Hayatı değiştiren icatlar

Teknoloji

Günlük hayatımıza giren teknolojilerin kökenleri ve onları geliştiren insanların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 4Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTarih

Tim Berners-Lee 1990’da ilk web sitesini, Cenevre yakınlarındaki CERN’de odasında duran bir NeXT bilgisayarından yayına soktu. Makinenin üzerine elle yazılmış bir etiket yapıştırılmıştı: “Bu makine bir sunucudur. KAPATMAYIN!!” İlk başta dünyadaki tek web sunucusu buydu; kapatılsaydı bütün web erişilemez olurdu.

NeXT, Steve Jobs’un 1985’te Apple’dan ayrıldıktan sonra kurduğu bilgisayar şirketiydi. Berners-Lee bu makinede, webin bugün de dayandığı temel parçaları yazdı: web sayfalarının yazıldığı dil olan HTML’yi, tarayıcıyla sunucunun birbiriyle nasıl konuşacağını belirleyen kurallar olan HTTP’yi ve sayfaları düzenlemeye de yarayan WorldWideWeb adlı ilk tarayıcıyı. İlk web sitesi info.cern.ch 20 Aralık 1990’da yayına girdi; webin ne olduğunu ve nasıl sunucu kurulacağını anlatıyordu. Web, Ağustos 1991’de CERN dışındaki internet kullanıcılarına açıldı; 30 Nisan 1993’te de CERN yazılımı herkesin ücretsiz kullanımına bıraktı. Web o sırada CERN’in çok ötesine yayılmıştı: Avrupa dışındaki ilk web sunucusu Aralık 1991’de Kaliforniya’daki Stanford Doğrusal Hızlandırıcı Merkezi’nde (SLAC) açılmıştı.

MerakBilim

Güneş pili, güneş ışığını doğrudan elektrik akımına çevirir. Çoğu, yarı iletken silisyumdan kesilmiş ince dilimlerdir; yarı iletkenler, elektronları ek enerji alınca elektriği iyi iletir. Bu enerjiyi ışık verir; pilin iki katmanı arasındaki elektrik alanı da serbest kalan elektronları bir kablodan akım olarak dışarı sürer.

Bu iki katman, içine çok az miktarda başka element katılmış silisyumdur: Birinde fazladan elektron, ötekinde elektron eksiği vardır. Birleştikleri yerde p-n eklemi denen bir sınır ve onunla birlikte bir elektrik alanı oluşur. Işıktan elektrik elde edilmesini sağlayan bu fotovoltaik etkiyi ilk kez 1839’da Fransız fizikçi Edmond Becquerel gözlemledi: Bir sıvının içindeki metal levhalara ışık düştüğünde küçük bir akım oluştuğunu fark etti. Bu olay, ışığın metal yüzeyden elektron kopardığı fotoelektrik etkiyle akrabadır ama aynı şey değildir. İlk kullanışlı silisyum güneş pili Nisan 1954’te ABD’deki Bell Laboratuvarları’nda tanıtıldı ve güneş ışığının yaklaşık %6’sını elektriğe çeviriyordu. Bugünkü sıradan paneller bu oranı beşte bire yaklaştırır. Tek bir pil ancak yarım volt kadar gerilim verdiği için paneller onlarca pilin birbirine bağlanmasıyla yapılır.

MerakBilim

Dijital fotoğraf makinesinin sensörü bir silisyum çiptir ve yüzeyi, piksel denen milyonlarca ışığa duyarlı küçük kareyle kaplıdır. Her piksele düşen ışık biraz elektrik yükü açığa çıkarır; ışık ne kadar parlaksa yük o kadar fazladır. Makine her pikseldeki yükü ölçer ve bu deseni görüntüye çevirir.

Bu alandaki kilit buluş, kısaca CCD denen yük bağlaşımlı aygıttı; Willard Boyle ile George Smith onu 1969’da ABD’deki Bell Laboratuvarları’nda icat etti. CCD her pikseldeki yükü çipin üzerinde adım adım kenara taşıyıp orada ölçüyordu. Bu aygıt astronomide devrim yarattı; Boyle ile Smith, 2009 Nobel Fizik Ödülü’nü Charles Kao ile paylaştı. Bugün fotoğraf makinelerinin ve telefonların çoğunda CMOS sensörler kullanılır. Bilgisayar çipleriyle aynı teknolojiyle üretilen bu sensörler 1990’ların başında, NASA’nın Jet İtki Laboratuvarı gibi merkezlerde geliştirildi; her pikseli bulunduğu yerde okur ve daha az enerji harcarlar. Pikseller renkleri ayırt edemez; bu yüzden üzerlerine, Kodak’tan Bryce Bayer’in 1976’da tasarladığı düzende küçük kırmızı, yeşil ve mavi filtreler yerleştirilir. İnsan gözüne uyması için yeşil filtreler ötekilerin iki katıdır. Işığın bir maddeden elektrik yükü koparabildiği fikri ise Einstein’ın 1905’te fotoelektrik etkiyi açıklamasına dayanır.

MerakTeknoloji

İngiliz matematikçi Ada Lovelace 1843’te, Charles Babbage’ın tasarladığı ama hiçbir zaman yapılamayan mekanik bilgisayar Analitik Makine üzerine notlar yayımladı. G Notu’nda makinenin Bernoulli sayılarını nasıl hesaplayacağını adım adım gösterdi; bu not çoğu zaman yayımlanmış ilk bilgisayar programı olarak anılır.

Lovelace (1815–1852), şair Lord Byron’ın kızıydı; annesi ona küçük yaşta matematik öğretilmesini istemişti. İtalyan mühendis Luigi Menabrea 1842’de Babbage’ın makinesi hakkında Fransızca bir makale yayımladı. Lovelace makaleyi İngilizceye çevirdi ve A’dan G’ye harflerle adlandırdığı, makalenin kendisinden yaklaşık üç kat uzun yedi not ekledi. Notlar Eylül 1843’te Taylor’s Scientific Memoirs dergisinde, yalnızca A.A.L. baş harfleriyle yayımlandı. Bernoulli sayıları matematikte önemli bir sayı dizisidir; G Notu bu sayıların hesabını makine için bir komut tablosuna dönüştürdü. Babbage birkaç yıl önce daha basit örnek programlar hazırlamış ama yayımlamamıştı; bu yüzden Lovelace’a “ilk programcı” demek tartışmalıdır. Asıl cesur fikri ise tartışma götürmez: Böyle bir makinenin yalnızca sayılarla değil her türlü simgeyle çalışabileceğini, hatta müzik besteleyebileceğini öngördü.

MerakTeknoloji

Eylül 1947’de Harvard Mark II bilgisayarının operatörleri, bir arızanın rölelerden birine sıkışan bir güveden kaynaklandığını buldu. Güveyi kayıt defterine yapıştırıp yanına “Gerçek bir böceğin (bug) bulunduğu ilk vaka” diye not düştüler. Bu bir şakaydı, çünkü mühendisler arızalara zaten “bug”, yani böcek diyordu.

Röle, elektrikle açılıp kapanan bir anahtardır; Mark II hesaplarını tık tık açılıp kapanan elektromekanik rölelerle yapıyordu. Küçük arızalara “bug” demek bilgisayarlardan çok daha eskidir: Thomas Edison 1878’de yazdığı bir mektupta, her icatta ortaya çıkan küçük kusurlardan “bug” diye söz eder. Güve hikâyesini yaygınlaştıran kişi, Harvard’daki bu makinelerde çalışan ABD Donanması matematikçisi Grace Hopper’dır (1906–1992). Hopper daha sonra, İngilizceye yakın sözcüklerle yazılan ilk programlama dillerinden COBOL’un doğuşuna katkıda bulundu. Güveyi kendisi bulmamıştı; nöbetteki operatörler bulmuş ve büyük olasılıkla sözcüğün iki anlamıyla kelime oyunu yapmıştı. Güvenin hâlâ yapışık durduğu defter sayfası bugün Washington’daki Smithsonian Ulusal Amerikan Tarihi Müzesi’nde saklanıyor. Yazılımdaki hataları bulup düzeltmeye bugün de “debugging”, yani hata ayıklama deniyor.

MerakTeknoloji

E-posta, World Wide Web’den daha eskidir. Aynı bilgisayarı paylaşan kullanıcılar 1965’te birbirine mesaj bırakabiliyordu; Ray Tomlinson da ağa bağlı iki ayrı bilgisayar arasındaki ilk e-postayı 1971’de gönderdi. Birbirine bağlı sayfalardan oluşan web’i ise Tim Berners-Lee 1989’da önerdi; web 1991’de bütün internete açıldı.

İnternet ile web çoğu zaman karıştırılır. İnternet, bilgisayarları birbirine bağlayan dünya çapındaki ağdır; web ise e-posta gibi bu ağın üzerinde çalışan hizmetlerden biridir. MIT’deki CTSS, birçok kullanıcının aynı merkezi bilgisayarı paylaşmasını sağlayan bir sistemdi ve 1965’te bir MAIL komutu vardı. 1971’de ABD’deki BBN şirketinde çalışan Tomlinson, internetin öncüsü olan araştırma ağı ARPANET üzerinden mesaj gönderdi ve adresler için @ işaretini seçti. E-posta hızla yayıldı: 1973’teki bir araştırma, ARPANET trafiğinin dörtte üçünün e-posta olduğunu gösterdi. Kraliçe II. Elizabeth de 26 Mart 1976’da İngiltere’nin Malvern kentindeki askerî radar araştırma merkezinden e-posta gönderdi. Berners-Lee web önerisini Cenevre yakınlarındaki fizik laboratuvarı CERN’de yazdı. CERN, Nisan 1993’te web’in yazılımını herkesin ücretsiz kullanımına açtı ve bu, web’in yayılmasını hızlandırdı.

MerakTeknoloji

İlk kısa mesajı (SMS) 3 Aralık 1992’de 22 yaşındaki İngiliz mühendis Neil Papworth gönderdi. Papworth bir bilgisayardan “Merry Christmas” (Mutlu Noeller) yazdı ve mesajı, o sırada şirketin Noel partisinde olan Vodafone yöneticisi Richard Jarvis’in telefonuna yolladı.

Papworth, Vodafone’un İngiltere’deki şebekesi için bir mesaj merkezi kuran Sema Group’ta çalışıyordu ve bu mesaj bir denemeydi. Jarvis mesajı Orbitel 901 model bir telefonda okudu. Bu telefon gelen mesajı gösterebiliyor ama mesaj yazmaya izin vermiyordu; bu yüzden Jarvis yanıt veremedi. SMS’in (İngilizce Short Message Service, yani kısa mesaj servisi) fikrini 1984’te yeni Avrupa cep telefonu standardı GSM için Deutsche Telekom’dan Friedhelm Hillebrand ile France Télécom’dan Bernard Ghillebaert geliştirdi. Hillebrand, tipik kartpostallardaki ve teleks mesajlarındaki karakter sayılarını inceleyip 160 karakterin çoğu kısa mesaj için yeterli olduğuna karar verdi; sınır da bu oldu. Müşterilerin birbirine mesaj atabildiği ilk hizmet 1993’te Finlandiya’da başladı. İlk yıllarda bütün telefonları mesaj gönderebilen tek üretici Nokia’ydı. 160 karakter sınırı, “slm”, “nbr” gibi mesaj kısaltmalarının doğmasına da yol açtı.

MerakTeknoloji

Cambridge Üniversitesi Bilgisayar Laboratuvarı’ndaki araştırmacılar 1991’de, Trojan Room denen odadaki kahve makinesine bir kamera çevirdi. Böylece meslektaşları, kahve kalmış mı diye masalarından bakabiliyordu. Görüntü 1993’te World Wide Web’e açıldı ve kamera ilk web kameralarından biri oldu.

Quentin Stafford-Fraser ile Paul Jardetzky bu düzeneği, kimse kahve odasına kadar yürüyüp boş bir demlikle karşılaşmasın diye kurdu. Kamera yalnızca 128 x 128 piksellik gri tonlu görüntüler çekiyordu ve bu görüntüler ilk başta sadece laboratuvarın kendi ağındaki bilgisayarlardan izlenebiliyordu. 1993’te web tarayıcıları resim gösterebilir hâle geldi; aynı yılın kasım ayında Daniel Gordon ile Martyn Johnson kamerayı World Wide Web’e bağladı. Dünyanın dört bir yanından insanlar Cambridge’deki bir kahve makinesini izlemeye başladı ve kamera, ilk dönem web’in en tanınan köşelerinden biri oldu. Laboratuvar yeni binasına taşındıktan sonra kamera 22 Ağustos 2001’de kapatıldı. Son kahve makinesi olan Krups marka makine eBay’de 3.350 sterline satıldı. Makine 2016’dan beri Almanya’nın Paderborn kentindeki bilgisayar müzesi Heinz Nixdorf MuseumsForum’da süresiz ödünç olarak duruyor.

MerakTeknoloji

Motorola mühendisi Martin Cooper, 3 Nisan 1973’te New York’ta Altıncı Cadde’nin kaldırımında durup elde taşınabilen bir telefonla herkesin gözü önünde ilk aramayı yaptı. Aradığı kişi, araç telefonları üzerinde çalışan rakip şirket Bell Labs’ten Joel Engel’di.

O güne kadar bir telefon numarası bir yere aitti: bir eve, bir ofise, bir telefon kulübesine ya da en fazla bir otomobile. Araç telefonları vardı, ama bagajda 14 kg kadar ekipman gerektiriyordu. Cooper’ın kullandığı prototip DynaTAC yaklaşık 1,1 kg ağırlığında ve 25 cm boyundaydı; ona “tuğla” lakabı takıldı. On saatlik şarjın ardından yaklaşık 30 dakika konuşma sağlıyordu. Cooper bununla ilgili şaka yapardı: Pilin kısa ömrü sorun değildi, çünkü kimse o telefonu zaten o kadar uzun süre kaldırıp tutamazdı. Arama, Motorola’nın planlarını tanıttığı New York Hilton’daki basın toplantısından hemen önce yapıldı. Telefonun müşteriye ulaşması on yıl daha sürdü: DynaTAC 8000X 1983’te ABD’de onay aldı, ertesi yıl 3.995 dolara satışa çıktı. 1928’de Chicago’da doğan Cooper, daha sonra birkaç kablosuz iletişim şirketi kurdu.

MerakTeknoloji

“Bulut” aslında veri merkezlerinden oluşur: İnsanların dosyalarını saklayan, uygulamalarını çalıştıran, bilgisayarlarla dolu büyük binalar. Bu binalar gece gündüz elektrik ve soğutma ister; 2024’te dünyada tüketilen bütün elektriğin yaklaşık %1,5’ini harcadılar.

Telefonunuz fotoğrafları yedeklerken ya da film oynatırken işin büyük kısmını, çoğu zaman yüzlerce kilometre uzaktaki bir veri merkezinde raflara dizilmiş güçlü bilgisayarlar, yani sunucular yapar. Hiç durmayan makineler çok ısı üretir; bu yüzden soğutma, enerjinin önemli bir kısmını tüketir. Verimli büyük tesislerde bu pay küçüktür, şirketlerin eski veri merkezlerinde ise elektriğin %30’undan fazlası soğutmaya gidebilir. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre veri merkezleri 2024’te yaklaşık 415 teravatsaat elektrik tüketti (bir teravatsaat bir milyar kilovatsaattir). Bu miktarın 2030’a kadar, büyük ölçüde yapay zekâ nedeniyle, iki katından fazlasına çıkması bekleniyor. Yapay zekâ için kurulmuş tipik bir veri merkezi, 100.000 hanenin harcadığı kadar elektrik tüketir. En büyük veri merkezlerini çoğunlukla Amazon, Microsoft ve Google işletir; karadan ve deniz altından geçen fiber optik kablolar da onları kıtalar arasında birbirine bağlar.

MerakTeknoloji

Gordon Moore 1965’te, Fairchild Semiconductor’da araştırma direktörüyken, bir bilgisayar çipine sığan bileşen sayısının her yıl ikiye katlandığını fark etti ve bunun süreceğini öngördü. 1975’te tahminini iki yılda bir katlanma olarak düzeltti. Bu öngörü, Moore yasası adıyla tanındı.

Çip ya da entegre devre, ince bir silikon parçasıdır. Üzerinde çok sayıda minik elektronik parça bulunur; bunların başında, bilgisayarın asıl işini yapan küçük anahtarlar olan transistörler gelir. Moore öngörüsünü, Electronics dergisinin 35. yıl sayısı için yazdığı “Entegre devrelere daha çok bileşen sığdırmak” başlıklı makalesinde ortaya koydu. 1968’de Intel’i kuranlar arasındaydı. “Moore yasası” adını 1975’ten kısa süre sonra Caltech profesörü Carver Mead yaygınlaştırdı. Oysa bu bir doğa yasası değil, sektörün hedef olarak benimsediği bir gözlemdi. Sonuç çok büyük oldu: Intel’in 1971’deki ilk mikroişlemcisinde yaklaşık 2.300 transistör vardı, bugünün en büyük çiplerinde ise 100 milyardan fazla transistör bulunuyor. 2010 dolaylarından bu yana ilerleme yavaşladı, çünkü parçalar artık o kadar küçük ki onları daha da küçültmek zor ve pahalı. Moore 2023’te öldü.

AzimTeknoloji

2007’de kullanılmaya başlanan ilk reCAPTCHA, okunması zor iki kelime gösteriyordu. Biri önceden bilinen bir kelimeydi ve karşıdakinin insan olup olmadığını denetliyordu. Öteki, bilgisayarın okuyamadığı, taranmış eski bir kitap ya da gazeteden geliyordu; bu kelimeyi yazan milyonlarca kişi, basılı metinlerin dijitalleşmesine yardım etti.

CAPTCHA, bilgisayarların zorlandığı ama insanların kolayca çözdüğü küçük bir testtir; otomatik programları, yani botları kayıt formlarından ve yorum kutularından uzak tutmak için kullanılır. Adı, İngilizcede “bilgisayarları ve insanları ayırt etmek için tamamen otomatik, herkese açık Turing testi” anlamına gelen ifadenin kısaltmasıdır. Terimi 2003’te Carnegie Mellon Üniversitesi’nden Luis von Ahn, Manuel Blum ve arkadaşları ortaya attı. Von Ahn, insanların bu bulmacalara toplamda milyonlarca saat harcadığını fark etti; reCAPTCHA bu emeği işe yarar bir şeye dönüştürdü. Taranan sayfalar, harf görüntülerini metne çeviren optik karakter tanıma (OCR) yazılımıyla okunuyordu. Yazılımın emin olamadığı kelimeler bulmacaya dönüşüyor, birkaç kişinin yanıtı karşılaştırılıyordu. Sistem New York Times arşivinin dijitalleşmesine yardım etti, ardından Google Books için de kullanıldı. Google 2009’da reCAPTCHA’yı satın aldı; 2014’ten itibaren kelimelerin yerini resim bulmacaları ve basit bir “Ben robot değilim” kutucuğu aldı.

MerakTeknoloji

Helsinki’de okuyan 21 yaşındaki Linus Torvalds, 25 Ağustos 1991’de ücretsiz bir işletim sistemi yazdığını internette duyurdu ve buna “sadece bir hobi” dedi. Kodu herkes inceleyip geliştirebilsin diye paylaştı. Gönüllüler ve şirketlerle büyüyen Linux bugün internetin büyük bölümünü ve bütün Android telefonları çalıştırıyor.

Torvalds duyurusunu comp.os.minix tartışma grubunda yaptı. Grubun konusu, kendi bilgisayarında da kullandığı, öğretim amaçlı küçük bir işletim sistemi olan MINIX’ti. Torvalds, projesinin “büyük ve profesyonel” olmayacağını da eklemişti. Linux aslında bir çekirdektir, yani işlemciyi, belleği ve donanımı paylaştırarak öteki programların çalışmasını sağlayan temel parça. Torvalds önce ona Freax adını vermişti; ama dosyaların paylaşıldığı üniversite sunucusunu yöneten Ari Lemmke klasörün adını Linux koydu ve bu ad tuttu. Torvalds 1992’de kodu GNU Genel Kamu Lisansı’yla yayımladı. Bu lisans, değiştirilmiş sürümler de açık kalmak şartıyla herkesin kodu kullanmasına, değiştirmesine ve paylaşmasına izin verir; Torvalds sonradan bunun yaptığı en iyi şey olduğunu söyledi. Bugün dünyanın dört bir yanından binlerce geliştirici çekirdek üzerinde çalışıyor; Linux, dünyanın en hızlı 500 süper bilgisayarının da hepsinde çalışıyor.

MerakTeknoloji

Konrad Zuse’nin 1941’de Berlin’de tamamladığı Z3, çalışan ilk programlanabilir ve tam otomatik dijital bilgisayar kabul edilir. Hesaplarını elektrikle açılıp kapanan yaklaşık 2.600 röleyle yapar, programlarını film şeritlerine açılmış deliklerden okurdu.

Zuse (1910–1995) inşaat mühendisiydi. Bir uçak fabrikasında çalışırken aynı türden hesapları elle yapmak zorundaydı; bu hesapları makineye yaptırma fikri buradan doğdu. 1936’dan itibaren Berlin’de, ailesinin evinde bilgisayar yaptı. İlk makinesi Z1 tamamen mekanikti ve güvenilir çalışmıyordu; bu yüzden Z3’te röleye geçti. Z3, yalnızca 0 ve 1’den oluşan ikili sayılarla çalışıyordu; bu sistem, ya açık ya kapalı olan anahtarlara çok uygundur. Çok büyük ve çok küçük sayılarla işlem yapmayı sağlayan kayan noktalı aritmetiği de kullanıyordu. Makine, uçak kanatlarında görülen tehlikeli bir titreşim olan kanat çırpıntısı üzerine yapılan hesaplara yardım etti. Özgün Z3, 21 Aralık 1943’te Müttefiklerin Berlin’i bombalaması sırasında yok oldu; ama Zuse’nin şirketi 1961’de çalışan bir kopyasını yaptı. Bu kopya bugün Münih’teki Deutsches Museum’da sergileniyor. 1998’de bilgisayar bilimci Raúl Rojas, Z3’ün ilke olarak bugünkü bilgisayarların yapabildiği her hesabı yapabileceğini gösterdi.

MerakTeknoloji

Wi-Fi adını 1999’da, teknik adı IEEE 802.11b olan kablosuz ağ standardı için marka danışmanlık şirketi Interbrand buldu. Ad, kaliteli ses sistemleri için kullanılan “hi-fi” sözcüğünü çağrıştırdığı için seçildi; “wireless fidelity” sloganı ise sonradan çıktı ve kısa bir süre kullanıldı.

Yeni standardın arkasındaki şirketler, o zamanki adıyla Kablosuz Ethernet Uyumluluk Birliği (WECA), “IEEE 802.11b Direct Sequence”tan biraz daha akılda kalıcı bir ad istiyordu. Interbrand on ad önerdi; Wi-Fi seçildi ve şirket, yin-yang’a benzeyen logoyu da tasarladı. “High fidelity”nin kısaltması olan hi-fi, kaliteli ses sistemleri için bilinen bir terimdi; bu benzerlik de kaliteyi çağrıştırıyordu. Ad bulunduktan kısa süre sonra grup bir süre “The Standard for Wireless Fidelity” sloganını kullandı. Pek çok kişinin Wi-Fi’yi “wireless fidelity”nin kısaltması sanmasının nedeni budur. Birliğin kurucularından Phil Belanger ise adın hiçbir zaman bir şeyin kısaltması olmadığını söylemiştir. Birlik 2002’de adını Wi-Fi Alliance olarak değiştirdi ve cihazların birbiriyle uyumlu çalıştığını belgelemeyi sürdürüyor. Teknoloji, adından eskidir: İlk 802.11 standardı 1997’de yayımlandı. Bu standart, NCR ile AT&T’nin 1991’de Hollanda’da geliştirdiği WaveLAN sistemine ve Avustralya’nın ulusal bilim kurumu CSIRO’nun patentli araştırmalarına dayanıyordu.

MerakTeknoloji

Küresel Konumlama Sistemi GPS, ABD Savunma Bakanlığı’nın 1973’te askerî amaçla başlattığı bir projedir. Telefonunuzdaki gibi bir alıcı, yaklaşık 20.200 km yükseklikte dönen en az dört uydudan gelen sinyallerin ne kadar sürede ulaştığını ölçerek yerini hesaplar. Sistem 2000’den beri herkese birkaç metrelik doğruluk sağlıyor.

Her GPS uydusunda son derece hassas atom saatleri bulunur; uydu, saatin gösterdiği zamanı ve kendi konumunu sürekli yayınlar. Radyo sinyalleri ışık hızıyla yol aldığı için gecikme, alıcıya her uydunun ne kadar uzakta olduğunu söyler: Üç uydu konumu belirler, dördüncüsü alıcının daha az hassas olan kendi saatini düzeltir. Saatlerde Einstein’ın görelilik kuramı bile hesaba katılır. Yerden bakıldığında uydu saatleri günde yaklaşık 38 mikrosaniye ileri gider; bu düzeltilmeseydi hata her gün kilometrelerce büyürdü. 1983’te rotasından sapıp Sovyet hava sahasına giren bir Kore yolcu uçağı düşürülünce ABD Başkanı Ronald Reagan, GPS’in siviller için ücretsiz olacağını açıkladı. Başta sivil sinyal, seçici kullanılabilirlik (Selective Availability) denen bir uygulamayla bilerek bozuluyor ve doğruluk 100 metre dolayında tutuluyordu. Başkan Bill Clinton bu uygulamayı 1 Mayıs 2000’de kaldırdı. Bugün Avrupa’nın Galileo’su, Rusya’nın GLONASS’ı ve Çin’in BeiDou’su da GPS’le birlikte çalışıyor.

MerakTeknoloji

Web trafiğinin yarısından fazlası insanlardan gelmez. Güvenlik şirketi Imperva’ya göre 2024’te web sitelerine gelen isteklerin %51’ini bot denen otomatik programlar yaptı; yaklaşık %37’si ise veri kopyalayan, çalınmış şifreleri deneyen ya da güvenlik açığı arayan zararlı botlardan geldi.

Bot, “robot” sözcüğünden gelir ve web sitelerini kendi kendine ziyaret eden bir programdır. Botların çoğu yararlıdır. Google gibi arama motorları, bağlantıları sayfa sayfa izleyip bulduklarını kopyalayan arama robotları, yani “örümcekler” gönderir; aramalar bu sayede sonuç verir. Başka botlar sitelerin çalışıp çalışmadığını denetler, fiyatları karşılaştırır ya da eski sayfaları arşivler. Zararlı olanlar ise içeriği izinsiz kopyalar, çalınmış şifreleri dener, konser biletlerini kapışır ya da bir siteyi isteklere boğarak çökertmeye çalışır. Siteler 1994’ten beri, botlara hangi sayfalara girmemeleri gerektiğini söyleyen robots.txt adlı bir dosya yayımlayabiliyor. Bu kural 2022’de resmî bir internet standardı oldu, ama yalnızca ona uymayı seçen botlar için işe yarar. Imperva’nın 2024 verilerini içeren 2025 raporuna göre otomatik trafik on yılda ilk kez insan trafiğini geçti; raporda yapay zekânın basit bot yapmayı kolaylaştırdığı da vurgulanıyor.

MerakTeknoloji

İngiliz mühendis Eric Johnson, 1965’te parmak dokunuşunu algılayan bir ekranı tarif etti. Malvern’deki Kraliyet Radar Kurumu’nda çalışan Johnson, ekranı hava trafik kontrolü için düşünmüştü. Aynı temel ilkeyle, yani kapasitif olarak çalışan ekranlar cep telefonlarına ancak 40 yılı aşkın bir süre sonra, 2007’de geldi.

Johnson fikrini 1965’te Electronics Letters dergisinde kısa bir makaleyle, 1967’de de fotoğraf ve çizimlerle daha ayrıntılı olarak anlattı. Ekranının önünde ince teller vardı. Parmak bu tellere değince tellerin kapasitansı, yani elektrik yükü depolayabilme özelliği değişiyor, devre de dokunulan yeri bu değişimden buluyordu. Bugünkü telefonlar aynı ilkeyi camın altındaki saydam, iletken bir katmanla uygular; kalın bir eldivenle ekranın çoğu zaman tepki vermemesinin nedeni budur. 1970’lerin başında Frank Beck ile Bent Stumpe, CERN’deki bir kontrol odası için saydam bir dokunmatik ekran yaptı. 1970’lerin sonunda Amerikan şirketi Elographics, üst üste duran iki katmanın birbirine bastırılmasını algılayan dirençli ekranları geliştirdi; bu ekranlar herhangi bir nesneyle kullanılabilir. 1994’te satışa çıkan IBM Simon, genellikle ilk dokunmatik ekranlı telefon kabul edilir. Kapasitif ekranlı ilk telefon ise ilk iPhone’dan kısa süre önce, Mayıs 2007’de çıkan LG Prada’ydı.

AzimTeknoloji

Geleneğe göre yeni bir programlama dilinde yazılan ilk program, ekrana yalnızca “Hello, world” (Merhaba dünya) yazdırır. Bu alışkanlık, Bell Labs’ten Brian Kernighan’ın 1972 ve 1974’te yazdığı öğretici metinlerden ve Dennis Ritchie ile birlikte yazdığı 1978 tarihli The C Programming Language kitabından gelir.

Bilinen en eski örneği, Kernighan’ın 1972’de C dilinin öncüsü B dili için yazdığı öğretici metinde, değişkenleri anlatan bir örnekte geçer; ondan önceki örnek ekrana yalnızca “hi!” yazdırıyordu. Kalıbı ünlü yapan 1978 tarihli kitap oldu; bugün neredeyse her programlama kursu ve dil kılavuzu bir “Hello, world” örneğiyle başlar. Gelenek, her şeyin çalıştığını hızlıca denetlediği için yaşıyor: Dilin kurulu olduğunu, kodun bilgisayarın çalıştırabileceği bir programa dönüştürülebildiğini ve yazılımcının onu nasıl çalıştıracağını bildiğini, daha zor işlere geçmeden gösterir. Python’da tek satır yeter, daha eski dillerde ise birkaç satır gerekir. Ekranı olmayan küçük mikrodenetleyicilerde ilk deneme çoğu zaman bir ışığı yakıp söndürmektir. Kalıp bilgisayar dünyası dışında da biliniyordu: New Yorklu radyo sunucusu William B. Williams 1950’lerden beri bu sözü slogan olarak kullanıyordu.

MerakTeknoloji

Antikitera düzeneği, gökyüzünü dişlilerle canlandıran ve 2.000 yılı aşkın bir geçmişi olan bronz bir Yunan aygıtıdır; bugün yalnızca aşınmış parçalar hâlinde duruyor. Araştırmacılar 2005’ten itibaren bu parçaları üç boyutlu röntgenle taradı, gizli kalmış yazıları okudu ve dişlilerin tutulmaları nasıl önceden bildirdiğini çözdü.

Düzenek 1901’de Yunanistan’ın Antikitera adası açıklarındaki Roma dönemi bir batıktan çıkarıldı ve bugün 82 parça hâlinde Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde saklanıyor. 2005’te Cardiff Üniversitesi’nden Mike Edmunds ile Tony Freeth’in yürüttüğü ekip, parçaları yüksek çözünürlüklü röntgen tomografisiyle taradı. Hastanelerdeki bilgisayarlı tomografinin de dayandığı bu yöntem, farklı açılardan çekilen çok sayıda röntgen görüntüsünü birleştirip üç boyutlu bir resim oluşturur; böylece araştırmacılar kabuk bağlamış parçaların içine katman katman bakabildi. Hewlett-Packard’dan bir ekip de silik harfleri ortaya çıkarmak için yüzeyleri farklı yönlerden ışıklandırarak fotoğrafladı. Kasım 2006’da Nature dergisinde yayımlanan sonuçlar, okunabilen yazı miktarını ikiye katladı. Pim ve yarıktan oluşan bir dişli düzeninin, gökbilimci Hipparkos’un kuramına uygun olarak Ay’ın gökyüzündeki değişen hızını taklit ettiğini de gösterdi. Muhtemelen gezegenleri gösteren kayıp ön yüz ise hâlâ kısmen tahminlere dayanarak canlandırılıyor.

AzimTeknoloji

Bir program, tek satırına dokunulmasa bile bir gün çalışmayı bırakabilir; çünkü dayandığı bilgisayarlar, işletim sistemleri ve çevrimiçi hizmetler değişmeye devam eder. Yazılımcılar buna yazılım çürümesi ya da “bit rot” der.

Ad bir şakadır: Programın bitleri gerçekten çürümez, ama durum öyleymiş gibi görünür. Klasik bir örnek, işlemcinin hızını saat olarak kullanan eski bilgisayar oyunlarıdır; bu oyunlar daha hızlı bilgisayarlarda oynanamayacak kadar hızlı akar. Şirket sunucusunu kapatınca çevrimiçi özellikler çalışmaz olur. Güvenli web siteleri, son kullanma tarihi olan dijital sertifikalara, yani elektronik kimlik belgelerine dayanır; güncelleme almayan eski bir telefon ya da bilgisayar bu yüzden zamanla bu siteleri açamaz hâle gelir. Web bağlantılarını şifreleyen güvenlik standardı TLS’nin eski sürümleri Mart 2021’de resmen emekliye ayrıldı ve pek çok eski tarayıcı devre dışı kaldı. Programlar, başkalarının yazdığı ve kütüphane denen hazır parçalara da dayanır; bir kütüphane değişince ya da ortadan kalkınca program bozulabilir. Yazılımın düzenli bakıma ihtiyaç duymasının ve arşivlerin eski programları, eski makineleri taklit eden öykünücü (emülatör) yazılımlarla çalıştırmasının nedeni budur.

MerakTeknoloji

Tetris’i 1984’te Moskova’da, Sovyet Bilimler Akademisi’nde araştırmacı olan Aleksey Pajitnov yarattı. Her biri dört kareden oluşan yedi parça birer birer düşer; oyuncu onları döndürüp yerleştirir, dolan sıralar silinir. Kuralları birkaç saniyede öğrenilir; oynamak için tek kelime bilmek gerekmez.

Pajitnov ilk sürümü, Akademi’ye bağlı Dorodnitsyn Hesaplama Merkezi’nde, ekranında yalnızca yazı gösterebilen Sovyet yapımı Elektronika 60 bilgisayarında yazdı. Beşer kareden oluşan on iki parçalı pentomino bulmacasından esinlendi ve onu dörder karelik yedi parçaya, yani tetrominolara indirdi. Oyunun adı, Yunancada dört anlamına gelen tetra ile Pajitnov’un en sevdiği spor olan tenisin birleşiminden doğdu. Disketlere kopyalanan oyun önce Moskova’da elden ele dolaştı, sonra yurt dışına yayıldı. 1989’da Nintendo, ABD’de Tetris’i Game Boy’la birlikte satmaya başladı; yalnızca bu sürüm 35 milyon adet satıldı. Pajitnov bir devlet kurumunda çalıştığı için haklar Sovyet devletine aitti ve kendisi hiç telif almadı. Bu ancak 1995’in sonunda haklar kendisine geri dönünce değişti; 1996’da Hollanda doğumlu oyun tasarımcısı Henk Rogers’la birlikte The Tetris Company’yi kurdu. Bütün sürümleri ve mobil indirmeleriyle Tetris 500 milyonu aşkın satışa ulaştı.

MerakTeknoloji

Jimmy Wales ile Larry Sanger’ın kurduğu Wikipedia, 15 Ocak 2001’de yayına girdi. Gönüllülerin yazıp düzelttiği ansiklopedinin bugün 300’ü aşkın dilde sürümü var; yalnızca İngilizce sürümünde 7 milyondan fazla madde bulunuyor. Dünyanın en çok ziyaret edilen siteleri arasında yer alıyor.

Wikipedia, Nupedia adlı çevrimiçi ansiklopedinin yan projesi olarak doğdu. Nupedia’da maddeleri uzmanlar yazıyor ve uzun bir incelemeden geçiriyordu; iş o kadar yavaş ilerliyordu ki pek azı tamamlanabildi. Yeni site, herkesin sayfayı doğrudan düzenleyebildiği wiki yazılımını kullanıyordu; bu ad, Hawaii dilinde “çabuk” anlamına gelen wiki sözcüğünden gelir. Siteyi 2003’ten beri kâr amacı gütmeyen Wikimedia Vakfı yürütüyor; masrafları büyük ölçüde okurların bağışlarıyla karşılanıyor. Kalitesi, yayımlanmış kaynaklara dayanmaya ve her değişikliği başka editörlerin denetlemesine bağlı. 2005’te Nature dergisi 42 bilim maddesini Britannica Ansiklopedisi’ndekilerle karşılaştırdı ve her ikisinde de dörder ciddi hata buldu; küçük hata ve eksikler ise Wikipedia’da 162, Britannica’da 123 taneydi. Türkiye’de site Nisan 2017’de erişime kapatıldı; Anayasa Mahkemesi Aralık 2019’da yasağın ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar verdi ve erişim Ocak 2020’de yeniden açıldı.

AzimTeknoloji

Günümüzün akıllı telefonlarında bir dizi minik sensör bulunur: Hareketi ve dönüşü izleyen ivmeölçer ile jiroskop, pusula işi gören manyetometre, ışık ve yakınlık sensörleri, çoğu modelde bir barometre ve nerede olduğunuzu bulan bir uydu alıcısı.

Bu sensörlerin çoğu MEMS, yani mikro elektromekanik sistemlerdir: Silikon yongaların üzerine oyulmuş, hareketli parçaları milimetrenin binde biriyle ölçülen minik makineler. İvmeölçer, telefon hareket ettikçe yaylara bağlı minicik bir kütlenin nasıl kaydığını algılar; telefon ekranı ne zaman yan çevireceğini bu sayede bilir, adımlarınızı da böyle sayar. Jiroskop dönmeyi ölçer ve fotoğraflarla videoların titrememesine yardım eder. Manyetometre Dünya’nın manyetik alanını algılar, böylece harita kuzeyi gösterebilir. Işık sensörü ekran parlaklığını ayarlar; yakınlık sensörü ise telefonu kulağınıza götürdüğünüzde ekranı kapatır. Barometre hava basıncını ölçer; telefon kaç kat çıktığınızı buradan anlar. Konum için telefon birkaç uydudan gelen sinyallerin süresini ölçer ve bunu yakındaki Wi-Fi ağları ve baz istasyonlarıyla karşılaştırır. 2007’deki ilk iPhone’da ivmeölçer, ışık ve yakınlık sensörleri zaten vardı; jiroskop 2010’da eklendi.