Hayatı değiştiren icatlar

Teknoloji

Günlük hayatımıza giren teknolojilerin kökenleri ve onları geliştiren insanların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 7Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTeknoloji

İsviçreli mühendis George de Mestral, 1941’de Alpler’de yürüyüşten döndüğünde köpeğinin tüylerine yapışan dikenleri merak etti. Mikroskopla bakınca dikenlerdeki minik kancaların tüylerdeki ilmeklere takıldığını gördü. Sonraki on yılını bu fikri cırt cırta dönüştürmekle geçirdi.

Dikenler, yol kenarlarında sık görülen dulavratotundandı. Bu bitkinin tohum başları, geçen hayvanlara tutunan minicik kancalarla kaplıdır. De Mestral, kancaları ve ilmekleri kumaşta taklit etmek için Lyon’daki dokumacılarla yıllarca çalıştı; sonunda kızılötesi ışık altında dikilen naylonla sonuç aldı. Sistemin patentini 1950’lerde aldı ve adını Fransızca velours (kadife) ile crochet (kanca) sözcüklerinden türeterek Velcro koydu. Tekstil uzmanları fikre önce güldü; cırt cırt ancak NASA’nın Apollo görevlerinde ağırlıksız ortamda eşyaları yerinde tutmak için onu kullanmasıyla yaygınlaştı. Doğadaki tasarımları taklit etme yaklaşımı olan biyomimetiğin erken örneklerinden biri olarak sık sık anılır.

MerakTeknoloji

Paslanmaz çeliği 1913’te Sheffield’da metalürji uzmanı Harry Brearley geliştirdi; aslında top namlularının çabuk aşınmasına çare arıyordu. Sık anlatılan hikâyeye göre Brearley, başarısız saydığı örnekleri hurdaya attıktan haftalar sonra birinin hiç paslanmadığını fark etti.

Brearley okulu on iki yaşında bırakıp bir çelik fabrikasında işçi olarak çalışmaya başladı; kimyayı ve metalürjiyi evde ve akşam kurslarında kendi kendine öğrendi. Brown-Firth laboratuvarlarında kromlu çelikleri denerken, Ağustos 1913’te yüzde 12,8 krom içeren bir çelik döktü. Kendi notlarında anlattığı olay, hurda yığını hikâyesinden daha sadedir: Yeni çelik, mikroskop için numuneleri aşındırmakta kullanılan asitlere direnç gösteriyordu. Bunun nedeni, kromun yüzeyi kapatan ince ve görünmez bir oksit tabakası oluşturmasıdır. Sirke ve limon suyu da çeliği lekelemeyince Brearley’nin aklına silahlar değil, Sheffield’ın ünlü çatal bıçak sanayisi geldi. Çeliğe “pas tutmaz çelik” adını verdi; “paslanmaz çelik” adı ise Sheffield’daki çatal bıçak üreticisi R. F. Mosley’den Ernest Stuart’ın önerisiydi.

MerakYemek

Yaygın anlatıya göre Amerika’nın ünlü çubuklu buzu Popsicle’ı 1905’te 11 yaşındaki Frank Epperson icat etti: Suyla karıştırdığı gazoz tozunu, karıştırma çubuğu içindeyken bir gece dışarıda unuttu ve sabah donmuş buldu. Fikrin patentini 1924’te aldı ve ürünü önce “Epsicle” adıyla sattı.

Epperson’un ailesi bu hikâyeyi on yıllarca anlattı, ama yemek tarihçileri bazı kuşkulara dikkat çekti: Hava kayıtları, Epperson’un büyüdüğü San Francisco körfez bölgesinde 1905’te bir gece dondurucu soğuk olduğunu açıkça göstermiyor. Üstelik 1870’lerde satılan “Hokey Pokey” gibi çubuklu meyveli buzlar ondan önce de vardı. Kesin olarak belgelenen ise patenttir: Ağustos 1924’te verilen patent, elle temas etmeden, dolayısıyla temiz biçimde yenebilen çubuklu donmuş bir tatlıyı tarif ediyordu. Çocukları bu buzlara “Pop’s ‘sicles”, yani “babamın buzları” diyordu; Popsicle adı buradan kaldı. Epperson, Büyük Buhran yıllarında haklarını satmak zorunda kaldı ve marka başka sahiplerin elinde büyüdü.

MerakTeknoloji

Lamine güvenlik camı 1903’te bir kazayla doğdu: Fransız kimyager Édouard Bénédictus, cam bir laboratuvar şişesini raftan düşürdü. Şişe çatladı ama dağılmadı, çünkü içindeki kurumuş plastik tabaka parçaları bir arada tuttu. Bugünkü araba ön camları da aynı fikre dayanır.

Şişede daha önce ilk plastiklerden biri olan selüloz nitrat bulunmuştu; madde kuruyunca şişenin iç yüzünde saydam bir tabaka bırakmıştı. Bénédictus, iki kadının bir araba kazasında etrafa saçılan camlarla ağır yaralandığını duyana kadar bunun üzerinde pek durmadı. 1909’da iki cam arasına plastik yerleştirme yönteminin patentini aldı, 1911’de de bu camı üretmek için Société du Verre Triplex’i kurdu. Üretim yavaş ve pahalı olduğu için otomobil üreticileri camı benimsemekte ağır davrandı; ilk büyük kullanım alanlarından biri, Birinci Dünya Savaşı’nda gaz maskelerinin göz camları oldu. 1930’larda eskisi zamanla sararan tabakanın yerini PVB adlı daha saydam ve dayanıklı bir plastik aldı. Ön camlarda bugün de PVB kullanılıyor.

MerakTeknoloji

Amerikalı pilot Douglas Corrigan’ın 1938’de Atlantik’i uçakla geçmesine izin verilmedi. Corrigan, Kaliforniya’ya gideceğini söyleyerek New York’tan havalandı ve 28 saat sonra Dublin’e indi. Pusulasını yanlış okuduğunu söyledi. Kimse ona inanmadı, ama kimse de kızmadı.

Corrigan, Charles Lindbergh’in ünlü uçağı Spirit of St. Louis’in yapımında çalışmış, kanadını birleştirip yakıt depolarını takmıştı. Yıllarca Atlantik’i kendisi de geçmek için izin istedi, ama denetçiler dokuz yıllık, üzerinde çok oynanmış Curtiss Robin uçağını her seferinde bu uçuşa uygun bulmadı. Bunun üzerine evine, Kaliforniya’ya döneceğini bildiren bir uçuş planı verdi, New York’tan havalandı ve doğuya yöneldi. Pilot lisansı yalnızca 14 gün askıya alındı; ceza, kendisi ve uçağı gemiyle New York’a döndüğü gün sona erdi. Broadway’de onun için düzenlenen konfetili geçit törenine, Lindbergh’i karşılayan kalabalıktan daha çok insan katıldı. Corrigan da pusula hikâyesinden ömrünün sonuna kadar vazgeçmedi.

MerakTeknoloji

Slinky’nin hikâyesi 1943’te, deniz mühendisi Richard James’in raftan düşürdüğü bir yayla başladı. James, dalgalı denizde gemi aletlerini sabit tutacak yaylar üzerinde çalışıyordu; düşen yay yerde takla ata ata yürüdü. Oyuncağın adını eşi Betty bir sözlükte buldu.

James, yayın takırdayarak düşmek yerine zarifçe takla attığını görmüştü. Eşi Betty ile birlikte onu iki yılda bir oyuncağa dönüştürdüler. Betty’nin seçtiği “slinky” sözcüğü İngilizcede zarif ve kıvrak anlamına geliyor. Oyuncakçılar önce çekingen davrandı, ama Kasım 1945’te Philadelphia’daki Gimbels mağazasında yapılan gösteride ilk 400 Slinky doksan dakikada satıldı. Richard 1960’ta işi de aileyi de bırakıp misyoner olmak için Bolivya’ya gitti. Betty altı çocuğuyla kaldı, şirketin başına geçti ve onu onlarca yıl yönetti. Oyuncağın ilk 60 yılında yaklaşık 300 milyon Slinky satıldı. 1985’te Discovery uzay mekiğindeki astronotlar, oyuncakların uzayda nasıl davrandığını göstermek için bir Slinky’yi kameraya çekti.

MerakTeknoloji

Play-Doh, Cincinnati’deki Kutol şirketinin duvar kâğıdındaki kömür isini silmek için ürettiği bir macun olarak doğdu. Evlerde kömür sobalarının yerini gazlı ısıtma alınca satışlar çöktü; derken bir anaokulu öğretmeni, çocukların bu macunla şekil yapmaya bayıldığını fark etti.

1950’lerde Kutol iflasın eşiğindeydi ve Joe McVicker şirketi kurtarmak için işin başına geçmişti. Onun akrabası olan anaokulu öğretmeni Kay Zufall, bir gazetede duvar kâğıdı temizleyicisiyle çocuklara sanat etkinlikleri yaptırmaktan söz eden bir yazı okudu. Macunu sınıfında denedi ve çocukların ona bayıldığını gördü. Joe McVicker ile amcası Noah’yı bunu oyuncak olarak satmaya ikna etti; Play-Doh adını da eşiyle birlikte o buldu. Temizleyicideki deterjan çıkarıldı, macuna renkler ve yeni bir koku katıldı. McVicker’lar 1956’da onu üretmek için Rainbow Crafts şirketini kurdu. Marka birkaç kez el değiştirdikten sonra 1991’de Hasbro’ya geçti. İlk 50 yılında iki milyardan fazla kutu satıldı.

MerakTeknoloji

Kimyager Harry Coover’ın ekibi 1942’de silah nişangâhları için şeffaf bir plastik ararken her şeye yapışan bir madde üretti ve onu işe yaramaz diye bir kenara koydu. Coover 1951’de aynı maddeyle yeniden karşılaşınca bunun anında yapışan bir tutkal olduğunu anladı: bugün Japon yapıştırıcısı dediğimiz şey.

Bu madde bir siyanoakrilattı: En ufak nemle, hatta ciltteki ya da havadaki suyla karşılaşınca saniyeler içinde sertleşen bir sıvı. Coover 1951’de Tennessee’deki Eastman Kodak laboratuvarında, jet uçaklarının kokpit camları için ısıya dayanıklı plastikleri deneyen bir ekibin başındaydı. Ekipteki bir kimyager pahalı bir laboratuvar aletinin parçalarını bu maddeyle birbirine yapıştırıp aleti kullanılmaz hâle getirince Coover, ısı ya da baskı gerektirmeyen bir yapıştırıcı bulduklarını fark etti. Kodak onu 1958’de Eastman 910 adıyla satışa çıkardı. Vietnam Savaşı’nda sıhhiyeciler, yaralı askerlerin kanamasını hastaneye ulaşana kadar yavaşlatmak için siyanoakrilat spreyi kullandı. Benzer yapıştırıcılarla bugün de kesikler ve ameliyat yaraları kapatılıyor.

MerakTarih

Apollo 11 Temmuz 1969’da Ay’a inmeden önce Beyaz Saray, Neil Armstrong ile Buzz Aldrin Ay’da mahsur kalırsa Başkan Nixon’ın okuyacağı bir konuşma hazırlatmıştı. Konuşmaya hiç gerek kalmadı ve metin otuz yıl boyunca neredeyse hiç bilinmedi.

Konuşmayı William Safire yazdı. Safire metni 18 Temmuz 1969’da, Nixon’ın kurmay başkanı H. R. Haldeman’a gönderdiği bir notta sundu. Senaryoya göre Ay modülünün motoru çalışmayacak ve iki astronot Ay’dan ayrılamayacaktı. Komuta modülüyle yörüngede dönen Michael Collins ise Dünya’ya dönebilecekti. Notta bir plan da vardı: Nixon önce astronotların eşlerini telefonla arayacak, yayından sonra Görev Kontrol Merkezi astronotlarla bağlantıyı kesecek, bir din adamı da denizde yapılan cenaze törenlerine benzer bir törenle onların ruhlarını Tanrı’ya emanet edecekti. Konuşmanın son cümlesi, Rupert Brooke’un Birinci Dünya Savaşı’nda yazdığı “The Soldier” şiirine gönderme yapıyordu. Not 1999’da geniş kamuoyunca duyuldu; bugün ABD Ulusal Arşivleri’nde saklanıyor.

MerakTeknoloji

“Mekanik Türk” diye bilinen satranç makinesi 84 yıl boyunca Avrupa’yı ve Amerika’yı dolaştı, Benjamin Franklin ve Napolyon gibi rakipleri yendi. Osmanlı kıyafetli figürün dolabında aslında bir satranç ustası saklanıyordu.

Wolfgang von Kempelen, Türk’ü 1770’te Viyana’daki Schönbrunn Sarayı’nda İmparatoriçe Maria Theresa’yı etkilemek için yaptı. Her gösteriden önce dolabın kapıları teker teker açılıp içindeki dişliler gösteriliyor, bu sırada gizli oyuncu görünmeden bir bölmeden ötekine kayıyordu. Oyunu, tahtanın altındaki mıknatıslar sayesinde izliyordu. Makine oyunlarının çoğunu kazandı, ama dönemin en güçlü oyuncusu François-André Philidor’a yenildi. Kempelen’in ölümünden sonra onu satın alan Johann Maelzel, makineyi Amerika’ya götürdü. Edgar Allan Poe 1836’da içeride bir insan olması gerektiğini savundu, ama ayrıntıların çoğunda yanıldı. Makine 1854’te Philadelphia’daki bir yangında yandı. Amazon da 2005’te, bilgisayarların yapamadığı küçük işleri insanların üstlendiği hizmetine onun adını verdi: Mechanical Turk.

MerakTarih

Herkulaneum’daki bir Roma villasında bulunan yüzlerce papirüs tomarı, MS 79’da Vezüv’ün püskürmesiyle kömürleşti ve açılamayacak kadar kırılgan. Araştırmacılar artık bu tomarları röntgenle tarıyor, mürekkebi yapay zekâ yardımıyla seçerek metni hiç açmadan okuyor.

Tomarlar, 1750’lerde bulunan Papirüsler Villası’ndan geliyor; burası Roma dünyasından bugüne kalmış bilinen tek büyük kütüphane. İlk dönemlerde tomarları açma girişimleri birçoğunu yok etti. Kentucky Üniversitesi’nden Brent Seales’in ekibi, taranan bir tomarı bilgisayarda sanal olarak açmanın yolunu buldu. Örneklerden öğrenen bir yapay zekâ türü olan makine öğrenmesi de kömürleşmiş papirüs üzerindeki karbon mürekkebin belli belirsiz dokusunu seçecek biçimde eğitildi. 2023’te Vesuvius Challenge adlı ödüllü yarışmada ilk sözcük okundu: Yunanca “mor” anlamına gelen porphyras. 25 Haziran 2026’da ise PHerc. 1667 adlı tomarın baştan sona okunduğu duyuruldu. Metin, büyük olasılıkla MÖ 2. yüzyıldan kalma, ahlak üzerine Stoacı bir inceleme. Yüzlercesi hâlâ açılmayı bekliyor.

MerakTeknoloji

Oyuncu Hedy Lamarr ile besteci George Antheil 1942’de, düşmanın radyoyla yönlendirilen torpidoların sinyalini bozmasını önleyen bir yöntemin patentini aldı: Sinyal sürekli frekans değiştiriyordu. Bugün Bluetooth da bu frekans atlama ilkesini kullanıyor.

1914’te Viyana’da doğan Lamarr, Hollywood’da “dünyanın en güzel kadını” diye tanıtılan bir yıldız oldu; ama oynadığı rollerden sıkılıyor, evinde icatları için ayrı bir masa tutuyordu. Otomatik piyanolar için yazdığı bir eserle tanınan Antheil, verici ile torpidonun 88 frekans arasında aynı sırayla atlamasını, pianola rulolarına benzer delikli şeritlerle sağlamayı önerdi; 88, piyanodaki tuş sayısıydı. ABD Donanması fikri rafa kaldırdı, patentin süresi de ikisine bir kuruş kazandırmadan doldu. Frekans atlama sonradan askerî ve sivil telsiz iletişiminde yaygınlaştı; Bluetooth da bu yöntemi kullanıyor. Lamarr, ölümünden on dört yıl sonra, 2014’te ABD Ulusal Mucitler Onur Listesi’ne alındı.

MerakTeknoloji

Nisan 1970’te Apollo 13’te, Dünya’dan 300.000 km’den fazla uzakta bir oksijen tankı patladı ve üç astronot iki kişilik ay modülüne sığınmak zorunda kaldı. Yerdeki mühendisler, komuta modülünün kare hava filtrelerini ay modülünün yuvarlak yuvalarına uydurmanın yolunu yalnızca araçta bulunan malzemelerle bulmak zorundaydı.

Üç kişinin iki kişilik bir araçta nefes alması karbondioksiti tehlikeli düzeylere doğru tırmandırıyordu; ay modülünde bu gazı tutan lityum hidroksit kutuları da yetmiyordu. Ed Smylie’nin yönettiği mühendisler, araçta olduğu bilinen malzemelerle bir bağlantı parçası tasarladı: plastik poşetler, uçuş planının kapağından karton, koli bandı, bir uzay giysisi hortumu ve bir çorap. Görev Kontrol talimatları telsizden mürettebata adım adım okudu ve düzenek işe yaradı. Cankurtaran olarak tasarlanmamış ay modülü, Jim Lovell, Jack Swigert ve Fred Haise’i yaklaşık dört gün hayatta tuttu; üçü de 17 Nisan 1970’te sağ salim okyanusa indi. NASA bu göreve sonradan “başarılı bir başarısızlık” dedi.

MerakTeknoloji

Teflon 1938’de tesadüfen bulundu: DuPont kimyageri Roy Plunkett, tartıda dolu görünen ama vanası açılınca hiçbir şey çıkmayan bir gaz tüpüyle karşılaştı. Tüpü kesip açtığında gazın, neredeyse hiçbir şeyin yapışmadığı beyaz, kaygan bir toza dönüştüğünü gördü.

Plunkett, DuPont’un Jackson Laboratuvarı’nda yeni soğutucu gazlar üzerinde çalışıyordu ve tüpte başlangıç maddesi olarak tetrafloroetilen gazı saklıyordu. Tüpün içinde bu gazın küçük molekülleri birbirine eklenip uzun zincirler oluşturmuştu; buna polimerleşme denir. Ortaya çıkan madde politetrafloroetilendi, kısaca PTFE. PTFE neredeyse hiçbir kimyasaldan etkilenmez ve bilinen en kaygan katılardan biridir. İlk önemli kullanım alanı, İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasını geliştiren Manhattan Projesi oldu: Aşındırıcı uranyum bileşikleriyle temas eden donanımda sızdırmazlık sağladı. DuPont, Teflon adını 1945’te tescil ettirdi. Yapışmaz tava ise daha sonra geldi: Fransız mühendis Marc Grégoire, eşi Colette’in ısrarıyla tavaları bununla kapladı ve 1956’da Tefal’i kurdu.

AzimTeknoloji

İngiliz mucit James Dyson, tozu havadan döndürerek ayıran torbasız bir elektrikli süpürge üzerinde yaklaşık beş yıl çalıştı; kendi anlatımına göre işe yarayan tasarımdan önce 5.126 prototip başarısız oldu. Büyük üreticiler fikri geri çevirince süpürgeyi sonunda kendi şirketiyle piyasaya çıkardı.

Dyson’ın aklına bu fikir 1978’de, kendi süpürgesinin torbası tozla doldukça emişini yitirdiğini fark edince geldi. Kereste fabrikalarında ve sanayide kullanılan siklon ayırma yöntemini uyarladı: hızla dönen hava tozu dışarıya doğru savurur, toz bir hazneye düşer ve torbaya gerek kalmaz. Kendi anlatımına göre 5.127 prototip yaptı ve yalnızca sonuncusu işe yaradı. İngiliz üreticiler tasarımı geri çevirdi; Dyson’a göre nedenlerden biri, yedek torba satışından elde ettikleri kârdı. İlk sürüm G-Force, bir lisans anlaşmasıyla 1986’da Japonya’da satışa çıktı; Dyson 1993’te de kendi makinesi DC01’i Britanya’da piyasaya sürdü.

AzimTeknoloji

Margaret Hamilton, Apollo uzay araçlarındaki bilgisayarların uçuş yazılımını yazan MIT ekibini yönetti. Apollo 11 Ay’a alçalırken bilgisayar aşırı yüklenince yazılım öncelikli olmayan işleri bıraktı ve inişin kritik işlerini sürdürdü.

İnişten önceki son dakikalarda Apollo güdüm bilgisayarı 1201 ve 1202 alarmları verdi; bu, bilgisayarın zamanında bitirebileceğinden fazla iş yüklendiği anlamına geliyordu. Fazladan yükün büyük kısmı, Ay yörüngesinde ana gemiyle buluşmak için kullanılan buluşma radarından geliyordu: radar, hesaplama zamanını tüketen gereksiz sinyaller gönderiyordu. Hamilton’ın ekibinin MIT’deki öteki mühendislerle birlikte yazdığı yazılım, işleri önceliğe göre yürütüyordu: aşırı yüklenince kendini yeniden başlattı, en önemsiz işleri bıraktı ve donup kalmak yerine yön bulma ve motor denetimi işlerini sürdürdü. Görev Kontrol alarmların tehlikeli olmadığına karar verdi ve mürettebata devam etmesini söyledi. Ünlü bir fotoğrafta Hamilton, kendi boyunda bir yığın basılı Apollo program listesinin yanında durur.

AzimTeknoloji

Wilbur ve Orville Wright, 17 Aralık 1903’te Kuzey Carolina’daki Kitty Hawk’ta motorlu bir uçakla, havada kalabilen ve yönetilebilen ilk uçuşları yaptı. Bu başarıya yıllarca planör denemesi, rüzgâr tüneli ölçümü ve yönlendirme çalışmasıyla ulaştılar; bol paralı rakipleri Samuel Langley’nin Aerodrome’u ise aynı yıl iki kez düştü.

Wright kardeşler Ohio’nun Dayton kentinde bisiklet dükkânı işletiyordu. Yayımlanmış kanat kaldırma tablolarını güvenilir bulmayınca 1901’de kendi rüzgâr tünellerini kurdular ve 200 kadar kanat biçimini sınadılar. Asıl kavrayışları, uçan bir makinenin aynı anda üç yönde denetlenmesi gerektiğiydi: yatış (kanatların bir yana yatması), yunuslama (burnun inip kalkması) ve sapma (burnun sağa sola dönmesi). Yatışı, kanat uçlarını burarak denetlediler; bu yönteme kanat bükme denir. İlk uçuşları 12 saniye sürdü ve yaklaşık 37 metre yol aldı; aynı günün dördüncü uçuşu 59 saniyede yaklaşık 260 metreye ulaştı. ABD Savaş Bakanlığı’ndan 50.000 dolar destek alan Langley’nin Aerodrome’u ise 1903’teki iki denemesinde de Potomac Nehri’ne düştü.

AzimTeknoloji

Kendi kendini yetiştirmiş İngiliz marangoz John Harrison, denizde boylamı, yani geminin doğu-batı konumunu bulmaya yetecek şaşmaz saatler yapmak için onlarca yıl uğraştı. Gemi, yerel saati çıktığı limanın saatiyle karşılaştırıp boylamını bulabilirdi; yeter ki saati dalgaya, sıcağa, soğuğa ve neme rağmen doğru işlesin.

Enlem, güneşin ya da Kutup Yıldızı’nın yüksekliğinden oldukça kolay bulunabiliyordu; ama boylam yüzyıllarca denizcilerin başını ağrıttı ve bu yüzden gemiler battı. İngiliz Parlamentosu 1714’te, işe yarar bir yöntem bulana 20.000 sterline varan bir ödül koydu. Önerileri Boylam Kurulu değerlendiriyordu ve kurul çözümün büyük ölçüde gökbilimden gelmesini bekliyordu. Harrison art arda birkaç deniz saati yaptı; sonuncusu H4, büyükçe bir cep saati boyutundaydı. H4, 1761–62’deki Jamaika yolculuğunda 81 günde yalnızca beş saniye kadar geri kaldı. Kurul yine de ödülün koşullarının yerine gelip gelmediğini tartıştı; Harrison son ödemesini ancak 1773’te, Kral III. George’un kendisine arka çıkmasından sonra Parlamento’dan alabildi.

MerakDil

Shigetaka Kurita, 1999’da Japonya’da NTT DoCoMo’nun i-mode adlı mobil internet hizmeti için 176 emoji çizdi; her biri 12’ye 12 piksellik küçücük bir kareye sığıyordu. İlk emojilerin en bilineni olan bu set, 2016’da New York’taki Modern Sanat Müzesi’nin (MoMA) koleksiyonuna girdi.

Şubat 1999’da hizmete giren i-mode sayesinde Japonya’da cep telefonundan e-posta gönderilebiliyor, basit internet sayfaları açılabiliyordu; ama ekranlar küçücüktü, mesajlar da kısa olmak zorundaydı. Kurita, hava durumu, bir ruh hâli ya da bir yer gibi bilgileri tek bir karakterle anlatabilecek küçük simgeler istedi. Seti hava durumunu, ulaşımı, kalpleri, yüzleri ve gündelik eşyaları kapsıyordu. Kurita’ya sık sık “emojinin babası” denir, ama onun seti ilk değildi: Rakip operatör J-Phone’un 1997’de çıkardığı bir telefonda 90 küçük simge zaten vardı; yalnız telefon pek satmamıştı. Emojiler 2010’dan itibaren bütün dünyaya yayıldı. O yıl, her karaktere hangi cihazda olursa olsun aynı görünmesi için sabit bir kod veren uluslararası standart Unicode, emojileri de kapsamına aldı.

MerakDil

Mors alfabesi en kısa işaretleri en sık kullanılan harflere verir: İngilizcede en çok geçen harf olan E tek bir nokta, T tek bir çizgidir; Q gibi seyrek bir harf ise dört işaret tutar. Böylece gündelik mesajlar telgrafla daha çabuk gönderilebiliyordu.

Kodun harf sıklığına göre düzenlenmesi genellikle Samuel Morse’un ortağı Alfred Vail’e mal edilir. Vail, New Jersey’nin Morristown kasabasındaki bir gazete matbaasının harf kasalarında kaç metal harf bulunduğunu saydı. Mantığı basitti: Matbaacı en çok hangi harfe ihtiyaç duyuyorsa ondan en çok bulundururdu. Amerikan sürümünde farklı uzunlukta çizgiler ve bazı harflerin içinde boşluklar vardı. Friedrich Gerke 1848’de Almanya’da kodu sadeleştirdi; 1865’te uluslararası standart hâline gelen bu sürüm, bugün kullanılan Mors alfabesidir. Veri sıkıştırmadan henüz kimse söz etmezken kod onun temel fikrine dayanıyordu: En sık söylenene en az işareti harca. Amatör telsizciler Mors alfabesini bugün de zevk için öğreniyor.

MerakSanat

Ekim 2018’de Banksy’nin Girl with Balloon (Balonlu Kız) adlı tablosu Londra’da Sotheby’s müzayedesinde 1 milyon sterlinin biraz üzerinde satıldı; saniyeler sonra çerçevesine gizlenmiş bir kâğıt öğütücü tuvalin alt yarısını şerit şerit kesti. Yarısı parçalanan eserin adı Love is in the Bin (Aşk Çöpte) oldu.

Satış 5 Ekim 2018’de, 1.042.000 sterlinlik son fiyatla gerçekleşti. Kimliği bilinmeyen İngiliz sokak sanatçısı Banksy, sonradan yayımladığı bir videoda kâğıt öğütücüyü yıllar önce çerçeveye yerleştirdiğini gösterdi; provalarda tablonun tamamını parçaladığını da söyledi. Satış gecesi ise mekanizma yarıda durdu. Tabloyu alan Avrupalı koleksiyoncu, değişmiş hâliyle de eseri almaktan vazgeçmedi. Gösteri, tabloya az önce fiyat biçen salonun kendisini hedef alıyordu; ama piyasa bunu da içine sindirdi: Ekim 2021’de aynı eser yeniden Sotheby’s’e geldi ve 18.582.000 sterline satıldı. Bu, o güne kadar bir Banksy eserine müzayedede ödenen en yüksek fiyattı. Parçalanmak eseri bitirmedi, hikâyesinin bir parçası oldu.

MerakMimarlık

Badgir, yani rüzgâr kulesi, çatıdan yükselen ve esen rüzgârı yakalayıp alttaki odalara indiren bir kuledir. İran gibi sıcak ve kurak yerlerde evleri yüzyıllardır hiçbir makine kullanmadan serinletir.

Kulenin tepesinde rüzgâra bakan açıklıklar vardır. İçeri dolan hava bir bacadan aşağı, eve doğru iner; ısınmış hava ise rüzgâr almayan taraftaki açıklıklardan çıkar. Rüzgârsız günlerde güneşte ısınan kule bir baca gibi çalışır ve havayı odaların içinden çeker. İran’ın ortasında, 2017’de UNESCO listesine alınan çöl kenti Yezd, sayısız badgiriyle ünlüdür; Devletabad Bahçesi’ndeki yaklaşık 33 metrelik badgir çoğu zaman dünyanın en yükseği olarak anılır. Ab-anbar denen üstü kapalı su depolarıyla birlikte kullanılan badgirler, içme suyunun serin kalmasına yardım ederdi. Benzer kuleler Mısır’dan Basra Körfezi’ne kadar görülür; bugün mimarlar onları az enerjiyle serinletmenin bir yolu olarak inceliyor.

MerakMühendislik

Kehriz (Farsça kanat), eski İran’da geliştirilmiş bir yeraltı kanalıdır: Tepelerin eteğindeki yeraltı suyunu yalnızca yerçekimiyle tarlalara ve kasabalara ulaştırır. Yukarıdan bakınca kurak toprak boyunca sıralanmış kuyu ağızları gibi görünür.

Yapımı bir “ana kuyu” ile başlar: Bu kuyu yeraltı suyunun bulunduğu derinliğe kadar kazılır. Ardından yüzeye doğru çok hafif eğimli bir tünel açılır; böylece su kanalı aşındırmadan akar. Güzergâh boyunca açılan dikey kuyular, işçilerin toprağı dışarı çıkarmasını, tünele hava girmesini ve sonradan temizlik yapılmasını sağlar. İran’ın doğusundaki Gonabad’da bulunan ve MÖ 700-500 yılları arasına tarihlenen Kasabe kehrizinin ana kuyusu 360 metreden derindir, kanallarının toplam uzunluğu 33 kilometreyi bulur ve hâlâ su taşır. UNESCO 2016’da İran’daki on bir kehrizi birlikte Dünya Mirası Listesi’ne aldı; hem mühendisliği hem de suyun hakça paylaşılmasına dair eski gelenekleri tanıdı.

Merakİklim

Tarım araştırma kurumu ICARDA, Suriye’deki iç savaş yüzünden Halep yakınındaki gen bankasına ulaşamaz hâle gelince, Norveç’in Arktik bölgesindeki Svalbard Küresel Tohum Deposu’nda sakladığı yedek tohumlara başvurdu. Bu tohumlarla Lübnan ve Fas’ta koleksiyonlarını yeniden kurdu.

Kurak Bölgelerde Tarımsal Araştırma Uluslararası Merkezi (ICARDA), buğday, arpa, mercimek ve başka ürünlerin çeşitlerinden oluşan dünyanın önemli koleksiyonlarından birini Halep yakınındaki Tel Hadya’da tutuyordu. Gen bankası, ıslahçılar ve araştırmacılar için tohumları canlı olarak saklayan bir depodur; ICARDA 2008-2014 yılları arasında 116.484 örneğin yedeğini Svalbard’a gönderdi. 2008’de açılan depo, Arktik’teki bir adada dağın içine oyulmuştur ve tohumları eksi 18°C dolayında donmuş hâlde saklar. ICARDA ilk kez 2015’te tohum geri aldı; bu, deponun tarihindeki ilk geri alımdı. Ardından 2017’de ve 2019’da yeniden aldı ve sonunda bütün örnekler geri döndü. Tohumlar Lübnan ve Fas’ta yeniden yetiştirilince yeni yedekler tekrar Svalbard’a gönderildi.