadüfen bulmuştu. Serendip, Sri Lanka’nın eski adıdır; masal Avrupa’ya, Farsça yazan şair Emir Hüsrev’e dayanan 1557 tarihli bir İtalyanca uyarlamayla ulaştı. Sözcük 20. yüzyıla kadar pek kullanılmadı. Bugün hem şans hem de keskin bir göz isteyen keşifler için kullanılıyor. Alexander Fleming’in 1928’de bir kültür kabındaki bakterileri bir küfün öldürdüğünü fark etmesi ve bu gözlemin penisiline götürmesi bunun en bilinen örneğidir.

DinginlikEdebiyat

Ölürüz. Hayatın anlamı belki budur. Ama dil kurarız. Hayatlarımızın ölçüsü belki de budur.

Toni Morrison Nobel konuşmasını 7 Aralık 1993’te Stockholm’de yaptı; edebiyat ödülünü kazanan ilk siyah kadındı. Bu dört cümle konuşmanın tam ortasından gelir. Konuşma bir mesel üzerine kuruludur: Birkaç genç, bilge ve kör yaşlı bir kadını sınamak için ellerindeki kuşun ölü mü diri mi olduğunu sorar. Kadın bunu bilemeyeceğini, bildiği tek şeyin kuşun onların elinde olduğunu söyler. Morrison kuşu dil olarak okur: Onu nasıl kullandığımıza göre ya yaşatırız ya öldürürüz. Burada da tek kesin şeyimiz olan ölümün karşısına, yaşarken ortaya koyduğumuz dili koyar.

DinginlikSanat

Görmek sözcüklerden önce gelir. Çocuk, konuşmayı öğrenmeden önce bakar ve tanır.

İngiliz sanat eleştirmeni, romancı ve ressam John Berger’in Görme Biçimleri kitabı, 1972’de BBC’de yayımlanan yarım saatlik dört televizyon programından doğdu. Berger bu programlarda sanata tapınır gibi yaklaşmayı bilerek reddetti: İlk bölümde kamera karşısında bir Botticelli tablosunun röprodüksiyonunu neşterle keserek, bir ayrıntının bütünden koparıldığında anlamının nasıl değiştiğini gösterdi. Bu iki cümle kitabın açılışıdır ve savı yalın, itiraz etmesi zor: Göz oraya önce varır; bir resim hakkında sonradan anlatılan her şey, zaten görmüş olduğumuz bir şeyi açıklamaya gelir.

MerakDin ve İnanç

Batı dillerinde “suikastçı” anlamına gelen assassin sözcüğü, Orta Çağ’da Nizari İsmaililere, yani siyasi rakiplerini öldürmeleriyle tanınan Şii topluluğa yakıştırılan “haşişî” hakaretinden gelir. Günümüze ulaşan hiçbir kaynak, bu adamların görevden önce gerçekten esrar kullandığını göstermez.

Haşişî kelime anlamıyla “haşiş içen” demekti, ama hakaret olarak “ayak takımı”na yakın bir anlam taşıyordu. Bilinen en eski kullanımı, Kahire’deki Fatımi halifesi el-Âmir’in 1122 dolaylarında yayımladığı bir reddiyede geçer; halifenin bağlı olduğu İsmaili kolu Nizarilerden ayrılmıştı. Sünni yazarlar da benzer sözcükler kullandı. Suriye’deki Haçlılar sözcüğü benimsedi; 14. yüzyılda İtalyancada assassino kiralık katil demekti. 1809’da Fransız bilgin Silvestre de Sacy sözcüğü haşişe bağladı ve bu insanların uyuşturucu kullandığını varsaydı; hikâyenin halk arasında yerleşmesinde bu yorumun da payı oldu.

MerakDil

Kardeşi Wilhelm’le derlediği masallarla tanınan Jacob Grimm, 1822’de İngilizce ve Almanca gibi Germen dillerindeki ünsüzlerin düzenli kurallara göre değiştiğini gösterdi. Latince pater ile İngilizce father arasındaki benzerlik bundandır; bu kural Grimm Yasası diye anılır.

Grimm Yasası, Germen dilleri henüz birbirinden ayrılmadan, tarih öncesi çağlarda gerçekleşen bir dizi ses değişimini anlatır. Latince, Yunanca ve Sanskritçe eski p, t ve k seslerini korurken Germen dillerinde bunlar f, th ve h’ye dönüştü: Latince pater, tres ve cornu ile İngilizce father, three ve horn bunu gösterir. Danimarkalı dilbilimci Rasmus Rask bu karşılıkların çoğunu 1818’de fark etmişti; Grimm onları Deutsche Grammatik’in ikinci baskısında bir sistem olarak ortaya koydu. Böylece ses değişiminin kurallara bağlı olduğu anlaşıldı; bu düşünce tarihsel dilbilimin temel taşlarından biri oldu.

MerakDil

Yalnızca ünsüzleri yazan 22 harfli Fenike alfabesi, bugün kullanılan alfabelerin çoğunun atasıdır. Yunanlılar onu MÖ 8. yüzyıl dolaylarında alıp ünlüleri ekledi; Latin ve Kiril alfabeleri bu koldan doğdu. Aramiler de onu ayrıca uyarladı; İbrani ve Arap alfabeleri de oradan türedi.

Fenikeliler bugünkü Lübnan kıyısındaki Sur ve Biblos gibi kentlerden çıkan tüccarlardı; alfabeleri de onlarla birlikte Akdeniz’e yayıldı. Yunanlılar, kendi dillerinde gerekmeyen bazı ünsüz işaretlerini ünlü olarak kullandı: “Öküz” anlamına gelen alef, alfa oldu. Latin alfabesi Roma’ya Etrüsklerden geçti; Etrüskler de onu İtalya’daki Yunan yerleşimcilerden almıştı. Kiril alfabesi ise 9. yüzyılın sonunda, misyoner Kiril ile Metodiy’in izinden giden din adamlarınca, çoğunlukla Yunan harflerinden yararlanılarak oluşturuldu. Pers İmparatorluğu’nun gündelik dili Aramicenin yazısı doğuya yayıldı: İbranicenin köşeli yazısı ondan doğdu, Arap yazısı da Nebati yazısı üzerinden ondan geldi. “Alfabe” sözcüğü bile alfa ile betanın birleşiminden gelir.

MerakDil

İngiliz yargıç Sir William Jones, 2 Şubat 1786’da Kalküta’daki Asya Cemiyeti’nde Sanskritçe, Yunanca ve Latincenin rastlantı olamayacak kadar benzediğini söyledi: Fiil kökleri ve dil bilgisi, belki artık var olmayan ortak bir kaynağa işaret ediyordu. Konuşma çoğu zaman karşılaştırmalı dilbilimin başlangıcı sayılır.

Jones, o sırada İngiliz yönetiminin Hindistan’daki merkezi olan Kalküta’da Yüksek Mahkeme yargıcıydı. Mahkemeye danışmanlık yapan Hindu hukuk bilginlerine, yani panditlere bağımlı kalmamak için Sanskritçe öğrendi; 1784’te de Asya’nın dillerini ve tarihini incelemek için Asya Cemiyeti’ni kurdu. Ünlü cümlesine göre bu üç dili inceleyen hiçbir bilgin, onların “belki artık var olmayan ortak bir kaynaktan doğduğuna” inanmadan edemezdi. Bu bağı ondan önce fark edenler de vardı; örneğin Fransız Cizvit rahip Gaston-Laurent Coeurdoux 1767’de benzer bir gözlem yapmıştı. “Hint-Avrupa” adını ise 1813’te İngiliz bilgin Thomas Young verdi.

MerakDil

Hintli dil bilgini Pāṇini, iki bin yılı aşkın süre önce Sanskritçeyi 4.000’e yakın kısa kuralla betimledi. “Sekiz Bölüm” anlamına gelen kitabı Aṣṭādhyāyī, özel işaretleri ve kuralları yöneten üst kurallarıyla o kadar düzenlidir ki dilbilimciler onu bugünün biçimsel dil bilgileri ve programlama dilleriyle karşılaştırır.

Pāṇini büyük olasılıkla MÖ 4. yüzyıl dolaylarında, bugün Pakistan’ın kuzeybatısında kalan Gandhara bölgesinde yaşadı; geleneğe göre doğduğu yer Şalatura’dır. Aṣṭādhyāyī 3.959 kuraldan oluşur; kurallar o kadar kısadır ki bir şerhle birlikte ezberlenirdi. Kitap sözcükleri kök ve eklerden adım adım kurar; kısa işaretler sayesinde tek bir kural bütün bir ses grubunu kapsayabilir. İki bin yılı aşkın süredir doğru Sanskritçenin ölçüsü sayılır. 1967’de bilgisayar bilimci Peter Ingerman, programlama dillerini tanımlamakta kullanılan Backus-Naur gösterimine, Pāṇini benzer bir yöntem kullandığı için “Pāṇini-Backus gösterimi” denmesini önerdi.

MerakDil

İsrail’in Negev Çölü’ndeki Bedevi köyü Al-Sayyid’de yaklaşık üç kuşak içinde yeni bir işaret dili doğdu; köyde kalıtsal sağırlık alışılmadık ölçüde yaygındır. Dil kendine özgü, tutarlı bir dil bilgisi geliştirdi ve onu yalnızca sağırlar değil, işiten pek çok köylü de kullanıyor.

Al-Sayyid 19. yüzyılın ortalarında kuruldu; topluluktaki çekinik bir sağırlık geni köy içindeki evliliklerle yayıldı. Kuruluştan yaklaşık 75 yıl sonra dört sağır kardeş dünyaya geldi; bugün yaklaşık 3.000 kişilik nüfusun 120 ila 150’si sağır. Dilbilimciler Wendy Sandler, Irit Meir, Carol Padden ve Mark Aronoff 2005’te, ikinci kuşak işaretçilerin bile sabit bir sözcük dizimi kullandığını bildirdi: özne-nesne-yüklem. Bu dizilim, çevrede konuşulan Arapça ve İbranicedekinden farklıdır. Üçüncü kuşak daha hızlı ve daha uzun cümlelerle işaretleşiyor; böylece dilbilimciler bir dilin kendi dil bilgisini kuruşunu adım adım izleyebiliyor.

MerakDil

And Dağları’nda konuşulan Aymaracada geçmiş anlamına gelen nayra sözcüğü aynı zamanda “göz” ve “ön” demektir. Aymaraca konuşanlar geçmişten söz ederken önlerini, gelecekten söz ederken arkalarını gösterir; incelenen dillerin çoğunda durum tam tersidir.

Aymaralar Bolivya, Peru ve Şili’de, Titicaca Gölü çevresinde yaşar. Bilişsel bilimciler Rafael Núñez ile Eve Sweetser 2006’da saatlerce süren video kayıtlı görüşmeleri inceleyerek konuşanların el hareketlerinin sözleriyle örtüştüğünü gösterdi: Geçmişten söz ederken önlerini, gelecekten söz ederken omuzlarının üstünden arkalarını işaret ediyorlardı. Bu örüntü en çok, az İspanyolca bilen yaşlılarda görülüyordu. Yaygın açıklamaya göre Aymaraca zamanı görmeye bağlar: Bilinen şey görülmüştür ve insanın önünde durur; bilinmeyen gelecek ise görüş alanının dışında, arkadadır.

MerakDil

Rusçada mavi için iki temel sözcük vardır: açık mavi için goluboy, koyu mavi için siniy. 2007’deki bir deneyde Rusça konuşanlar, iki mavi ton farklı adlar taşıdığında onları daha hızlı ayırt etti; sözel bellekleri başka bir işle meşgul edildiğinde bu üstünlük kayboldu.

Jonathan Winawer’in yürüttüğü ve PNAS dergisinde yayımlanan çalışmada gönüllülere üç mavi kare gösterildi ve alttaki iki kareden hangisinin üsttekiyle aynı olduğu soruldu. Rusça konuşanlar, iki mavi goluboy ile siniy sınırının farklı taraflarına düştüğünde daha hızlıydı; ikisine de “blue” diyen İngilizce konuşanlarda böyle bir fark görülmedi. Ruslar içlerinden bir rakam dizisini tekrarlayıp sözel belleklerini meşgul ettiğinde üstünlük ortadan kalktı; uzamsal belleği meşgul eden bir görev ise onu etkilemedi. Bulgu, dilin düşünceyi etkileyebileceğini söyleyen dilsel görecelik fikrinin ılımlı bir biçimini destekler: Sözcükler bir kararı hızlandırabilir, ama gözün gördüğünü değiştirmez.

MerakDil

Çoğu dilde çayın adı Çinceden gelir ve iki biçimden birine dayanır. Fujian kıyılarında söylenen “te”, Hollandalı tüccarlarla deniz yoluyla Batı Avrupa’nın büyük bölümüne ulaştı ve İngilizcedeki tea sözcüğünü verdi; “cha” ise karadan İran’a, Rusya’ya, Hindistan’a ve Türkiye’ye yol aldı, “chai” ve “çay” gibi sözcükleri doğurdu.

Çay için kullanılan yazı karakteri Çin’in her yerinde aynıdır, ama Mandarin ve Kanton lehçelerinde “cha”, Xiamen gibi Fujian limanlarında konuşulan Min lehçelerinde ise “te” diye okunur. 1600’lerin başından itibaren Avrupa’daki çay ticaretine, çayı Min dili konuşan tüccarlardan alan Hollanda Doğu Hindistan Şirketi hâkim oldu; bu yüzden İngilizce, Fransızca, Almanca ve İspanyolca “te” biçimini aldı. “Cha” ise İpek Yolu üzerinden ilerledi; Farsça ona bir ek getirip “çay” yaptı. Türkçedeki çay, Rusçadaki çay ve Arapçadaki şay buradan gelir. Batı Avrupa’da tek istisna Portekiz’dir: Portekizli tüccarlar çayı Kantonca konuşulan Makao’dan aldığı için Portekizce “chá” der.