Hayatı değiştiren icatlar

Teknoloji

Günlük hayatımıza giren teknolojilerin kökenleri ve onları geliştiren insanların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 6Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimTeknoloji

Telefonla okuttuğumuz siyah beyaz kare, yani QR kod, 1994’te Japonya’da fabrikalardaki otomobil parçalarını izlemek için icat edildi.

QR kodu, Japon otomotiv parçası şirketi Denso Wave’de Masahiro Hara’nın yönettiği küçük bir ekip geliştirdi. Sıradan bir barkoda yalnızca 20 kadar karakter sığıyordu ve işçiler her parça kutusunda birkaç barkod okutmak zorunda kalıyordu. Ekip, çok daha fazla bilgi taşıyan ve her açıdan hızla okunabilen bir kod istiyordu. Hara, siyah beyaz karelerden oluşan ızgaranın Go oyunundaki taşlardan esinlendiğini anlatır. Köşelerdeki üç büyük kare, basılı malzemede neredeyse hiç rastlanmayan bir siyah beyaz şerit düzeniyle çizilir; böylece tarayıcı kodu hemen bulur ve hangi yöne baktığını anlar. Denso Wave, standart kodlar için patent hakkını kullanmamaya karar verdi ve kodu herkes serbestçe kullanabildi. Telefon kameraları da onu menülere, biletlere ve ödeme ekranlarına taşıdı.

AzimTeknoloji

Pasif Ev, termos gibi düşünülmüş bir binadır: Kalın yalıtımı, hava sızdırmayan kabuğu ve ısıyı geri kazanan havalandırmasıyla çok az enerji harcar.

Pasif Ev bir mimari tarz değil, bir performans standardıdır: Ölçülen sınırları tutturan her bina bu adı alabilir. Fikir, 1988’de İsveç’teki Lund Üniversitesi’nden Bo Adamson ile Alman fizikçi Wolfgang Feist arasındaki bir konuşmadan doğdu. Almanya’nın Darmstadt-Kranichstein semtinde 1990–91’de yapılan dört sıra ev, genellikle ilk örnekler sayılır. Feist, binaları belgelendirmek için 1996’da Darmstadt’ta Passivhaus Enstitüsü’nü kurdu. En bilinen iki ölçüt şunlardır: Yıllık ısıtma ihtiyacı metrekare başına en fazla 15 kilovatsaat olmalıdır; bir fanla basınç uygulanan binadan bir saatte, içindeki hava hacminin en fazla 0,6 katı kadar hava kaçabilir. Temiz hava, dışarı atılan bayat havanın ısısıyla ısıtılarak içeri veren bir havalandırma cihazından gelir.

AzimTeknoloji

Mumbai’nin dabbawalaları her iş günü evlerde pişen öğle yemeklerini banliyö trenleriyle ofislere taşır, boş kapları da geri getirir. Yollarını adres yerine her kabın üstüne boyanmış kodlarla bulurlar.

Dabba yemek kabı, dabbawala da “kutu taşıyan” demektir. Hizmet 1890’da, Mahadeo Havaji Bachche’nin Bombay’da yaklaşık yüz kişiyle, işe uzun yoldan gelen ve evinin yemeğini isteyen ofis çalışanlarına öğle yemeği taşımaya başlamasıyla doğdu. Bugün 4.500 ile 5.000 arasında dabbawala, günde 175.000 ile 200.000 arasında yemek kabı taşıyor. Her kap birkaç elden geçer: Mutfaktan alınır, istasyonda ayrılır, trenle taşınır, yeniden ayrılır ve teslim edilir; bunun için kapağa boyanmış harfler, sayılar ve renkler kullanılır. Ünlü bir iddiaya göre altı ya da sekiz milyon teslimatta bir hata yaparlar. Oysa bu rakam bir denetimden değil, bir Forbes muhabirinin, dabbawala derneğinin başkanının “belki iki ayda bir” tahmininden yola çıkarak yaptığı hesaptan doğdu.

AzimSağlık

Hindistan’da 1968’den beri kauçuk ve ahşaptan yapılan ucuz bir protez olan Jaipur Foot, bacağını kaybetmiş insanların yalınayak yürümesini, çömelmesini ve bağdaş kurmasını sağlar.

Jaipur Foot’u 1968’de Hindistan’ın Jaipur kentinde iki kişi tasarladı: Sawai Man Singh Tıp Fakültesi’nde ortopedi bölümünün başındaki P. K. Sethi ve yerel bir usta olan Ram Chandra Sharma. İthal protez ayaklar pahalıydı ve ayakkabı giyip sandalyede oturan insanlara göre yapılmıştı. Yalınayak yürümeye, çömelmeye, bağdaş kurmaya ya da çamurlu tarlada çalışmaya izin vermiyorlardı; oysa bunlar Hindistan’daki yoksul insanların çoğu için gündelik hayatın parçasıydı. Jaipur Foot’un ahşap bir bileği, kauçuk bir çekirdeği ve bunları saran, gerçek ayağa benzeyen vulkanize kauçuk bir kaplaması vardır. Üretimi yaklaşık 45 dolara mal olur ve iki ile beş yıl dayanır. Bhagwan Mahaveer Viklang Sahayata Samiti (BMVSS) adlı hayır kurumu, Hindistan hükümetinin mali desteğiyle bu protezi ücretsiz takıyor.

MerakTeknoloji

Tıklayınca başka bir belgeyi açan bağlantılar (linkler), web’de okumayı okurun kendi seçtiği yollardan oluşan bir ağa çevirdi.

1945’te Amerikalı mühendis Vannevar Bush, okurun mikrofilm sayfalarını birbirine bağlayıp kendi okuma yollarını kurabileceği, masa büyüklüğünde bir makine hayal etti ve ona Memex adını verdi; bilgisayarlar o sırada böyle bir şeyi yapmaktan çok uzaktı. Bush’un yazısını okuyan Ted Nelson, 1960’ların ortasında Xanadu Projesi’ne başlarken bu anlamda “link” terimini ilk kullanan kişi sayılır. Douglas Engelbart’ın ekibi de 1968’deki ünlü canlı gösterimde, gerçek bir bilgisayarda metin parçaları arasında çalışan bağlantıları sergiledi. Fikri internetle buluşturan ise Cenevre yakınlarındaki CERN fizik laboratuvarında çalışan Tim Berners-Lee oldu: 1989’da World Wide Web’i önerdi; 1991’de onun geliştirdiği HTML diliyle yazılan sayfalar birbirine bağlanmaya başladı. Böylece onlarca yıllık bir fikir, tarayıcısı olan herkesin tıklayabileceği bir şeye dönüştü.

MerakTeknoloji

Unicode, her harfe, simgeye ve emojiye sabit bir numara veren ortak standarttır; bu sayede bir cihazda yazılan metin başka bir cihazda da aynı okunur.

Unicode’dan önce bilgisayarlar yüzlerce ayrı kodlama kullanıyordu. Aynı sayı farklı sistemlerde farklı harfleri gösterebiliyor, başka bir dildeki metin çoğu zaman anlamsız işaretlere dönüşüyordu. 1987’de Xerox’tan Joe Becker ile Apple’dan Lee Collins ve Mark Davis, tek ve evrensel bir karakter kümesi üzerinde çalışmaya başladı. Unicode Konsorsiyumu Ocak 1991’de Kaliforniya’da kuruldu; standardın ilk cildi de aynı yılın ekim ayında çıktı. 1996’daki Unicode 2.0, başlangıçtaki 16 bitlik sınırı aşarak bir milyonun üzerinde kod noktasına, yani karakterlere verilebilecek numaraya yer açtı; Mısır hiyeroglifleri gibi tarihî yazılar da böylece eklenebildi. Bugün standart 175 yazı sisteminde 170.000’den fazla karakteri kapsıyor; ama her karakterin ekranda görünmesi için onu çizebilen bir yazı tipi hâlâ gerekiyor.

MerakTeknoloji

OpenStreetMap, gönüllülerin 2004’ten beri birlikte çizdiği ücretsiz bir dünya haritasıdır. Herkes bir yol, patika ya da bina ekleyip düzeltebilir; telefon uygulamalarından yardım kuruluşlarına kadar herkes de bu veriyi kullanabilir.

Steve Coast, OpenStreetMap’i 2004’te Londra’daki University College London’da öğrenciyken başlattı. İngiltere’nin resmî harita kurumu Ordnance Survey verilerini ücretsiz paylaşmıyordu. Coast da yanına bir GPS cihazı alıp bisikletle Regent’s Park’ın çevresini dolaştı ve o aralık ayında ilk sokağı haritaya kendisi ekledi. Ardından dünyanın dört bir yanından gönüllüler geldi: Kimi sokakları yürüyerek ya da bisikletle dolaştı, kimi uydu fotoğraflarının üzerinden çizim yaptı. Projenin değeri 2010 Haiti depreminde anlaşıldı. Gönüllüler Port-au-Prince’in yollarını, binalarını ve kamplarını iki gün kadar içinde haritaya geçirdi; yardım kuruluşları kentin o sırada elde bulunan en ayrıntılı haritalarından birine kavuştu. İnsani yardım haritacıları bunu sonraki pek çok afette de tekrarladı.

AzimTeknoloji

Repair Café, gönüllülerin bozuk lambaları, su ısıtıcılarını, giysileri ve bisikletleri onarmaya yardım ettiği ücretsiz bir mahalle buluşmasıdır. Eşyalar atılmak yerine tamir edilir, sahipleri de bu arada onarmayı öğrenir.

İlk Repair Café, 18 Ekim 2009’da Amsterdam’da toplandı. Hollandalı gazeteci Martine Postma bunu yerel bir sürdürülebilirlik projesi olarak düzenlemişti. İlgi o kadar büyük oldu ki Postma, başkalarının da bu fikri uygulayabilmesi için bir vakıf kurdu. Bugün dünyada 2.500’ü aşkın Repair Café var; köy salonlarında da, şehir kütüphanelerinde de toplanıyorlar. Ziyaretçi bozuk eşyasını getirir ve elektrikçi, terzi ya da bisiklet ustası gibi bir gönüllüyle birlikte onu tamir eder. Onarım ücretsizdir, bağış kabul edilir. Pek çok buluşma, gelen eşyaları ve tamir edilip edilemediklerini de kaydeder; bu kayıtlar hangi ürünlerin zor onarıldığını gösteren bir kanıta dönüşür.

MerakBilim

eBird, kuş gözlemcilerinin hangi kuşu, nerede ve ne zaman gördüklerini kaydettiği çevrimiçi bir veritabanıdır. Bu listeler bir araya gelince, bilim insanlarının göçü ve kuş sayılarındaki artışı ya da azalışı izlediği dünya çapında bir kayıt oluşur.

eBird’i 2002’de Cornell Ornitoloji Laboratuvarı ile National Audubon Society birlikte kurdu. O yıllarda kuş gözlemcilerinin çoğu notlarını hâlâ kâğıda yazıyordu. Gözlemler sahada telefondan girilebilir hâle gelince kullanım hızla arttı ve veritabanı Mayıs 2021’de bir milyar kuş gözlemini aştı. Her liste gözlemin ne kadar sürdüğünü de kaydettiği için araştırmacılar milyonlarca sıradan gezintiden, her türün yılın her haftasında nerede bulunduğunu gösteren haritalar çıkarabiliyor. Bu haritalar, iklim değişikliğinin ve yaşam alanı kaybının göç zamanlarını ve türlerin yayılışını nasıl değiştirdiğini incelemek ve koruma çalışmalarını planlamak için kullanılıyor.

AzimSanat

Londra Metrosu’nun eski teknik ressamı Harry Beck, 1931’de metro haritasını bir şemaya çevirdi: Hatları düz çizdi, belirli açılar kullandı, istasyonları gerçek uzaklıklara bakmadan eşit aralıklarla dizdi. Yolcular haritayı çok daha kolay okudu; bugün metro haritalarının çoğu onun fikrini izler.

Beck, metronun sinyal bürosunda elektrik devre şemaları çizen bir teknik ressamdı; haritayı 1931’de, bu işinden çıkarıldığı dönemde tasarladı. Metro yöneticileri, kimsenin sipariş etmediği ve gerçek uzaklıkları göstermeyen bu tasarıma önce kuşkuyla baktı ve onu 1933’te yalnızca küçük bir broşürde denedi. Yolcular haritayı hemen benimsedi. Beck’e çizim için on, afiş hâli için beş gine ödendi (gine, eski bir İngiliz para birimiydi); o da haritayı 1960’a kadar geliştirmeyi sürdürdü. Bugün her Londra metro haritasında, tasarımın Beck’in 1931’deki özgün çiziminden geliştirildiğini belirten bir satır yer alır.

AzimTeknoloji

Kaldırımlara ve peronlara döşenen kabartmalı yüzeyler, görme engelli ve az gören insanların yollarını hissederek bulmasını sağlar. Desen ayakla ya da bastonla hissedilir; yaya geçidini ya da peron kenarını haber verir veya gidilecek yönü gösterir.

Kabartmalı yer döşemesini 1965’te Japonya’da Seiichi Miyake, Braille alfabesinden esinlenerek geliştirdi. İlk bloklar 1967’de Okayama’da, bir görme engelliler okulunun yakınındaki bir caddeye döşendi; sonra Japonya’nın sokaklarına ve istasyonlarına yayıldı. Başka ülkeler de ardından geldi; Avustralya, 2000 Sidney Olimpiyatları’nın bütün mekânlarına bu döşemeleri uyguladı. En yaygın sistemde sıra sıra yuvarlak kabartmalar “dur ve dikkat et”, uzun paralel çizgiler ise “bu yönden yürü” anlamına gelir. Her ülkenin kendine göre farkları olduğu için döşemelerin tutarlı yerleştirilmesi önemlidir: Yanlış yere konan bir döşeme, yol göstermesi gereken kişiyi yanıltabilir.

MerakZihin

İnsanların hep aynı kestirmeden yürümesiyle çimende ya da toprakta açılan resmî olmayan patikalara şehircilikte “arzu yolu” denir. Bu izler çoğu zaman, planlanan yolun yanlış yere yapıldığını gösterir.

Ayakla açılan patika, resmî yolun fazla uzun, fazla dolambaçlı ya da yanlış yöne gittiğinin kanıtıdır. Bazı plancılar bundan bilerek yararlanır. Anlatılana göre Finlandiya’da park plancıları, mevcut yollar karın altında kaldığında, ilk kar yağışının hemen ardından parkları gezip insanların ayak izlerinin nereden geçtiğine bakar. Bazı arzu yolları zamanla büyük caddelere dönüştü: New York’taki Broadway’in bir bölümünün, Avrupalı sömürgeciler gelmeden çok önce yerli Wecquaesgeek halkının kullandığı bir patikayı izlediği düşünülüyor. Üniversiteler ve parklar da bazen hangi izlerin oluşacağını bekleyip yolları ona göre döşer.

MerakTeknoloji

İnternette gönderilen neredeyse her şey paket anahtarlamayla yol alır: Veri, her biri adres bilgisi taşıyan küçük paketlere bölünür; paketler ağda farklı yollardan gidebilir ve varış noktasında yeniden birleştirilir.

Eski telefon ağları, bir görüşme boyunca iki uç arasındaki hattın tamamını, sessiz anlarda bile, o görüşmeye ayırırdı. Paket anahtarlamada ise pek çok kullanıcı aynı bağlantıları paylaşır; bir yol kesilirse paketler başka yoldan gider. Fikir 1960’larda iki kişinin aklına birbirinden habersiz geldi. ABD’deki RAND Corporation’da Paul Baran, 1960’ların başında savaşta hasar görse bile çalışmayı sürdürebilecek bir ağ tasarladı. İngiltere’deki Ulusal Fizik Laboratuvarı’nda (NPL) Donald Davies ise 1965’ten itibaren, hatları çok sayıda bilgisayar kullanıcısının verimli biçimde paylaşabilmesi için benzer bir tasarıma ulaştı ve “paket anahtarlama” terimini o buldu. Laboratuvarın ağı 1970’te hizmete girdi; Davies’in fikirleri internetin öncüsü ARPANET’in biçimlenmesine de katkıda bulundu.

MerakDil

Mors alfabesi her harfi kısa ve uzun işaretlerden oluşan bir desenle yazar; böylece bir mesaj tıkırtı, ses, ışık ya da elektrik sinyali olarak yol alabilir. 1840’lardan itibaren elektrikli telgrafla uzak mesafelere mesaj göndermeyi mümkün kıldı.

Samuel Morse’un 1837 dolaylarındaki ilk telgraf kodu yalnızca rakamlardan oluşuyordu; her sayı bir kod sözlüğündeki bir sözcüğe karşılık geliyordu. Ortağı Alfred Vail 1840’ta kodu harflere genişletti ve en sık kullanılan harflere en kısa işaretleri verdi. Hangi harflerin sık kullanıldığını, yerel bir gazetenin matbaasındaki kurşun harfleri sayarak bulmuştu. 1848’de Alman telgraf öncüsü Friedrich Gerke kodu sadeleştirdi; onun sürümü, 1865’te Paris’te kabul edilen Uluslararası Mors Alfabesi’nin temeli oldu. Gemiler, ünlü SOS dâhil imdat çağrılarını 1999’da uyduya dayalı sistemlere geçilene kadar Mors’la gönderdi. Amatör telsizciler Mors’u bugün de kullanıyor, seyrüsefer vericileri de kimliklerini hâlâ Mors koduyla bildiriyor.

MerakTeknoloji

Eyfel Kulesi yazın kışa göre 15 santimetreye kadar uzayabilir, çünkü demiri sıcakta genleşir.

Demir ısındıkça genleşir, soğudukça büzülür. Kulenin iskeleti 7.300 ton demirden oluşur: 18.038 parça, 2,5 milyon perçinle birleştirilmiştir. Güneş kuleyi nadiren eşit ısıtır. Açık bir günde güneşe bakan yüz gölgedeki yüzden daha çok genleşir ve kulenin tepesi güneşin tersine doğru 18 santimetreye kadar eğilir; hava serinleyince yeniden yerine döner. Rüzgâr da tepeyi 9 santimetreye kadar sallar. Kuleyi, 1889 Paris Dünya Fuarı için Gustave Eiffel’in şirketi inşa etti. Demirin paslanmaması için kule yedi yılda bir yaklaşık 60 ton boyayla boyanır; bugüne kadar en az 19 kez baştan sona boyandı.

MerakTeknoloji

IBM’in 1980’de piyasaya sürdüğü 3380 disk sürücüsü, bir gigabayttan fazla veri saklayabilen ilk cihazlardandı. Buzdolabı büyüklüğündeki bir dolaba 2,52 gigabayt sığıyordu.

IBM, 3380 gibi makinelere “doğrudan erişimli depolama aygıtı” adını veriyordu. Bunlar bankaların, havayollarının ve devlet dairelerinin ana bilgisayarlarına, yani kurumun bütün işini gören büyük merkezî bilgisayarlara bağlanan disk birimleriydi. Aranan kayda, bant gibi baştan sarmaya gerek kalmadan doğrudan ulaşmayı sağlıyorlardı. Her 3380’in içinde iki kapalı disk grubu ve dört ayrı okuma-yazma kolu vardı; piyasaya çıktığında modeline göre 81.000 ile 142.200 dolar arasında satılıyordu. Cihaz on beş yılı aşkın süre üretildi ve IBM tarihinin en başarılı ürünlerinden biri oldu. Bugün tırnak büyüklüğündeki bir microSD kart bir terabayt, yani bunun yaklaşık 400 katı veri saklayabiliyor; üstelik fiyatı kat kat düşük.

MerakTeknoloji

Bazı Roma betonları yaklaşık 2.000 yıldır deniz suyunun içinde ayakta duruyor. Son araştırmalar, kimi Roma karışımlarının küçük çatlaklarını kendi kendine kapatabildiğini düşündürüyor.

Romalı ustalar kireci moloz taşla ve çoğu zaman Napoli yakınlarındaki Pozzuoli çevresinden gelen volkanik külle karıştırırdı. 2017’de jeolog Marie Jackson’ın yönettiği bir ekip, Roma liman duvarlarına sızan deniz suyunun beton içinde zamanla yeni mineraller oluşturduğunu ve betonu giderek daha sıkı bağladığını gösterdi. MIT’den Admir Masic’in yönettiği 2023 tarihli bir çalışma ise Roma betonundaki küçük beyaz kireç topaklarını inceledi. Uzun süre özensiz karıştırmanın izi sayılan bu topakların, sönmemiş kirecin sıcakken karıştırılmasından kaldığı sonucuna vardı. Bir çatlağa sızan su bu kirecin bir kısmını çözer; kireç yeniden kristalleşerek çatlağı doldurabilir. Paslanacak çelik donatısı olmayan Roma betonu, modern betonun bozulmasının başlıca nedenlerinden birinden de uzak kalır. Roma’daki Pantheon’un yaklaşık 1.900 yıllık kubbesi, bugün hâlâ dünyanın donatısız en büyük beton kubbesidir.

MerakSanat

Özgürlük Heykeli 1886’da açıldığında yeni bakırın parlak kızıl kahverengisindeydi. Bugünkü ünlü yeşil rengi, bakır hava ve nemle tepkimeye girdikçe yaklaşık otuz yılda oluşan ince bir tabakadan, yani patinadan gelir.

Heykeli Fransız heykeltıraş Frédéric Auguste Bartholdi tasarladı; Fransız halkının Amerika Birleşik Devletleri’ne armağanıdır. İçindeki demir iskeletin tasarımı ise Gustave Eiffel’e aittir. Dış yüzey, yalnızca 2,4 milimetre kalınlığında, yani üst üste konmuş iki bozuk para kadar ince bakır levhalardan oluşur; levhalar elde dövülerek biçimlendirildi. Bakır yağmur, deniz havası ve şehrin dumanıyla tepkimeye girdikçe üzerinde yeşil bir bakır tuzları tabakası oluştu. ABD Ulusal Park Servisi’ne göre heykelin tamamen yeşile dönmesi yaklaşık otuz yıl sürdü. Bu tabaka bir bozulma değildir: Yüzeyi kaplayarak alttaki bakırı daha fazla aşınmaktan korur.

MerakSanat

Çin porseleni, Avrupa’da kimse yapamadığı için yüzyıllarca çok değerliydi; İngilizcede kaliteli sofra takımına hâlâ “china” denmesi bundandır. Sır 1708’de Saksonya’da çözüldü: Altın yapsın diye tutsak edilen simyacı Johann Friedrich Böttger, bilgin Ehrenfried Walther von Tschirnhaus’la birlikte Avrupa’nın ilk porselenini yaptı.

Böttger, sıradan metali altına çevirebileceğini iddia etmişti; bu yüzden Saksonya Prensi ve Lehistan Kralı Güçlü August onu 1701’den itibaren gözetim altında tutup çalıştırdı. Buluş ortak bir emeğin ürünüydü. Tschirnhaus uzun süredir yerel kil ve minerallerle, bu arada gerçek sert porselenin temel maddesi olan beyaz kil, yani kaolinle deneyler yapıyordu; ama Ekim 1708’de ansızın öldü. Onun notlarından yararlandığı anlaşılan Böttger, bir hafta içinde krala porselen yapabileceğini bildirdi. Üretim 1710’da, “beyaz altın” denen bu malzemenin sırrını rakip saraylardan saklamak için Meissen’deki Albrechtsburg Şatosu’nda başladı.

MerakSanat

Bir fotoğraf makinesiyle çekilip günümüze ulaşan en eski görüntü, Nicéphore Niépce’in Fransa’daki Le Gras adlı evinin üst kat penceresinden görünen bulanık bir çatı manzarasıdır. 1826 ya da 1827’de çekilen bu fotoğraf için saatler, belki de günler süren bir pozlama gerekti.

Niépce kendi yöntemine “güneşle yazı” anlamında heliografi adını verdi. Kalay alaşımından bir levhayı, ışık gördükçe sertleşen doğal bir asfalt olan Judea bitümüyle kapladı ve pencereye doğru çevrilmiş basit bir karanlık kutuya, yani camera obscuraya yerleştirdi. Işığın düştüğü yerlerde bitüm sertleşti; kalan kısmı lavanta yağı ile beyaz neft karışımıyla yıkandı ve geriye görüntü kaldı. Güneş binaların iki yanına da vurduğu için pozlamanın uzun sürdüğü bellidir: Geleneksel tahmin sekiz saat kadardır, ama yöntemi yeniden deneyen günümüz araştırmacılarından biri birkaç gün sürmüş olması gerektiği sonucuna vardı. Levha bugün Teksas’ın Austin kentindeki Harry Ransom Center’da, oksijensiz, kapalı bir kutuda saklanıyor.

MerakUzay

Şili’deki yeni Vera C. Rubin Gözlemevi, ilk görüntülerini Haziran 2025’te yayımladı. Yaklaşık on saatlik deneme gözleminde daha önce kimsenin görmediği 2.104 asteroit buldu; ilk geniş görüntülerinde ise 10 milyon kadar galaksi vardı.

Rubin Gözlemevi, Şili’deki And Dağları’nda, Cerro Pachón’da kurulu. 8,4 metrelik bir aynası ve bugüne dek yapılmış en büyük dijital kamerası var: küçük bir otomobil büyüklüğünde, 3.200 megapiksellik bir aygıt. Adını, galaksilerin dönüşü üzerine çalışmalarıyla karanlık maddenin varlığına güçlü kanıtlar sunan Amerikalı gökbilimci Vera Rubin’den alıyor. Gözlemevi 2026’da on yıl sürecek büyük taramasına başladı: Güney gökyüzünün tamamını birkaç gecede bir fotoğraflayıp hareket eden, parlayan ya da sönükleşen her şeyi yakalayacak. Bir karşılaştırma: Dünya’daki bütün öteki gözlemevleri bir yılda toplam 20.000 kadar yeni asteroit keşfeder. Rubin ise ilk on saatinde 2.104 tane buldu; yedisi Dünya’ya yakın geçen asteroitlerdi.

MerakTeknoloji

2025’te bir yapay zekâ modeli, bakterileri öldüren virüsler olan bakteriyofajlar için eksiksiz genomlar tasarladı; bu tasarımlardan 16’sı laboratuvarda gerçek virüs gibi çalıştı. Ekip bunları, yapay zekânın yazdığı ilk çalışan faj genomları olarak tanımladı.

Brian Hie ve Samuel King’in yönettiği ekip, sohbet robotlarının metinden öğrenmesine benzer biçimde, bakteri ve fajlara ait milyonlarca DNA dizisiyle eğitilmiş Evo adlı bir yapay zekâ modelini kullandı. Modeli, küçük fajlardan oluşan bir ailenin yaklaşık 14.500 genomuyla ayrıca eğittiler ve ondan, genomu yalnızca 5.400 kadar DNA harfinden oluşan, iyi tanınan phiX174 fajının yeni sürümlerini yazmasını istediler. Laboratuvarda üretilen 302 tasarımdan 16’sı E. coli bakterilerini enfekte edip öldürdü; bazıları doğal faja göre daha hızlı çoğaldı. Yapay zekânın tasarladığı fajların bir karışımı, phiX174’e direnç kazanmış bakterilerin de üstesinden geldi. Sonuçlar önce, henüz başka bilim insanlarınca denetlenmemiş bir ön baskı makalesiyle paylaşıldı. Faj tedavisi, antibiyotiğe dirençli enfeksiyonlara karşı umut bağlanan yollardan biri.

MerakTarih

Hayalet Ordu, sanatçılar, tasarımcılar ve ses mühendislerinden kurulu gizli bir ABD Ordusu birliğiydi. 1944 ve 1945’te şişme tanklar, kaydedilmiş savaş sesleri ve sahte telsiz konuşmalarıyla Alman kuvvetlerini kandırdı. Yirmiden fazla aldatma harekâtı düzenleyen birliğin binlerce kişinin hayatını kurtardığı düşünülüyor.

Resmî adı 23. Karargâh Özel Birlikleri olan birlikte, çoğu sanat okullarından ve reklam ajanslarından toplanmış yaklaşık 1.100 kişi vardı; bu küçük birlik kendini 30.000 kişilik bir kuvvet gibi gösterebiliyordu. Askerler lastikten tanklar, kamyonlar ve toplar şişirdi, zırhlı birlik seslerini kilometrelerce öteden duyulan dev hoparlörlerden çaldı ve düşman dinlesin diye sahte telsiz mesajları gönderdi. Moda tasarımcısı Bill Blass ile ressam Ellsworth Kelly de bu birlikteydi. Yaptıkları iş 1996’ya kadar gizli tutuldu. ABD Kongresi 2022’de birliğe ülkenin en yüksek sivil nişanlarından biri olan Kongre Altın Madalyası’nı verdi; madalya 21 Mart 2024’teki bir törenle teslim edildiğinde hayatta yalnızca birkaç gazi kalmıştı.

MerakTeknoloji

1983’te bir Air Canada Boeing 767’si, yakıtı kilogram yerine libreyle hesaplandığı için 12.500 metre yükseklikte yakıtsız kaldı. Pilotlar uçağı süzülerek alçalttı ve yarış pistine dönüştürülmüş eski bir havaalanı pistine indirdi.

Kanada o yıllarda metrik sisteme geçiyordu ve yeni 767, Air Canada’nın yakıtı kilogramla ölçen ilk uçaklarındandı. Yer ekibi hesapta libre katsayısını kullanınca uçak, ihtiyacının yarısından az yakıtla havalandı ve Manitoba üzerinde iki motoru da durdu. Kaptan Bob Pearson’ın deneyimli bir planör pilotu olması büyük şanstı. İkinci pilot Maurice Quintal ise bir zamanlar görev yaptığı Gimli’deki eski hava üssünü hatırladı. Üssün pistlerinden biri artık drag yarışlarına ayrılmıştı ve o gün orada yarış vardı. İnişte burun tekerleği çöktü, uçak oradaki insanlara ulaşmadan durdu. Kimse ağır yaralanmadı. “Gimli Planörü” diye anılan uçak, 2008’e kadar Air Canada’da uçmaya devam etti.