Kelimelerin peşinde

Dil

Kelimelerin kökenleri, yazının tarihi ve farklı dillerin şaşırtıcı özellikleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 5Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimDil

1970’lere gelindiğinde Maori çocuklarından çok azı Maorice konuşarak büyüyordu. Çare 1982’de bulundu: kōhanga reo, yani “dil yuvası”. Bu anaokullarında yaşlılar en küçük çocuklara bakıyor ve onlarla bütün gün yalnızca Maorice konuşuyordu.

Kōhanga reo, Maoricede “dil yuvası” demektir. İlk yuva 1982’de Wellington yakınlarındaki Wainuiomata’da, Pukeatua’da açıldı; 1994’e gelindiğinde 800’den fazla yuvada yaklaşık 14.500 çocuk vardı. Arkasındaki düşünce şuydu: Bir dil okulda ders olarak okutulunca değil, çocukların onu zahmetsizce kaptığı yaşta gündelik hayatın dili olunca yaşar. Maoriceyi akıcı konuşanlar azdı ve çoğu yaşlıydı; onları küçük çocuklarla bir araya getirmek, en çok işe yarayacakları yere koymak demekti. Model, 1984’ten itibaren Hawaii’deki Pūnana Leo anaokullarına, ardından Finlandiya’da Sami dili ve Kanada’da birçok yerli dil için açılan dil yuvalarına örnek oldu.

DinginlikDil

Hollandacada çok sık kullanılan gezellig sıfatı, insana hoş, samimi ve sıcak gelen şeyleri anlatır: Bir oda, bir kafe, bir akşam, bir sohbet ya da bir buluşma gezellig olabilir.

Gezellig, eski Hollandacada “arkadaş, yoldaş” anlamına gelen gezel sözcüğünden türemiştir; bu yüzden özünde rahatlıktan çok güzel bir birlikteliği anlatır. Bir oda gezellig olabilir, ama bir insan, arkadaşlarla geçen bir akşam ya da kalabalık bir kafe de öyle olabilir. Karşıtı ongezellig ise soğuk bir davet, çıplak bir oda ya da erken kalkıp giden biri için sık duyulan, hafif bir sitemdir. Sözlükler “rahat”, “samimi”, “hoş bir hava” gibi karşılıklar dener, ama tek bir sözcük hepsini karşılamaz. Türkçede en yakın karşılık belki “muhabbetli, sıcacık bir ortam” sözüdür. Dancada 2010’larda bütün dünyada moda olan hygge ve Almancadaki Gemütlichkeit de ona çok yakın kavramlardır.

DinginlikDil

Sobremesa, İspanyolcada yemek bittikten sonra sofradan kalkmadan sohbet ederek geçirilen zamanın adıdır. İspanya’da bu sohbet kimi zaman yemeğin kendisinden uzun sürer.

Sözcük, sobre (üstünde) ile mesa (masa) sözcüklerinin birleşimidir: Tabaklar kalktıktan sonra “masanın başında” geçen zaman. İspanya’da öğle yemeği geleneksel olarak günün ana öğünüdür; kahve, belki küçük bir likör ve sohbetle geçen sobremesa, özellikle hafta sonları ve aile buluşmalarında öğleden sonraya kadar uzayabilir. Bu alışkanlık televizyonu bile etkiledi: Öğle yemeği sonrasına denk gelen ve la sobremesa denen kuşak, İspanyol televizyonlarının en çok izlenen saatlerinden biridir. Masaüstü bilgisayara da ordenador de sobremesa, yani “masa üstü bilgisayar” denir. Türkçede buna en yakın söz belki “sofra sohbeti”dir; ama sobremesa, sofrada uzayıp giden o zamanı tek sözcükle anlatır.

AzimDil

Yunancada meraki, bir işi özenle, dikkatle, hevesle ve içten bir bağlılıkla yapmayı anlatır; en çok yemek ve el işi için kullanılır. Sözcük, Türkçede bugün daha çok ilgi ve öğrenme isteği anlamına gelen “merak”tan gelir.

Yunanca sözcüğü Osmanlı Türkçesindeki merak’tan aldı; Türkçe de onu Arapçadan almıştı. Osmanlıcada merak; istek, tutku ve düşkünlüğün yanı sıra kaygıyı ve öğrenme isteğini de anlatırdı. Bugünkü Türkçede daha çok ilgi, öğrenme isteği ve kaygı anlamında kullanılıyor (“merak etme” derken olduğu gibi); meraklı da bir uğraşa gönül vermiş kişidir. Yunancada ise sözcük başka bir yöne gitti: Meraki, insanın bir işe kattığı özen ve sevgi anlamına geldi, bazı kullanımlarda hâlâ “özlem” de demek. Yunanlar gönülden, özenle pişirilmiş bir yemeğe “me meráki”, kelimesi kelimesine “merakla” yapılmış der. İngilizce “çevrilemeyen sözcükler” listelerindeki “ruhunu işe katmak” açıklaması, sözlük anlamından çok şiirsel bir yorumdur.

DinginlikDil

Yūgen, Japon estetiğinde ince ve gizemli bir derinliği anlatır: Açıkça gösterilen ya da söylenen değil, sezdirilen şeyin verdiği güzellik.

幽玄 diye yazılan sözcük Çin felsefe metinlerinden gelir; orada “loş, derin, gizemli” anlamına geliyordu. Japon şiir eleştirmenleri onu 12. ve 13. yüzyıllarda, anlamını tam söylemeyip yalnızca sezdiren şiirler için kullandı; şair Fujiwara no Teika, yūgen’i şiirin on doğru üslubundan biri saydı. 1400 dolaylarında, babasıyla birlikte Noh tiyatrosuna biçim veren Zeami, yūgen’i sahne sanatının en yüksek amacı yaptı. Onun bu düşüncesiyle özdeşleşen imgeler arasında çiçeklerle kaplı bir tepenin ardında batan güneşi seyretmek ve yaban kazlarını bulutların arasında kaybolana dek izlemek vardır: Duygu, görünmeyen yerde saklıdır.

MerakDil

Kanarya Adaları’ndaki La Gomera’da İspanyolca ıslıkla da konuşulur. Silbo Gomero denen bu yöntemde sözler ıslığa dönüşür ve adanın derin vadilerinde beş kilometreye kadar uzağa ulaşır; bir bağırışın gidebileceğinden çok daha uzağa.

Silbo Gomero ayrı bir dil değil, İspanyolcayı ıslıkla konuşmanın bir yoludur: Islık çalan kişi konuşmanın seslerini, perdesi inip çıkan birkaç ünlü ve ünsüz ıslığına dönüştürür; bunu yaparken bazen parmağını ağzına koyar. Yöntem, adanın İspanyollardan önceki halkı Guançların ıslıklı konuşmasından gelir ve 1400’lerdeki fetihten sonra İspanyolcaya uyarlanmıştır. Karşı yamaçta görünen bir komşunun yürüyerek bir saat uzakta olabildiği bu adada çobanlar ve çiftçiler için hayati önemdeydi. 1950’lerden itibaren ada göç verip telefon yaygınlaşınca kullanımı hızla azaldı. Kanarya Adaları yönetimi 1999’da onu okullarda zorunlu ders yaptı; UNESCO da 2009’da insanlığın somut olmayan kültürel mirası listesine ekledi.

MerakDil

Shigetaka Kurita, 1999’da Japonya’da NTT DoCoMo’nun i-mode adlı mobil internet hizmeti için 176 emoji çizdi; her biri 12’ye 12 piksellik küçücük bir kareye sığıyordu. İlk emojilerin en bilineni olan bu set, 2016’da New York’taki Modern Sanat Müzesi’nin (MoMA) koleksiyonuna girdi.

Şubat 1999’da hizmete giren i-mode sayesinde Japonya’da cep telefonundan e-posta gönderilebiliyor, basit internet sayfaları açılabiliyordu; ama ekranlar küçücüktü, mesajlar da kısa olmak zorundaydı. Kurita, hava durumu, bir ruh hâli ya da bir yer gibi bilgileri tek bir karakterle anlatabilecek küçük simgeler istedi. Seti hava durumunu, ulaşımı, kalpleri, yüzleri ve gündelik eşyaları kapsıyordu. Kurita’ya sık sık “emojinin babası” denir, ama onun seti ilk değildi: Rakip operatör J-Phone’un 1997’de çıkardığı bir telefonda 90 küçük simge zaten vardı; yalnız telefon pek satmamıştı. Emojiler 2010’dan itibaren bütün dünyaya yayıldı. O yıl, her karaktere hangi cihazda olursa olsun aynı görünmesi için sabit bir kod veren uluslararası standart Unicode, emojileri de kapsamına aldı.

DinginlikDil

Toki Pona, Kanadalı dilbilimci Sonja Lang’in icat edip 2001’de internette paylaştığı bir dildir ve yalnızca 120-140 kadar temel sözcükle idare eder. Geri kalan her şey bu sözcükler birleştirilerek anlatılır: Örneğin arkadaşa “iyi insan” denir.

Lang, Toki Pona’yı biraz da hayatının zor bir döneminde kendi düşüncelerini sadeleştirmek için yarattı; Taoculuğun sadelik anlayışından da esinlendi. Dilin adı “iyi dil” ya da “sade dil” demektir. Sözcüklerin çoğu birbirine yakın birkaç anlam taşır: “Moku” hem yiyecek hem yemek yemek hem de içmek anlamına gelir. Sözcük sayısının kesin olmamasının nedeni şu: Lang’in 2014’te yayımladığı Toki Pona: The Language of Good adlı kitapta 120 kadar sözcük vardı; 2021’de konuşanların dili gerçekte nasıl kullandığına dayanan bir sözlük bunlara yenilerini ekledi. Toki Pona’nın internette küçük ama canlı bir topluluğu var; 2022’de uluslararası ISO dil listesinde “tok” koduyla kendine ait bir yer edindi.

MerakDil

Ermeni alfabesini MS 405 dolaylarında keşiş ve bilgin Mesrop Maştots yarattı; amaç, İncil’in ve ayinlerin Yunanca ya da Süryanice yerine Ermenice yazılabilmesiydi. Alfabe bugün de kullanılıyor.

Maştots bu işe Ermeni Kilisesi’nin başındaki Sahak ile birlikte girişti; Kral Vramşapuh da onları destekledi. Bildiklerimizin çoğu, öğrencisi Koryun’un 5. yüzyılda yazdığı yaşam öyküsüne dayanır. Yeni harflerle yazılan ilk metinler İncil çevirileriydi. Ardından hem çeviride hem telif eserlerde öyle bir canlanma yaşandı ki Ermeniler bu dönemi edebiyatlarının altın çağı sayar. İlk alfabe 36 harften oluşuyordu. Orta Çağ’da başka dillerden geçen sözcüklerdeki sesler için iki harf daha eklendi; 20. yüzyıldaki bir yazım reformu da iki harfin birleşmesinden oluşan և işaretini ayrı bir harf saydı. Bu yazı, Ermeni kimliğini büyük imparatorlukların egemenliğinde geçen yüzyıllar boyunca taşıdı.

MerakDil

Uluslararası Fonetik Alfabe (IPA), her konuşma sesine ayrı bir simge verir. 1888’den beri dilbilimciler, hangi dilde olursa olsun bir sözcüğün nasıl söylendiğini, yazılışından bağımsız olarak bu alfabeyle gösterir.

Alfabeyi, 1886’da Paris’te Paul Passy’nin önderliğinde Fransız ve İngiliz dil öğretmenlerinin kurduğu Uluslararası Fonetik Derneği hazırladı; amaç, her dilde işe yarayacak tek bir gösterim sistemiydi. Simgelerin çoğu Latin harfleridir. Latin alfabesinde karşılığı olmayan sesler için, örneğin güney Afrika’daki bazı dillerde dil şaklatılarak çıkarılan “klik” sesleri için yeni harfler ve küçük işaretler eklenmiştir. Sözlükler IPA’yı kullanır, çünkü yazılış telaffuzu her zaman doğru göstermez: İngilizcedeki “read” sözcüğü iki türlü okunur, IPA’da ise bu ikisi /riːd/ ve /rɛd/ diye ayrı yazılır. Dernek, fonetikçiler yeni değişikliklerde anlaştıkça tabloyu hâlâ günceller.

MerakDil

Mors alfabesi en kısa işaretleri en sık kullanılan harflere verir: İngilizcede en çok geçen harf olan E tek bir nokta, T tek bir çizgidir; Q gibi seyrek bir harf ise dört işaret tutar. Böylece gündelik mesajlar telgrafla daha çabuk gönderilebiliyordu.

Kodun harf sıklığına göre düzenlenmesi genellikle Samuel Morse’un ortağı Alfred Vail’e mal edilir. Vail, New Jersey’nin Morristown kasabasındaki bir gazete matbaasının harf kasalarında kaç metal harf bulunduğunu saydı. Mantığı basitti: Matbaacı en çok hangi harfe ihtiyaç duyuyorsa ondan en çok bulundururdu. Amerikan sürümünde farklı uzunlukta çizgiler ve bazı harflerin içinde boşluklar vardı. Friedrich Gerke 1848’de Almanya’da kodu sadeleştirdi; 1865’te uluslararası standart hâline gelen bu sürüm, bugün kullanılan Mors alfabesidir. Veri sıkıştırmadan henüz kimse söz etmezken kod onun temel fikrine dayanıyordu: En sık söylenene en az işareti harca. Amatör telsizciler Mors alfabesini bugün de zevk için öğreniyor.

AzimAtasözleri

Damlaya damlaya göl olur.

Çok eski bir Türk atasözüdür: Kaşgarlı Mahmud’un 1070’lerde derlediği Dîvânu Lugâti’t-Türk’te “tama tama köl bolur” biçiminde geçer. Küçük birikimlerin sabırla bir araya gelince büyük bir şeye dönüştüğünü anlatır; para biriktirmekten bir şey öğrenmeye kadar, yavaş ama düzenli her çaba için söylenir. İngilizcede “many a little makes a mickle” (azar azar çok olur), Fransızcada “petit à petit, l’oiseau fait son nid” (kuş yuvasını azar azar yapar) denir.

DinginlikAtasözleri

He aha te mea nui o te ao? He tangata, he tangata, he tangata: Dünyadaki en önemli şey nedir? İnsandır, insandır, insandır.

Yeni Zelanda’daki Maorilerin bir whakataukī’si, yani atasözüdür; toplantılarda, okullarda ve konuşmalarda sık sık söylenir. Geleneğe göre 17. yüzyılda ülkenin kuzey ucunda yaşayan Te Aupōuri kabilesinden Meri Ngaroto’ya aittir ve daha uzun bir sözün sonudur: O söz, keten bitkisinin göbeği koparılırsa çan kuşunun nerede öteceğini sorar. “He tangata” sözünün üç kez tekrarlanması, Maori hitabetinde vurgu yapmanın bir yoludur. Türkçede Şeyh Edebali’ye atfedilen “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü de insanı her şeyin önüne koyar.

MerakGöç

Bantu dilleri konuşan çiftçi topluluklar, binlerce yıl içinde bugünkü Kamerun ile Nijerya arasındaki yaylalardan Orta, Doğu ve Güney Afrika’nın büyük bölümüne yayıldı. Bugün bu bölgelerde Svahili, Zulu, Şona ve Kikuyu gibi yüzlerce akraba Bantu dili konuşuluyor.

Tarihçiler bir zamanlar tek ve büyük bir “Bantu göçü” düşünüyordu. Bugün dilbilimsel, arkeolojik ve genetik kanıtlar, kabaca MÖ 4000 ile MS 500 arasında pek çok yoldan ilerleyen daha yavaş bir yayılmaya işaret ediyor; Bantu dilli topluluklar bugünkü Güney Afrika’ya MS 300 civarında ulaşmıştı. “Bantu” adını 1862’de Alman dilbilimci Wilhelm Bleek, bu dillerin çoğunda “insanlar” anlamına gelen sözcükten türetti. Tarım, hayvancılık ve demircilik bölgeden bölgeye farklı bileşimlerle yayıldı; yeni gelenler her yerde orada yaşayan halklarla karıştı. Örneğin Zulu ve Xhosa dillerindeki “tık” sesleri, güney Afrika’da daha önce konuşulan Khoisan dillerinden alınmıştır.

MerakGöç

Avustronezya dil ailesinden dilleri konuşan denizciler, 4.000 yılı aşkın bir süre önce Tayvan’dan yola çıkarak Güneydoğu Asya adalarına ve Pasifik’in büyük bölümüne yerleşti. Hawaii, Yeni Zelanda ve Paskalya Adası’na kadar ilerlediler, batıda da Madagaskar’a ulaştılar.

Dilbilimcilerin, arkeologların ve genetikçilerin çoğu, bu yayılmanın Tayvan’da başladığı ve MÖ 2000 dolaylarında Filipinler’e ulaştığı görüşünde; ancak yeni gelenler adalarda zaten yaşayan halklarla yoğun biçimde karıştı. Bir yanlarındaki yüzdürücüyle dengelenen kanolarla yol alan bu denizciler yanlarında taro, yam, domuz, köpek ve tavuk taşıdı. Yaklaşık 3.300 yıl öncesinden itibaren Lapita adı verilen, damga desenli kendine özgü bir çömlek türü, batı Pasifik’e yayılışlarının izini sürmeyi sağlar. Yıldızlardan, okyanus dalgalarından ve kuşlardan yön bulan Polinezyalı denizciler daha sonra Hawaii’ye, Paskalya Adası’na ve en son, MS 1250–1300 dolaylarında Yeni Zelanda’ya ulaştı. Yaklaşık 1.500 yıl önce ise başka bir grup Hint Okyanusu’nu aşıp Madagaskar’a vardı; Malgaşçanın en yakın akrabasının Borneo’da konuşulan bir dil olmasının nedeni budur.

DinginlikMüzik

Fado, 19. yüzyılın başlarında Lizbon’un limana yakın eski mahallelerinde, Alfama, Mouraria ve Bairro Alto’da gelişen bir şarkı geleneğidir. Adı büyük olasılıkla Latincede “kader” anlamına gelen fatum sözcüğünden gelir. Tek bir şarkıcıya genellikle bir klasik gitar ile on iki telli, armut biçimli Portekiz gitarı eşlik eder.

Fado ilk olarak liman mahallelerinde denizciler, liman işçileri ve kentin yoksulları arasında söylendi. UNESCO’ya göre fado; Afro-Brezilya kökenli şarkılı dansların, yerel şarkı ve dansların, göçmenlerin kırsaldan Lizbon’a getirdiği geleneklerin ve 19. yüzyıl başının kent şarkılarının kaynaşmasından doğdu. Şarkılar aşkı, ayrılığı, kaderi ve kentin gündelik hayatını anlatır. Pek çoğuna, kaybedilmiş bir insana, bir yere ya da bir zamana duyulan özlem olan saudade siner; bu duygu bizdeki hasrete yakındır, ama her fadonun konusu değildir. Fado bugün de konser salonlarında, küçük fado evlerinde ve mahalle derneklerinde söyleniyor; 2011’de UNESCO’nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne girdi.

AzimTasarım

Isotype, toplumsal ve ekonomik verileri yan yana dizilmiş, tekrar eden küçük resimlerle anlatan bir görsel sistemdir; amacı, dili ya da eğitimi ne olursa olsun herkesin bu verileri anlayabilmesiydi. Sistemi 1920’lerin Viyana’sında Otto Neurath, sonradan Neurath soyadını alan Marie Reidemeister ve grafik sanatçısı Gerd Arntz geliştirdi.

Isotype adı, İngilizce “International System of Typographic Picture Education” (Uluslararası Tipografik Resimli Eğitim Sistemi) sözlerinin kısaltmasıdır. Otto Neurath sistemi 1920’lerde Viyana’daki Toplum ve Ekonomi Müzesi’nde geliştirdi; amacı, az okumuş insanlar dahil herkesin toplumsal ve ekonomik verileri bir bakışta karşılaştırabilmesiydi. Temel kural basitti: daha büyük bir miktarı göstermek için simge büyütülmez, aynı küçük simge daha çok kez yinelenir. Böylece okuyucu hem sayabilir hem karşılaştırabilir. Avusturya’daki siyasi çalkantı Neurath’ı 1934’te ülkeden ayrılmak zorunda bırakınca çalışmalarını önce Hollanda’da, sonra İngiltere’de sürdürdü. Bu yaklaşımın izleri bugün toplu taşıma haritalarında, trafik işaretlerinde ve infografiklerdeki tekrar eden küçük simgelerde görülüyor.

MerakArkeoloji

Vindolanda tabletleri, MS 100 civarında kuzey İngiltere’deki bir Roma kalesinde incecik tahta levhalara mürekkeple yazılmış belgelerdir. Mektuplar, listeler ve ordu kayıtları, imparatorluğun sınırındaki gündelik hayatı ilk elden anlatır.

İlk tabletler Mart 1973’te bulundu. Arkeolog Robin Birley, öğrenci kazıcı Keith Liddell’in dikkat çekmesiyle, talaş sanılan parçaların içinde yazı olduğunu fark etti: birbirine yapışmış iki parça ayrılınca mürekkep ortaya çıkmıştı. Bugüne kadar 1.700’den fazla tablet bulundu; hepsi nemli, oksijensiz toprakta korunmuştu. Çoğu, MS 122’de yakınında yapımına başlanan Hadrian Duvarı’ndan biraz eskidir. Aralarında bir süvari subayının adamları için kibarca daha fazla bira istediği bir mektup, bir askere gönderilen iç çamaşırından söz eden bir not ve Claudia Severa’nın arkadaşı Sulpicia Lepidina’ya yazdığı bir doğum günü daveti var. Davetin büyük kısmını bir kâtip yazmış, ama kapanıştaki selamı Severa kendi eliyle eklemiş; bu, bir kadının Latince yazısının bilinen en eski örneklerinden biridir. Tabletlerin çoğu British Museum’da saklanıyor.

MerakArkeoloji

Oksirinhos Papirüsleri, Mısır’daki antik bir kentin çöplüklerinden çıkarılan yarım milyon kadar yazı parçasıdır. Kayıp oyunlar ve şiirler; sözleşmeler, vergi beyannameleri, özel mektuplar ve okul ödevleriyle karışık hâlde bulundu.

Oxford’dan iki genç bilim insanı, Bernard Grenfell ile Arthur Hunt, 1896’da Kahire’nin yaklaşık 160 kilometre güneyindeki Oksirinhos kentinin eski çöp tepelerini kazmaya başladı. Mısır’ın kuru iklimi, sazdan yapılan kâğıt benzeri yazı malzemesi papirüsün çürümesini önlemişti. Vergi beyannamelerinin, makbuzların ve mektupların arasından Sappho’nun şiirlerinden parçalar, yüzyıllardır kayıp olan Menandros komedileri ve erken dönem Hristiyan metinleri çıktı. Buluntu o kadar büyük ki bugüne kadar ancak küçük bir bölümü yayımlanabildi; çünkü her parçanın temizlenmesi, birleştirilmesi, okunması ve çevrilmesi gerekiyor. Koleksiyonun büyük kısmını Oxford’da saklayan Mısır Araştırmaları Derneği (Egypt Exploration Society) yeni ciltler yayımlamayı sürdürüyor.

MerakTeknoloji

Linotip, dizgici klavyede yazdıkça metni satır satır erimiş metalden döken bir dizgi makinesiydi. Ottmar Mergenthaler’in icadı olan makineyi ilk kez 1886’da New York Tribune gazetesi kullandı; gazeteler neredeyse bir yüzyıl boyunca onunla dizildi.

Linotip’ten önce dizgiciler metal harfleri kasadan tek tek elle alıp dizerdi; bir gazete sayfasını hazırlamak saatler sürerdi. Almanya’da saatçi çırağı olarak yetişip ABD’ye göç eden ve Baltimore’da çalışan Mergenthaler, her tuşa basıldığında bir harfin küçük pirinç kalıbını düşüren bir makine yaptı. Satır tamamlanınca makine bu kalıp dizisine erimiş metal döker, tek parça bir satır çıkarır, sonra kalıpları yeniden kullanılmak üzere yerlerine gönderirdi. Adı İngilizce “line o’ type”, yani “bir satır harf” sözünden gelir. Tuşlar harflerin kullanılma sıklığına göre dizildiği için satırı bozan dizgici parmağını ilk sütunlarda gezdirir, ortaya “etaoin shrdlu” çıkardı; bu anlamsız söz bazen yanlışlıkla gazeteye de geçerdi. Linotip, 1970’lerde yerini fotodizgiye bıraktı.

MerakTeknoloji

Claude Chappe, 1790’larda Fransa’da, tepelerindeki hareketli tahta kollarla şifreli mesaj gönderen bir kule zinciri kurdu. Her kuledeki görevli komşu kuleyi dürbünle izler, gördüğü işareti aynen tekrarlardı; böylece tek bir işaret Paris ile Lille arasındaki 230 kilometreyi yaklaşık dokuz dakikada aşabiliyordu.

Chappe sistemi kardeşleriyle birlikte geliştirdi; devrim hükûmeti de 1792’de ondan ilk hattı, Paris ile Lille arasında kurmasını istedi. 1794’te bu hat, Fransız askerlerinin Condé-sur-l’Escaut kasabasını Avusturyalılardan aldığı haberini, olaydan bir saat bile geçmeden Paris’e ulaştırdı. Her kulenin tepesindeki bir kiriş ve iki küçük kol pek çok farklı konum alabiliyordu; bu konumlar harflere, sayılara ya da bir kod kitabındaki ifadelere karşılık geliyordu. Görevliler işaretleri anlamlarını bilmeden aktarırdı. Yunancada “uzağa yazan” anlamına gelen “telgraf” sözcüğü, bu sistem için Fransız devlet adamı Miot de Mélito tarafından türetildi. Ağ en geniş hâlinde 556 istasyona ve yaklaşık 4.800 kilometreye ulaştı. Karanlık ve sis iletişimi durduruyordu; Fransa 1846’da sistemi elektrikli telgrafla değiştirme kararı aldı.

AzimTicaret

Poliçe, başka bir şehirdeki birine belirli bir tutarı, çoğu zaman başka bir para birimiyle ödemesini bildiren yazılı bir emirdi. Orta Çağ’da İtalyan tüccarların geliştirdiği bu belge sayesinde, ağır ve kolay çalınan sikkeler taşımadan Avrupa’nın dört bir yanında ticaret yapılabiliyordu.

Örneğin Floransa’daki bir tüccar, parayı kendi şehrindeki bir bankere öderdi. Banker de Brugge’deki ortağına, tüccarın oradaki temsilcisine aynı tutarı yerel parayla ödemesini bildiren bir poliçe yazardı. Yolculuk eden yalnızca kâğıttı. Poliçe, temel özelliklerini 13. ile 15. yüzyıllar arasında İtalya’da kazandı, ama daha eski fikirlere dayanıyordu: Tang dönemi Çin’inde 8. yüzyılda “uçan para” denen belgeler vardı, İslam dünyasındaki tüccarlar da süftece adlı benzer bir senet kullanıyordu. Daha sonra Fransa’da ciro yaygınlaştı: poliçeyi elinde tutan, arkasını imzalayarak başkasına devredebiliyordu; böylece tek bir poliçe, ödenene kadar birkaç borcu kapatabiliyordu. Poliçeler yüzyıllarca Avrupa ticaretini finanse etti; bugünkü çek de aslında bankaya çekilmiş bir poliçedir. Türkçedeki “poliçe” ve “kambiyo” sözcükleri de İtalyancadan gelir.

AzimDil

N’Ko, Gineli bilgin Solomana Kanté’nin 1949’da Batı Afrika’nın Manding dilleri için yarattığı alfabedir. Sağdan sola yazılır; kendine özgü harfleri ve ton işaretleri sayesinde bu dilleri Latin ya da Arap harflerine sığdırmaya gerek kalmaz.

Bambara, Maninka ve Dyula gibi Manding dillerinde bir hecenin perdesi sözcüğün anlamını değiştirebilir; ne Latin ne de Arap alfabesi bunu iyi gösterir. Anlatıldığına göre Kanté, Afrikalıların kendilerine ait bir yazısı olmadığını ileri süren bir yazı okuduktan sonra işe koyuldu. Alfabeye, bütün Manding dillerinde “ben diyorum” anlamına gelen N’Ko adını verdi; ömrünün geri kalanında bu alfabeyle Kur’an çevirisinden tarih ve tıp kitaplarına kadar pek çok eser yazdı ve çevirdi. Yazı Gine, Mali ve Fildişi Sahili’nde resmî olmayan derslerle yayıldı. Unicode 2006’da N’Ko’yu ekledi; bu alfabe artık telefonda ve bilgisayarda da yazılabiliyor.

MerakDil

Vai hece yazısında her işaret bütün bir heceyi gösterir. Liberya’da konuşulan Vai dili için 1830’ların başında, büyük ölçüde Mọmọlu Duwalu Bukẹlẹ’nin çalışmasıyla geliştirildi ve bugün de kullanılıyor.

Vai dili Liberya’da ve Sierra Leone’de konuşulur. Bukẹlẹ işaretlerin kendisine bir rüyada göründüğünü söylemişti. Yaklaşık iki yüz hece işaretinden oluşan yazı okullar aracılığıyla değil, kişiden kişiye öğretilerek yayıldı; mektuplarda, hesaplarda ve kayıtlarda kullanıldı. 1970’lerde psikologlar Sylvia Scribner ve Michael Cole, okuryazarlığın tek başına insanın düşünme biçimini değiştirip değiştirmediğini anlamak için Vai okurlarını inceledi. The Psychology of Literacy (1981) adlı kitaplarında, Vai yazısını okuyup yazmanın yazının kullanıldığı işlerle bağlantılı belirli becerileri geliştirdiğini, okuryazarlığa genellikle yüklenen daha geniş etkilerin ise asıl olarak okul eğitimiyle ilgili olduğunu bildirdiler.