Sanata yakından bakın

Sanat

Sanatçıların hayatlarından, eserlerinden ve kullandıkları tekniklerden kısa hikâyeler.

Bu konudaki kartlarSayfa 3Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakSanat

Claude Monet, Paris’in kuzeybatısındaki Giverny’de, bahçesine kazdırdığı göletin nilüferlerini yaklaşık 250 kez resmetti. 1926’daki ölümüne kadar son otuz yılını büyük ölçüde bu resimlere verdi; katarakt gözlerini bulandırdığında bile fırçayı bırakmadı.

Monet 1883’te Giverny’ye taşındı. 1893’te evinin yakınında bir arsa satın aldı; burada bir gölet kazdırıp içine nilüferler diktirdi, üzerine de Japon üslubunda bir köprü kurdurdu. Göleti günün her saatinde, her mevsimde resmetti; öyle ki asıl konusu çiçeklerden çok, suyun yüzeyinde durmadan değişen ışık oldu. 1909’da Paris’teki Durand-Ruel galerisi bu tuvallerden 48’ini sergiledi. 1912’den itibaren katarakt görüşünü bulandırdı ve renkleri algılayışını değiştirdi; geç dönem resimlerinde fırça darbeleri serbestleşir, resimler giderek soyutlaşır. En büyük tasarısı Fransız devleti için yaptığı dev panolardı: Sekiz büyük duvar resmi, Paris’teki Orangerie Müzesi’nin iki oval salonunu kaplar. Salonlar, ölümünden birkaç ay sonra, 16 Mayıs 1927’de ziyarete açıldı.

MerakSanat

Mona Lisa yalnızca 77 × 53 santimetre kadardır; çoğu ziyaretçi onu daha büyük sanır. Leonardo da Vinci tabloyu 1503 dolaylarında, tuvale değil kavak tahtasından bir pano üzerine yağlı boyayla yapmaya başladı.

Tablo Louvre’da, müzenin en büyük salonu olan Salle des États’da, sıcaklığı ve nemi sabit tutulan, kurşun geçirmez camlı bir vitrinde sergilenir. Karşı duvarda Louvre’un en büyük resmi asılıdır: Paolo Veronese’nin yaklaşık 10 metre genişliğindeki “Kana’daki Düğün” tablosu, portreyi olduğundan da küçük gösterir. Portredeki kadının, Floransalı bir ipek tüccarının karısı Lisa del Giocondo olduğu kabul edilir. Leonardo tablo üzerinde yıllarca çalıştı ve onu siparişi veren aileye hiç teslim etmedi; tablo sonunda Fransa Kralı I. François’nın koleksiyonuna girdi. Dünya çapındaki ünü, bir zamanlar Louvre’da çalışmış İtalyan Vincenzo Peruggia’nın onu 1911’de çalmasından sonra büyük ölçüde arttı; tablo 1913’te Floransa’da bulundu.

MerakSanat

Hollandalı ressam Johannes Vermeer’e ait olduğu kabul edilen tablo sayısı yalnızca 35 kadardır. “İnci Küpeli Kız” gibi sessiz, ışıkla dolu iç mekân resimleriyle tanınan usta, Delft’te ağır ağır çalıştı, 1675’te borç içinde öldü ve ardından yaklaşık iki yüzyıl boyunca neredeyse unutuldu.

Vermeer (1632-1675) bütün hayatını Delft’te geçirdi ve büyük olasılıkla ressamlıktan çok sanat ticaretinden kazandı. Lapis lazuli taşından elde edilen ultramarin gibi çok pahalı boyalar kullandı; sahnelerinin çoğu evinin aynı iki odasında geçiyor gibidir. 43 yaşında öldüğünde karısı Catharina, büyütülecek 11 çocuk ve ağır borçlarla kaldı. Ölümünden sonra adı unutuldu; bazı tabloları Pieter de Hooch gibi daha tanınmış ressamların eseri diye satıldı. Fransız eleştirmen Théophile Thoré-Bürger 1866’da yayımladığı bir katalogla onu yeniden gün yüzüne çıkardı; ama bu katalog Vermeer’e yaptığından çok daha fazla tablo atfediyordu. Hayatı hakkında çok az şey bilindiği için ona “Delft’in Sfenksi” adını da Thoré-Bürger taktı. Uzmanlar bugün ona ait tabloların sayısını 34 ile 37 arasında veriyor.

DinginlikSanat

Ressamlar kırmızı, turuncu, sarı gibi sıcak renklerle nesneleri öne çeker; mavi ve yeşil gibi soğuk renklerle geriye iter. Bu yöntem doğadan gelir: Uzaktaki tepeler bize daha soluk ve mavimsi görünür. Böylece düz bir yüzeyde derinlik duygusu yaratılır.

Doğadaki bu etkiye hava perspektifi ya da renk perspektifi denir: Bizimle uzaktaki bir nesne arasındaki hava mavi ışığı saçar; bu yüzden uzaktaki şeyler netliğini yitirir ve maviye çalar. Romalı duvar ressamları bu etkiyi zaten kullanıyordu; Pompeii’de günümüze ulaşan manzara resimleri bunu gösterir. Leonardo da Vinci de onu yazılarında anlattı ve Mona Lisa’nın arkasındaki puslu, mavimsi manzarada uyguladı. Alman yazar Goethe, 1810’da yayımlanan Renk Kuramı’nda maviyi bizden uzaklaşıyormuş gibi görünen, sarı ile kırmızıyı ise canlı ve öne çıkan renkler olarak tanımladı. İşin bir de gözle ilgili yanı var: Göz merceği kırmızı ve mavi ışığı biraz farklı odaklar; bu yüzden kırmızı şekiller çoğu zaman mavilerin önünde duruyormuş gibi görünür. Bu yanılsamaya kromostereopsis denir.

MerakSanat

Antonio Stradivari’nin 1700 dolaylarında İtalya’nın Cremona kentinde yaptığı kemanlar dünyanın en değerli çalgıları arasındadır. Oysa elindeki kemanın hangisi olduğunu görmeden çalan ünlü solistler, kör testlerde çoğu zaman yeni kemanları seçti; eskiyle yeniyi de güvenilir biçimde ayırt edemedi.

Stradivari (1644 dolayları-1737) çoğu keman olmak üzere 1.100’ü aşkın çalgı yaptı; bunların 650 kadarı günümüze ulaştı. En değerlileri, yaklaşık 1700-1725 arasındaki “altın dönemi”nde yapılanlardır ve milyonlarca dolara satılır: 1721 yapımı “Lady Blunt”, 2011’de Japonya’daki deprem ve tsunaminin mağdurlarına yardım için 15,9 milyon dolara satıldı. Araştırmacılar uzun süre bir sır aradı; Küçük Buzul Çağı’nın soğuk yüzyıllarında yavaş büyüyen sık dokulu ağaçlardan ahşaba ve verniğe uygulanan kimyasal işlemlere kadar pek çok açıklama öne sürüldü. Fransız akustik uzmanı Claudia Fritz ile Amerikalı keman yapımcısı Joseph Curtin ise bu ünün hak edilip edilmediğini sınadı. 2012’de yayımlanan çalışmalarında 21 deneyimli kemancı, hangisinin hangisi olduğunu bilmeden eski ve yeni kemanları denedi; en az beğenilen çalgı bir Stradivari’ydi. 2014’teki çalışmada ise 10 ünlü solistten 6’sı, hayali bir konser turnesine yanında götürmek için yeni bir keman seçti.

MerakSanat

Louvre, 1821’de Milo Venüsü’nü kolsuz sergilemeyi seçti.

Mermer heykelin boyu 2 metreyi biraz aşar ve genellikle tanrıça Afrodit olarak tanımlanır. Ege’deki Milos Adası’nda bir çiftçi onu 8 Nisan 1820’de, ada henüz Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıyken topraktan çıkardı. Fransız deniz subayı Olivier Voutier kazıyı izleyip parçaların çizimini yaptı; Fransız diplomatlar da heykeli Kral XVIII. Louis için satın aldı. Heykel Helenistik döneme, büyük olasılıkla MÖ 2. yüzyıla tarihlenir; bugün kayıp olan bir yazıt, heykeltıraşın Batı Anadolu’da, Menderes kıyısındaki Antiokheia kentinden Aleksandros olabileceğini düşündürür. Heykelle birlikte bir kol parçası ve elma tutan bir el de bulundu. Yakın zamandaki incelemeler elin heykele ait olduğunu destekliyor; yani Afrodit bir zamanlar, Yunan mitolojisinde Paris’in ona verdiği altın elmayı tutuyor olabilir. O dönemde eksik uzuvları tamamlamak olağan bir uygulamaydı. Ama Fransız bilgin Quatremère de Quincy buna karşı çıktı; heykelin bir zamanlar kayıp bir Mars heykelinin yanında durduğuna inanıyordu. Louvre da heykeli bulunduğu gibi sergiledi.

DinginlikSanat

Origami, kâğıdı katlayarak figürler yapma sanatıdır; adı Japonca ori (katlamak) ve kami (kâğıt) sözcüklerinden gelir. Bugünkü origamide genellikle tek bir kare kâğıt kullanılır, kesilmez, yapıştırılmaz; turnadan ejderhaya her biçim yalnızca katlarla ortaya çıkar.

Kâğıt katlama Japonya’da, Çin’de ve Avrupa’da birbirinden bağımsız gelişti. Japonya’da katlanmış kâğıt ambalajlar, 14. ve 15. yüzyıllarda samuray sınıfının resmî görgü kurallarının bir parçası oldu. Bilinen en eski origami talimat kitabı, “Bin turna katlamanın sırrı” anlamına gelen Hiden senbazuru orikata, 1797’de yayımlandı. 20. yüzyılda Akira Yoshizawa, kalın kâğıdı nemlendirip kıvrımlı biçimler vermeye yarayan ıslak katlamayı buldu; kesikli çizgi ve oklarla çizdiği şemalar da bugün katlama talimatlarının ortak dili hâline geldi. Katlamanın ciddi bir matematiği de var: Pergel ve cetvelle yapılamayan bir iş, herhangi bir açıyı üç eşit parçaya bölmek, kâğıt katlayarak yapılabilir. Japon astrofizikçi Kōryō Miura’nın geliştirdiği Miura katlaması tek bir çekişle açılır ve 1990’larda Space Flyer Unit uydusunun güneş panellerinde kullanıldı.

MerakSanat

Vezüv Yanardağı MS 79’da patladığında Pompeii’yi gömen kül, kentin duvarlarındaki binlerce yazıyı da korudu: sıradan Romalıların yazdığı seçim ilanları, şakalar, aşk notları, fiyatlar ve hakaretler.

Araştırmacılar Pompeii’den ve aynı patlamayla gömülen yakın kentlerden 10.000’i aşkın boyalı ya da kazınmış duvar yazısı kaydetti. Bu yazılar 1871’den beri, Latince yazıtların büyük derlemesi Corpus Inscriptionum Latinarum’un dördüncü cildinde yayımlanıyor. Boyayla yazılmış ilanlar, halkı yerel seçimlerde belirli adaylara oy vermeye çağırıyordu. Kazınmış yazılar arasında gladyatör Celadus’u “kızların iç çektiği adam” diye öven hayranlar da var, bunca karalamanın ağırlığı altında hâlâ yıkılmadığı için duvara şaştığını yazan bıkkın biri de. Başkaları fiyat listeleri, borç kayıtları, dostlara selamlar ya da yalnızca bir isim bırakmış. Yazım ve dilbilgisi çoğu zaman edebiyat dilinden çok gündelik konuşmayı yansıtır. Bu yüzden bu duvarlar, zamanla İtalyancaya, İspanyolcaya ve öbür Roman dillerine dönüşecek halk Latincesini tanımak için en iyi kaynaklardandır.

DinginlikSanat

Sanat hiçbir zaman bitmez, yalnızca bırakılır.

Söz Leonardo’ya ait değildir. Fransız şair Paul Valéry, 1933’te “Deniz Mezarlığı” (Le Cimetière marin) şiirine dönüp baktığı bir yazısında, bir eserin hiçbir zaman bitmediğini, yalnızca bırakıldığını söyler: Şair bir noktada düzeltmeyi keser, o kadar. Cümle sonradan bütün sanata genişletildi ve Leonardo’nun adıyla anılmaya başladı; belki de hayatı bu sözü doğrular gibi göründüğü için. Leonardo, 1482’de Milano’ya giderken Müneccimlerin Tapınması’nı yarım bıraktı; Mona Lisa’yı da yıllarca elden geçirdi ve 1519’da öldüğü Fransa’ya yanında götürdü.

DinginlikSanat

Mermerin içindeki meleği gördüm ve onu özgür bırakana dek yonttum.

Bu cümle Michelangelo’nun mektuplarında ya da şiirlerinde geçmez. Anekdotun bir sürümü 1884’te adı verilmeyen bir heykeltıraş için basılmış, 1916’da ise Ambition adlı bir kişisel gelişim dergisinde Michelangelo’ya mal edilmiştir. Yine de onun gerçek şiirlerinde benzer bir düşünce vardır: 1540 dolaylarında yazdığı bir sonede, en büyük sanatçının bile mermer bloğun içinde zaten bulunmayan hiçbir şeyi tasarlayamayacağını, aklın yönettiği elin onu yalnızca orada bulup çıkardığını söyler. İkisi de yontuyu bir şey eklemek değil, fazla taşı atmak olarak anlatır.

MerakSanat

Vincent van Gogh, 860 kadarı yağlı boya olmak üzere yaklaşık 2.100 eserinin neredeyse tamamını hayatının son on yılında yaptı.

Van Gogh ressam olmaya 1880’de, 27 yaşında karar verdi. Öncesinde sanat taciri, öğretmen ve vaiz olarak denediği işlerin hiçbirinde tutunamamıştı; 1890’da 37 yaşında öldü. Paris’te sanat taciri olan kardeşi Theo, bu yıllar boyunca ona para yardımı yaptı. Hayatının sonuna doğru hızı daha da arttı: Auvers-sur-Oise’daki son 70 gününde 70 kadar tablo yaptı. Yaşarken çok az eser satabildi. Ün ölümünden sonra geldi; bunda en büyük pay, Theo’nun dul eşi Johanna van Gogh-Bonger’indir. Johanna sergiler düzenledi ve 1914’te Vincent’ın Theo’ya yazdığı mektupları yayımladı. Mektuplar, tabloların ardındaki düşünceli insanı okurlara tanıttı.

MerakSanat

El şablonları bilinen en eski sanat eserleri arasındadır. İnsanlar avucunu mağara duvarına dayar, çevresine boya üflerdi. Endonezya’nın Muna Adası’ndaki bir örneğin en az 67.800 yıllık olduğu hesaplandı.

Bu yöntem bir tür negatif iz bırakır: Elin durduğu yerde kaya çıplak kalır, çevresini ise ağızla üflenen ya da tamponla sürülen boya çerçeveler. İspanya’daki El Castillo’dan Endonezya’daki Sulawesi’ye kadar pek çok mağarada el şablonu var; bazıları 40.000 yıl kadar eski. Bilim insanları bu izleri, boyanın üzerinde oluşan ince mineral kabuklardaki uranyumun yavaş bozunmasını ölçerek tarihliyor. Ocak 2026’da Nature dergisinde yayımlanan bir çalışma, Muna Adası’ndaki Liang Metanduno mağarasında bulunan şablonlardan birinin en az 67.800 yıllık olduğunu bildirdi. Bu, onu şimdiye dek tarihlenmiş en eski mağara sanatı yapar. Bazı uzmanlar yöntemin yaşları olduğundan büyük gösterebileceği uyarısında bulunuyor. İnsanların bu izleri neden bıraktığı, bir ayin mi, bir kimlik işareti mi, yoksa yalnızca “buradaydım” demek mi olduğu hâlâ bilinmiyor.

MerakSanat

Balenin beş temel ayak pozisyonu, 300 yılı aşkın süre önce XIV. Louis’nin sarayında kurala bağlandı. Bale eğitimi bugün de bu pozisyonların üzerine kurulur.

Bale, Rönesans İtalya’sının saray eğlencelerinden doğdu ve Fransa’ya, sonradan kral olacak II. Henri ile evlenen İtalyan asıllı Catherine de Médicis ile geldi. 1581’de Fransız sarayında sahnelenen Ballet Comique de la Reine çoğu zaman ilk bale sayılır. Gençliğinde saray balelerinde bizzat dans eden XIV. Louis, 1661’de Kraliyet Dans Akademisi’ni (Académie Royale de Danse) kurdu. Beş ayak pozisyonunu, bacakların kalçadan dışa doğru çevrildiği duruşla birlikte tanımlayan kişi olarak da onun bale ustası Pierre Beauchamp bilinir. Kurallar Fransa’da yazıya geçirildiği için plié’den pirouette’e kadar balenin terimleri bugün bütün dünyada Fransızcadır.

MerakSanat

Aynı renk, yalnızca yanına konan renkler değişti diye bambaşka görünebilir.

Ressam ve öğretmen Josef Albers (1888–1976), bütün bir dersi bu fikrin üzerine kurdu. Almanya’daki ünlü sanat ve tasarım okulu Bauhaus’ta önce öğrenci, sonra öğretmen oldu. Okul 1933’te Nazi baskısıyla kapanınca Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti; Black Mountain College’da, 1950’den sonra da Yale’de ders verdi. 1963’te yayımlanan Interaction of Color (Rengin Etkileşimi) kitabı, sınıftaki alıştırmalarını bugün de öğretilen bir yönteme dönüştürdü. Homage to the Square (Kareye Saygı) resim dizisinde iç içe karelerin birbirinin rengini nasıl değiştirdiğini araştırdı. Eşzamanlı karşıtlık denen bu etkiyi ilk kez 1839’da Fransız kimyager Michel Eugène Chevreul tanımlamıştı: Aynı gri, mavinin yanında daha sıcak, turuncunun yanında daha soğuk görünür.

MerakTarih

Antik dünyanın en değerli boyası olan Sur moru, deniz salyangozlarından elde edilirdi. Yalnızca 1,4 gram boya için yaklaşık 12.000 salyangoz gerekiyordu; bu da tek bir giysinin kenar süsünü boyamaya ancak yeterdi.

Boya, başta Bolinus brandaris türü olmak üzere birkaç Akdeniz deniz salyangozunun bir bezinden elde edilir. Taze salgı neredeyse renksizdir; havayla ve güneş ışığıyla temas edince morarır. Adını, bugünkü Lübnan’da bulunan ve bu ticaretin merkezlerinden biri olan Fenike liman kenti Sur’dan (Tyros) alır. Büyük teknelerde çürümeye bırakılan salyangozlar boyahanelere öyle bir koku yayıyordu ki antik yazarlar bundan yakınmıştır. Roma imparatorları en iyi moru kendilerine ayırdı; daha sonra Bizans sarayı da mor ipeği imparatorluk ailesine özgü kıldı. Tahttaki bir Bizans imparatorunun çocuğuna “morda doğmuş” (Porfirogenetos) denirdi. 12.000 salyangoz hesabı, 1909’da saf boyayı elde eden ve onun çivit boyasının yakın bir kimyasal akrabası olduğunu gösteren Alman kimyager Paul Friedländer’e aittir.

MerakSanat

Benin Bronzları, bugünkü Nijerya’daki Benin Krallığı’nın sarayı için yapılmış binlerce pirinç levha ve heykeldir. İngiliz askerleri 1897’de bunları yağmaladı; eserler Batı’daki müzelere dağıldı.

Parçaların çoğu bronzdan değil pirinçten dökülmüştür; bunları, Oba denen kral için çalışan Edo zanaatkâr loncaları yaptı. En eskileri 14. yüzyıldan kalmadır. Levhaların birçoğu bir zamanlar sarayın ahşap sütunlarını kaplıyor, saray yaşamını ve krallığın tarihini anlatıyordu. Ocak 1897’de, konsolos vekili James Phillips’in önderliğindeki bir İngiliz heyeti Oba’nın isteğine karşın Benin kentine doğru yola çıktı ve pusuya düşürüldü; heyettekilerin çoğu öldürüldü. Birkaç hafta sonra bir İngiliz birliği kenti ele geçirdi, büyük bölümünü yaktı, Oba Ovonramwen’i sürgüne gönderdi ve binlerce eseri götürdü; bunların bir kısmı seferin masraflarını karşılamak için satıldı. Nijerya onlarca yıldır eserlerin geri verilmesini istiyor. Almanya 2022’de 1.130 parçayı iade etmeyi kabul etti; İngiltere’de de bazı müzeler ve üniversiteler ellerindeki eserleri geri verdi.

DinginlikSanat

John Cage’in 1952 tarihli 4′33″ adlı eserinde müzisyenler dört dakika otuz üç saniye boyunca hiçbir şey çalmaz; dinleyiciler bu sürede salonun kendi seslerini duyar.

Eserin ilk seslendirmesini piyanist David Tudor, 29 Ağustos 1952’de New York eyaletinde, Woodstock yakınlarındaki Maverick Konser Salonu’nda yaptı. Tudor piyanonun başına oturdu; üç bölümün her birine piyanonun kapağını kapatarak başladı, kapağı açarak bitirdi. Cage’in anlattığına göre birinci bölümde dışarıda rüzgâr ağaçları hışırdattı, ikinci bölümde çatıya yağmur damladı, üçüncüsünde ise seyirciler homurdandı, bazıları salonu terk etti. Cage’i bu esere iki şey götürmüştü: Robert Rauschenberg’in bembeyaz tabloları ve 1951’de Harvard’da, sesi neredeyse tamamen yutan yankısız bir odaya yaptığı ziyaret. Orada bile iki ses duymuş, bunların sinir sistemiyle kan dolaşımı olduğunu öğrenmişti. Buradan gerçek sessizliğin var olmadığı sonucuna vardı.

AzimSanat

Hip-hop, 1970’lerde New York’un Bronx semtindeki mahalle partilerinde doğdu. DJ’ler iki pikapla plakların davul bölümlerini tekrar tekrar çalıyor, böylece dans hiç kesilmiyordu.

Hip-hop’un doğum tarihi genellikle 11 Ağustos 1973 kabul edilir. O gün DJ Kool Herc adıyla tanınan Clive Campbell, kız kardeşi Cindy’nin Bronx’taki 1520 Sedgwick Avenue binasının ortak salonunda düzenlediği okula dönüş partisinde plak çaldı. Herc, dansçıların en çok “break” denen bölümde coştuğunu fark etmişti: Şarkının sustuğu, davulun ve ritmin öne çıktığı kısa bölüm. Aynı plağın iki kopyasını iki pikapta çalıp birinden ötekine geçerek bu bölümü dakikalarca uzattı. Bu anı bekleyen dansçılara b-boy ve b-girl denmeye başladı; MC’ler de ritmin üzerine konuşup kafiyeli sözler söylemeye başladı, rap buradan doğdu. Grandmaster Flash ve Afrika Bambaataa gibi DJ’ler bu fikirleri daha da ileri taşıdı.

MerakSanat

Bir filmde duyduğumuz ayak seslerinin, kumaş hışırtılarının ve küçük gündelik seslerin çoğu çekimden sonra yeniden yapılır. Bunları Foley sanatçıları, stüdyoda görüntüyü izleyerek canlı olarak seslendirir.

Bu zanaat, adını Universal Pictures’ta çalışan Jack Foley’den alır. Sinemaya ses geldiğinde, sessiz film olarak çekilmeye başlanan Show Boat’a (1929) çekimden sonra ses eklemek gerekti; Foley ve ekibi efektleri perdeye yansıyan görüntüyle eşzamanlı olarak canlı seslendirdi. Foley bu işi yaklaşık 30 yıl sürdürdü. Bugün Foley sanatçıları farklı ayakkabılarla çakıl, tahta ya da beton döşenmiş tablalarda yürür, mikrofonun önünde kumaş sürter, aksesuarlar kullanır: Örneğin deri bir kesenin içinde sıkılan mısır nişastası, karda yürüyen ayakların sesini verir. Setteki mikrofon çoğunlukla diyalogları kaydeder; bu yüzden bu sesler ayrıca eklenir. Film başka dillere dublajlanırken de bu ayrı efekt kaydına ihtiyaç duyulur.

AzimSanat

Berry Gordy’nin 1959’da Detroit’te kurduğu plak şirketi Motown, kayıtlarını Hitsville U.S.A. adını verdiği eski bir evde yapıyordu. 1960 ile 1969 arasında 79 şarkısı Amerika’da ilk ona girdi.

Berry Gordy Jr., Detroit’te bir otomobil fabrikasında bant işçisi olarak çalışmış, şarkılar yazmıştı. Ocak 1959’da ailesinden aldığı 800 dolar borçla Tamla Records’u kurdu; şirket 1960’ta Motown Record Corporation adını aldı. 1959’da West Grand Bulvarı 2648 numaradaki eski bir fotoğraf stüdyosunu satın aldı, arka tarafı küçük bir kayıt stüdyosuna çevirdi ve ailesiyle üst kata taşındı. Şarkı yazarları, prodüktörler, sonradan Funk Brothers adıyla tanınan stüdyo grubu ve sanatçılara sahnede nasıl duracaklarını öğreten eğitmenler aynı çatı altında çalışıyordu; hangi kaydın yayımlanacağına her hafta yapılan bir toplantıda oyla karar veriliyordu. The Supremes, Marvin Gaye ve Stevie Wonder bu evden yetişti. Siyahi bir girişimcinin şirketi olan Motown, Amerika’da radyonun ve listelerin hâlâ ırka göre ayrıldığı bir dönemde beyaz dinleyicilere de geniş ölçüde ulaştı.

MerakTarih

Griot, Batı Afrika’da hem hikâye anlatıcısı hem müzisyen olan, toplumunun tarihini de ezberinde taşıyan kişidir.

Manding dillerinde griota jeli ya da jali, Volofçada ise gewel denir. Bu gelenek, 13. yüzyılda Sundiata Keita’nın kurduğu Mali İmparatorluğu’na bağlanır: Sundiata Destanı’nda griot Balla Fasséké genç krala danışmanlık eder. Soyunu ona dayandıran Kouyaté griot ailesi bugün de sahneye çıkar. Bu görev genellikle griot aileleri içinde kuşaktan kuşağa geçer. Bir griot soy kütüklerini, tarihleri ve övgü şarkılarını ezberler; bunları çoğu zaman 21 telli bir arp-lavta olan kora, ahşap bir ksilofon olan balafon ya da küçük bir lavta olan ngoni eşliğinde seslendirir. Griotlar hükümdarlara danışmanlık etmiş, anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapmış, kimin kimle akraba olduğunu bilen toplumsal hafıza olmuştur.

AzimSanat

Londra Metrosu’nun eski teknik ressamı Harry Beck, 1931’de metro haritasını bir şemaya çevirdi: Hatları düz çizdi, belirli açılar kullandı, istasyonları gerçek uzaklıklara bakmadan eşit aralıklarla dizdi. Yolcular haritayı çok daha kolay okudu; bugün metro haritalarının çoğu onun fikrini izler.

Beck, metronun sinyal bürosunda elektrik devre şemaları çizen bir teknik ressamdı; haritayı 1931’de, bu işinden çıkarıldığı dönemde tasarladı. Metro yöneticileri, kimsenin sipariş etmediği ve gerçek uzaklıkları göstermeyen bu tasarıma önce kuşkuyla baktı ve onu 1933’te yalnızca küçük bir broşürde denedi. Yolcular haritayı hemen benimsedi. Beck’e çizim için on, afiş hâli için beş gine ödendi (gine, eski bir İngiliz para birimiydi); o da haritayı 1960’a kadar geliştirmeyi sürdürdü. Bugün her Londra metro haritasında, tasarımın Beck’in 1931’deki özgün çiziminden geliştirildiğini belirten bir satır yer alır.

MerakEdebiyat

Fransız yazar Georges Perec’in La Disparition (1969) adlı romanında e harfi bir kez bile geçmez; bu bilinçli bir tercihtir. Roman, Raymond Queneau ile François Le Lionnais’nin 1960’ta kurduğu Oulipo’dan çıktı: Kendilerine böyle yazma kuralları koyan yazar ve matematikçilerden oluşan bir topluluk.

Belirli bir harf kullanılmadan yazılan metne lipogram denir. Fransızcada en sık kullanılan harf e’dir; tanımlıklarda, fiil eklerinde ve sayısız gündelik sözcükte geçer. Bu yüzden onsuz yazmak tek bir kurnazlıkla değil, cümleleri sürekli yeniden kurarak mümkün olur. Romanın adı “Kayboluş” anlamına gelir; olay örgüsü de kaybolan bir şeyin çevresinde döner. Oulipo, Fransızca Ouvroir de littérature potentielle, yani “potansiyel edebiyat atölyesi” adının kısaltmasıdır; üyeleri matematiksel ve dilsel kurallarla yazıyı alışkanlığın götürmeyeceği yerlere zorlamak istiyordu. Gilbert Adair’in 1994’te yayımlanan İngilizce çevirisi A Void’de de e harfi geçmez. Başka çevirmenler kendi dillerinde kaçınması en zor harfi seçti: İspanyolca çeviride a, Rusça çeviride о harfi hiç yoktur.

DinginlikSanat

Kintsugi, kırık seramiği lakeyle yapıştırıp çatlakları altın, gümüş ya da platin tozuyla kaplayan Japon onarım sanatıdır. Böylece çatlaklar gizlenmez; parıldayarak kabın hikâyesinin bir parçası olur.

Onarımda kullanılan lake urushi’dir, yani Japon lake ağacının özsuyu. Nemli ortamda yavaş sertleşir; tek bir onarım, metal tozu sürülmeden önce haftalarca süren yapıştırma, doldurma ve parlatma gerektirebilir. Sık anlatılan ama kanıtlanmamış bir hikâyeye göre zanaatin kökeni 15. yüzyılın sonuna uzanır: Şogun Ashikaga Yoshimasa çatlak bir Çin çay kâsesini onarılsın diye Çin’e gönderir, kâse sade metal zımbalarla tutturulmuş olarak geri gelir; bunun üzerine Japon ustalar daha güzel bir yol arar. Kintsugi, çay töreniyle ve sadeliğe, eskimişliğe, kusura değer veren wabi-sabi anlayışıyla birlikte gelişti. Onarılmış bazı kâseler, zamanla hiç kırılmamış olanlardan daha değerli sayıldı.