Sanata yakından bakın

Sanat

Sanatçıların hayatlarından, eserlerinden ve kullandıkları tekniklerden kısa hikâyeler.

Bu konudaki kartlarSayfa 6Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakMimarlık

Elhamra, İspanya’nın Granada kentinde Nasri sultanlarının bir tepenin üzerine kurduğu saray ve kaledir; baştan başa kanallar, havuzlar ve çeşmelerle donatılmıştır. Su avluları serinletir, yapıları yansıtır ve hemen yanındaki Generalife bahçelerini sular.

İspanya’daki son Müslüman hanedan olan Nasriler, Granada’yı 1238’den 1492’ye kadar yönetti. Saray yapılarına hanedanın kurucusu I. Muhammed başladı. Kurak tepeye su, Darro Nehri’nden birkaç kilometre yukarıda alınan ve yamaç boyunca yerçekimiyle akan Kraliyet Kanalı’yla (Acequia Real) getirildi. Teraslı bahçeleriyle bir yazlık saray olan Generalife, 14. yüzyılın başında yapıldı. 14. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Aslanlı Avlu’da on iki mermer aslan bir çeşmeyi taşır; çeşmenin suyu dört kanala ayrılarak akar ve İslam geleneğinde dört nehirle sulanan bir bahçe olarak düşünülen cenneti hatırlatır. Özgün kanalların bir kısmı bahçeleri bugün hâlâ sular.

AzimTicaret

1397’de Floransa’da kurulan Medici Bankası, 15. yüzyıl Avrupa’sının en güçlü bankalarından biri oldu. Bankanın kârı, Medici ailesinin siyasi gücünü ve Donatello, Botticelli gibi sanatçılara yaptığı hamiliği finanse etti.

Bankayı Giovanni di Bicci de’ Medici kurdu; kârının büyük bölümü papaların mali işlerini yürütmekten geliyordu. Kilise faiz almayı yasakladığı için banka parasını poliçelerle kazanıyordu: Bir tüccar bir kentte ödeme yapıyor, parasını başka bir kentte başka bir para birimiyle geri alıyordu; bankanın payı da kurun içinde gizliydi. Giovanni’nin oğlu Cosimo döneminde bankanın Roma, Venedik, Milano, Cenevre, Avignon, Brugge ve Londra gibi kentlerde şubeleri vardı. Sonraki yöneticiler, İngiltere Kralı IV. Edward ve Burgonya Dükü Cesur Charles gibi borcunu ödeyemeyen hükümdarlara büyük krediler verdi; şubeler birer birer kapandı. Banka, Medicilerin Floransa’dan kovulduğu 1494’te tamamen çöktü.

MerakBiyografi

Bağdat doğumlu İngiliz mimar Zaha Hadid, 2004’te mimarlığın en saygın ödülü sayılan Pritzker’i kazanan ilk kadın oldu. Önce resimlerinde denediği keskin açılı ve akışkan biçimler, çağdaş binaların neye benzeyebileceğine dair sınırları genişletti.

Hadid uzun yıllar “kâğıt mimar” diye anıldı: 1983’te kazandığı, Hong Kong’da bir tepe yamacına planlanan The Peak kulübü gibi yarışma projeleri büyük ilgi gördü ama inşa edilmedi. Fikirlerini, perspektifi bilerek büküp çarpıttığı büyük resimlerde geliştirdi; binayı sabit bir kutudan çok, hareket hâlindeki kuvvetlerin bir bütünü olarak düşündü. Tamamlanan ilk yapısı, Almanya’nın Weil am Rhein kentinde Vitra mobilya şirketi için tasarladığı itfaiye binasıydı ve 1993’te açıldı. Bilgisayarla modelleme onun çizimlerine yetiştikçe, Bakü’deki Haydar Aliyev Merkezi (2012) ve 2012 Olimpiyatları için yapılan Londra Su Sporları Merkezi gibi projeler bu akışkan biçimlerin gerçek ölçekte de kurulabildiğini gösterdi. Hadid 2016’da öldü.

MerakMimarlık

Barselona’daki Sagrada Família, Antoni Gaudí’nin 1883’ten 1926’daki ölümüne kadar üzerinde çalıştığı bazilikadır ve yapımı hâlâ sürüyor. Ağaç gibi dallanan sütunları ve doğadan alınmış biçimleri Gaudí’nindir; onun sağlığında tamamlanan Doğuş cephesi ve kripta (yeraltı kilisesi) UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alır.

Gaudí projeyi 1883’te mimar Francisco de Paula del Villar’dan devraldı ve sıradan bir neo-Gotik kiliseyi bambaşka bir yapıya dönüştürdü. Daha önceki bir kilise için kemerleri asılı zincirlerle incelemişti: iki ucundan asılan bir zincir kendiliğinden bir eğri çizer; bu eğri ters çevrildiğinde, taş bir kemerin yükü yalnızca basınçla taşıdığı biçim ortaya çıkar. Hiperboloit gibi, kavisli görünse de tamamen düz çizgilerle kurulabilen regle yüzeyleri de kullandı; bu, karmaşık taşların kesilmesini kolaylaştırdı. Günahların kefareti için yapılan bir “kefaret kilisesi” olduğundan bağışlarla, bugün de büyük ölçüde ziyaretçi biletleriyle finanse ediliyor; yapımın bu kadar uzun sürmesinin bir nedeni de bu. Papa XVI. Benediktus 2010’da yapıyı bazilika olarak kutsadı. Gaudí, bazilikanın kriptasında gömülüdür.

MerakArkeoloji

Güney Afrika’nın güney kıyısındaki Blombos Mağarası’nda, kırmızı bir toprak boyası olan aşı boyasını hazırlamakta kullanılmış 100 bin yıllık bir düzenek bulundu. Daha genç katmanlardan çıkan deniz kabuğu boncuklar ve desen kazınmış aşı boyası parçaları da planlı ve simgesel düşüncenin erken izleri sayılır.

Mağara, Cape Town’ın yaklaşık 300 kilometre doğusunda, kıyıdaki bir yarın içindedir ve 1991’den beri arkeolog Christopher Henshilwood’un yönettiği bir ekip tarafından kazılıyor. Ekip 2011’de, 100 bin yıl kadar önce kap olarak kullanılmış iki deniz kulağı kabuğunu tanıttı. İnsanlar aşı boyasını öğütmüş, ezilmiş kemik, kömür ve başka malzemelerle karıştırarak boya macunu yapmıştı; bu, birkaç adımın önceden düşünülmesini gerektiren bir tariftir. Yaklaşık 75 bin yıllık katmanlarda, küçük salyangoz kabuklarından yapılmış, delinip ipe dizilerek takılmış boncuklar ve üzerine çapraz çizgiler kazınmış aşı boyası parçaları bulundu. Ekip 2018’de, aşı boyası kalemiyle çapraz çizgiler çizilmiş, 73 bin yıllık küçük bir taş parçasını tanıttı: bugün bilinen en eski çizim.

MerakArkeoloji

Pazırık halısı, bugün bilinen en eski düğümlü halıdır. Yaklaşık 2.300 ila 2.500 yıl önce dokunmuş ve Sibirya’daki Altay Dağları’nda donmuş bir mezarda günümüze ulaşmıştır.

Sovyet arkeolog Sergei Rudenko halıyı 1949’da, Altay’ın atlı göçebelerine ait bir mezar höyüğü olan Pazırık 5 numaralı kurganda buldu. Mezar çok eski zamanlarda soyulmuştu; soyguncuların açtığı tünelden sızan su donmuş, buz da keçeyi, ahşabı, kumaşları ve halıyı bozulmadan saklamıştı. Rudenko mezarları MÖ 5. yüzyıla tarihlemişti; sonraki çalışmalar bu kurgan grubunu MÖ 4. ile 3. yüzyıllara yerleştiriyor. Yaklaşık iki metreye iki metre boyutundaki halıda 1,25 milyon kadar düğüm var; ortadaki alanı atlılar ve geyiklerle süslü kenar şeritleri çevreler. Halının nerede dokunduğu hâlâ tartışılıyor: İran, Ermenistan ve Orta Asya’nın adı geçiyor. Halı bugün St. Petersburg’daki Devlet Ermitaj Müzesi’nde saklanıyor.

MerakArkeoloji

Lewis satranç taşları, 12. yüzyılda çoğu mors dişinden oyulmuş ve 1831’de İskoçya’daki Lewis Adası’nda bulunmuş figürlerdir. Takımda krallar, kaygılı yüzlü kraliçeler, piskoposlar, atlı şövalyeler ve kalkanını ısıran savaşçılar var.

Taşlar 1831’de İskoçya’nın Dış Hebrid Adaları’ndan Lewis Adası’nda, Uig bölgesinde, başka bir masa oyununa ait düz pullar ve bir kemer tokasıyla birlikte bulundu. Büyük olasılıkla 1150-1200 yılları arasında oyuldular; en yaygın görüşe göre Hebridler’in Norveç yönetiminde olduğu o dönemde Norveç’in Trondheim kentinde. Birkaç eksik takımdan geldikleri anlaşılıyor; belki bir tüccarın satılık malıydılar. Kalkanını ısıran savaşçılar, İskandinav efsanelerinde savaşta kendinden geçen “berserker” denen dövüşçülerdir. Elini yanağına dayamış kraliçeler de büyük olasılıkla kaygıyı değil, sükûneti ve bilgeliği anlatıyordu. Bugün 82 parça Londra’daki British Museum’da, 11 parça Edinburgh’daki İskoçya Ulusal Müzesi’nde. 2019’da, onlarca yıl Edinburgh’da bir ailenin evinde ne olduğu bilinmeden duran bir kale taşı açık artırmada 735 bin sterline satıldı.

MerakDin ve İnanç

Trundholm Güneş Arabası yaklaşık 3.400 yıl önce Danimarka’da yapıldı: tekerlekli bronz bir at, bir yüzü altınla kaplı bronz bir diski çeker. Güneşin gökyüzünde bir atla taşındığı inancını gösterdiği düşünülür.

Araba 1902’de, Zelanda Adası’nın kuzeybatısındaki Trundholm bataklığında toprağı süren bir çiftçinin sabanına takıldı. 1998’de arkeologlar ve metal dedektörcüler aynı yere dönüp tekerlek parçaları dahil 21 parça daha buldu. Tunç Çağı İskandinavları yazı bırakmadığı için inançlarına dair en önemli ipucu nesnenin kendisidir. Pek çok arkeolog diskin iki yüzünü gündüz ve gece olarak yorumlar: parlak yüz, güneşin gündüz doğudan batıya yolculuğunu; karanlık yüz ise geceleyin görünmeden geri dönüşünü anlatır. MÖ 1400 dolaylarına tarihlenen araba, Kopenhag’daki Danimarka Ulusal Müzesi’nde sergileniyor.

MerakArkeoloji

Hohlenstein-Stadel Aslan Adamı, mamut dişinden oyulmuş, insan gövdeli ve mağara aslanı başlı bir heykelciktir. Yaklaşık 35.000–41.000 yıl önce bugünkü Almanya topraklarında yapılan figür, bilinen en eski heykellerden biridir.

Jeolog Otto Völzing ilk parçaları 25 Ağustos 1939’da Almanya’nın güneyindeki Hohlenstein-Stadel Mağarası’nda buldu. Bir hafta sonra İkinci Dünya Savaşı başladı ve parçalar yaklaşık otuz yıl Ulm Müzesi’nde unutulup kaldı. Sonunda arkeolog Joachim Hahn 200’den fazla parçayı ayıklayıp birleştirmeye başlayınca insan ve hayvan özellikleri taşıyan bir figür belirdi. Mağarada sonraki yıllarda bulunan yeni parçalar, 2008’de toprağın elenmesiyle çıkan küçük kırıntılar da dahil, sonraki restorasyonlarda eklendi. 2013’te biten son çalışmayla figürün boyu 31,1 santimetreye ulaştı. Bulunduğu katmanın karbon tarihlemesi 35.000–41.000 yıllık bir yaş veriyor. Çakmaktaşı aletlerle oyulan heykel Ulm Müzesi’nde sergileniyor.

MerakMimarlık

Tunus’taki Kayrevan Ulu Camii, İslam dünyasının en eski camilerinden biridir: 670’te kuruldu, bugünkü hâlini büyük ölçüde 836’daki yeniden yapımla aldı. Geniş avlusu, sütunlu ibadet salonu ve kare minaresi, Kuzey Afrika’daki camilere örnek oldu.

Arap komutan Ukbe bin Nafi, 670’te Kayrevan kentini kurarken caminin yerini de seçti. Cami birkaç kez yeniden yapıldı; bugün ayakta olan yapının büyük bölümü, Emir I. Ziyadetullah’ın 836’da yaptırdığı yeniden yapımdan kalmadır. İbadet salonu hipostil bir salondur, yani çatısı sıra sıra dizilmiş sütunlara oturur. Mermer, granit ve porfirden 414 sütun, Kartaca gibi antik kentlerden getirilmiştir; bu yüzden gövdeleri ve başlıkları birbirinden farklıdır. Kare bir kaide üzerinde üç kademe hâlinde yükselen 31,5 metrelik minare, hâlâ ayakta duran en eski minare kabul edilir. Cami, Mısır’ın batısında kalan Kuzey Afrika topraklarında, yani Mağrip’te sonraki camilere örnek oldu ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki Kayrevan kentinin bir parçasıdır.

DinginlikMimarlık

Meşrebiye, eski Arap kentlerinde sık görülen, oyma ahşap kafesle kapatılmış bir çıkma penceredir. Kafes güneşin parlaklığını kırar, esintiyi içeri alır; içeridekiler de görünmeden sokağı izleyebilir.

Meşrebiyenin bugünkü biçimine ait en eski izler, Abbasi halifeleri dönemindeki 12. yüzyıl Bağdat’ına uzanır. Oradan Mısır’a, Doğu Akdeniz kıyılarına, Arabistan’a ve daha ötelere yayıldı, en parlak dönemini Osmanlılar zamanında yaşadı. Irak’ta şenaşil, Cidde’de revaşin adıyla anılır. Kafes genellikle altta sık, üstte daha seyrek işlenir; böylece hava baş hizasının üstünde hızlı, aşağıda yavaş akar. Pencereye konan su testileri, üzerlerinden geçen esintiyi buharlaşmayla serinletirdi. Mahremiyet de önemliydi: ev halkı sokaktaki hayatı görünmeden izleyebilirdi. 20. yüzyılda terk edilen meşrebiyeler, binaları makinesiz serinletmenin bir yolu olarak bugün yeniden mimarların ilgisini çekiyor.

MerakMimarlık

Mukarnas, küçük nişlerin bal peteği gibi kat kat dizilmesiyle yapılan bir İslam mimarisi bezemesidir. Kare bir odanın yuvarlak kubbeyle birleştiği köşelerde geçiş öğesi olarak, ayrıca kapıların ve tonozların üst kısımlarında kullanılır.

Batılı yazarlar mukarnası çoğu zaman “sarkıt” ya da “bal peteği” tonozu diye anmıştır. Günümüze ulaşan en eski örnekler, kubbelerin altındaki köşelerde kullanılan üç bölümlü basit nişlerdir: Özbekistan’da Tim’deki Arab-Ata Türbesi (977–978) ile İran’daki Kabus Kümbeti (1006–1007) bunlardandır. Bilinen en eski eksiksiz mukarnas kubbe, Irak’ın Samarra kentindeki İmam Dur Türbesi’ni örtüyordu ve 1090’da tamamlanmıştı. Tekniğin kuzeydoğu İran’da mı, yoksa Abbasi Irak’ında mı doğduğu hâlâ tartışılıyor. Tuğla ve alçıdan, oyma taştan ya da ahşaptan yapılan mukarnas İslam dünyasının her yanına yayıldı: Anadolu Selçukluları onu görkemli taş taç kapılarda kullandı, İspanya’da ise Elhamra Sarayı’nın tavanlarını doldurur.

MerakTasarım

Girih karoları, Orta Çağ İslam ustalarının duvarlara ve kubbelere işlenen iç içe geçmiş yıldızlı desenleri planlarken kullandığı beş biçimlik bir takımdır. 15. yüzyıldan kalma bazı desenler, matematikçilerin ancak 1970’lerde tanımladığı bir düzene çok yaklaşır.

Girih, Farsçada “düğüm” demektir. Beş karonun her biri (ongen, beşgen, uzun altıgen, papyon ve eşkenar dörtgen) üzerinde süsleme çizgileri taşır. Karolar kenar kenara dizildiğinde bu çizgiler birleşip kesintisiz şeritlere dönüşür; böylece bir usta birkaç parçayla dev bir desen kurabilirdi. Fizikçiler Peter Lu ve Paul Steinhardt 2007’de, başta İsfahan’daki Darb-ı İmam türbesi (1453) olmak üzere bazı desenlerin kuazikristal düzene çok yaklaştığını gösterdi. Kuazikristal düzen, son derece düzenli olduğu hâlde kendini hiçbir zaman aynen tekrarlamayan bir diziliştir; matematikçilerin 1970’lerde tanımladığı Penrose döşemeleri buna örnektir. Ustalar bu düzene, onu anlatacak matematikten yüzyıllar önce geometri bilgisi ve deneyimle ulaşmıştı.

MerakTasarım

Valentine, İtalyan Olivetti firmasının 1969’da çıkardığı taşınabilir bir daktiloydu. Parlak kırmızı plastik gövdesi, saplı ve aynı renkteki kutusuna kayarak yerleşiyordu. Ettore Sottsass’ın Perry King’le birlikte tasarladığı Valentine, bir büro aletini renkli ve kişisel bir eşyaya dönüştürdü.

Olivetti, Valentine’ı 1969’da Sevgililer Günü’nde tanıttı. İçinde firmanın sağlamlığı kanıtlanmış Lettera 32 daktilosunun mekanizması vardı; yenilik, dayanıklı ve renkli ABS plastikten gövdesiyle tasarımın parçası hâline gelen kutusundaydı. Daktiloların çoğunun siyah, gri ya da bej olduğu bir dönemde Valentine, büro eşyası gibi değil, insanın kendine ait bir eşyası gibi hissettirmek için tasarlanmıştı. Olivetti milyonlarca satmayı umuyordu, ama satışlar ancak birkaç on bine ulaştı. Yine de bir tasarım klasiği oldu; bugün New York’taki MoMA’nın, Londra’daki V&A ve Tasarım Müzesi’nin koleksiyonlarında yer alıyor. Sonradan Memphis tasarım grubunu kuran Sottsass, zamanla adının hep bu kırmızı makineyle anılmasından yakınır oldu.

MerakTicaret

Papua Yeni Gine’nin Massim adalarındaki Kula halkasında ortaklar, deniz kabuğundan yapılmış değerli eşyaları değiş tokuş etmek için adadan adaya yelken açar. Kırmızı kolyeler halkada saat yönünde, beyaz bilezikler ters yönde dolaşır. Hiçbiri kimsede kalıcı olarak kalmaz; her biri önceki sahiplerinin hikâyesiyle elden ele geçer.

Kolyelere soulava, bileziklere mwali denir. Katılımcılar bunları bir adadaki ortaklarından alır, bir süre sonra başka bir adadaki ortaklarına verir; böylece aynı eşyalar kuşaklar boyunca dolaşır, ünlü parçaların kendi adları ve hikâyeleri olur. Polonya doğumlu antropolog Bronisław Malinowski, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Trobriand Adaları’nda yaşadı ve Kula’yı 1922’de yayımlanan Argonauts of the Western Pacific (Batı Pasifik’in Argonotları) adlı kitabında anlattı. Bu kitap, günümüz alan araştırmasının temel eserlerinden biri sayılır. Malinowski, Kula’nın bir takas olmadığını gösterdi: itibar, törene katılmaktan, cömertlikten ve değerli parçalar emanet edilecek kadar güvenilir olmaktan doğuyordu; sıradan mal ticareti ise bu törensel alışverişin yanında ayrıca sürüyordu. Kula bugün de yaşıyor.

MerakTicaret

Çin’in Jiangxi eyaletindeki Jingdezhen, yüzyıllardır dünyanın önde gelen porselen merkezlerinden biridir. Song Yingxing 1637’de yazdığı ansiklopedide, tek bir parçanın bitene kadar “yetmiş iki elden” geçtiğini, bu sayının bile ince işlerin hepsini kapsamadığını söyler.

Porselenin olmazsa olmazı olan beyaz kil kaolin, adını Jingdezhen yakınlarındaki Gaoling köyünden alır; kentin fırınları için kil burada çıkarılırdı. Kent bugünkü adını 1004’te bir Song imparatorunun Jingde dönemi adından aldı; 1369’dan itibaren de Ming sarayı burada imparatorluk fırınları işletti. Song Yingxing’in Tiangong Kaiwu adlı eseri, döneminin tarım ve zanaat yöntemlerini anlatır. Yazarın sözünü ettiği “yetmiş iki el”, işin ne kadar ince bölündüğünü gösterir: kili hazırlayan, biçim veren, desen çizen, sırlayan ve fırınlayan ayrı ayrı ustalardı. Jingdezhen’in mavi-beyaz porseleni Asya’nın dört bir yanına ve Avrupa’ya satıldı; İznik çinilerine ve Delft seramiklerine ilham verdi. İstanbul’daki Topkapı Sarayı, çoğu Jingdezhen yapımı olan on binden fazla Çin porseleni barındırır.

MerakMüzik

Mbira, Zimbabve’deki Shona halkının çalgısıdır: ahşap bir tablaya dizilmiş metal tuşlar, başparmaklarla ve işaret parmağıyla çekilip bırakılarak çalınır. Çalan kişi kısa ve birbirine geçen kalıpları tekrarlar; dinleyen de bu tekrarların içinden yeni ezgilerin doğduğunu duyar.

Tipik bir mbira dzavadzimu, yani “ata ruhlarının mbirası”, 22 ile 28 arasında tuş taşır. Çalınırken çoğu zaman deze denen büyük, içi oyulmuş bir su kabağının içine yerleştirilir; bu, sesi güçlendirir. Üzerine takılan şişe kapakları ya da deniz kabukları da vızıldayan bir ses katar. Shona halkı mbirayı, ailelerin ata ruhlarına seslendiği ve bira denen bütün gece süren toplantılarda, ayrıca kutlamalarda ve konserlerde çalar. 1950’lerin sonunda İngiliz müzik araştırmacısı Hugh Tracey, kalimba adını verdiği sadeleştirilmiş bir versiyon üretmeye başladı ve bu ses böylece dünyaya yayıldı. UNESCO, 2020’de Zimbabve ve Malavi’deki mbira yapımı ve çalımı geleneğini Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne aldı.

DinginlikMüzik

Duduk, kayısı ağacından yapılan ve geniş bir çift kamışla çalınan bir Ermeni nefesli çalgısıdır; insan sesini andıran sıcak, yumuşak bir tınısı vardır. Genellikle iki kişiyle çalınır: biri ezgiyi çalarken öteki arkadan hiç kesilmeyen bir dem tutar.

Ermenice adı tsiranapogh, “kayısı borusu” demektir. Arkadaki sürekli sese dam denir; bu sesi tutan müzisyen dairesel nefes tekniğini kullanır: burnundan nefes alırken yanaklarında biriktirdiği havayı üflemeyi sürdürür, böylece ses hiç kesilmez. Duduk düğünlerde de, türkülerde de, cenazelerde de çalınır. Çalgının en tanınmış ustası Djivan Gasparyan (1928–2021), onu dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilere tanıttı; Gladyatör gibi filmlerin müziklerinde onun çalışı duyulur. UNESCO, Ermeni duduk müziğini 2005’te sözlü ve somut olmayan mirasın başyapıtlarından biri ilan etti, 2008’de de listesine aldı. Bölgede benzer çift kamışlı çalgılar da vardır; Türkiye’deki mey ve Azerbaycan’daki balaban bunlardandır.

MerakMüzik

Güney Sibirya’daki Tuva’nın gırtlak şarkıcıları aynı anda iki ses çıkarır: altta pes ve sürekli bir uğultu, üstte ıslığa benzeyen tiz bir ezgi. Tiz ezgi, ağzın ve boğazın biçimi değiştirilerek sesin içinde saklı doğuşkanların öne çıkarılmasıyla oluşur.

Söylenen her nota aslında bir ses demetidir: asıl perdenin yanında, her sese kendine özgü rengini veren daha hafif ve daha tiz sesler, yani doğuşkanlar (harmonikler) bulunur. Gırtlak şarkıcıları dillerini ve dudaklarını öyle ince ayarlarla oynatmayı öğrenir ki tek tek doğuşkanlar ayrı bir ezgi gibi çınlar. Genel adı höömey’dir; sıgıt ıslığa benzeyen bir üslup, kargıraa ise çok derin, hırıltılı bir üsluptur. Türk dillerinden birini konuşan Tuvalılar bu sesleri göçebe hayvancılığın manzarasıyla, rüzgârı, nehirleri ve hayvanları taklit etmekle ilişkilendirir. Huun-Huur-Tu gibi topluluklar bu müziği 1990’lardan itibaren dünya sahnelerine taşıdı. Fizikçi Richard Feynman da yıllarca Tuva’ya gitmenin yolunu aradı; bu çabası Tuva or Bust! adlı kitapta anlatılır.

DinginlikMüzik

Arirang, Kore’nin en tanınmış halk şarkısıdır; hem Kuzey’de hem Güney’de hem de yurt dışındaki Koreliler arasında söylenir. Yaklaşık 60 türü ve 3.600 kadar çeşitlemesi vardır. Hepsinde nakarat “Arirang, arirang, arariyo” gibidir; dizeler ise söyleyene ve yöreye göre değişir.

“Arirang” sözcüğünün tam olarak ne anlama geldiğini kimse bilmiyor. Pek çok türünde bir dağ geçidini aşmaktan söz edilir; dizeler çoğu zaman ayrılığı, özlemi ve zor işi anlatır, ama neşeli olanları da vardır. En çok bilinen hâli, Na Woon-gyu’nun Japon yönetimi döneminde çektiği ve ilk Kore milliyetçi filmi sayılan 1926 yapımı sessiz film Arirang ile yayıldı. Şarkı iki Kore’ye de ait olduğu için ortak bir marş gibi kullanılmıştır: 2000 Sidney Olimpiyatları’nın açılışında Kuzey ve Güney Koreli sporcular bu şarkı eşliğinde birlikte yürüdü. UNESCO, Güney Kore’nin Arirang geleneğini 2012’de, Kuzey Kore’ninkini 2014’te Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne aldı; böylece aynı şarkı listede iki kez yer alıyor.

DinginlikMüzik

Kavvali, Güney Asya’daki tasavvuf geleneğinden doğan dinî bir müziktir. Baş okuyucu bir şiir dizesini söyler, koro ona karşılık verir; el çırpmaları, armonyum ve davullar eşliğinde tekrarlanan dizeler giderek güçlenir ve bütün meclisi birlikte sarar.

Kavvali, Güney Asya’da müziğin dinleyiciyi Tanrı’ya yaklaştırdığına inanılan tasavvuf dergâhlarında ve türbelerinde gelişti. Geleneğin kurucusu olarak genellikle Delhili şair ve müzisyen Emir Hüsrev (1253–1325) gösterilir. Okunan sözler Urduca, Farsça, Pencapça ya da Hintçe tasavvuf şiirleridir. Baş okuyucu tek bir dizeyi dakikalarca işleyebilir: vurgusunu değiştirir, çevresinde doğaçlama yapar; koro dizeyi yineler, dinleyiciler de karşılık verir. 20. yüzyılda Sabri Kardeşler ve özellikle Pakistanlı Nusrat Fateh Ali Khan kavvaliyi dünyanın dört bir yanındaki konser salonlarına taşıdı. Nusrat’ın 1990’larda Batılı müzisyenlerle yaptığı ortak çalışmalar bu müziği bütün dünyada tanıttı.

AzimMüzik

Japon topluluk davulculuğu taiko, Kuzey Amerika’da 1960’ların sonundan itibaren Kaliforniya’da kurulan Japon Amerikalı gruplar sayesinde kök saldı. Bu gruplar davullarını şarap fıçısı gibi ellerindeki malzemelerden kendileri yaptı; birlikte çalmak da bir topluluk olmanın yolu hâline geldi.

Japoncada taiko düpedüz davul demektir. Büyük ve koreografili davul topluluklarının çaldığı kumi-daiko üslubu ise İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle Daihachi Oguchi’nin 1951’de kurduğu grupla biçimlendi. Seiichi Tanaka 1968’de San Francisco Taiko Dojo’yu kurdu; 1969’da da Los Angeles’taki Senshin Budist Tapınağı’nın üyeleri Kinnara Taiko’yu oluşturdu ve pahalı davullar yerine şarap fıçılarından davul yaptı. Aileleri savaş yıllarında kamplara kapatılmış pek çok Japon Amerikalı için taiko, miraslarını herkesin önünde sahiplenmenin bir yolu oldu. Bugün Kuzey Amerika’da yüzlerce taiko grubu var.

MerakMüzik

Azerbaycan’ın klasik müziği muğam, büyük ölçüde doğaçlamaya dayanır. Hanende ve çalgıcılar sabit bir notayı değil, kendine özgü ezgi yolları ve havası olan bir makamı izler; her icra bu çerçevede yeniden kurulur.

Klasik bir muğam üçlüsünde hanende çoğu zaman elindeki defle (Azerbaycan’da gaval) tempo tutar; ona uzun saplı bir telli çalgı olan tar ile yayla çalınan kamança eşlik eder. İcracılar makamın bölümleri arasında ilerler, ses giderek tizleşir ve doruğa ulaşır. Hanende genellikle Fuzûlî gibi klasik şairlerin gazellerini okur. Gelenek, İran ve Türk makam müziğiyle aynı köklerden beslenir. UNESCO, Azerbaycan muğamını 2003’te İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Başyapıtlarından biri ilan etti; Bakü’deki Uluslararası Muğam Merkezi de 2008’de açıldı.

DinginlikMüzik

Morna, Cabo Verde’nin ağır tempolu, hüzünlü şarkısıdır; adaların Kreol dilinde, gitar, keman ve küçük, dört telli bir gitar olan cavaquinho eşliğinde söylenir. Sözleri ada yaşamının ve kuşaklar boyu süren göçün izini taşır; hep ayrılığa, uzaklığa ve özleme döner.

Cabo Verde, Batı Afrika açıklarında, Portekizlilerin ve köleleştirilmiş Afrikalıların yerleştiği bir Atlas Okyanusu takımadasıdır. Yoksulluk ve kuraklık halkını uzun zamandır göçe zorluyor; birçok tahmine göre bugün yurt dışında yaşayan Cabo Verdeliler adalarda yaşayanlardan fazla. Mornanın temel duygusu sodade’dir: Portekizce saudade ile akraba olan bu Kreolce sözcük, uzaktaki insanlara ve yerlere duyulan özlemin sızısını anlatır. Türün klasik biçimini şair Eugénio Tavares (1867–1930) ile besteci B. Leza oluşturdu. 1980’lerin sonundan itibaren “Yalınayak Diva” lakaplı Cesária Évora mornayı bütün dünyaya tanıttı. UNESCO, mornayı 2019’da Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.