Hayatı değiştiren icatlar

Teknoloji

Günlük hayatımıza giren teknolojilerin kökenleri ve onları geliştiren insanların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 3Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTeknoloji

Alan Turing, 1950’de yayımladığı “Computing Machinery and Intelligence” (Hesaplama Makineleri ve Zekâ) adlı makalede taklit oyununu önerdi. Bu oyunda bir hakem, göremediği bir insanla ve bir makineyle yazışır. Hangisinin insan olduğunu güvenle ayırt edemezse makine başarılı sayılır. Bu oyun sonradan Turing testi adıyla tanındı.

İngiliz matematikçi Turing, programlanabilir bilgisayarın temel fikrini 1936’da ortaya koymuş, İkinci Dünya Savaşı’nda da Bletchley Park’taki şifre çözücülerin önde gelenlerinden biri olmuştu. Felsefe dergisi Mind’da çıkan makalesinde, “makine” ve “düşünmek” sözcüklerini tanımlamak çok zor olduğu için “Makineler düşünebilir mi?” sorusunun fazla belirsiz kaldığını savundu. Onun yerine, sonucunu herkesin gözlemleyebileceği bir oyun önerdi. Tahminine göre 2000 yılı dolaylarında sıradan bir hakem, beş dakikalık sorgulamanın ardından makineyi en fazla yüzde 70 olasılıkla doğru bilebilecekti. Olası itirazları da tek tek yanıtladı; bunlardan biri, makinelerin yalnızca kendilerine söyleneni yapabileceğini savunan Ada Lovelace’e aitti. Test bugün de tartışılıyor: Onu geçen bir makine ikna edici bir sohbet yürütebildiğini gösterir, ama bu, söylediklerini anladığının kanıtı sayılmaz.

MerakTeknoloji

Hiçbir şirket ya da devlet internetin sahibi değildir. İnternet, telekom şirketlerinin, üniversitelerin, işletmelerin ve başka kuruluşların işlettiği on binlerce bağımsız ağdan oluşur. Bu ağlar, protokol denen ortak kurallara uyarak birbirlerine veri aktarır.

Veriler, paket denen küçük parçalar hâlinde yol alır; her paketin üzerinde gideceği adres yazılıdır. Paketler farklı yollardan gidebilir ve varış noktasında yeniden birleştirilir. Temel kurallar olan TCP/IP’yi 1974’te Vint Cerf ile Bob Kahn önerdi. İnternetin doğduğu Amerikan araştırma ağı ARPANET, 1 Ocak 1983’te bu kurallara geçti. Bugün bu kuralları, İnternet Mühendisliği Görev Gücü (IETF) adlı açık bir topluluk geliştiriyor; katkı vermek isteyen herkes bu topluluğa katılabilir. Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan ICANN ise alan adlarını ve internete bağlı cihazları tanımlayan sayısal adresleri düzenliyor. İstanbul’dan Londra’ya giden bir mesaj, saniyenin çok küçük bir bölümünde birkaç şirketin kablolarından ve paketlere yol gösteren cihazlardan, yani yönlendiricilerden geçebilir.

MerakTeknoloji

Dijital dosyalar yapay DNA’ya da kaydedilebilir: Bilgisayarın 0’ları ve 1’leri, DNA’nın dört kimyasal harfine (A, C, G ve T) çevrilir. Kuramsal olarak tek bir gram DNA’ya yaklaşık 215 milyon gigabayt veri sığabilir; ama DNA’yı yazmak ve okumak günlük kullanım için hâlâ çok yavaş ve pahalıdır.

Bilgisayarlar her şeyi 0 ve 1 olarak saklar. DNA’ya veri yazmak için bu diziler A, C, G ve T harflerine çevrilir; karşılık gelen DNA zincirleri kimyasal yollarla üretilir ve genetik araştırmalarda kullanılan dizileme cihazlarıyla geri okunur. 2012’de Harvard’da George Church’ün ekibi bütün bir kitabı bu yöntemle sakladı. 2013’te Avrupa Biyoinformatik Enstitüsü’nden Nick Goldman ve arkadaşları, Shakespeare’in bütün sonelerini ve Martin Luther King’in “I Have a Dream” (Bir Hayalim Var) konuşmasından bir ses kaydını DNA’ya yazdı. 215 milyon gigabaytlık hesap, Yaniv Erlich ile Dina Zielinski’nin 2017’de yayımladığı DNA Fountain yöntemine dayanır. Serin ve kuru ortamda saklanan DNA binlerce yıl bozulmadan kalabildiği için arşivler açısından çekicidir. Ama aynı çalışmada yalnızca iki megabaytı yazmak yaklaşık 7.000 dolara mal olmuştu.

MerakTeknoloji

Sovyetler Birliği, ilk yapay uydu Sputnik 1’i 4 Ekim 1957’de fırlattı. Parlak metalden yapılmış, 58 santimetre çapındaki bu küre, radyo alıcısı olan herkesin duyabileceği “bip” sinyalleri yayıyordu. Bu başarı ABD’yi sarstı ve Uzay Yarışı’nı başlattı.

Sputnik 83,6 kilogramdı ve Dünya’nın çevresini 96 dakikada bir dolanıyordu. Uydu, Sovyet Kazakistanı’ndaki Tyuratam’dan, yani bugünkü Baykonur Uzay Üssü’nden fırlatıldı; onu taşıyan R-7 roketi, baş tasarımcı Sergey Korolyov’un yönetiminde yapılmıştı. Dünyanın dört bir yanındaki amatör telsizciler uydunun basit sinyalini izledi; bilim insanları da yörüngesindeki değişimden atmosferin üst katmanlarının yoğunluğunu hesapladı. Pilleri 22 gün sonra bitti. Uydu, yaklaşık 1.440 tur attıktan sonra 4 Ocak 1958’de atmosfere geri girerken yandı. ABD’de fırlatış, Sovyetlerin teknolojide öne geçtiği kaygısını doğurdu. ABD ilk uydusu Explorer 1’i 31 Ocak 1958’de fırlattı ve aynı yıl NASA’yı kurdu. Rusçada “sputnik” hem uydu hem de yol arkadaşı anlamına gelir.

MerakTeknoloji

Saç teli kadar ince tek bir optik fiber, onlarca ayrı veri akışını aynı anda taşıyabilir. Her akış, kızılötesi lazer ışığının ayrı bir dalga boyunda yol alır. Dalga boyu bölmeli çoğullama denen bu yöntem sayesinde tek bir fiber çifti, saniyede 16 trilyon bitten fazla veri taşıyabiliyor.

Mühendisler her sinyalin kendi “rengi” olduğundan söz eder, ama kullanılan dalga boyları kızılötesidir ve gözle görülmez. Gönderen uçtaki bir cihaz ışınları tek bir life toplar; karşı uçtaki başka bir cihaz da tıpkı beyaz ışığı renklerine ayıran bir prizma gibi onları yeniden birbirinden ayırır. Fikir ilk kez 1970’te yayımlandı; laboratuvardaki ilk sistemler yalnızca iki sinyali birleştirebiliyordu. Yöntem 1990’larda, erbiyum katkılı fiber yükselteçle birlikte yaygınlaştı. İçine nadir toprak metallerinden erbiyum katılmış bu kısa fiber parçası, bütün dalga boylarını elektrik sinyaline çevirmeden aynı anda güçlendirir; bunu ilk kez 1986 ve 1987’de Southampton Üniversitesi’nden ve Bell Laboratuvarları’ndan iki ekip gösterdi. 1992 ile 2001 arasında fiber sistemlerinin kapasitesi yaklaşık altı ayda bir ikiye katlandı. Telekom şirketleri bugün de yeni kablo döşemek yerine iki uçtaki cihazları yenileyerek kapasiteyi artırabiliyor.

MerakTeknoloji

World Wide Web ile internet aynı şey değildir. İnternet, dünyadaki bilgisayarları birbirine bağlayan ağın kendisidir; web ise bu ağ üzerinde çalışan hizmetlerden biridir: bağlantılara tıklayarak aralarında dolaştığınız sayfalar.

İnternet, ağın kendisidir: Okyanus altındaki ve yer altındaki kablolar, baz istasyonları, Wi-Fi ve veriyi bir noktadan ötekine aktaran yönlendiriciler. Bunların hepsi TCP/IP denen ortak kurallara uyar; bu kurallar sayesinde ağa bağlı herhangi iki cihaz birbiriyle veri alışverişi yapabilir. Web ise bu ağı kullanan uygulamalardan biridir. Web sayfaları HTML denen bir dille yazılır, her birinin URL denen kendi adresi vardır ve tarayıcı onları HTTP denen kurallarla getirir. E-posta, görüntülü görüşmeler, çevrimiçi oyunlar ve pek çok telefon uygulaması da aynı ağdan geçer, ama web’i hiç kullanmaz. İnternetin kökleri 1969’da ABD’de kurulan ARPANET adlı araştırma ağına uzanır. Web’i ise 1989’da CERN’de Tim Berners-Lee önerdi; ilk kez 1990’ın sonunda yine orada çalıştı.

MerakBilim

Hubble Uzay Teleskobu, ışığı yola çıkalı 13 milyar yıldan fazla olan galaksileri görüntüledi. Bunlardan biri 2015’te bulunan GN-z11’dir: Onu, Büyük Patlama’dan yalnızca 400 milyon yıl kadar sonraki hâliyle görürüz. Gökbilimciler böylece evrenin gençlik çağına bakabiliyor.

Işık sabit bir hızla yol aldığı için uzayın derinliklerine bakmak, aynı zamanda geçmişe bakmak demektir. NASA ile Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olan Hubble, 24 Nisan 1990’da fırlatıldı. Ana aynasındaki kusur 1993’te giderildikten sonra uzak evrenin net görüntülerini göndermeye başladı. Aralık 1995’te gökyüzünün küçücük bir parçasına on gün boyunca baktı; ortaya çıkan Hubble Derin Alan görüntüsünde yaklaşık 3.000 galaksi vardı. Pascal Oesch’in yönettiği ekibin 2016’da duyurduğu GN-z11, James Webb Uzay Teleskobu 2022’de daha eski galaksiler bulana kadar bilinen en uzak galaksiydi. Evrenin yaşı ise yaklaşık 13,8 milyar yıldır.

MerakTeknoloji

GPU, yani grafik işlem birimi, içindeki binlerce küçük çekirdekle aynı hesabı pek çok sayı üzerinde aynı anda yapan bir çiptir. Video oyunlarının görüntülerini oluşturmak için tasarlandı, ama yapay zekâ için biçilmiş kaftan olduğu anlaşıldı. Günümüzün GPU’ları saniyede trilyonlarca işlem yapabiliyor.

Nvidia, 1999’da piyasaya sürdüğü GeForce 256’yı “ilk GPU” diye tanıttı. Bir oyun karesini çizmek, milyonlarca pikselin rengini benzer hesaplarla bulmak demektir. Bu yüzden GPU’lar, bilgisayarın ana işlemcisi (CPU) gibi az sayıda karmaşık işi sırayla yapmak yerine çok sayıda basit işlemi yan yana yapacak biçimde tasarlandı. Nvidia 2007’de, programcıların GPU’ları her türlü hesap için kullanabilmesini sağlayan CUDA yazılımını yayımladı. Yapay zekâda dönüm noktası 2012’de geldi: AlexNet adlı yapay sinir ağı, ImageNet görüntü tanıma yarışmasını açık farkla kazandı. Yapay sinir ağı, beynin işleyişinden kabaca esinlenen ve örneklerden öğrenen bir programdır. AlexNet’i Alex Krizhevsky, Ilya Sutskever ve Geoffrey Hinton, oyuncular için üretilmiş iki ekran kartıyla Krizhevsky’nin yatak odasında eğitmişti. Bir yapay zekâ modelini eğitmek, aynı türden çarpma işlemlerini milyarlarca kez tekrarlamak demektir; GPU’ların en iyi yaptığı iş de budur.

MerakTeknoloji

Bilgisayarlar metinden fotoğrafa ve müziğe kadar her şeyi ikili kodla, yani yalnızca 0 ve 1’den oluşan uzun dizilerle saklar. Bu rakamların her birine bit denir. Sekiz bit bir bayt eder; bir bayt 256 farklı değer alabilir, bu da klavyedeki her harfi göstermeye yeter.

Bilgisayarlar iki rakam kullanır, çünkü elektronik bir anahtarın açık mı kapalı mı olduğu, yani akımın geçip geçmediği kolayca ve güvenilir biçimde okunur; on ayrı gerilim düzeyini birbirinden ayırt etmek çok daha fazla hataya yol açardı. Alman filozof ve matematikçi Gottfried Leibniz, ikili aritmetiği 1703’te yayımladığı bir yazıda anlattı. 1937’de MIT’de yüksek lisans öğrencisi olan Claude Shannon, anahtarlı devrelerin mantık işlemleri yapabileceğini gösterdi. 1948’de yayımladığı ünlü bilgi kuramı makalesinde de “binary digit” (ikili rakam) sözünün kısaltması olan “bit” kelimesini kullandı ve kelimeyi meslektaşı John Tukey’e borçlu olduğunu belirtti. Bir bit dizisinin harf mi, piksel rengi mi, yoksa ses mi olduğu, hangi kurala göre okunduğuna bağlıdır. Örneğin yaygın ASCII kodunda 01000001, büyük A harfidir.

MerakTeknoloji

Bulut bilişim, dosyaları saklamak ve programları çalıştırmak için kendi cihazınız yerine uzaktaki büyük veri merkezlerindeki bilgisayarları kullanmaktır. Bu kapasite saatlik ya da gigabayt başına kiralanır; böylece küçük bir girişimden büyük bir bankaya kadar herkes, makine satın almadan ihtiyacı kadar işlem gücü kullanabilir.

Fikir, adından eskidir. Bilgisayar bilimci John McCarthy 1961’de, bilişimin bir gün su ya da elektrik gibi bir kamu hizmeti olarak satılabileceğini öne sürdü. 1960’larda kurumlar büyük ve pahalı bir merkezi bilgisayarı, yani ana bilgisayarı, “zaman paylaşımı” denen yöntemle zaten aynı anda birçok kullanıcıya açıyordu. Mühendisler de telefon ağını, sonra da interneti şemalarında uzun süre bir bulut olarak çizdi. “Bulut bilişim” ifadesi, bilgisayar üreticisi Compaq’ın 1996 tarihli bir iş planında geçer. Bugünkü sektör 2006’da, Amazon Web Services’in depolama alanını (S3) ve işlem gücünü (EC2) her işletmeye ve yazılımcıya kiralamaya başlamasıyla hız kazandı; müşteriler yalnızca kullandıkları kadar ödüyordu.

MerakTeknoloji

Galileo 1609 ve 1610’da geliştirdiği teleskoplarla Ay’daki dağları, Venüs’ün tıpkı Ay gibi evreler geçirdiğini ve Jüpiter’in çevresinde dönen dört uyduyu gördü. Bu gözlemler, Dünya’nın evrenin merkezinde kıpırdamadan durduğu yolundaki eski görüşü sarstı.

Galileo, Jüpiter’in uydularını ilk kez 7 Ocak 1610’da gördü ve aynı yılın mart ayında Sidereus Nuncius (Yıldız Habercisi) adlı kısa kitabında duyurdu. Onlara, sonradan hamisi olacak II. Cosimo de’ Medici’nin onuruna “Medici yıldızları” adını verdi; bugün Io, Europa, Ganymede ve Callisto olarak bilinirler. Venüs’ün evreleri ise daha da güçlü bir kanıttı. Antik gökbilimci Batlamyus’un modelinde Venüs hep Dünya ile Güneş’in arasında kalır, bu yüzden hiçbir zaman tümüyle aydınlık görünemezdi. Galileo ise gezegenin bütün evrelerden geçtiğini gördü; bu ancak Venüs Güneş’in çevresinde dönüyorsa mümkündü. Tartışma bununla bitmedi: 1633’te Roma Engizisyonu, Güneş merkezli evreni savunduğu için Galileo’yu “sapkınlıktan şiddetle şüpheli” buldu. Galileo ömrünün geri kalanını ev hapsinde geçirdi.

MerakTeknoloji

Jakar makinesi, dokunacak deseni birbirine bağlı delikli kartlardan okuyordu. Makinenin patentini 1804’te Fransız dokumacı Joseph-Marie Jacquard aldı. Kartlar değişince desen de değişiyordu; bu fikir daha sonra ilk bilgisayarlara yol gösterdi.

Jacquard’dan önce desenli ipek kumaşlar çekme tezgâhında dokunurdu. Her sıra için gereken iplikleri dokumacının yanındaki bir yardımcı, çoğu zaman bir çocuk, elle kaldırırdı; iş yavaş ve yorucuydu. Lyonlu Jacquard, Basile Bouchon (1725), Jean-Baptiste Falcon (1728) ve Jacques de Vaucanson’un (1740) daha önceki buluşlarını geliştirdi. Makinede her kart desenin bir sırasına karşılık geliyordu: Delik olan yerde iplik kalkıyor, delik olmayan yerde aşağıda kalıyordu. 1839’da Jacquard’ın ipek bir portresi yaklaşık 24.000 kartla dokundu. Charles Babbage bu portrelerden birine sahipti ve Analitik Makine’sini delikli kartlarla programlamayı planladı. Herman Hollerith de 1890 ABD nüfus sayımının verilerini delikli kartları okuyan makinelerle saydı.

MerakTeknoloji

Charles Babbage’ın Fark Makinesi, matematik tablolarını insan hatası olmadan hesaplamak için tasarlanmış mekanik bir hesap makinesiydi; küçük bir modelini 1822’de tanıttı. 1830’ların ortasından itibaren tasarladığı Analitik Makine ise çok daha ileri gidiyordu: Delikli kartlarla programlanıp her türlü hesabı yapabilecekti.

1821 dolaylarında Babbage ile dostu gökbilimci John Herschel, Londra Astronomi Derneği için elle hesaplanmış tabloları kontrol ederken o kadar çok hata buldular ki Babbage, “Tanrı aşkına, keşke bu hesaplar buharla yapılsaydı!” diye söylendi. İngiliz hükümeti tam boyutlu bir Fark Makinesi için para verdi, ama çalışmalar 1833’te durdu ve 17.000 sterlinden fazla harcandıktan sonra proje 1842’de bırakıldı. Analitik Makine’de sayıların tutulduğu “depo” (store) ile hesapların yapıldığı “değirmen” (mill) ayrı bölümlerdi; bu ayrım bugünkü bilgisayarlardaki bellek ile işlemciye çok benzer. İki makine de Babbage hayattayken tamamlanamadı. Londra’daki Bilim Müzesi 1991’de Babbage’ın çizimlerine göre bir Fark Makinesi No. 2 tamamladı ve makine çalıştı.

MerakTeknoloji

İçten yanmalı motorda yakıt, motorun kendi içinde yanar. Genleşen sıcak gazlar pistonları iter, pistonlar da tekerlekleri döndüren krank milini çevirir; böylece yakıttaki kimyasal enerji harekete dönüşür.

“İçten yanmalı” denmesinin nedeni, yakıtın silindirlerin içinde yanmasıdır; buhar makinesinde ise yakıt dışarıda, suyu kaynatmak için yakılır. Benzinli motorların çoğu dört zamanlıdır. Piston önce aşağı inerek yakıt-hava karışımını içeri çeker, sonra yukarı çıkarak onu sıkıştırır. Bujinin çaktığı kıvılcım karışımı ateşler ve yanan gazlar pistonu aşağı iter. Son olarak piston yeniden yukarı çıkar ve egzoz gazlarını dışarı atar. Biyel kolları bu aşağı yukarı hareketi krank milinin dönüşüne çevirir. Belçika doğumlu mühendis Étienne Lenoir 1860’ta gazla çalışan bir motor yaptı; Nicolaus Otto da ilk kullanışlı dört zamanlı motoru 1876’da geliştirdi. Karl Benz 1886’da, dört zamanlı bir motorla çalışan ve ilk kullanışlı otomobil sayılan Motorwagen’in patentini aldı. Bugün bile yakıttaki enerjinin büyük kısmı harekete değil, ısıya dönüşüp boşa gider.

MerakTeknoloji

15 Eylül 1830’da açılan Liverpool ve Manchester Demiryolu, dünyanın ilk şehirlerarası demiryoluydu. Trenleri yalnızca buharlı lokomotifler çekiyordu, atlı taşıtlara hiç yer yoktu ve bütün seferler tarifeye bağlıydı; bunların hepsi bir ilkti. İki şehir arasındaki yolculuk yaklaşık iki saate indi.

Liverpool limanındaki tüccarlar ve Manchester’ın pamuk fabrikaları, kanallardan daha ucuz ve daha hızlı bir bağlantı istiyordu; kanal sahiplerinin pamuk taşımak için fazla para aldığını düşünüyorlardı. Şirket yöneticileri lokomotifleri seçmek için Ekim 1829’da Rainhill yarışmalarını düzenledi; yarışmayı George ve Robert Stephenson’ın Rocket adlı lokomotifi kazandı. Baştan sona çift hat olarak döşenen ilk demiryolu da buydu; bayraklı polislerin yönettiği bir sinyal sistemi olan ve posta taşıyan ilk demiryolu da. Yolcu taşımacılığı büyük başarı kazandı ve güzergâhtaki posta arabası şirketlerinin çoğu kısa sürede kapandı. Açılış günü, Liverpool milletvekili William Huskisson’ın Rocket’ın çarpması sonucu hayatını kaybetmesiyle gölgelendi. Hattın başarısı, 1840’larda Britanya’da demiryolu yapımının patladığı “demiryolu çılgınlığı”nı başlatan etkenlerden biri oldu.

MerakTarih

Johannes Gutenberg’in Almanya’nın Mainz kentindeki atölyesi, 1455 dolaylarında Latince bir Kutsal Kitap basmayı tamamladı. Harfler metalden tek tek dökülmüştü; dizilip sayfa yapılıyor, basıldıktan sonra sökülüp yeniden kullanılıyordu. Avrupa’da basılan ilk büyük kitap buydu ve elli yıl içinde matbaalar bütün kıtaya yayıldı.

Bugün Gutenberg İncili diye bilinen bu Kutsal Kitap’ın baskısına 1452 dolaylarında başlandı. Büyük bir işti: Her nüsha 1.300’e yakın sayfa tutuyor, genellikle iki büyük cilt hâlinde bağlanıyordu; toplam 160 ile 185 arasında nüsha basıldı. Bazı nüshaların 30 florine, yani bir kâtibin üç yıllık kazancına satıldığı biliniyor. Gutenberg, matbaası ve bu kitap için Mainzlı zengin sarraf Johann Fust’tan 1.600 gulden borç almıştı. Fust 1455’te parasını geri almak için mahkemeye başvurdu. Karar anlaşılan Fust’un lehine çıktı; Kutsal Kitap atölyesini o devraldı, Gutenberg ise ağır bir borcun altında kaldı. Fust ile ortağı Peter Schöffer baskıyı sürdürdü. 1457’de bastıkları Mainz Mezmurlar Kitabı, basımcılarının adını ve basılı bir tarihi taşıyan ilk kitap oldu; Gutenberg’in adı ise kitapta geçmiyordu. Eksiksiz bir Gutenberg İncili en son 1978’de 2,2 milyon dolara satıldı.

MerakBilim

NASA’nın 1977’de fırlattığı Voyager 1 ve Voyager 2 yıldızlararası uzaya ulaştı. Güneş’in çevresine saçtığı parçacıklar dev bir kabarcık oluşturur; bu kabarcığın dışına çıktığı bilinen tek uzay araçları bu ikisidir ve ikisi de Dünya’ya hâlâ veri gönderiyor.

Güneş uzaya sürekli olarak elektrik yüklü parçacıklar saçar; bu akıma Güneş rüzgârı denir. Rüzgâr, uzayda helyosfer adı verilen dev bir kabarcık oluşturur. Kabarcığın dış sınırı olan helyopoz, Güneş rüzgârının yıldızlar arasındaki seyrek gazla karşılaştığı yerdir. Voyager 1 bu sınırı 25 Ağustos 2012’de, Voyager 2 ise 5 Kasım 2018’de geçti; ikisi de o sırada Güneş’ten, Dünya’nın uzaklığının yaklaşık 120 katı mesafedeydi. Ağustos 2026’da Voyager 1, Güneş’ten 25,6 milyar kilometre kadar uzaktaydı ve radyo sinyallerinin bize ulaşması 23 saati aşıyordu. Kasım 2026’da Dünya’ya bir ışık günü, yani ışığın 24 saatte aldığı yol kadar uzaklaşması bekleniyordu; bu mesafeye ulaşan ilk uzay aracı olacaktı. İki sonda da bozunan plütonyumun ısısından elektrik üretiyor. Bu güç her yıl azaldığı için mühendisler, sondaları çalışır durumda tutmak amacıyla bilimsel aletleri birer birer kapatıyor.

MerakTeknoloji

CERN, 30 Nisan 1993’te World Wide Web yazılımını kamu malı ilan etti: Artık herkes onu para ödemeden ve kimseden izin almadan kullanabilir, çoğaltabilir, değiştirebilirdi. Bu karar sayesinde web, fizikçilerin kullandığı bir araç olmaktan çıkıp bütün dünyaya yayıldı.

Zamanlama da önemliydi. Aynı yılın başında Minnesota Üniversitesi, internette belge bulmaya yarayan rakip sistem Gopher’ın yazılımı için lisans ücreti alacağını açıklamıştı; pek çok geliştirici bunun üzerine web’e yöneldi. Yine 1993’ün başında ABD’nin Illinois eyaletindeki Ulusal Süperbilgisayar Uygulamaları Merkezi (NCSA), resimleri metinle birlikte gösteren, kullanımı kolay Mosaic tarayıcısını yayımladı; kısa süre sonra sıradan PC ve Mac bilgisayarlar için de sürümleri çıktı. 1993’ün sonunda bilinen web sunucusu sayısı 500’ü aşmıştı ve bunlar internet trafiğinin yaklaşık %1’ini taşıyordu. 1994’ün sonunda sunucu sayısı 10.000’e, kullanıcı sayısı 10 milyona ulaştı. Aynı yıl Berners-Lee CERN’den ayrıldı ve web standartlarının herkese açık ve ücretsiz kalması için çalışan World Wide Web Consortium’u (W3C) kurdu.

MerakBilim

Einstein, 1921 Nobel Fizik Ödülü’nü görelilik kuramıyla değil, fotoelektrik olayı açıklamasıyla kazandı. Bu olayda metale çarpan ışık metalden elektron koparır. Einstein ışığın, bugün foton dediğimiz küçük enerji paketlerinden oluştuğunu öne sürmüştü; güneş panelleri ve fotoğraf makinelerinin sensörleri bu fikre dayanır.

Ödülün hikâyesi de sıra dışıdır. Nobel komitesi 1921’de adaylardan hiçbirini ölçütlerine uygun bulmadı; ödül bir yıl bekletildi ve Kasım 1922’de, Einstein Japonya yolundayken ona verildi. Görelilik bilerek dışarıda bırakıldı: Kuram hâlâ tartışmalıydı ve komitenin bazı üyeleri deneylerle doğrulandığından kuşkuluydu. 1905 tarihli fotoelektrik makalesi ise gerçek bir bilmeceyi çözmüştü. Sönük mavi ya da morötesi ışık bazı metallerden elektron koparabilirken parlak kırmızı ışık koparamaz; çünkü her ışık paketinin enerjisi ışığın parlaklığına değil, rengine bağlıdır. Amerikalı fizikçi Robert Millikan, Einstein’ın denklemini 1916’da deneyle doğruladı. Einstein, Temmuz 1923’te Göteborg’da verdiği Nobel konuşmasında yine de görelilikten söz etti. Boşanırken anlaştıkları gibi ödül parası ilk eşi Mileva Marić’e verildi.

MerakTeknoloji

Orville Wright, 17 Aralık 1903’te Kuzey Karolina’da Kitty Hawk yakınlarında Wright Flyer’la 12 saniye havada kaldı ve 37 metre yol aldı. Bu, motorlu bir uçağın pilotun denetiminde havada tutunabildiği ilk uçuştu. Kardeşler o gün üç kez daha uçtu; en uzun uçuşu Wilbur yaptı: 59 saniyede 260 metre.

Kardeşler üç gün önce de denemişti. 14 Aralık’ta yazı tura attılar; kazanan Wilbur oldu, ama uçak üç buçuk saniye sonra havada tutunamayıp yere indi. Onarımdan sonra, 17 Aralık’ta kalkış rayını düz bir zemine, saatte 30 kilometreyi aşan rüzgâra karşı döşediler; havalanmak için gereken hızı rüzgâr sağladı. Uçuşları çevreden beş kişi izledi. Bunlardan biri, yakındaki can kurtarma istasyonunda çalışan John Daniels, Orville’in uçuşunun ünlü fotoğrafını çekti. Dört uçuş da dümdüz bir hatta ve yerden en fazla 3 metre kadar yükseklikte yapıldı. Uçağın 12 beygir gücündeki motorunu kardeşlerin teknisyeni Charlie Taylor yapmıştı. Son uçuştan birkaç dakika sonra sert bir rüzgâr Flyer’ı devirip parçaladı. Kardeşler babalarına telgraf çekip haberi basına vermesini istedi; ama Dayton Journal gazetesi uçuşları haber olamayacak kadar kısa buldu.

MerakBilim

Voyager 1 ve 2, 1977’de fırlatıldı; Tim Berners-Lee’nin CERN’deki ilk web sunucusu ise on üç yıl sonra, 1990’ın sonunda çalışmaya başladı. İki sonda da hâlâ görevde. Onları yöneten bilgisayarlar saniyede yaklaşık 8.000 komut işliyor; bugünkü bir telefon ise saniyede milyarlarca komut işleyebiliyor.

Sondalar ev bilgisayarı çağının başından kalmadır: İlk seri üretilen kişisel bilgisayarlardan Apple II’nin satışa çıktığı yıl Dünya’dan ayrıldılar. Her Voyager’da, güvenlik için ikişer tane olmak üzere üç tür bilgisayar bulunur: Biri komutları yürütür, biri aracın doğru yöne bakmasını sağlar, biri de bilimsel verileri paketler. Altı bilgisayarın toplam belleği 68 kilobayt kadardır; bu, bugünkü bir telefonla çekilmiş tek bir fotoğraftan bile çok daha azdır. Veriler manyetik bantlı bir kayıt cihazında saklanıyor, radyo dalgalarıyla Dünya’ya gönderiliyordu. Kasım 2023’te bir bellek yongası bozulunca Voyager 1 anlamsız veriler göndermeye başladı. Her komutun sondaya ulaşması neredeyse bir gün sürüyordu; mühendisler buna rağmen etkilenen yazılımı belleğin başka bölümlerine taşıdı ve Nisan 2024’te sonda yeniden kullanılabilir veri göndermeye başladı.

AzimTeknoloji

CERN’de çalışan İngiliz bilgisayar bilimci Tim Berners-Lee, Mart 1989’da laboratuvardaki dağınık belgeleri birbirine bağlayan bir sistem önerdi: Herkes bir belgeden ötekine geçebilecekti. Amiri Mike Sendall önerinin kapağına “Belirsiz ama heyecan verici...” yazdı ve işe koyulmasına izin verdi. World Wide Web bu fikirden doğdu.

“Information Management: A Proposal” (Bilgi Yönetimi: Bir Öneri) başlıklı metin gerçek bir sorunu anlatıyordu. CERN’e gelen bilim insanlarının çoğu iki yıl kadar kalıp ayrılıyor, bilgi de sürekli kayboluyordu. Yazıya geçirilmiş bir şey bile, laboratuvarın birbiriyle uyumsuz pek çok bilgisayarı arasında bulunamıyordu. Berners-Lee’nin çözümü hipermetindi: Belgeler bir ağa dağılmış olacak, ama içlerindeki bağlantılar okuru doğrudan başka belgelere götürecekti. Benzer bir fikri 1980’de kendisi için yazdığı ENQUIRE adlı küçük bir programla denemişti. Öneri başta pek ilgi görmedi. Berners-Lee metni Mayıs 1990’da yeniden dağıttı ve aynı yılın kasım ayında Belçikalı mühendis Robert Cailliau ile birlikte resmî bir proje planına dönüştürdü. Sendall, sistemi laboratuvara yeni alınan bir NeXT bilgisayarda kurmasına izin verdi. Berners-Lee, “Information Mesh” (Bilgi Ağı) gibi adları da düşündükten sonra World Wide Web’de karar kıldı.

AzimBilim

Albert Einstein, fiziği değiştiren dört makalesini 1905’te, Bern’deki İsviçre Patent Ofisi’nde teknik uzman olarak çalışırken yayımladı. Makaleler fotoelektrik olay, Brown hareketi, özel görelilik ve kütle ile enerjinin eşdeğerliği, yani E = mc² üzerineydi. Fizikçiler, 26 yaşındaki Einstein’ın bu yılına “mucize yılı” der.

Einstein mezun olduktan sonra üniversitede iş bulamamıştı. 1902’de, arkadaşı Marcel Grossmann’ın babasının yardımıyla Bern’deki patent ofisine girdi. Görevi, çoğu elektrikli ve mekanik aygıtlarla ilgili patent başvurularını değerlendirmekti. Boş zamanlarında arkadaşlarıyla, şaka yollu “Olympia Akademisi” adını verdikleri küçük bir okuma grubunda fizik ve felsefe tartışıyordu. Fikirlerini en çok iş arkadaşı Michele Besso ile konuşurdu; görelilik makalesinde teşekkür ettiği tek kişi de Besso’dur. Dört makalenin yanı sıra moleküllerin büyüklüğünü ölçmek üzerine doktora tezini de tamamladı. Brown hareketi, sıvı içinde asılı duran küçük parçacıkların gelişigüzel kıpırdanmasıdır; Einstein’ın bu konudaki makalesi, atomların gerçekten var olduğuna dair güçlü bir kanıt sundu. Einstein, 1909’da Zürih Üniversitesi’nde doçent olana kadar patent ofisinde çalıştı.

MerakTarih

Orville Wright, 17 Aralık 1903’te Kuzey Carolina’da Kitty Hawk yakınlarında 12 saniyede 37 metre uçtu. Motorlu uçak deneyen başkaları da vardı; Wright kardeşler ise uçağı denetleme sorununu çözmüştü. Pilot kanatları yana yatırabiliyor, burnu kaldırıp indirebiliyor, dönebiliyor ve uçağı havada dengede tutabiliyordu.

Dönemin deneycilerinin çoğu daha güçlü motorlara odaklanıyor, yönlendirmeyi de gemi dümeni gibi düşünüyordu. Ohio’nun Dayton kentinde bisiklet yapan Wright kardeşler ise uçan bir makinenin bisiklet gibi dengede tutulması, dönerken de kuş gibi yana yatması gerektiğini gördü. Wilbur, kuşların yana yatmak için kanat uçlarının açısını değiştirdiğini fark etmişti. Kardeşler bunu kanat bükme yöntemiyle taklit etti: Teller kanatların uçlarını burarak uçağı sağa ya da sola yatırıyordu. Tırmanıp alçalmak için öndeki irtifa dümeni ve dönmek için hareketli bir istikamet dümeni de eklenince pilot, uçağı üç eksende birden denetleyebildi; buna üç eksenli denetim denir. 1901’de kendi yaptıkları bir rüzgâr tünelinde kanat biçimlerini denediler ve motor takmadan önce planörlerle uçmayı öğrendiler. O gün dört uçuş yapıldı; en uzunu Wilbur’unkiydi: 59 saniye sürdü ve 260 metre yol aldı. Bugünkü uçaklar da aynı üç eksenli denetimi kullanır.